04.08.1989 - Zühd Sahibi Kişi

04.08.1989 - Zühd Sahibi Kişi
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Okuduğum hadis-i şerif İbn Mes'ud radıyallahu anh'ten ve Hz. Âişe-i Sıddîka anamız radıyallahu anhâ'dan rivayet edilmiş. Ahmed b. Hanbel'de var.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;
ed-Dünyâ dâru men lâ dâre le-hû. "Dünya, evi yurdu olmayanların evidir." Dünya evsizlerin, barksızların yani berduşların yeridir demek.
Ve mâlu men lâ mâle le-hû. "Malı olmayanların malıdır dünya."
Peki mü'min [için dünya] nedir?
Mü'minin asıl yeri, yurdu cennet olduğu için dünyaya metelik vermez.
Bu metelik vermemenin adına ne derler?
"Zühd" derler, dünyaya aldırmamak. Omzunu silker, tepeden bakar, şöyle göz ucuyla bir bakar, elinin tersiyle iter;
"Sen bana lazım değilsin; bana Allah'ın, Rabbimin rızası lazım." diye elinin tersiyle mevkii, makamı, parayı, haramı, zevki, rahatı, sefayı iter; Allah'ın rızasını kazanmayı tercih eder.
Bu dünya malsızların yeridir. Ahirette insanlarının hesaplarının görüldüğü zamanda kimin sermayesi yoksa, kim fakirse, ahiret fakiriyse, yoksuluyla, ahirette yüzü kara olacaksa, cehenneme gidecekse, işte onların iltifat ettiği yerdir. Müslümanlar dünyanın bu hakiki çehresini görmeli ve dünyaya metelik vermemeli, zühd sahibi olmalıdır.
Başka bir hadis-i şerifte buyurmuş ki; Ed-dünyâ lâ tasfû li-mü'minin keyfe ve hiye sicnuhû ve belâuhû. Yine Hz. Âişe anamızdan. "Dünya mü'mine mal olmaz, yâr olmaz, ram olmaz." Dünya mü'mine yaramaz. "Nasıl olsun, nasıl yarasın ki dünya mü'minin zindanıdır, imtihanıdır, belasıdır." Mü'min buradan kurtulduğu zaman, asıl o zaman rahat edecektir. Cennete vardığı zaman sefaya kavuşacaktır. Bu dünya böyle olduğuna göre, dünyaya metelik vermemek, yani zühd sahibi olmak gerektiğine göre…
Zühd nedir? Zühd dediğimiz, zâhidlik dediğimiz şey nedir?
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir hadis-i şerifinde buyurmuş ki;
Ez-Zühdü en tuhibbe mâ yuhibbu hâlikuke ve en tubğide mâ yübğıdü hâlikuke ve en teteharracu min halâli'd-dünya ke-mâ teteharracu min-harâmihâ. Fe-inne hâlalehâ hisâbun ve harâmehâ azâbün. Ve en terhame cemî'a'l-müslimîne ke-mâ terhamu li-nefsike. Ve en teteharrace 'ani'l-kelâmi fî-mâ lâ ya'nîke ke-mâ teteharrecu mine'l-harâmi. Ve en teteharrace min-kesreti'l-ekli ke-mâ teteharracu mine'l-meytetilletî kad iştedde netnuhâ. Ve en teteharrace min-hutâmi'd-dünyâ ve zînetihâ ke-mâ teteharracu mine'n-nâri ve en taksura emeleke fi'd-dünyâ hâzâ hüve'z-zühdü.
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ten Deylemî rivayet etmiş, uzunca bir tarif. Bizim Müslümanlığımızın ne durumda olduğunu gösteren bir rivayet, bir hadis-i şerif. Bizim bugünkü mantığımızın, anlayışımızın bununla iyice karşılaştırılması ve ona göre değerlendirilmesi lazım. Buyurmuş ki Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem; "Zühd, zâhidlik makbul bir huydur, zühd-ü takva kıymetli bir sıfattır."
