El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Sittü hisâlin mine’s-sühti rişvetü’l-imâmi ve hiye ahbesü zâlike küllihî ve semenü’l-kelbi ve ‘asbü’l-feresi ve mehru’l-bağiyyi ve kesbü’l-haccâmi ve hulvânü’l-kâhin.[1]
Sadaka Resûlullah fî-mâ kâl ev kemâ kâl.
Okuduğumuz hadîs-i şerîfte, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bize altı şeyin haram olduğunu bildiriyor. Şöyle;
Sittü hisâlin mine’s-sühti. “Altı haslet, iş, amel, vasıf vardır ki...” Mine’s-sühti. “Bu altı şey haramdandır.” Haramlar çoktur da, Peygamber Efendimiz bu haramlardan, altı tanesini sayıyor. Süht ‘sin’ ve noktasız ‘ha’ ile Arapça’da “haram” mânasına kullanılan bir kelimedir. Çünkü yeshetü’l-berekete. “Bir şeyin bereketini götürüyor ve o şeyi kötü kılıyor.” Bir;
Rişvetü’l-imâmi. “İmamın rüşveti.” Haram işlerden birisi budur. Ve hiye ahbesü zâlike küllihi. “Ve bu haram, bundan sonra sayılacak, öbür haramların hepsinden daha habistir, daha fenadır, daha kötüdür.”
Rüşvete; Arapça’da rişvet, rüşvet veya reşvet de denir. Biz Türkçe’de ‘ü’ harfiyle “rüşvet” diye kullanıyoruz. Araplar rişvet de derler. Rişvet; haram bir şeyi yapmak, elde etmek için işi yapacak, yürütecek kimseye verilen para. Bâtılı yerine getirmek, hakkı bâtıl etmek için; haksız bir şeyi yapmak için, verilen para ve sâir menfaat gibi şeyler; bunlar hep rüşvet diye adlandırılır.
İmamın rüşveti… İmam, “cami imamı” demek değil. Biz şimdi “imam” kelimesini sadece “cami imamı” mânasına kullanıyoruz ama eskiden “imam” denildiği zaman İmâmü’l-Müslimîn, “müslümanların önderi, başında olan kimse” anlaşılırdı. “İmam” demek zaten “önde gelen” demektir. Arapça’da emâme, “bir şeyin önü” demek. Bizim cemaatin önüne geçtiği için, imama da ondan dolayı o kelime ile isim verilmiştir. Müslümanların başına da geçen kimseye “imam” derler. İmâmü’l-Müslimîn; müslümanların imamı, yani önderi, onun başına geçen kimse. Böyle önder bir kimse rüşvet alırsa, “haramların en kötüsüdür bu” diye Peygamber Efendimiz ilk başta onu saymış, bir de tasrih eylemiş.
Neden en kötüdür?
Çünkü, cemiyetin nizamı yıkılır. Cemiyetin başında şahıs; ahkâmı yürütmekle vazifeli, emrine asker vermişiz, güç-kuvvet vermişiz, sözünün dinlenmesini Allahu Teâlâ istemiş, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz istemiş; “Müslümanların böyle idarecisine, itaat etmemeye hakkı yoktur.” diye belirtmiş. Böyle olduğu halde, emrinde de beytü’l-mal var, hazine de var, parası da var. Şimdi başa geçmiş olan bu şahıs rüşvet almaya kalkarsa cemiyet yıkılır. Çünkü cemiyetin ayakta durması için zaten cemiyet onu vazifelendirdi.
İmamlık, önderlik, bir cemiyetin başına geçmek, idareci olmak nedir?
O cemiyete hizmeti fiilen yürütmek demektir. Hizmeti yürütecek insan; tutuyor rüşvet alıyor, haksız işi yapıyor, haklı işi durduruyor. O zaman nizâm-ı âlem haleldar olur. Onun için bu haramların en kötüsüdür.
