14.11.1982 - Cennet, Dünya Sevgisi, Dini Bilmek

14.11.1982 - Cennet, Dünya Sevgisi, Dini Bilmek
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Le-kıyâmü racülin fi's-saffi fî sebîlillâhi azze ve celle sâ'aten efdalü min ibâdeti sittîne senetin.
Bu hadis-i şerif cihatla ilgili. Peygamberimiz Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki:
"Bir kimsenin Allah yolundaki bir savaşta ön sırada ayakta durması -saf saf harp ederlerdi ya- ön safa geçmiş, ölümden korkmuyor, şehit olmaktan pervası yok, geçmiş ön safa, kılıcı almış, oku almış, tabancayı, tüfeği almış bir şekilde orada öyle durması."
Ne kadar?
Sâ'aten. O devirdeki "saat" sözünden maksat "altmış dakika" mânasına değildir, "bir zaman parçasında, bir müddet" demek. "Düşmanla çarpışacağım diye ön safa geçip de bir süre durması."
Efdalu min ibâdeti sittîne senetin. "Altmış yıllık ibadetten daha üstündür, daha faziletlidir."
Neden dedelerimiz Orta Asya'dan Anadolu'ya gelmişler, şimdi anladık mı? Orta Asya'da kalırlardı; Aral gölünün, Baykal gölünün yanında, Hazar denizinin kenarında, Altay dağlarında, Tanrı dağlarında, Horasan'da kalırlardı.
Niye kalkmış buralara gelmişler?
Burada Bizanslılar var, İslâm ordusu öbür tarafta. "İslâm ordusunun ön safında yer alayım da şu sevabı kazanayım." diye gelmiş. Kefenini başına dolamış "sarık" diye, ucunu sarkıtmış, eline kılıcı almış, oku almış, hücum ederken de Allah, Allah, Allah, Allah diye hücum etmiş. Lâ ilâhe illallah diye diye zikir yapıyor, zikrederek gidiyor. Sen şimdi zikri nahoş görüyorsun.
Bu topraklarda neden yaşıyorsun sen?
Allah Allah diyenlerin hürmetine yaşıyorsun. Eğer o mantık, o akıl olmasa bu topraklar sana kalır mıydı? İstiklâl Harbi'ni kazanabilir miydin? Düşman Polatlı'ya kadar geldi, İtalyanlar şuraya çıktı, Fransızlar bu tarafa çıktı. Maraş'ın Sütçü İmam'ı olmasaydı sen Maraş'tan düşmanı atabilir miydin?
Antep'e neden Gaziantep denmiş?
Gazi ne demek? Cihat eden, gazâ eden demek.
O sıfat nereden verilmiş? Vay gerici şehir vay! Öyle mi diyeceğiz?
Askerliğin özü, mayası bu. Asker ölümden korkarsa başarı sağlayabilir mi? Peki askeri ölümden nasıl korkutmayacaksın? "'Vatan, millet' derim." Ya hu İngilizler, Fransızlar, Yunanlılar, Bulgarlar hepsi aynı sözü söyleyebilirler, söylüyorlar da. Ama olmuyor, olmaz. Öyle derme çatma tedbirlerle insanın ruhu takviye olmaz. İnanması lazım. Kalbine imanın dolması, ona göre hareket eder hâle gelmesi lazım.
Sen o imanı tahrip edersen hayır mı işliyorsun şer mi işliyorsun?
Şer işliyorsun! Hem de kendini üstün görerek şer işliyorsun; "Ben memleketimi daha çok seviyorum." gibi bir duyguyla öteki insanın o duygusuna saldırıyorsun. Etme eyleme, bak İstiklâl Harbi çok uzakta değil ki. Elli altmış yıllık bir şey. Allah cümlemize hakikatleri görmek nasip etsin. Bana kızabilirsin, ötekisine kızabilirsin. Bu adamın sakalı uzunca, tavırları kaba saba olabilir, ama bak bunlar Resûlullah'ın sözleri.
Onun için Allah-u Teâlâ hazretleri bizi imanımızdan ayırmasın. Biz imanımızdan ayrılınca yıkılıyoruz. Şimdiye kadar imanımızda gevşediğimiz için kaybettik. Bundan sonra da ondan kaybederiz. İmanımızdan kaybettiğimiz için içimize tefrika düştü.
Emperyalizm, İslâm ülkelerinin çoğunda, işi İslâm'dan önceki devrelere bağlamıştır. İslâmî devreyi kenara atıp İslâm'dan önceki devreye bağlamıştır. Mısırlılara demiştir ki "Siz firavunların torunlarısınız, bak ne güzel ehramlar yapmışlar, sfenksler yapmışlar, ne kadar büyük taştan binalar, heykeller yapmışlar. Sizin köklü bir medeniyetiniz var." O tarafa bağlamak istiyor. Bir de sizin atalarınız Hititliler mititliler filan.