Bu nedir?
En tuhibbe mâ yuhibbu hâlikuke. "Senin Rabbinin sevdiği şeyi sevmendir." Kendi keyfinin değil, nefsinin sevdiği değil, kendi aklının hoş gördüğü değil, Rabbinin sevdiği şeyi sevmendir senin zahidliğin. Rabbin neyi seviyorsa, neyi methetmişse, neyi güzel, neyi hedef göstermişse, onu sevebiliyorsan sen zühd-ü takva sıfatına sahip, hakiki bir dervişsin, hakiki bir mü'minsin, iyi bir kulsun, ahireti ma'mûr bir insansın demek.
Burada tabii, "Rabbimiz neleri methetmiş de biz neleri sevmemiz lazım? diye bir soru elbette hemen herkesin hatırına geliyor ve çok kimseler muhterem kardeşlerim, Allah'ın neyi sevdiğinin farkında değil. Hiç düşünmemişler bile. "Acaba benim sevdiğim, benim peşinde koştuğum, benim amaç edindiğim, benim gaye edindiğim şeyler Allah'ın sevdiği şeyler mi? Acaba ben doğru yol da mı koşturuyorum? Doğru bir hedef mi tutturmuşum?" diye çok kimse düşünmemiştir bile. Çevresinin heyecanına, hırsına kapılmıştır, onlar gibi koşuyor.
"Nereye koşuyorsun?"
"Valla bilmem, herkes koşuyor işte bu tarafa doğru ben de gidiyorum."
"Ne olacak gittiğin yerde?"
"Valla bilmem, insanlar koşuyor işte ben de koşuyorum."
Onların gittiği yerin öbür tarafı uçurum, onun dibi de cehennem, sen o tarafa ne koşup duruyorsun? Şöyle bir kenara çekil, "bu sürü tozutarak ne tarafa gidiyor böyle?" diye bir düşün. Ondan sonra kendin gitmen gereken yönü kendin tayin et. "Zühd-ü takva, Halikının sevdiği şeyi sevmek" olduğuna göre, Allah'ın neyi sevdiğini, neyi methettiğini öğren.
Hatırımdan hep geçiyor, elim değip de bir kitap, bir makale, bir risale yazamadım. Küçük bir şey yazdım da o da bizim fakültenin albümünde kaldı. Kur'ân-ı Kerîm'de bazı ayet-i kerimelerin sonunda yazar ki;
İnnellâhe yuhibbu'l-müttakîn. ["Allah müttâkîleri sever."]
İnnellâhe yuhibbu's-sâbirîn. ["Allah sabrdenleri sever."]
İnnellâhe yuhibbu't-tevvâbîne ve yuhibbu'l-mutetahhirîn. "Allah tevbekârları sever, çok çok temizlenenleri, temiz, pak olanları sever." filan.
Şunları şöyle bir toplasak, Kur'ân-ı Kerîm'e göre Allah neleri, kimleri seviyormuş bir göstersek diye hatırımdan geçer. İnşaallah öyle bir kitap yazmak lazım, çünkü kestirme olur, kolay olur. Kardeşlerimizin eline verdiğimiz zaman Allah'ın neyi sevdiğini bilirler de onlar da ona heves ederler. Neyi sevmediğini bilirler de onlardan kendilerini çekerler inşaallah. Birisi bu...
Zühdün vasıflarından, sıfatlarından, zâhid olan insanın mantığından, zihniyetinden bir işaret, emare bu. Rabbinin, Halikının sevdiğini sevecek insan, bir.
İki, ve en tübğida mâ yubğidü hâlikuke. "Senin Halik’ın olan, Yaradan'ın olan Allah'ın buğz ettiği şeye de senin buğz etmendir."
O'nun sevdiğini sevebiliyor musun? O'nun buğz ettiğine buğz edebiliyor musun? İşte o zaman Müslümansın.