Bir hadîs-i şerîf daha söyleyerek, bu birinciyi biraz açıklayalım. Rüşveti almak haramdır. Burada haram olduğunu bu hadîs-i şerîfte beyan ediyor.
Vermek?
Alınması haram olan şeyin, verilmesi de haramdır. Çünkü hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki;
er-Râşi ve’l-mürteşî fi’n-nâr. “Rüşveti alan da veren de, ikisi de cehennemdedir.”
Onun için rüşveti, vermeyeceğiz. Almak da fena... Almayacak bir kere... Bir devlet dairesinde bulunan şahıs, müslümanların işini gören bir şahıs, bir cemiyetin bir vazifesinin başında idareci olarak bulunan bir kimse ,rüşveti almayacak. İkincisi, ötekiler de vermeyecekler.
Neden?
Zaten verdiğin için oluyor ya bu iş. Tamahı kesilse, hiç alamayacağını bilse, sözünü açmaz.
Dinimizde; rüşvet almakta vermekte yasak.
Görüyorsunuz; dinimiz, hiçbir şeyi ihmal etmemiştir.
Bir adamı anlattılar; işin başına sabahleyin gelirmiş.
Kaçta?
Sabah namazından sonra, kahvaltı ettikten sonra gelirmiş. Mesai filan mühim değil. Yığarmış masasının üstüne işleri. Diyorlar ki, o işlerin hepsi bitip de yarına bir tek iş kalmamacasına çalışır, çalışır, çalışır…
Saat kaç oldu?
Beş, altı, yedi oldu, sekiz buçuk oldu… Yarına hiçbir iş kalmayınca, o zaman kalkar evine öyle gidermiş.
Neden?
Allah’tan korkarmış memur. “Ya ben yarın ölürsem, buraya yarım iş bırakırsam olur mu?” diye Allah’tan korkusundan... Amirden veya müfettişten korkmaya lüzum yok, çünkü o devlet dairesinin nizamı saat beşte kapatılmasıdır. “İş bitmedi, peki yarına yaparım.” der, gider.
Onun için imanlı insanları tutup kaldırmak, kollamak, yetiştirmeye çalışmak lazım. İmanlı, ahlâklı kimseyi tutup desteklemek, alkışlamak lazım. Çünkü neyi teşvik ederseniz o gelişir; neyi takip ederseniz o söner. İnsanların tabiatı budur. Neyi alkışlarsanız herkes oraya heves eder. en-Nâsü ‘alâ sülûki mülûkihim.
Eskiden, İslâm’dan önce, İranlıların bir hükümdarı varmış; adam adaletiyle tanınmış, şöhret bulmuş. Enû Şirvân-ı Âdil veya Nûşirevân-ı Âdil diye eski kitaplara geçmiş, adalet ile temayüz etmiş. Hatta diyorlar ki; meşhur Abbasî halifesi, Harunu’r-Reşîd oturuyormuş, yanında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bir hadisini okumuşlar. Şöyle diyormuş hadîs-i şerîfte;
İnne’l-emîra’l-‘âdile ve’l-‘âlime’l-‘âmile lâ te’külü’l-ardu lühûmehümâ. “Adaletli komutanın, adaletli idarecinin ve ilmiyle amel eden alimin, etini mezar toprağı yemez, çürütmez.” Yani mezarında dipdiri kalır.”
Bu hadîs-i şerîfi duymuş. “Allah Allah! Acaba Enû Şirvân-ı Âdil diye tanınmış Sasani hükümdarı, İslâm’dan önce, İran’ın başına geçmiş bir imparator, ‘âdil âdil’ diyorlar, bakalım bu hadîs-i şerîfe göre adil mi değil mi? Açın şunun kabrini.” demiş. Çünkü; âdilse hadîs-i şerîfe göre, eti çürümemiş olacak, vücudu taptaze kalmış olacak. Tabii müslüman bir alimin de mezarını açmaya korkar. Müslüman mezarda da rahatsız edilmez. Kabrinin üstüne basmak bile doğru değildir. O nasıl olsa İslâm’dan önce yaşamış bir kimse diye, kabrini açmışlar, bakmışlar ki; adam olduğu gibi duruyor. Ben kitapta okudum. Harunu’r-Reşîd zamanında açmışlar kabrini, Enû Şirvân-ı Âdil kabrinde olduğu gibi duruyor. Bak, adaletinden dolayı toprak yemiyor.