Peki ondan sonraki atalarımız kim? Benim dedemin adı ne? Dedemin babasının adı ne? Bu memleketi, şu İstanbul'u alan şahsın adı ne?
Fatih Sultan Mehmet. Onlar benim dedem değil mi? Niye onu tercih ettiriyorsun da bunu ettirmiyorsun? İslâm'ı saf dışı bırakacak, kenara itecek, ondan önceki devreye gidecek. İslâm bize imparatorluk kazandırdı, İslâm bize dünya çapında şöhret kazandırdı, bize her şeyi İslâm kazandırdı, her şeyimizi İslâm'a borçluyuz, dünyadaki saadetimizi de ahiret saadetini de İslâm'a borçluyuz. Sen hem dünya saadetinin medarı olan, insan cemiyetinin kıvamı olan, insanların birbirleriyle kardeşçe yaşamasının sebebi olan nizamı kökünden sökmeye çalışıyorsun hem de ahiretimi, benim ebedî hayatımı mahvediyorsun.
O mahvetmek istiyor, demek ki hasım, düşman; peki bize ne oluyor? Bize ne oluyor? Bu güzel nurlu yolu biz niye bırakıyoruz?
Eski ümmetlere peygamberler gelmiş, Kur'ân-ı Kerîm'in pek çok suresinde anlatılıyor. Onları hak yola, Allah'a imana, kendisine itaate davet etmiş. O herifler demişler ki; "Biz senin sözünle ecdadımızın yolunu bırakmayız. Sen kim oluyorsun? Sen de bir adamsın. Ben senin sözünle ecdadımızın yolunu bırakmam." demiş. Hak peygamberin karşısında batıl yolu müdafaa ediyor. Batıl yolunu, batıl mazisini hak peygamberin karşısında sımsıkı tutuyor; "Ben bunu bırakmam, seni dinlemem." diyor. Senin mazin hak, seni dininden imanından ayırmak istiyor; sana ne oluyor? Saltanatından, hâkimiyetinden ayırmak istiyor; bu zihniyet, seni köle yapmak istiyor. Senden korkuyor da seni güçlendiren şeyleri tahrip ediyor. Senden ödü patlıyor.
Müslümanlık; İngiliz'in, Alman'ın, İtalyan'ın, Fransız'ın en büyük korkusudur.
Neden? "Türkler Müslüman olduğu zaman Viyana'ya kadar gelmiş, bir daha ona tahammül edemeyiz." diyorlar.
Ne olsun?
"Kültürü darmadağın olsun, birliği beraberliği parça parça parçalansın." istiyorlar. "Ben onu parça parça hallederim. Hatta içlerinden kendime adam ayarlarım, onlar vasıtasıyla yaparım." diye düşünüyorlar. Zihniyet budur, ispat edilmiş bir gerçek. Kitaplarında yazılmış; kendilerinin satırlarında, ifadelerinde böyle geçiyor. Adamların planları var; yaptıkları, dosyalara girmiş planları var. Bu gizli bir şey değil, bilmeden söylemiş olduğum bir iddia değil. Allah-u Teâlâ hazretleri gözümüzü açmayı nasip etsin. Dedelerimiz çarpışmış, bize burayı bırakmış; başkasına bırakır mıyız? Katiyen bırakmamamız lazım. Bırakırsak hem onların kemiklerini sızlatırız hem dünya ve ahiretimiz mahvolur. Allah-u Teâlâ hazretleri bizi iman-ı kâmilden, Kur'ân-ı Kerîm'den, hadis-i şeriften ayırmasın. Onların kadr-ü kıymetini bilmek nasip etsin.
Bundan sonraki hadis-i şerif İbrahim aleyhisselam'ın bir sözüyle ilgili.
Peygamber Efendimiz İbn Mes'ud radıyallahu anh'ten rivayet ettiğine göre bu hadis-i şerifte buyuruyor ki:
"Miraç'a çıkarıldığım gece, Miraç gecesinde İbrahim aleyhisselam ile karşılaştım."
Malum Kudüs'e gitti, peygamberlerle karşılaştı, onlara imamlık etti, hepsiyle konuştu. Miraç gecelerinde, kandillerinde bize çok anlatıldığı için ekseriyetle biliriz. "İbrahim aleyhisselam ile karşılaştım."
Fe-kâle: "İbrahim aleyhisselam bana dedi ki." Yâ Muhammed! "Ey Muhammed!"