"Yapamıyorum hocam!"
Allah dünyayı sevmemiş, hiç sevmemiş. Allah-u Teâlâ hazretleri dünyayı, mescitler hariç, kendisine ibadet edilen yerler hariç; şu dünyanın manzarası, gölü, ovası, dağı, meyvası, ağacı… Hiç Allah dünyaya rahmet nazarıyla, sevgi nazarıyla bakmamış, ibadet yerleri hariç. Bizim de gözümüz hep dışarıda. Hatta bir iki yerde de kardeşlerime söyledim; caminin dışında duruyor da içine girmiyor adam. Hacı babalar bile namaz vaktini caminin dışında bekliyor da içeriye girmiyor. İçerisi Allah'ın evi, Allah'ın ikramına nail olacaksın, Allah yolunda cihat etmiş gibi sevap yazılıp duracak, namaz kılıyormuşsun gibi ecir kazanacaksın. Camiye girmiyor. Yani Allah'ın camiyi sevmesine rağmen mü'minler onu sevememiş. Allah'ın dünyayı sevmemesine rağmen mü'minler dünyayı gönüllerinden kazıyıp çıkartamamışlar. Misalleri ileriye doğru gelecek.
İlk ölçümüz, iyi Müslüman olmanın ilk ölçüsü; Allah'ın sevdiğini sevmek, sevmediğini sevmemek... Hadis kitaplarını okurken Allah'ın sevdiği şeyleri yazın ve onları sevmeye kendinizi alıştırın.
Küçükken kabak yemeği ben hiç sevmezdim. Hani şu Adapazarı kabağı var, kestane kabağı, bal kabağı diyorlar. Hoşuma gitmezdi kokusu, sevmezdim. Rahmetli anam da Peygamber Efendimiz severmiş kabağı, diye anlatırdı bana. Peygamber Efendimiz severmiş, ben sevmesem olur mu? Bunu sevmem lazım diye diye, şimdi en çok sevdiğim tatlılardan biridir kabak tatlısı. Zorlamalıyız kendimizi. Yani küçük bir misalden, kendi başımdan geçen ufacık bir hadiseden misal vererek [anlatmak] istiyorum. Allah'ın sevdiğini sevmeye kendimizi zorlamalıyız; Allah'ın sevmediğini sevmemeye kendimizi zorlamalıyız.
"Şu adam hiç hoşuma gitmiyor." diyor adam.
Peki, niye hoşuna gitmiyor?
"Valla sakallı çember gibi." diyor. "İşte bilmem, hoşuma gitmiyor..."
Peki, sakalı Peygamber Efendimiz seviyor, sen niye sevmiyorsun?
"Bu adam boyuna kadın gibi ağlıyor." diyor.
Ya o adam ayetler okundukça ağlıyor camide. Sen onun seviyesinin farkında değilsin.
"Erkek adam ağlar mı?" diyor.
Erkek adam Allah'ın ayetlerini okuduğu zaman öyle bir ağlar ki, sen nasıl ağladığına şaşırırsın! Hz. Ömer radıyallahu anh'ın şu yanaklarında gözyaşları iz yapmış. Hz. Ömer ağlayacak adam mıydı? O babayiğit, o muhteşem kahraman adam ağlayacak insan mıydı?
Çok sevgili, kıymetli bir kardeşimiz var bir camide de yani evliyâullahtan bir kimse. Ağlıyor diye kızıyor bizim paşazademiz, beğenmemiş. "Bu kadar da ağlanır mı?" diyor, "Tavrını beğenmedim." diyor.
Zevkini Allah'ın istediği zevk hâline ayarla. Sevgini Allah'ın istediği sevgi hâline ayarla. Her şeyini ona göre ayarla.
Yüksek insan olmak istiyorsan; sevgini Allah'ın sevgisine benzeteceksin, Allah'ın sevdiği şeyleri seveceksin.