Ama rivayet ediyorlar ki; avânesiyle, adamlarıyla beraber avlanmaya çıkmış. Avlanmaya çıkınca, geyik mi vurdular, kuş mu vurdular, ne yaptılarsa yemek vaktinde avlarını kızartmaya başlamışlar. Bakmışlar tuz yok. Adamlarından bir tanesine gitmiş, demiş ki;
“Git şu karşıda görünen köyden parasını ver, tuz al gel.”
“Efendim, yani tuz dediğin şey, dağ taş tuzdur, çok bulunan bir şeydir. Tuz da parayla mı alınır? Bir avuç istersin, ondan sonra burada yemeğin üstüne serpersin, yersin.” demiş.
“Yok! Eğer hükümdar, tebaasından parasız tuz alırsa, memurlar derisini yüzer. Hükümdar tuz aldı mı memurlar oradan yüz bulur, halkın derisini yüzer alimallah! Hakkına riayet edeceksin onun, parayla alacaksın.” demiş.
Burada, bunu niçin söyledik?
İnsanlar başlarındaki adamın hâline bakarlar; neyi heves ediyor, neyi istiyor; hemen ona göre tavırlarını değiştirirler.
Eskiden hatırlıyorum; bir arkadaş, bir devlet dairesine genel müdür tayin edilmişti. Duymuşlar şöhretini, hemen giyim kuşamlar dahi ona göre değişmiş.
Neden?
Gelen müdürün zihniyeti daha gelmeden tesir etti. İnsanlar böyledir işte. Onun için baştaki insanlara, idarecilere, yüksek mevkideki kimselere çok büyük mesuliyet düşüyor. Çünkü ona bakıp da ötekiler heveslenirler, ona göre hareket ederler.
Allah hepimize doğru yolu göstersin. Doğru yoldan ayırmasın. Hakka hakikate uygun şekilde hareket etmeyi nasip eylesin.
Demek ki haram şeylerin en kötüsü, en habisi, en fenası neymiş?
İdarecinin rüşvet almasıymış. İdareci hiç almayacak.
Bir de Hz. Ömer’in adaletiyle ilgili bir kıssayı anlatayım. Hz. Ömer radıyallahu anh mâlum, idareciler içinde adaletiyle şöhret bulmuş bir kimse. Hutbeye çıkmış, hutbe okuyor. O zamanın insanları da nasıl takip fikrine sahiplermiş, bir tanesi kalkmış demiş ki;
“Yâ Ömer, biz seni dinlemeyiz!”
“Neden?” demiş.
“Ömer” dedikleri zât da kapıdan sığmaz, babayiğit, boylu poslu, vurduğunu böyle yerin dibine geçirecek kadar güçlü kuvvetli bir bahadır kimse. Öyle cılız bir kimse değil. Hz. Ömer bir sokaktan girse, şeytanlar yolunu değiştirirmiş, kaçarmış. Öyle bir insan… Peygamber Efendimiz’in hadîs-i şerîfinden öğreniyoruz. Biz başka şeyi gördüğümüzden, bildiğimizden değil; Peygamber Efendimiz böyle buyuruyor da ondan biliyoruz.
Kızsa kızar, zaten emîrü’l-mü’minîn, müslümanların başında, ordular emrinde, İran’a, Mısır’a, başka taraflara ordu göndermiş. Bir valiye “Sen valisin.” dedi mi adam vali oluyor; “İn valilikten.” dedi mi iniyor. Bir komutana “Sen komutansın.” dedi mi ordunun başına geçiyor; “Azlettim seni.” dedi mi bitiyor, o anda nefer oluyor. Dediği dedik bir insan.
