Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Bu tercüme Arapça bilmeyen bir kimse tarafından anlaşılmaz.
Buradaki harf kelimesi ne demek? Bir bölüm, bir hudut, bir tarafı, bir yönü demek.
Küllü harfin fi'l-Kur'ân yüzkeru fihi'l-kunût. "Kur'ân-ı Kerîm'den her bir kısım, bölüm, taraf ki içinde kunut hatırlanır…" demek.
Kunut ne demek? Kunut: Bir şeyin bir şey karşısında sessiz, sakin, munkat olması demek.
Bir insan Kur'ân-ı Kerîm'in bir bölümünü okur, o bölümün hükmü, mânası karşısında teslim olup da onu kabul ederse, içindeki mânaya gönlü hiç itiraz etmez bilakis gönlü hoşlanır da "Tamam ben böyle yapayım. Bunun ahkâmını kabul ediyorum, buna uyayım." gibi bir yakınlık duygusu içinde olursa…
Fe-hüve't-tâ'atü. "İşte taat ve ibadet budur."
Buradan ne çıkıyor? Şu çıkıyor:
Kur'ân-ı Kerîm'i okurken mânasını takip ederek okuyacağız, o çıkıyor.
İnne fî halkı's-semâvâti ve'l-ardı vahtilâfî'l-leyli ve'n-nehâri le-âyâtin li-uli'l-el-bâb" "Yerlerde, göklerde onların yaratılışında gönül sahibi, akıl sahibi insanlar için nice deliller, alametler, ibret alınacak hususlar vardır."
O zaman yere göğe ibretle bakalım, diye bir duygu gelecek.
Cehennem zikredildiği zaman; "Aman yâ Rabbi! Sen beni cehennem ehlinden etme!" diyeceğiz. "Cehennem ehlinin amelleri üzerimizde var mı?" diye düşüneceğiz. "Acaba bizi cehenneme götürecek bir şeyler var mı onları inşaallah bırakayım…" diyeceğiz.
Cennet zikredildiği zaman; "Yâ Rabbi! Bana da cenneti nasip et, ben de gireyim. Şu köşklerde safa süreyim, divanlarda oturayım, şu lezzetlerden istifade edeyim…" diye onu temenni edeceğiz.
İçimizden, "Acaba buraya tam hazırlanabiliyor muyum, bununla ilgili amellerimi yapabiliyor muyum?" diye geçecek. Böylece her ayet-i kerimeyi okurken gönlümüz de içindeki mânayı takip edecek. Ona inkıyat edeceğiz, ona bağlanacağız, içimizde ona uyma duygusunu taşıyacağız.
Böyle oldu mu, bunların hepsi taattir, sevaptır. Bunlar namaz kılmak, oruç tutmak gibi ibadet, taat olarak insanın defterine sevap yazdırır. Allah-u Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'i bu tarzda gönül ile takip ederek okumayı cümlemize nasip etsin. Buna âmin diyoruz ama bunun için de çalışmamız lazım.
Bir Avrupalı, Amerikalı, Müslüman olduğu zaman ne yapıyor?
Tahmin edersiniz. Düşünün ilk iş Arapça öğreniyor. Çünkü tercümeyle bu iş olmaz diye aklı kesiyor, derhal anlıyor. Tercümelerde eksiklikler, yanlışlıklar, kasıtlar var. Anlayış eksiklikleri, kusurları var, mütercimin kendi zihniyetinin süzgeci var. Mütercim nasıl anlıyorsa hadis-i şerifi öyle tevil ederek naklediyor, tam nakletmiyor ki! İçinde Resûlullah'ın muradı neyse onu aynen nakledeyim diye gayret etmiyor, işin içine başka şeyler karışıyor.
Onun için "Ben aslından öğreneyim." diye ilk yaptığı iş Arapça öğrenmek. Ve konuşacak, yazacak, kitapları okuyacak ve okuduğunu anlayacak kadar derhal bir Arapça sahibi oluyorlar. Öyle de olması lazımdır.