Yani Müslümanlar, zevklerinizi Allah'ın rızasına uygun olarak yeniden ayarlayın, bir.
İkincisi, ve en teteharrace min halâli'd-dünyâ ke-mâ teteharracu min-harâmihâ fe-inne halâlehâ hisâbun ve harâmehâ azâbün. "Dünyanın haramlarından sıyrıldığın gibi, helali olan şeylerinden bile mümkün olduğu kadar sıyrılmaktır. Çünkü helalinin de fazlası hesaptır, haramıysa azaptır."
Yani buradan da anlaşılıyor ki, zühd sahibi insanın öyle pek gönlünde mal mülk sevgisi olmayacak. Yani diyecek ki; "Allah bana helalinden versin, kimseye muhtaç olmayacak kadar olsun, hayırlısı ise versin, hayırsız mal vermesin." Gözü tok olacak yani. Çok olsun, fazla olsun, bilmem ne olsun derken o hırsı, o arzusu, o tamahı, o isteği onu çeşitli günahlara sokuyor. Büyüklerimiz demek ki bu hadis-i şeriften almışlar.
Dünya malının fazlası nedir?
Fazlası hesaba dahildir. "Sen bu malın fazlasını ne yaptın, nereye harcadın, görevini yaptın mı?" diye, haramı da azaba tâbidir. Haramından aldıysan onun da elbette bir cezası olacak.
Onun için mal edinmekte ihtiyatlı ol. Para kazanmakta dikkatli ol. Hemen "nereden gelirse gelsin" deme, helalini iste, gözü tok ol, düşüne düşüne al. Hemen elini lap diye atma.
Fareyi kapana kıstıran nedir? O lokmayı arzu etmesidir.
Kuşu kafese sokturan nedir? Daneye karşı olan arzusudur.
İnsanın da böyle mala mülke karşı dikkatsiz, kontrolsüz bir şevki oldu mu tehlikeli olabilir diye gözünün tok olması tavsiye ediliyor.
Ve en terhame cemî'a'l-müslimîne ke-mâ terhamu li-nefsike. "Zühdün bir alameti de bütün Müslümanlara merhamet etmendir." Kendine merhamet ettiğin, acıdığın, kendini kolladığın gibi, tüm diğer Müslüman kardeşlerine de merhamet etmendir.
Muhterem kardeşlerim! Şimdi burada bir şey söyleyeceğim. Şu camiye bakın; elhamdülillah kocaman bir cami, tıklım tıklım dolu, alt tarafı da doludur maşaallah, Allah nazardan saklasın. Mü'minlerin kardeşliğinden, kardeşlik duygusundan kaynaklanıyor. Bu kardeşlik duygusu lafla olmuyor muhterem kardeşlerim. Müslümanlar kardeş olsun, iyi güzel ama lafla olmuyor. Yani Allah'ın emirlerini tutmakla oluyor. Zikirle, dervişlikle, tasavvufla oluyor. Herkes veryansın edip, saldırıp duruyorlar. Nereden duymuşlarsa birkaç söz, saldırıyorlar ama bindikleri dalı kesiyorlar. Bu kardeşlik işte bu tasavvuftan oluyor. Tasavvuf olmayınca birbiriyle bir araya gelip muhabbet etmiyorlar.
Bu kardeşliği elhamdülillah dünyanın her yerinde görüyoruz. Bakın şimdi içinizde Avustralya'dan gelmiş kardeşlerimiz var. Avustralya'ya gittik, oradaki Müslüman kardeşlerimizi gördük. Amerika'ya gittik, oradaki Müslüman kardeşlerimize misafir olduk. Fransa'ya gittik, oradaki Müslüman kardeşlerimize misafir olduk. Yani Müslümanların arasındaki bu kardeşlik başka milletlere nasip olmuş bir şey değil. Çok kıymetli bir şey. İşte bu kardeşliği şu camide görüldüğü gibi veyahut gittiğimiz yerlerde görüldüğü gibi tüm Müslümanların canlı hâle getirmesi lazım. Yaşanır, görünür, elle tutulur hâle getirilmesi lazım.