Evladı, torunu. İbrahim aleyhisselam, Peygamber Efendimiz' in dedesinin dedesinin dedesinin dedesi. Aslında o da torun oluyor.
İkra' ümmeteke minnî es-selâm. "Benden ümmetine selam söyle." Ve ahbirhüm. "Onlara bildir ki." Enne'l-cennete tayyibetü't-türbeti. "Cennetin toprağı hoştur, arazisi güzeldir, toprağı hoştur." Azbetü'l-mâi. "Suyu güzeldir." Ve ennehâ kıy'ânün. "Fakat çıplaktır, düz arazidir, boş arazidir." Ve inne gırâsehâ. "Onun yeşillendirilmesi, yeşertilmesi, fidanlandırılması sübhhanallâhi ve'l-hamdülillâhi ve lâ ilâhe ilallâhü vallâhu ekber'dir."
İbrahim aleyhisselam bize selam söylemiş. Ve bize ne bildiriyor? "Cennet güzeldir, toprağı münbittir." diyor. Eksen bitecek. "Suyu da tatlıdır." Çorak arazi değildir, tuzlu su değildir. Fidanları kurutmaz, yapraklarını buruşturmaz, sarartmaz, soldurmaz. Münbit bir arazidir ama işlenmemiştir, boştur; sübhhanallâhi ve'l-hamdülillâhi ve lâ ilâhe ilallâhü vallâhu ekber dedikçe yeşerecek, güzelleşecek; orada çeşit çeşit fidanlar, meyvalar bitecek.
Bu ne demek?
"Bu sözleri çokça söyleyin de cennetteki mevkiinizi fidanlandırın, ağaçlandırın, şenlendirin, güzelleştirin." demek. Hepsi dünyada oluyor ya. İnsan cenneti dünyada kazanıyor. Demek ki ahiretteki, cennetteki yerlerimizin de yeşertilmesi, tanzim edilmesi, bağının bahçesinin güzelleştirilmesi, imarı burada Allah'ı zikr-ü tesbih etmekle oluyor.
Bunların mânası nedir, derseniz kısaca şöyle:
Sübhhanallâh. "Allah'ın hiçbir noksanı, kusuru yoktur. Her türlü kemal ile muttasıftır. Her şeyi tam ve kâmildir." Ve'l-hamdülillâh. "Her türlü övgü Allah'adır."
Lâ ilâhe illallah. "Allah'tan başka mabut yoktur." Bu baş başkasına eğilmez; insan sadece Allah'a itaat eder, sadece O'na ibadet eder.
Vallâhu ekber. "Allahu Teâlâ hazretleri de her yönden -ne türlü düşünürsen düşün- uludur, büyüktür, en büyüktür."
Şu büyüklüğüne bak ki yerde de gökte de İlah, yerin de göğün de sahibi. Şu yerlerin, göklerin ölçüsünü bile bulamıyoruz. "Şu kadar milyon senede ışıkları geliyor." diye yıldızları anlatıyoruz; daha bu birinci semada. Bunun arkasında daha yedi kat sema var. Birinci semada yıldızlar var. Büyüklüğünü, azametini oradan düşün. Bütün buraların, bu mülkün sahibi Allah-u Teâlâ hazretleri demek ki o kadar büyük, o kadar azamet sahibi. Bu hadis-i şeriften alacağımız ders de bu sözleri, bu zikirleri çokça yapmakmış.
Li külli'mriin minhüm yevmeizin şe'ni'y-yuğnîhi lâ yenzuru'r-ricâlü ile'n-nisâi ve le'n-nisâü ile'r-ricâli şağale ba'duhüm an ba'd.
Hz. Âişe validemiz, çok meraklı idi. Yaşı gençti. Allah-u Teâlâ hazretleri her şeyi hikmet ile yapıyor. Öyle genç bir hanımı Peygamber Efendimiz'e zevce eyledi ki aile hayatı ile ilgili ve diğer hususlarla ilgili hadis-i şerifler, Peygamber Efendimiz' in söylediği hususlar nakledilsin; yanında bulunan, hanımı olan bir kimse tarafından ümmetine duyurulsun.
Çok zekiydi, alimdi, tıbbı bilirdi, miras hukukunu bilirdi, çok şeyleri bilirdi; sahabe-i kiramdan yaşlı başlı kişiler gelir, ona mesele sorarlardı. Çok bilgili bir kimseydi.