“Senin sözünü dinlemeyiz!” demiş, çıkmış o zât. Demiş ki;
“Niçin?”
“Sen, şu üstündeki elbisenin hesabını ver bakalım. Bu elbise ganimet malıydı, hepimize taksim ettin ikişer metre, iki buçuk metre, neyse; eşit dağıttın ama bir elbise yapacak kadar büyük değildi. Sen boylu poslusun, bak sana bundan bir elbise olmuş, üstüne bu kumaştan almışsın. Ama bize verdiğinden bize bir elbise çıkmıyor. Sen kendine fazla mı ayırdın, nasıl oldu bu?”
Şöyle minberden eğilmiş, minberin dibinde oğlu Abdullah radıyallahu anhum ecmaîn otuyor. Demiş ki;
“Ey Abdullah, kalk da izah et, ben bir şey demeyeyim.”
O da kalkmış demiş ki;
“Ey cemaat! Ben ganimetten, benim hisseme düşen kumaşı babama verdim de o ikisini birleştirdi, ondan böyle oldu.”
O zaman adam diyor ki;
“Hah, şimdi söyle, sözünü dinleriz.”
İşte adalet! İşte takip! İşte sabır! İşte makul bir şekilde, bir itham olunca ona karşı cevap vermek! Nereden baksan, ne çeşit ibretler var hadisede...
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz haramları sayıyordu. Birincisi, idarecinin, yüksek mevkideki şahsın rüşvet almasıydı ve bu da haramların en kötüsü diye zikretmişti. Bu münasebetle rüşvetle, adaletle ilgili birkaç fıkra da söyledik.
Sittetü eşyâ’e tuhbitu’l-a’mâle: el-iştiğâlü bi-‘uyûbi’l-halki ve kasvetü’l-kalbi ve hubbü’d-dünyâ ve kılletü’l-hayâ ve tûlü’l-emel ve zâlimün lâ yentehî.[2]
Sittetü eşyâe tuhbitu’l-a’mâle. “Altı şey vardır ki insanın amellerini hebâ eder, bereketini götürür.” Amel hebâ olur, boşa gider.
Amel nedir?
İnsanın sevap kazanmak maksadıyla yapmış olduğu bir iş, bir fiil. Bu işin bir sevabı olacaktı, fakat altı şey vardır ki sevabı götürür; elde bir şey kalmaz, boşuna yapılmış olur. Bakalım bunlar neymiş?
el-İştiğâlü bi-‘uyûbi’l-halki. “İnsanların ayıplarıyla meşgul olmak.” İnsanların ayıplarıyla meşgul olmak, amellerin sevabını götürür. Buradan anlaşıyor ki; insan başkasının ayıbıyla meşgul oldu mu, hayırlı bir şey yapmıyor zaten, ondan bir hayır, bereket gelecek değil; başka bir şeyden, yapmış olduğu, güzel bir amelden, yapmış olduğu hayrın da, işin de bereketini götürüyor. Namaz kılmış, sadaka vermiş, şunu bunu yapmış; onlar da yarı yolda kalıyor, bir faydasını görmüyor. Demek ki bu iş çok kötü.
Nedir birincisi, bir daha söyleyelim; el-iştiğâlü bi ‘uyûbi’l-halki. Başkalarının ayıplarıyla meşgul olmak. “Ahmet’in şu fena hali var. Mehmet’in şu şeyi var. Falancayı duydun mu, filancaya gitmiş de şu işi yapmış…” Dedikodu, başkasının kusuruna bakmak… Halbuki; insanın kendisinde nice kusurlar vardır.
Nasrettin Hoca hani atın üstüne binmek istemiş, binememiş; bir daha zıplamış, bir daha binememiş; bir daha zıplamış, bir daha binememiş. Ondan sonra “Ah gençlik!” demiş. Bakmış ama etrafta kimse yok. “Hadi hadi, gençlikte biz senin ne olduğunu, ne mal olduğunu biliyorduk ya...” demiş.