Fatiha’nın mânasını, besmelenin mânasını bilmezsek, subhâne rabbiye'l-azîm'in, semiallâhu li men hamideh'in mânasını, tahiyyatın mânasını bilmezsek ne olur?
Bizim kıldığımız bu namazlar gibi olur!
Bilirsek ne olur? Dünya değişir!
Şebekede cereyan kesildiği zaman her taraf nasıl karanlık oluyor! Cereyan geldiği zaman ne oluyor? Her taraf pırıl pırıl aydınlanıyor; "Oh, çok şükür yâ Rabbi! Cereyan geldi de rahat ettik." diyorsunuz. Evde karanlıktan kurtuluyorsunuz. Mânası bilindi mi namaz da bir başka namaz olur.
Allah-u Ekber dediği zaman, ettahiyyâtü lillâhi ve's-salavâtü ve't-tayyibâtü dediği, es-Selâmu aleyke eyyühe'n-nebiyyü ve rahmetullâhi ve berakâtühû -bu Allah-u Teâlâ hazretlerinin Resûlullah Efendimiz' e hitabıdır- ve es-selâmu aleynâ ve alâ ibâdillâhi's-sâlihîn dediği zaman insanın gönlünden ne mânalar geçer de o namaz, ne güzel namaz olur! Onun için yaptığımız ibadetlerin şuuruna ererek, söylediğimiz sözlerin mânasını bilerek, okuduğumuz Kur'ân-ı Kerîm'in mânasını gönlümüzle de takip ederek okumamız lazım.
Bizim kusurlu Müslüman oluşumuzun temellerinde bu eksiklikler var. Müslümanlığı anadan-atadan görmüşüz; namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz; iş bitti sanıyoruz. Aramızda İslâmiyet'in özünü öğrenemeden ömrü gelip geçmiş insanlar var. Allah uyanıklık versin, gafletten uyandırsın.
65-70 yaşlarında bir ilkokul öğretmeni kitap yazmış. "Benim kitabım bir tane, başka eserlere kaynak olacak kitap…" diye böbürleniyormuş. "Müftüye, vaize, imama sordum cevap veremediler; kimse karşıma çıkamıyor. Ben büyük alimim…" diye düşünüyormuş.
"Getirin bakalım şu kitabı okuyalım." dedim. Kitabı getirdiler. Başından 10 sayfa okudum, gördüğüm hataları da kenarına çizgi çizip "Şurası hata!" diye işaret ettim. Kitabın sayfalarına baktım, kapkara oldu; baştan aşağı hata dolu.
4-Nîsâ suresi 24 yazmış. Ayet, demek istiyor. O, ayet değil ki! Hadis-i şerif, cahil! Açıp bakınca, o ayette öyle bir şey yok. Daha ilk sayfada öyle başlamış. Ondan sonra da başkasını ıslaha kalkıyor.
"Arapça bilir mi?" dedim.
"Bilmez." dediler. Arapça bilmiyor.
Sonra bakalım hangi kaynaklardan faydalanarak eseri yazmış diye kitabın son sayfalarını çevirdim. Çünkü çok kitap okumuşsa, çok ciddi kaynaklardan faydalanmışsa, insan;
"Tamam, bayağı alim bir insan, bak ne kitaplar karıştırmış, neler okumuş…" der.
Ama üç tane beş tane kitap karıştırmış, onların hiç birisinin de tutulacak tarafı yok; kaynak eser, temel, güvenilir eser değil!
Halbuki ilimde söylediğin sözü, yazdığın yazıyı kitabı sağlam bir temele dayandıracaksın. Sağlam temel olmazsa bina durmaz ki! Oradan aldığın o kadar olur. Bir şeye benzemiyor, hepsi yalan yanlış. İçinde imanını da zedeleyecek şeyler var! Yazık oldu, 65-70 yıllık ömür gidiyor. Hem de kendisini en iyi, en doğru yolda sanıyor.
Kehf suresinin sonunda bir ayet-i kerime var; insanın tüylerini diken diken eder, insanda mecal bırakmaz. Kur'ân-ı Kerîm buyuruyor ki;
Bismillâhirrahmânirrahîm
Kul hel nünebbiuküm bi'l-ahserîne a'mâlâ. "Ey Resulüm! Yaptıkları ameller bakımından en büyük ziyanda olanları sana bildireyim mi?"