Merak etmiş; "İnsanlar mahşer yerinde toplandığı zaman halleri ne olacak?" diye sormuş. O zaman Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Li külli'mriin minhüm yevmeizin şe'ni'y-yuğnîhi. "O gün herkesin başı dertte olacak, herkesi meşgul edecek, başından aşkın işler olacak. -Kıyamet günü bu.- Onun için adamlar kadınlara bakamayacak; kadınlar adamlara bakamayacak. Birbirleriyle meşgul olacak zamanları olmayacak."
Hani dünyada olsa "Şu kadın güzelmiş." diye erkekler bakabilir, günah da olsa bakarlar. Kadınlar da erkeklere bakabilir ama ahirette ne mümkün? Orada herkes başının çaresine bakacak, başının derdine düşecek nefsî nefsî diyecek. "Ah benim canım, ah benim hâlim ne olacak?" diye kendi kaygısına düşecek, gözü etrafı görmeyecek.
Telaşlı bir insanı görmez misin? Dünyada bile başı çok telaşlı olursa seni tanımadan yanından gider, ne yapacağını şaşırır. Peygamber Efendimiz; "Orada kadın erkeği, erkek kadını görebilir mi, o hal olur mu?" diye bildirmiş
Bundan çıkacak ders nedir?
O zaman o ahiret hâlindeki gün çok telaşlı bir gündür. Allah-u Teâlâ hazretleri o güne şimdiden hazırlanıp o günde rahat etmeyi nasip eylesin. O gün çok rahat eden insanlar da olacak. Hatta mahşer halkı telaştayken, heyecandayken, koşuşmadayken, başlarına güneş yaklaştırılmışken insanların bir kısmı nurdan kürsülerde, nurdan minberlerde oturacaklar. Mahşer halkına nurdan minberlerden, Arş-ı Âlânın gölgesinden bakacaklar. Ne güzel, safalı!
Sonra bir kısım insanlar Yasin suresinde bildirildiği gibi hiç onları çekmeden mahşerin telaşından, hesabın korkusundan geçirilecek:
İnne ashâbe'l-cenneti'l-yevme fî şugulin fâkihûn. Hüm ve ezvâcuhüm fî zilâlin ale'l-erâiki müttekiûn. Lehüm fîhâ fâkihetün ve lehüm mâ yedde'ûn. Selâmün kavlen min rabbi'r-rahîm.
Bu sefalara nail olacaklar. Yanlarında huriler, cennette safalar içinde olacaklar. Allah onlara o sıkıntıları göstermeyecek.
Bunlar nasıl olur? Bu dünyada çalışmakla olur. Bu dünyada biraz gayretli olacağız.
Nasıl olacağız? Bir kafileyi kaçırmış insanın, paçaları sıvamış hâli gibi olacağız.
Hadis-i şerifte okuduk, insan böyle olacak, rahat olmayacak. Yan gelmiş, yatmış hacı amca, kerevete kolunu dayamış, sabahtan akşama kahvede oturuyor. Yahu bu ne rahatlık böyle, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: "Kafileyi kaybetmiş, kaçırmış insanın telaşı içinde, paça sıvamış halde olacaksın." Bu dünyada insan; "Eyvah, kafile gitti, ben arkasından yetişeyim. Çölde yapayalnız kaldım, ne olacak hâlim?" gibi bir telaş içinde olacak. Çok rahat Müslümanlarız, geniş, sabahtan akşama…
Bizim ahbaplardan bir tanesi bir yerde memurmuş. Gittiğim yerde, anlatıyorlar. Ender bulunan bir insan. Gidip kapıyı çalıyormuş, kapı açılıyormuş; selamun aleyküm, aleyküm selam, "hacı efendi ne yapıyorsun?" "Hiç, oturuyorum." Oturulacak zaman mı, kalk." diyormuş. Çok tatlı dilli, güleç yüzlü bir insan. "Hadi bakalım, biraz Allah rızası için çalış, çabala." diye gayrete getiriyormuş. Oturulacak zaman değildir. Bu ömür çok çabuk geçer.
Peygamber Efendimiz bu dünyada kalış ne kadardır?
"Bir göz yumup açıncaya kadardır." diyor. Şıp geçer.
Bir düş gibidir hakikî mânada bu âlem,
Kim göz yumup açınca zamanı güzer eyler.
Göz yumup açıncaya kadar bitiverir zamanın, aman acele edeceğiz, hayırlarda acele edeceğiz. Hayırlara koşturacağız, öyle çalışacağız; bundan o mâna çıkıyor.
Diğer hadis-i şerifte Ebu Hüreyre radıyallahu anh'in bize naklettiğine göre Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Her şeyin afeti vardır; o afet ona musallat oldu mu mahveder, bozar."