İnneme'l-mü'minûne ihvetün. "Müslümanlar birbirinin kardeşidir."
Hani nerede?
Niye Suriye'yle Irak ayrı? Niye Suudi Arabistan'la Yemen ayrı? Niye Kuzey Yemen'le Güney Yemen ayrı? Niye o onunla ve berikiyle savaşta, kavgada? Niye ötekisi berikisinin derdiyle dertlenmiyor? Niye bizim Bulgaristan'da kardeşlerimizin malları alınıp kapı dışarı edilirken kendi yüz yıllık diyarlarında öteki Müslümanların kılı kıpırdamıyor veya zar zor, ite kaka birazcık şey yapıyorlar?
Tasavvuf olmayınca, sağlam iman olmayınca, takva kalbe yerleşmeyince, Allah korkusu olmayınca, iman kuvvetli olmayınca bu iş olmuyor.
Onun için Allah-u Teâlâ hazretleri hepimizin gönlüne o kardeşlik duygusunu sağlam olarak yerleştirsin, birbirimizin yüzüne o duyguyla bakalım. Müslümanın Müslüman kardeşinin yüzüne rahmet, şefkat nazarıyla bakması sadakadır, ibadettir, sevaptır. O sevgiyi canlandıralım tekrar. Yunus Emre'nin o şiirlerinde söylediği gibi, eski mutasavvıfların, menakıplarında, tezkiretü'l-evliyâlarında okuduğumuz gibi o sevgiyi tekrar aramızda canlandırmalıyız. Birimiz hepimiz için canımızı verecek gibi şey yapmalıyız [olmalıyız.]
Onun için birlik ve beraberlik içinde olmaya, birbirimizi sevmeye ve bu muhabbeti elle tutulur, gözle görünür, canlı yaşanır, hakiki, samimi bir seviyeye getirmeye mecburuz.
Hakiki zâhid olmanın da şartı olarak Efendimiz ne buyurdu?
"Bütün Müslümanlara merhamet edecek, kendisine acıdığı, merhamet ettiği gibi."
Suudi Arabistan'da bir mühendis kardeşim var, iş arıyor kendisine. Cidde'de bir zengin diyor ki:
"Ben kendime bir köşk yaptıracağım, sen onu yap."
"Peki yapayım."
Kaç metre kare olacak köşkü?
Bak rakam yanlış değil, dikkatle dinleyin; 4000 metre kare! Suudlu’nun kendisine oturmak için yaptıracağı ev…
Bizim burada en lüks daireler kaç metre karedir?
Yüz seksen 200 metre kare, 250 metre karedir. 4000 metre kareye orada kendisine köşk yaptıracak da ev yaptıracak da oturacak! Öbür tarafta Afganlılar açlıktan ölecekler, Rusların [zulmü] altında perişan olacaklar. Afrika'daki Müslümanlar açlıktan kırılacaklar. Mısır parasızlıktan, pulsuzluktan Amerika'nın yardımı yüzünden İsrail'le dostluk edecek. Bilmem hangi ülkelerde Müslümanların bilmem ne türlü hakları… O orada 4000 metre karelik köşke oturacak da safa sürecek... Böyle Müslümanlık olmaz. Böyle Müslümanlık olacaksa, olmaz. Böyle olacaksa olmaz olsun! Bu tarzda olmaz.
Onun için orada, Suudi Arabistan'da elimize tesbih alıyoruz da Suudlu dikiliyor karşımıza "bidattir!" bilmem ne...