Kul hel nünebbiuküm bi'l-ahserîne a'mâlâ. "Amelleri, işledikleri işler bakımdan en büyük zarara uğrayan kimlerdir, onları size haber vereyim mi?"
Ayet-i kerime devamında cevabı veriyor:
Ellezîne dalle sa'yuhüm fi'l-hayâti'd-dünyâ. "Dünya hayatında yaptıkları çalışmalar, sa'y u gayretler sapıktır, ters, yanlış istikamettedir."
Ve hüm yahsemûne ennehum yuhsinûne sun'â. "Onlar hâlâ iyi bir iş yapıyoruz, yaptığımız işi güzel yapıyoruz, sanırlar."
Bu, dalaletlerin en kötüsüdür! İnsan içki içer; "Allah kahretsin şu mereti, şundan bir kurtulsam; ocağım söndü, işim kötü gitti, sıhhatim bozuldu…" diye diye içer. Kötülüğünü biliyor, belki kurtulacak. Ama gittiği yolu doğru sanıp da o yol yanlış olursa o adam nasıl düzelecek? En büyük ziyanda olan o, hiç düzelme ihtimali yok!
İçimizde böyle kendisini âlemin merkezi sananlar var:
"Benden daha yüksek insan yok, Türkiye'de bir ben varım." Etrafına bakıyor, kendisi kadar faziletli insan görmüyor.
Bundan büyük sapıklık olmaz! Haddini bil bakalım. Senin şu görüp de değer vermediğin insanların içinde nice kıymetli kimseler vardır. Bilgi bakımından da sana o bilgiyi öğretecek kimseler vardır, kenarda sessiz sedasız durduğuna bakma.
Defter-i divane sığmaz, söz gelir divaneden.
Yani şu halkın içinde Allah'ın ne saklı kulları vardır, tevazuan bir şey söylemiyorlardır ki! Senin konuştuğun mevzuyu sana öğretecek kadar iyi bilir, söylemez. Sen de sanırsın ki dünyada bir taneyim! İnsanın kendisini bir şey sanması; en büyük sapıklık, şaşkınlık budur! Ömrü böyle boşa geçirmiş olanlar var. Allah korusun, Allah bizi onlardan etmesin. Haddimizi bilip, eksiğimizi görüp onu telafi etmeye çalışan kimselerden eylesin, böylesi iyi!
"Kusurum çok, yüzüm kara, iyi amellerden yana elim boş, Allah'a layık kulluğu yapamadım. Ben hangi işimi o yüksek dergâha arz edebilirim. Neyime güvenebilirim, Allah-u Teâlâ hazretlerinin huzuruna layık ne yaptım ki? Hiçbir şey yapmadım…" diye insanın haddini bilmesi, kendisini böyle yükseklerde uçurmasından daha iyidir. Bizim de kusurumuzu, haddimizi bilip eksiklerimizi tamamlamaya çalışmamız lazım.
"Bu kadarlık Müslümanlık bana yeter, tamam işte namaz kılıyoruz Ramazan'da da orucu tuttuk, evvelki sene de hacca gitmiştim, daha ne istiyorsun…" Öyle şey var mı?
Müslümanlık devamlı, Müslümanlık bitmez ki!
Hacca gittin, geldin, Ramazan bitti, … Müslümanlık bitti. Hadi günahlara devam. Öyle şey olur mu?
Namaz kıldım dışarıya çıktım, televizyon seyredebilirim, şarkı dinleyebilirim, içki içebilirim, harama bakabilirim… Öyle şey olur mu?
Müslüman insanın imtihanı her an devamı ediyor. Her an ya günahtasın ya sevaptasın ya ziyandasın ya kârdasın ya gaflettesin ya gözünü açıp da vaktini iyi değerlendirmesini biliyorsun… İnsanın hiçbir ânı mesuliyetten dışarıda bırakılmış değildir. Her ânımızdan mesulüz.