Buğdayın afeti vardır, böcek musallat olur veya dolu vurur, sel afeti olur; okuyoruz, duyuyoruz, biliyoruz.
"Her şeyin afeti vardır, onu bozar, mahveder."
Ve azamü'l-âfât. "Afetlerin en büyüğü ise." Âfetün. "Bir afettir ki." Tüsîbü ümmetî. "Ümmetime musallat olmuş bir afettir." Hubbuhümü'd-dünyâ ve hubbuhümü'd-dînâra ve'd-dirheme. "Ümmetimin dünyayı sevmesi, parayı pulu, dinarı dirhemi, altın gümüş parayı sevmesidir." Yâ Ebâ Hüreyrete! "Ey Ebû Hüreyre!" Lâ hayra fî kesîrin men ceme'ahâ. "Bu parayı pulu toplayan insanların çoğunda hiç hayır yoktur." İllâ men yusallituhu'llâhu azze ve celle alâ-heleketihâ fi'l-hakkı. "Ancak Allah'ın bu zengini o paraları fakirlere versin diye, onların müstahaklarına sevk ettiği kimseler müstesna."
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri; "Parasıyla hayır yapan müstesna para toplayan çok kimsede hayır yoktur." Buyuruyor
Demek ki her şeyin afeti varmış. Bizim dinimizin, ümmetimizin afeti de dünyayı sevmek, parayı pulu sevmekmiş.
Ne yapacağız?
Dünyayı gönlünden çıkaracaksın, ahireti seveceksin. Cenneti sev, Cemâlullah'ı sev, cennetin içindeki çeşit çeşit nimetleri sev. Hem de bunlar sevilecek, hakikaten güzel şeyler.
Bu dünyayı sevme, bu dünya boş!
Neden sevme?
Bırakıp gideceksin. Senin yüzüne gülüyor ama sana vefa göstermeyecek, bırakıp gideceksin, terk edeceksin. Sonra görmüyor musun bir hoşluğu var bir nahoşluğu var; bir iyiliği var bir kötülüğü var; bir sürü zulüm var, bir sürü zelil var, bir sürü haksızlık var. Sıcağı var insan bunalıyor, soğuğu var insan üşüyor, tozu var, toprağı var. İyi tarafları da var kötü tarafları da. Burası sevilecek yer değil. Buraya gönül bağlarsa insan helak olur.
Peki ne yapalım?
"Hepimiz dağ başına mı çıkalım hocam, veyahut bir yere mi kapanalım?"
Hayır, Allah rızası için çalış, ahireti düşün, ahirete göre hayatını tanzim et; gayretin bu dünyayı kazanmaya yönelik olmasın. İş tutacaksın düşün.
Hangi işi tutarsam Allah'ın dinine daha iyi hizmet edebilirim?
Sabah kalktın, düşün; "Bugün hangi işi yaparsam Allah'ın rızasına daha uygun olur? Bugün hangi kazançlı faaliyeti ahiretime gönderebilirim? Daima böyle düşüneceksin. Hep ahiretin kazancını düşünerek hareket edeceksin.
Bugün nerede safa süreyim, bugün nerede eğleneyim, bugün hangi arkadaşın yanına gideyim; kumar mı oynayayım, içki mi içeyim, gezeyim mi, tozayım mı, çalayım mı, çırpayım mı, oynayayım mı? Bunlar da bir düşünce tarzı ama bunların boşluğu hem akıllı insanlar tarafından hemen görülüyor hem de sonraları görülüyor.
Hiç görmedin mi? İçki masasında zevkle sefayla o içkileri içen insanların içkiden sonraki hâlini hiç görmedin mi veyahut o insanların evini veyahut o insanların ahir ömrünü veyahut o insanların hastanelerdeki perişanlıklarını… Bir müddet bir lezzet var, arkasından büyük sıkıntılar var; onun için burası gönül bağlayacak yer değildir. Allah-u Teâlâ hazretlerinin emrettiği şekilde cennete gönül bağla, Allah-u Teâlâ hazretlerine gönül bağla, öyle yaşa. Biz dünyayı sevdik mi mahvoluruz, sevdiğimiz için mahvolduk.
Bir cemiyetimiz vardı; orada arkadaşlarla konuşuyoruz. Kalabalık geldi gitti; "Niye bu duruma düşmüşüz?" diye birisi bir soru ortaya attı. Kısacası dünyayı sevdiğimiz için. Eğer hepimiz ahiret adamı olsaydık, hepimiz ahireti hesap alarak işlerimizi tanzim etseydik birinci sınıf alim olurduk, birinci sınıf hayırlı insan olurduk, birinci sınıf çalışkan olurduk, birinci sınıf sanatkâr olurduk; Allah'tan korksaydık her işimizi güzel yapardık. Öyle yapmadık, dünyayı sevdik, keyfi, rahatı, eğlenceyi sevdik; ondan başımıza geldi.