Günahların ; bir bu dünyada açığa çıkması var bir de âhirette çıkması var ki o daha fena! Âhirette amel defterleri açılıp da kulların yaptıkları ameller hesaplanırken; iyi bir insan gibi görülüyor, amel defteri bir açılacak; perdenin arkasında nice kötülükler yapmış, onların hepsi dökülecek! Mahşer halkına rezil olmak var.
Allahu Teâlâ hazretleri bizi günahın zilletinden ona ibadet ve taatin izzet ve şerefine yükseltsin. O’na mutî olan kullarından, O’na halisâne, muhlisâne ibadet eden kullarından eylesin. Günahlara batırmasın, günahlara daldırmasın. Yapmış olduğumuz hataları, kusurları, günahları da Settar ismiyle afv u mağfiret eylesin.
Ey rahmeti çok padişah
Cürmüm ile geldim sana
Ben eyledim hadsiz günah
Cürmüm ile geldim sana
Hadden tecavüz eyledim
Deryây-ı zenbi boyladım
Mâlum sana ben neyledim
Cürmüm ile geldim sana
Adın senin Ğaffar iken
Ayb örtücü Settâr iken
Kime varam sen var iken
Cürmüm ile geldim sana
Ne güzel söylemiş Kuddûsî rahmetullâhi aleyh.
Demek ki birisi; başkalarının ayıplarıyla meşgul olmak, insanın yaptığı öteki iyi işlerden hâsıl olan sevapları iptal ediyor. Ona dikkat edelim. Bu haset gibi… Haset de mâlum,
El-hasedü ye’külü’l-hasenâti kemâ te’külü’n-nâru’l-hatabe.[3] “Ateşin odunları yiyip kül ettiği, bitirdiği gibi haset de iyi amelleri bitirir.” deniliyor.
Haset; öyle bir kötü huy ki, sen haset ediyorsun; başka şeylerden yapmış olduğun iyilikler odunun kül olduğu gibi kül oluyor, elden gidiyor.
Onun için bunlara çok dikkat edelim müslümanlar! Allah bize tevfîkini refik etsin de bunları yapmayalım. Çünkü başka [amelden] bir sevap kazanıyoruz, bunlarla elimizden gidiyor. Başkalarının ayıplarıyla meşgul olmayalım.
Ne yapacağız?
Kendi ayıbın sana yeter, artar bile. Sen her gün bir ayıbını görseydin, bir ayıbını düzeltseydin, şimdiye sende ayıp mı kalırdı? Melek gibi olurdun, ayağın yere basmazdı, bulutların üstünde uçardın. Ama sen de nice ayıp var. Kendi ayıplarını gör de, başkasına merhamet et; hemen onun yakasından tutup da halkın ortasına çekip; “Sen şöylesin, sen böylesin!” veyahut onun gıyabında, “Şu adam şöyle kötü, bu adam böyle kötü!” deme; kendi ayıplarınla meşgul ol. Akıllı insanın kârı budur. Çünkü şu dünya işte geldi geçiyor, insan ne kadar yaşayacağını bilmiyor; akıllıca olan iş, kendisini düzeltmeye çalışmaktır. İkincisi;
Ve kasvetü’l-kalbi. “Kalbin katılığı.” Bu da amelleri hebâ eder. Kalp aslında Türkçe’de “gönül” dediğimiz şeydir. Yani, şu tık tık atan et parçası değil de “gönül” dediğimiz şeydir. “Gönlün katılığı” demek, “insanın merhametli olmaması, hakikatleri kabul etmemesi, duygulanmaması; merhamete, insafa gelmemesi, kendisine çekidüzen vermemesi” demektir.
Çünkü kalp/gönül nuranî bir varlıktır. İnsan bir günah işledi mi kalbinin üstünde bir siyah nokta belirir. Bir günah daha işledi mi bir siyah nokta daha belirir. Böylece noktalar her tarafını kaplar, kapkara olur. Hiç köylerde acaba kahvelerin ampullerine baktınız mı? Nasıl sinek pisliklerinden kapkara olmuştur. İşte kalp, böyle nokta nokta, nokta nokta kararır.