Onun için büyüklerimiz demişler ki akıllı Müslüman hûş der dem prensibine riayet edecek. Her nefeste şuurlu, aklı başında olacak.
Beni gören var. "Allah-u Teâlâ hazretleri her yerde hazır ve nâzır. Ben ne yapıyorum; bu vakti nasıl geçiriyorum, iyi bir hal üzere miyim yoksa vaktim boş mu geçiyor, boş geçiyorsa hemen hayırlı bir işe yöneleyim…" demek lazım.
Hemen hayırlı bir iş yapmak suretiyle insan devamlı kendi kendisini kontrol etmeli. İnsan, kendisinin kontrol projektörlerini kendi içine çevirmiş durumda olacak.
"Gökteki melekler böyle meclisleri ararlar, bu meclislerin üstüne semaya kadar üst üste yığılırlar."
"Hocam ben zikir meclisini sadece Allah Allah denilen meclis sanıyordum."
Hayır, Allah'ın anıldığı her yer zikir meclisidir. Biz de Allah'ın yolunu, Kur'ân-ı Kerîm'i anıyoruz, Resûlullah'a çağırıyor, Resûlullah'ın buyruğunu söylüyoruz; burası da zikir meclisidir. Otursak, halka çevirsek lâ ilâhe illallah desek, Allah Allah desek yine melekler gelir; şimdi de gelir, hiç istisnası yok!
Benim ağzım ne kadar âciz olsa, şahsım ne kadar hor hakir olsa -değil mi ki hadisi söylüyorum- yine de melekler gelir, bu iş böyledir! Güzel. Ama kahvede, deniz kenarında oturduğun, televizyonun karşısında 24 saat esir olduğun zaman vaktin boşa gidiyor; şerit dönüyor, mesuliyet yazılıyor; ziyandasın. İnsan her ânına dikkat etmeli, kusurunu telafi etmeye çalışmalı. Ölümün ne zaman geleceğini bilmiyoruz!
Bize özel bir muamele yapılacağını mı umuyoruz?
"Benim çok günahım var ama Allah beni affedecek…" diye mi düşünüyoruz?
Öyle şey yok. Hepimiz devamlı bir şuur ve korku içinde olmalıyız. İnsan; Mevla’m ya cehennemine atarsa, ya "Ey kulum! Ben buyurdum, buyruğumu tutmadın!" derse, ben ne cevap vereyim, diyecek.
Allah: "Ne yaptın, benim yolumda nasıl vakit geçirdin?" derse, bir azarlarsa insanın hâli ne olur. Bir patronun, -askerlik yaptıysan- bir komutanının azarladığını düşün; bir de kâinatın sahibi Allah-u Teâlâ hazretlerinin kızgınlığını, gazabını, azarlamasını düşün. Cehennemini, cezanın büyüklüğünü düşün; aklını başına topla!
Onun için Kur'ân-ı Kerîm'i de okuduğumuz zaman her ayetine nüfuz ede ede okumalıyız. Kur'an böyle okunur.
Lahorlu, Pakistan'ın -bizim Mehmet Akif gibi- millî şairi olan Muhammed İkbal Kur'an okurken; babası yanından geçermiş, sorarmış:
"Evladım, ne yapıyorsun?"
" Ne yapacağım baba işte elimde Kur'ân-ı Kerîm okuyorum."
Yine gelir sorarmış, yine gelir sorarmış. Sonradan İkbal'in aklı başına gelmiş, babası demek istiyor ki;
"Oğlum! Kur'an okuyup da aklın başka yerde olmasın! Mânasını takip ederek mi okuyorsun? Kur'an mı okuyorsun yoksa Kur'an okur görünüp de aslında boş vakit mi geçiriyorsun?"
Tabi bu hâle gelmek için çok şeyler lazım. Arapçayı öğrenmek lazım. Kur'ân-ı Kerîm'i okuduğu zaman Kur'ân-ı Kerîm'e mâna vermesi lazım.
Çok boş vakit geçirdik, o hâle nasıl geleceğiz bilmem!