Osmanlıların ilk devri güzel ama divan edebiyatını görmüyor musun gazel, gazel, gazel… İllallah! Selvi boyluymuş kadın, kadehin içindeki yakut gibiymiş, bilmem lale gibi renkliymiş, şöyleymiş, böyleymiş; işte onlar bizi mahvetti. İşte onlar bizi mahvetti ya; o içkiler, o lale renkli içkiler, o yakut renkli içkiler, o zevkler, safalar, o selvi boyluluklar… Onlarla meşgul olmalar mahvetti bizi. Eğer Allah yolunda gitseydik, gereken tedbiri zamanında alırdık, koca diyarlar bizim olurdu, oradaki insanlar da ıstırap çekmezdi.
Biz oradan çekilince orada neler oldu biliyor musun?
Senin kardeşlerini koyun boğazlar gibi boğazladılar… Neler çekti onlar, hâlâ neler çekiyorlar. Dünyayı sevdik mi biz böyle mahvoluruz; burada da öyle olur. Burada da dünyayı seversek burası da elden gider, dünyada da yer bulamayız.
Peygamber Efendimiz' in ashabı birazcık hatalı bir düşünce düşününce başlarına neler geldi? Peygamber Efendimiz' in kendisine Abese suresi niye indi? Bu işler çok ciddidir. Allah-u Teâlâ hazretleri insanın kaşına gözüne bakmaz, ameline bakar. Allah-u Teâlâ hazretleri kişinin davranışı güzelse iltifat eder; "Kulum benim yolumda fedakârlık etti, sabırla çalışıyor, bana itaat ediyor, benim buyruğumu tutuyor." diye sever. Âsi olduğu zaman? O zaman ceza size gelir, çünkü elim ikabı da vardır. Lütfu da vardır kahrı da vardır. Kahhar ismiyle bir tecelli etti mi insanlar kaçacak yer ararlar.
Pompei şehrini hiç duymadın mı?
Azmışlar, azmışlar, azmışlar, her türlü kötülük, her türlü fenalık, günah işlenen bir zevk ü safa âlemi hâline gelmiş. Bir gün yanardağ bir patlıyor, külleri şehri bir dakika, bir saniye içinde örtüveriyor. Şehir bir anda bütünüyle küller altında kalıvermiş. Şimdi külleri kazıyorlar; çarşıda, pazarda, evde insanlar o afete hangi hal ile yakalanmışsa heykel gibi öyle çıkarılıyor.
Kötü halde, iyi halde, otururken, yatarken... Allah cümlemizi azabından, ikabından hıfz-u himâye eylesin, korusun. O'ndan O'na sığınırız. Dünyayı sevmeye gelmez, parayı pulu sevmeye gelmez. Bu parayı pulu kazanacaksın, kazandıktan sonra hayra sarf edeceksin, Allah yoluna sarf edeceksin. Kendin de merdane, rahat, alnı açık, yüzü ak olarak kimseye muhtaç olmadan yaşamaya kullanacaksın. Niye ben başkasına muhtaç olayım, başkasına el açayım? Benim başkasına hayrım dokunsun. Niye ben onun sırtından geçineyim? "Birçok kimse benden istifade etsin; ben başkasının sofrasından yiyeceğime başkası benim soframdan yesin." diye düşünmeli, erkeklik budur, erlik budur.
Li-külli şey'in ikbâlün ve idbârun. "Her şeyin bir hoş hâli vardır, bir baş aşağı hâli vardır."
Bir saltanat hâli vardır bir aşağı hâli vardır; bir yüksekliği vardır, bir alçaklığı vardır. Her şeyin bir zirvesi vardır, kemali vardır; bir de zevali vardır, dibi vardır, kötü tarafı vardır. Bir iyisi, en yüksek noktası vardır; bir de kötü tarafı vardır.
Ve inne min ikbâli hâze'd-dîn. "Bu dinin yüksek zirvesi, ikbali, yüksek seviyesi." En yefkahe'l-kabîletü küllühâ. "Bir kabilenin tamamının dinî sahada bilgili olmasıdır."
Bir kabilede silme hepsi Allah'ın emirlerini, yasaklarını, haramları, helâlleri, rızasının yollarını, salih amelleri, Allah'ın sevgisini kazanmasının yollarını biliyor. Bu, bu dinin en yüksek seviyesidir, zirvesidir, kemalidir.