Sonra ne olur?
Kapkara olur.
Sonra nasıl olur?
Karardıktan sonra katılaşır, taş gibi olur.
Fe-hiye ke’l-hicâreti ev eşeddü kasveten.[4] “Hatta taştan da katı olur.” Çünkü taşın içinden öyleleri vardır ki yarılır da içinden pınarlar çıkar. Ama kalp, taştan katı oldu mu pınar çıkma ihtimali şöyle dursun, ölür. Bir insanın gönlü öldü mü de [o insan] hiçbir işe yaramaz.
Peygamber aleyhisselâtu ve’s-selâm Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki;
“Demirin paslandığı gibi kalp de paslanır. Kalbin cilası namaz kılmaktır, zikirdir, ölümü anmaktır.”[5]
İnsan namaz kılarsa, Allah’ı zikrederse, iyilik yaparsa, ölümü çokça düşünürse kalbi cilalanır, nurlanır, bir ayna gibi olur. Öyle bir ayna ki Allahu Teâlâ hazretlerinin tecellileri zuhur eder. O zaman insan nice kerametlere, nice ihsanlara, in’amlara mazhar olur.
Peygamber aleyhisselâtu ve’s-selâm Efendimiz’in bir tavsiyesi var bize, buyuruyor ki;
Ve etbi‘i’s-seyyiete’l-hasenete temhuhâ. “Bir kötülük yaptıysan, -ayağın sürçtü, bir hata işledin- arkasından hemen bir iyilik yap ki, onu silsin.”
Neden?
Bir nokta peyda oldu, karardı. Onu hemen silmek için arkasından bir iyilik yapıver. Hatırınızda olsun; bir hata eylediyseniz, arkasından ya bir sadaka verin, ya bir namaz kılın, ya bir tevbe edin, ya bir ananıza-babanıza, konu komşunuza, kardeşinize, arkadaşınıza bir iyilik, bir şey yapın da onu silsin. İnsan böyle iyilikler yaptıkça, kalbi nurlanır; kötülükler yaptıkça, kararır. Kalbin hayatı zikrullahtır, yani Allah’ı anmaktır. İnsan, Allahu Teâlâ hazretlerini çokça andı mı kalbi sulanmış bir bahçe gibi olur. Sulanmış bir bahçe gibi yeşerir, yeşillenir, bir bağ, bostan, gülistan gibi olur. Unuttukça, gaflete, dünyaya daldıkça, kendisini kin, hırs, tamah duyguları sardıkça kararır.
Demek ki kasvetü’l-kalb, yani kalbin katılığı da öteki amelleri de iptal ettiği için, aman dikkat edelim, kasvet-i kalpten kendimizi koruyalım.
Gözün yaşarmıyorsa, derin ürpermiyorsa, tüylerin diken diken olmuyorsa, Allah için yüreğin çarpmıyorsa, iyiliğine sevinmiyorsan, yaptığın günaha üzülmüyorsan kalbinde katılık var demektir. Onun için, ne yapıp yapıp çok zikret, çok sadaka ver, çok hayır işle, ölümü çokça düşün. Hadîs-i şerîfte öyle bildiriliyor.
Bir gün gelip öleceğini, bu hayat fırsatının elden kaçacağını, o mezara gireceğini, gözlerin sağa sola akacağını, kayacağını, kurtların tenini yiyeceğini düşünerek, âhirette Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurunda, mahşer halkının karşısında, öylece hesap vereceğini düşünerek fazla çalış. Kur’ân-ı Kerîm’i çokça oku, mânasına nüfuz et. Allahu Teâlâ hazretlerinin emirlerini tutmaya çalış. “Yâ Rabbi, sen benim kalbimin kasvetini gider!” diye Allah’a çok yalvar. İnşaallah bu sayılanlarla kalbinin kasveti gider.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.