O çok zor bir şey ama Kur'ân-ı Kerîm'i okursun, bir de mealden okursun; bir sayfa, bir sure, bir cüz, ne kadar gücün varsa…
"Bakalım Mevla’m benim okuduğum kısımda ne buyurmuş?" diye bir de tefsirden okursun.
Kelimelerin üstüne basa basa, mânasını düşüne düşününe, emrettiği şeyleri yapmak azmiyle, yasakladığı şeylerden kaçayım diye düşünerek okursun.
Allah, bildikleriyle amel eden kimseye bilmediği ilimlerin kapısını açar. O zaman Allah seni çok şeylere muttali kılar. Bir şeyde ilerlememen, olduğun yerde sayman, bildiklerini tatbik etmemenden doğuyor. Biliyorsun, yapmıyorsun; Allah daha başka ilimleri sana ne diye versin! Bildiğini yapmıyorsun ki! Bildiğini tutan insana bilmediği ilimlerin kapısı açılır. Allah-u Teâlâ hazretleri bize gayret kuvvet versin. Çok çalışmamız lazım.
Müslümanlık yolların en kolayıdır. Lâ ilâhe illallah dersin, Müslüman olursun! Yolların en zorudur. Her an imtihandasın! İnsanın kemikleri çatırdar, yükün altında omuzları kırılacak gibi olur.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;
Allah'ın sevgili kulu, seyyidü'l-evvelîne ve'l-âhirîn, rahmeten li'l-âlemîn Allah-u Teâlâ hazretlerinin; en yüksek insan olarak bize gönderdiği Resul-i Kerîm, Resul-i Ekrem Efendimiz hazretleri, "Beni Hud suresi ihtiyarlattı!" diyor.
Neden ihtiyarlatmış? İçinde bir ayet-i kerime var:
Fe'stekim kemâ umirte. "Nasıl emrolunduysan öylece dosdoğru ol, müstakim ol!" diye emir var.
Hadi bakalım. Tam Allah'ın istediği gibi tam dosdoğru olmak iste; burnundan, alnından, şakaklarından aşağı terler dökülür. İnsan, Allah'ın istediği gibi kul olmak istediği zaman işlerin ne kadar ağırı olduğunu görür. Dinlerin en kolayıdır, dinlerin en zorudur! Cennet kolay kazanılmaz, cehennemden kolay kurtulunmaz! Çok gayret sarf etmemiz lazım.
Çok gafillik yapıyoruz. Allah-u Teâlâ hazretlerinin rahmetine çok fazla güveniyoruz; günahlardan hiç elimizi çekmeye niyetimiz yok, yan gelip yatmışız. Öyle olmaz!
Ve en leyse li'l-insâni illâ mâ seâ. Ve enne sa'yehû sevfe yurâ. "İnsanoğlu neye çalışmışsa, neye gayret etmişse o eline geçer."
Yapılacak iş çok, çok vakit geçirmişiz, Allah-u Teâlâ hazretleri bize uyanıklık nasip etsin. Dinin lezzetini, tadını, imanın hoşluğunu içimize yerleştirsin de biraz uykuları, gafletleri, boş meşguliyetleri terk edelim.
Bir eleme yapalım; sabahtan akşama kadar neler yaptık?
Hangileri lüzumlu, hangileri lüzumsuz; bakalım. Biraz ahiretimiz, imanımız, mârifetullah, muhabbetullah için zaman ve yer ayıralım.
Allah-u Teâlâ hazretleri gayret versin. Tevfikini refik etsin.
Ve lâ kuvvete alâ tâatillah illâ bi-tevfîkıllâh. "İbadet yapmak da yine onun lütfuyla, keremiyle oluyor." Hepsi ondan. Allah'a çokça iltica edelim.
Küllü şey'in beynehû ve beynellâhi hicâbün illâ şehâdetü en lâ ilâhe illallâh ve duâu'l-vâlidi li veledihî.
Enes b. Mâlik radıyallahu anh'ten rivayet olunmuş. Peygamber Efendimiz buyurdu ki;
"Her şey ile Allah-u Teâlâ arasında bir perde, bir mâni vardır. Ancak lâ ilâhe illallah kelime-i şehadeti ile Allah arasında perde yoktur."