Bi-esrihâ. "Cümle kabile hepsi alim, hepsi dini iyi biliyor." Hattâ lâ yûcedü fîhâ ille'r-racülü'l-câfî evi'r-racülâni. "Hatta o kadar çok bilecek ki ancak içlerinden bir tane veya iki tane cahil, içi boş adam çıkacak."
Ötekilerin hepsi bilgili. "Koca kabilede dini bilmeyen, cahil, ne olduğundan habersiz insan var mı?" diye sorulsa o zaman bir veya iki tane boş adam çıkacak. Hepsi dini biliyor, hadis biliyor, ayet biliyor, Allah'ın yolunu, haramı helâli biliyor, hepsi Allah yolunda, güzel. İşte bu dinin zirvesi budur. "Her şeyin ikbali, idbarı vardır; bu dinin ikbali budur."
Ve inne min idbâri hâze'd-dîn. "Bu dinin idbarı, alçaklara düşmesi, sıfırın altına düşmesi, kötü duruma düşmesi de nedir?" En yecfüve'l-kabîletü küllühâ. "Bütün kabilenin tamamının dinden gafil, cahil olmasıdır." Bi-esrihâ hattâ lâ yûcedü fîhâ ille'r-racülü'l-fakîhü evi'r-racülâni. "O derece ki içlerinde ancak bir tane veya iki tane dini bilen, dinde fakih insan var. Ötekilerin hepsi, silme bomboş kafalı. Boş kafalı, cahil, kaba saba insanlar olmasıdır." Fe-hümâ makhûrâni. "Bir iki kişi var ama onlar da hor hakir, kahra uğramışlar, ötekiler onlara tepeden bakıyor, -sen kimsin, hoca mısın, otur şurada, gibi- beğenilmiyor, makbul değil."
İtibar görmüyor, kıyıda köşede itiliyor, kakılıyor.
Zelîlâni. "Hor zelildir."
Onlar zelil değildir, ilim adamı her zaman azizdir ama öteki insanlar ona hor, zelil muamelesi yapıyor, itibar etmiyor, sözünü dinlemiyor. "Sen kimsin ya? Otur işte şurada!" gibi bir şey.
Lâ yecidâni alâ-zâlike a'vânen. "O kabile içinde dinlerinin öğretilmesi ve yaşanması hususunda hiç yardımcı bulamazlar."
Ve lâ ensâren. "Yardımcı bulamazlar, kendilerini teyit, takviye edecek kimse bulamazlar."
"Bu dinin aşağı gitmesi de budur." diyor Peygamber Efendimiz.
Bizim dinimizin yükselmesi, zirvesi, şaşaalı, saltanatlı devresi; ona ne deniliyor? Mesela Kanuni Devri, yükselme devri.
Yükselme devri neymiş?
Bütün kabilelerin, ahalilerin, köylerin, kasabaların, kentlerin hepsinin dini bilmiş olmasıdır; içinde bir iki tane, tek tük cahil, -işte nasılsa- kalmış olmasıdır.
Bu dinin hor hakir aşağı olmasının da alameti nedir?
Bütün ahali cahil, hiçbir kimsenin dinden imandan, Allah'tan peygamberden, yasaktan emirden, haramdan helâlden haberi yok. İçlerinde bir iki tane var; kıyıda köşede, kaçak maçak nasılsa okumuş, ama kimse dinlemiyor ki. "Otur şurada, kalk şuradan, konuşma, tamam anladık, öf be!" filan, hiç itibar görmüyor.
Bu ölçüye göre acaba şimdi İslâmiyet nasıl?
Pek ümitsiz değil elhamdülillah, memleketimizde İslâmiyet'i bilenler var. Ama eskiden hepsi çok iyiydi. Eskiden, Osmanlıların ilk devirlerinde kime baksan hepsi alimdi. Kime baksan hepsi ilmihalini biliyor, emirleri yasakları biliyor; ona göre yaşıyor. Bilmeyen tek tük vardı.
Şimdi şimdi bilmeyenler çoğaldı, bilenler azaldı gibi ama daha ümit kesilmiş değil.
O zaman ne yapacağız?
Hepimiz dini öğreneceğiz. Bu dine en güzel yardımın başlangıcı, ilk adımı; kendin adam olman, kendin Müslüman olman.
"Hocam nasıl Müslüman olayım? Kolay bir şey değil."
Niye kolay değil?