Ne bidati? Ben burada Sübhanallah diyorum. Otuz üç defa Sübhanallah demek için tesbih burada elimde, sayısını şaşırmayayım diye… Bunun bidatle ilgisi yok. Peygamber Efendimiz de sahabe-i kiram da hurma çekirdeği ile, çakıl taşıyla bu işi bir usulde saymayı yapmışlar. Bunun bidati yok. Sen asıl bidatle uğraşmak istiyorsan bu kendisine 4000 metre kare köşk yapmaya kalkışan şaşkına nasihatini yap, onu doğru yola çekmeye çalış!
Müslümanlar birbirlerine merhamet edecek. Hindistan'a gitmedim. Pakistan'ı birazcık şöyle kıyıdan köşeden gördüm. Karaçi'yi gördüm ama Hindistan'daki Müslümanların, hele Bangladeş’teki Müslümanların çok fakir, çok yoksul, çok biçare olduklarını hep okuyoruz. Acımamız lazım. Türkiye’mizi kurtarmamız lazım. Türkiye'deki Müslümanları rahata erdirmemiz lazım. Doğusuyla batısıyla, güneydoğusuyla kuzeydoğusuyla, her tarafını mamur hâle getirmemiz lazım. Ondan sonra başka İslâm ülkelerine şefkat kanatlarımızı germemiz lazım.
Bizi bekliyorlar. Diyor ki; "Hocam bize oradan hoca gönderin." Tayland'da altı-yedi milyon Müslüman varmış. Oradaki bir mecmuanın müdürü bana; "Oradan bize hoca gönderin." diyor. Bizi bekliyorlar yani. Dedelerimizi duymuşlar mücahit insanlardı, şöyle terbiyeli, böyle ahlâklı, böyle yüksek insanlardı diye, bizi bekliyorlar... Onun için Müslümanlara karşı genel bir merhamet, sevgi içimizde vardır, biliyorum kardeşlerimiz arasında ama bunu da fiilî duruma getirmeliyiz.
Getirmediğimizin birkaç misalini söylemek istiyorum. Mesela İstanbul'da yaşayanlar; Erenköy, Suadiye, Adalar vesaire zengin muhitlerdir. Bizim Fatih, İskenderpaşa'nın olduğu yerler vesaire işte orta muhitlerdir. Bir de böyle gecekondu muhitleri vardır; Bayrampaşa gibi, Eyüp'ün, Silahtar'ın kenar mahalleleri vesaire gibi; oralara gitse insan yüreği parçalanır. Oradaki çocukların hâline, sokaklara, evlere baksa, bir evlere, camilere girse, oranın durumunu görse, yüreği parçalanır. Gitmiyoruz. Yani, Erenköy'ün zengini Bayrampaşa'nın gecekondusuna gitmiyor. Arka taraflara gitmiyor. Ankara'nın zengini Keçiören'in arkasındaki veyahut Karşıyaka'nın arkasındaki mezarların ötesindeki fakirlerin arasına gitmiyor. Haftanın bazı günleri o mahallere gidelim. O mahallelerde namaz kılalım. Oranın imamlarıyla konuşalım, cemaate bakalım, sokaklarda dolaşalım biraz. Bak o zaman zekât verecek insanları nasıl kolay buluruz.
"Zekâtı kime vereceğimi şaşırıyorum hocam."
Tabii şaşırırsın. Yani senin zengin muhitinde zekâtı alacak insanı nereden bulacaksın?
Hele bir gel bakalım bizim bu tarafa. Hele şu fakirlerin arasına bir git. Hele bir Anadolu'nun bir yoksul köyüne git bakalım. Suyu olmayan, kurtlanmış suları içen, yolu olmayan, mahrumiyet mıntıkası olan yerlere... Yani Müslüman bunları yapmalı.
Afrika'nın bilmem hangi vahşi kabilesine, İsveç'ten bilmem hangi adam insanlık duygularıyla gidiyor doktor olarak. Ömrünü orada geçiriyor, orada ölüyor. Yerlilerin babası, herkesin beğendiği bir insan. Hemen kitaplara filan yazıyorlar, "Ne kahraman adam! Ne fedakâr adam!" diye.