İnsan lâ ilâhe illallah dedi mi hiç perde, mâni yok; kabul olur, Dergâh-ı İzzete ulaşır, Allah-u Teâlâ hazretleri indinde makbul olur. O kadar kıymetli bir söz. Bir tane daha var;
Ve dua'l-vâlidi li-veledihî. "Babanın evlat için yaptığı duanın önünde de hiçbir şekilde bir mâni yoktur, derhal ulaşır ve kabul görür."
Onun için Peygamber aleyhi's-salâtu ve's-selâm bir hadis-i şeriflerinde buyurmuş ki:
"Bir evlat; babasını hoşnut, razı edecek iş yapar da babası ona hoş şekilde, 'Aferin bizim oğlana, mâşaallah...' der gibi sevgiyle bakarsa kâne ke-ıtkı nesemetin, bir köle azat etmek gibi evlada sevap yazılır."
Babasına hoş baktırttı ya, kendisine bir köle azat etmiş kadar sevap yazdırılır. Bu sevap neden yazdırıldı?
Babasının gönlünü ederek babasının kendisine şefkatle, sevgiyle bakmasına yol açacak bir tavırda bulundu diye!
Demişler ki:
"Yâ Resûlullah! Baba evladına çok bakar, günde 360 defa bakar; her seferinde olacak mı?"
Peygamber Efendimiz cevabında buyurmuş ki:
"Allah-u Ekber! Allah-u Teâlâ hazretleri o ecri vermekten âciz mi!"
360 defa değil 360 bin defa baksın; o ecri vermekten acze mi düşecek, Allah-u Teâlâ hazretlerinin hazinesi mi tükenecek! Ne kadar baktırırsan o kadar sevap demek.
Onun için babalara çok dikkat etmek, babaya çok hürmet etmek lazım. Anne de öyledir fakat bu hadis-i şerifte baba demiş.
Babanın evlada duasının önünde hiç perde yoktur. Belki hikmetleri vardır: Anne şefkatlidir; günahına, kusuruna rağmen yine sever. Baba daha çabuk kızar. Sevgi, şefkat bakımından anne kuvvetlidir; baba biraz daha katıdır. Evlat babayı kızdıracak bir şey yaptı mı, demek ki aleyhinde bedduası da çabuk tutar. Annenin gönlünü çabuk razı edersin, babanın gönlünü razı etmek zordur. Anneye gidersin, elini öpersin, bakarsın gönlü oluvermiş. Onu çabuk kandırırsın ama babayı kandırmak, ikna etmek herhalde zorca olduğundan babanın evlada duasının önünde mâni yoktur, buyurulmuş.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümle evlatlara, babalarına güzel hizmet edip de onların hayır duasını almayı nasip etsin.
Peygamber Efendimiz; "İnsan, annesi babası sağ olup da cenneti kazanamazsa yazıklar olsun!" buyurmuş.
Ne demek? "Güzel hizmet etsin, duasını alsın; cennete gider!" demek. Çok büyük bir nimettir.
Babalara gelince:
Bu hadis-i şeriften anlaşıldığına göre evlatlarına duaları makbul, dua etsinler. Arada perde yok, hiçbir mâni yok; dua etsinler. Evlatlarının hak yola gelmesi için, mertebesi yükselsin diye dua etsin; her hususta ne istiyorsa dua etsin.
Ben ana-babaya âsi nice evlatlar bilirim!
Eve gelmez, geceleri kumarhanede yatar kalkar… Babasının duası devam ede ede düzeldi, sakallı, zikirli, tesbihli hoş Müslüman oldu.
Babanın duası çok önemli! Babalar da evlatlara hemen kızıvermesin. Kendisini beddua etmekten tutsun, oğluna hayır duayı devam ettirsin.
"Ben bugün dua ettim ama bugün meyhaneden çıkmadı, gelmedi…"
Duanı devam ettir bakalım. Belki senin duanda bir kusur vardır. Bu iş hemen olmaz ki! Senin bilmediğin çeşitli hikmetleri var.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.