Bir yere ziyarete gitmiştim, bir adamdan bahsettiler; üç dört günde bir kitap deviriyormuş. Hepsini de satırlarını çizerek, kenarlarına notlar alarak okuyormuş. Hadi sen altı günde oku, hadi on beş günde oku, hadi bir ayda oku, bir ayda bir kitap okusan epeyce bir şey öğrenirsin. Heves etmiyoruz ki her sabah gazeteyi alıyoruz, gazetenin ilan sayfasına varıncaya kadar hepsini okuyoruz. Yıldız falı, bilmem ne falı, her tarafını okuyor millet, ezberliyor. "Aman şurada resimli roman var, aman ilavesini unutma, merak ettim acaba ne oldu?" onu gayet iyi takip ediyor.
Ona harcayacağın vakti dinine harca, öğren. Dininin imanının kurtulmasının adımı bu. Çoluk çocuğuna öğret, hanımına öğret ki işler düzelsin. Hep cahillikten; birbirimizi yemekle meşgulüz.
Avrupalılar, Amerikalılar çok ileri gittiler. Geçen gün şaşırdım, göğe attıkları o sunî peyklerle, satalit dedikleri o uydularla Türkiye'deki ziraî mahsulü aynen tespit ediyorlarmış. Şu kadar buğday tarlası var, şu kadar dönüm, bu kadar hektar, bu kadar kilo metre kare, şu kadar buğday çıkar, şu kadar haşhaş tarlası var, bu kadar pamuk tarlası var, şu kadar fındık mahsulü çıkarır, şu kadar şöyle yapar, bu kadar böyle yapar. Veriyorlarmış elektronik beyne; onun çektiği fotoğrafları değerlendiriyorlarmış. Türkiye'nin rekoltesi, bizim resmî istatistik rakamlardan eğri büğrü çıkıyormuş çünkü toplamalar yalan yanlış, hatalar var. Onların yaptıkları doğru çıkıyormuş; şu kadar pamuk dedi mi o kadar pamuk, şu kadar buğday çıkaracak dedi mi o kadar. Altı ay, bir sene önceden tespit ediyormuş. Sen bu adamla nasıl uğraşırsın?
"Kahrolsun Amerika!" İyi, güzel.
"Kahrolsun Rusya!"
Ama bak adamlar böyle çalışıyor işte. Biz bu memleketin evladı değil miyiz, yazık değil mi, bizim memleketimiz böyle olmalı değil mi? Biz onların durumundan hiç haberdar olmuyoruz. Ankara'da bir mühendis arkadaş bizim yer altı servetlerimizi söyledi. Türkiye'de ne kadar maden varsa Almanlar her tarafını su gibi bilirmiş. Nerede, ne madeni varsa Türkiye'yi karış karış taramışlar.
Ne azim! Kâfirin azmine bak! Ne azim! Türkiye'de bir karış toprak bırakmamış, nerede, ne madeni var biliyor, adını bildiğimiz bilmediğimiz hepsini.
Geçenlerde gazetede okudum Muğla'nın bir yerinden Romanya'ya düşük kaliteli kömür ihraç ediyormuşuz. Sonra ocaklar bir ara kapandı, ihraç edemez olmuşuz. Adamlar ısrarla demişler ki:
"Bize o kömürden ver."
"Daha kaliteli kömür var, ondan verelim."
"Yok illa ondan istiyoruz."
Bizimkiler nihayet ayılmış, uyanmış.
"Bu adamlar niye bu kömürü istiyor, üstelik kalitesiz." diye, bir incelemişler bakmışlar ki meğer içinde uranyum yok muymuş?
Bak adamlara, bizim memleketimizi bizden iyi biliyor.
Müslümanlık sadece camide namaz kılmak değil. Memleketin her şeyini koruyacaksın kollayacaksın, çalışacaksın çabalayacaksın. Bu memleket benim ve senin.
Nereden?
"Dedemden kaldı. İcabında ben de canımı veririm, ne olacak, Allah yolunda feda olsun!"
Sen de verirsin, korkmayız. Biz mü'minler can vermekten korkmayız ki o kapıdan öbür tarafa geçtik mi göreceğimiz sefadan, tekrar dönüp tekrar şehit olmayı isteriz. Biz ölümden korkmayız. "Keşke bir daha dünyaya gelsem yine çarpışsam, Allah yolunda yine şehit olsam." deriz.
İşte İslâm'a hizmetin çeşitli yolları var; kaliteli insan olacaksın. Kafa gezdirmeyeceğiz, boş çalışmayacağız, uğraşacağız, didineceğiz, öğreneceğiz, kendi mesleğimizde mahir olacağız, memleketimize sahip olacağız.
Bi hürmeti Esmaike’l Hüsna ve Rasulike’l Mücteba ve bi hürmeti esrar-ı sureti’l Fatiha.
10.04.1983 -
Kuran-ı Kerim Okumak