Biz kendi memleketimizde mahrumiyet yerlerine gitmiyoruz. Yani şöyle kasabaların arkasındaki ücra köşelerdeki köylere gitmiyoruz. Oraların halini bilmiyoruz. İlim yok, Kur'an bilmezler, dinden haberleri yok, vaiz gelmez, hocaları yok, hocaları olsa maaş veremezler, su yok; çok perişan durumda... Onun için Müslümanlar biraz fakirleri tanımak için, fakir mahallelere gitmeye kendilerini alıştırsınlar. Zenginler eski püskü elbise giysin, tebdîl-i kıyafet etsin, eski zaman padişahları, sadrazamları, vezirleri gibi; biraz oraları dolaşsın da öteki Müslümancıkların hallerini görsün, bak yüreği nasıl parçalanacak... Diğer bir şey;
Ve en teteharrace 'ani'l-kelâmi fî-mâ lâ ya'nîke ke-mâ teteharracu mine'l-harâm.
Zahidliğin bir ölçüsü, bir tezahürü de nedir?
"Malayani söz söylemekten sıyrılıp kurtulmaktır, haram söz söylemekten kurtulduğu gibi." Yani zâhidlik sadece dünyalığa metelik vermemek değilmiş, diline de hâkim olmakmış.
Muhterem kardeşlerim! Çocuklara dikkat ediyorum, torunlara, başkalarına… Küçükken yetiştirilme tarzından yetiştirilme tarzlarına... Sözün faydalısını söylemek, faydasız sözü söylememek ya hayır söylemek ya da susmak, bu bir ibadettir. Çok önemli! Çocuklarımıza bunu öğretmeliyiz. Yani konuşmayı öğrettiğimiz gibi susmayı da öğretmeliyiz. Çocuk babasından çok konuşuyor. Çocuk misafirin yanında boyuna konuşuyor.
Neden?
Konuşmayı öğrenmiş de susmayı öğrenmemiş. Büyük de öğrenmemiş. Sükutun ibadet olduğunu çok Müslüman bilmez. Gevezeliğin kendisine nice veballer getirdiğini, ne kadar günahlara soktuğunu düşünmez. Öyle şeyler söylüyorlar ki ne dine sığar ne imana sığar.
Onun için zâhidliğin bir sıfatı da malayani söz söylemekten uzak durmaktır. Haramlardan, haram sözlerden uzak durduğu, küfür, yalan-dolan, gıybet, dedikodu yapmadığı gibi malayaniden de sıyrılmaktır. Zâhidliğin bir ölçüsü de budur. Bunu da yazın, yazılmazsa hatırda kalmaz. Devamı;
Ve en teteharrace min-kesreti'l-ekli ke-mâ teteharracu mine'l-meyteti elletî kad iştedde netnuhâ. "Fazla, aşırı yemekten kokusu şiddetlenmiş bir ölü eti yemekten sakınır gibi sakınmaktır."
Muhterem kardeşlerim! Bugün doktorların en büyük tedavi şişmanlığı nasıl azaltacağız, insanları nasıl zayıflatacağız?..
Neden?
Bu insanlar doymuyor ki! Çeşit çeşit, türlü türlü nimetleri öyle ölçüsüz, öyle frensiz yiyorlar ki şişmanlıyor. Eskiden zayıflık bir dertmiş, şimdi bazı insanlarda şişmanlık bir dert. Nasıl zayıflayacağız diye doktora gidiyor; doktor perhiz veriyor, perhizi de yapamıyor. Bilmem tansiyon arttı, bilmem damar sertliği oldu veyahut kolesterol ziyadeleşti veyahut şu oldu, bu oldu...
Demek ki zâhidliğin bir tezahürü de neymiş? Fazla yemekten sakınacak. İhtiyacı kadar yiyecek, daha doymadan, doymaya daha zaman varken, midesinin üçte biri boşken elini çekecek. Üçte birini gıdayla dolduracak, üçte birini su içerek dolduracak, üçte biri de serbest kalacak. Biz, karnımız doyuyor, şişiyor, kayışın düğmelerini gevşetiyoruz, üç dört tane delik bu tarafa doğru alıyoruz. Ondan sonra "Ah vah, ya bunu nasıl öğüteceğiz?" diye, gelsin maden suyu, gelsin eritecek daha başka malzeme diye uğraşıyoruz.
Demek ki zâhidlik neymiş? Az yemekmiş.
Az yiyince ne olur? Fazlasını fukaraya, fakirlere verirsin.
Acaba var mı öyle fakir?
Evvelki seneler okudum, hâlâ hatırımdan gitmiyor. Dört çocuğuna bir hafta boyu şekerli su ekmeğe bana bana yedirmiş, çocuklar dayanamamışlar, anne de çocuklarının sefaletine dayanamamış. İş aramış, bulamamış. Gelir aramış, yardım aramış, bulamamış. İnsanoğlu zayıftır, aç kaldı mı şuuru da bozulur. Şuuru da bozulduğu zaman tabii intiharın günah olduğunu düşünemez, gider asar kendisini... Onu etrafındaki Müslümanlar kollayacaktı. O mahallenin Müslümanları kollayacaktı.
Her Müslümanın mahallesindeki insanları, zenginleri, fakirleri bilmesi lazım. Ev ev bilmesi lazım. Şu evde fakirler var, çok muhtaçlar diye, kendisinin gücü yoksa bile, zengin olan insanlara onların halini arz etmesi lazım. O da sevap.
Demek ki fazla yemekten de fazla konuşmaktan da fazla maldan da uzak durmak, Allah'ın sevdiğini sevmek, Allah'ın kızdığına kızmak zâhidliğin sıfatları. Devam ediyor;
Ve en teteharrace min-hutâmi'd-dünyâ ve zînetihâ ke-mâ teteharracu mine'n-nâr. "Ateşten çıkıp sıyrıldığı gibi, dünyanın fazlalığından, ziynetinden sıyrılmak, dünyaya rağbet etmemek, dünyanın ziynetine önem vermemek."
Bu ziynet meselesi de bilhassa hanımların müptela olduğu bir şeydir. Bu küpeler, bu yüzükler, bu bilezikler, bu gerdanlıklar yenmez, içilmez, hiçbir işe yaramaz. Yalasan tadı bile yoktur. Ama millet bunları boynuna, koluna, bileğine takacak diye ne yapacağını şaşırıyor. Birisini satıyor, ötekisini alıyor; ötekisini satıyor, berikisini alıyor. Bir taneyken bir tane daha alıyor.
Pırlantalar vesaire... Küçücük bir [taşı bu kadar] paraya herkes de tabii kabul ediyor;
“Bu pırlanta çok kıymetli, şu kadarcık bir şey”
“Bunun taşı büyük, ver bakalım şu kadar...”
Nereye gidiyor bu paralar?
Bu küçücük taş bu kadar para eder mi?
“Canım böyle gördük, böyle geldi böyle gidiyor.”
Seni kandırmışlar.
Senin işine yaramayan şeyi satmak istesen, kaça satılır bu biliyor musun? Senin bu kadar milyon verip aldığın şey, satmak istesen kaça satılır?
Beşte bir fiyatına onda bir fiyatına... Ne olacağını Allah biliyor.
Bunu takıyorsun da ne oluyor?
O fazlalıkları biriktir, bir hayra yatır. Bir köye bir su getir, bir köprü yap bir çayın üstüne. Bir yere bir çeşme yap, bir hastane yap. Bir fakir talebe yetiştir. Sen öldükten sonra arkandan sana sevap kazandırır.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
02.01.1983 -
Cemaat-İmam İlişkisi
04.07.1982 -
Peygamberimiz (SAS), Mülk
