17.10.1982 - Hudutta Beklemek

17.10.1982 - Hudutta Beklemek
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Le en yemneha'r-raculü ehâhu ardahû hayrun lehû min en ye'huze 'aleyhâ harâcen ma'lûmen.
Peygamber Efendimiz İbn Abbas radıyallahu anh'ın rivayet eylediğine göre;
Ahmed b. Hanbel, Müslim, Ebu Davud, Nesei kitaplarında yer almış bu hadisi şerif.
"Bir kimsenin; kendi arazisini, toprağını Müslüman kardeşine bağışlaması, ihsan olarak verip de 'Al, kullan.' demesi hayrun lehû min en ye'huze 'aleyhâ harâcen ondan bir arazi kirası almasından daha hayırlıdır.
Müslüman eğer kendi arazisini kendisi ekip biçip de bir mahsulü yapmıyorsa Başkasına kira ile verecek yerde öyle yapmasın da "Al kardeşim; sen de ek, biç, istifade et." desin, Satmasın, istifade ettirsin, kira almasın, diye tavsiye etmiş Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.
Le en ahruse selâse leyâlin murâbitan min verâi beydati'l-müslimîn ehabbu ileyye min en tusîbenî leyletü'l-kadri fi ehadi'l-mescideyni el-medineti ev beyti'l-makdîs.
Bu hadis-i şerif de cihatla, Allah yolunda murabıtlık etmekle ilgili. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Le en ahruse selâse leyâlin murâbitan
"Müslümanların ülkelerinin hududunda benim üç gün bekçilik yapmam, orada nöbet tutmam, min verâi beydati'l-müslimîn Müslümanların cemaatinin arkasında kâfirlerle arasını koruyacak yerde üç gece bekçilik etmem benim için Kadir gecesine isabet edip de ibadetle geçirmiş, ihya etmiş olmaktan daha hayırlıdır."
Ama nerede?
Fi ehadi'l-mescideyni el-medineti ev beyti'l-makdis.
"İki mübarek mescitten birinde, Kudüs'ü şerifteki veyahut Medine-i Münevvere' de; Peygamber Efendimiz' in mescîd-i saadetinde oturup da Kadir gecesini isabet ettirip o geceyi ihya etmekten daha hayırlıdır."
Peygamber Efendimiz; "Hudutlarda düşman hücum ettiği zaman bir şey olmasın diye rıbat denilen yüksek duvarlı, kale gibi yerlerde Müslümanın üç gece ibadet etmesi, Medine-i Münevvere' de Peygamber Efendimiz' in mescidinde veyahut Kudüs-ü Şerif’te kadir gecesine isabet ettirip, rastlayıp da ihya etmekten daha hayırlıdır." diyor.
Kadir gecesinin ne hükmü var?
Leyletü'l-kadri hayrun min elfi şehr.
"Kadir gecesi, öyle bir gecedir ki bin aydan daha hayırlıdır!"
83-84 yıl eder, bir ömre bedeldir. İnsan Kadir gecesini tutturabilirse bir ömre bedel ibadet sevabı kazanmış oluyor.
Niye Medine mescidini zikretti?
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki; "Medine-i Münevvere' deki şu benim mescidimde kılınan namaz, başka yerde kılınan namazlara nispetle bin mislidir!"
Kâbe-i Müşerrefe'nin olduğu Beytullah müstesna, çünkü orası 100 bin mislidir.
Anladın mı şimdi hacılar niye hacca gidiyorlar, pis Araplara para yediriyorlar!..
Öyle diyorlar; tevbe estağfirullah, başkalarının sözünü naklettim. Araba para yedirmiyor, ahiretini kazanıyor.
Gözümüzü açsaydık; orası da bizim toprağımızdı, İngiliz'e kaptırtmasaydık. Eskiden oraya kadar demiryolumuz vardı. Bizim arazimizdi, dedelerimiz Yemen'i müdafaa ederken şehit oldu, Yemen'e kadar bizimdi. Kaptırmışız; bir de şimdi kenara çekilmiş, "Ona para yediriyorsun!" diyor. Madem sen o kadar açıkgözdün, zekiydin, akl-ı evveldin içinden petrol çıkan, çok paraların geldiği araziyi kaptırmasaydın! Allah insanın aklını başından alırsa akılsızlık çok zor.
Akılsızlığın en zoru da kendisini akıllı sanan insanların akılsızlığıdır! Bir köylü, bir işçi, çiftçi, çöpçü, bir amele haddini bilir; "Bey, benim kusuruma bakma, ben cahilim fazla şey anlamam." der, kenarda akıllı uslu durur.
"Peki, sen necisin?"
"Elektrik mühendisiyim."
"Peki, elektrik mühendisisin, tıptan anlar mısın? Kanser nasıl tedavi edilir?"
"Yok, tıptan anlamam, tıptan doktor anlar."
"Peki ziraattan anlar mısın?"
"Yahu dedim ya elektrik mühendisiyim, ziraattan de anlamam."
"Peki, ticaretten anlar mısın?"
"Yahu elektrik mühendisiyim, ticaret de ayrı şey."
"Dinden anlar mısın?"
Dine geldi mi herkes anlar!
Dinin mütehassısı yok! Bizim memlekette herkes din alimi; vatmandan, şoförden, mühendisten doktora, eczacıya, öğretmene varıncaya kadar herkes din alimi. Herkes diyor ki:
"Dini yalnız ben iyi anlıyorum! Hocalar anlamıyor, müftülerin aklı yok. Bu kitapları yazan adamlar cahil…"
Bütün bin dört yüz yıllık ulema hata etmiş. Bu doğruymuş!..
Din sahasına geldi mi bizim memlekette lebalep din alimi dolu! Mağripten Maşrığa, Kars'tan, Ardahan'dan Edirne'ye kadar bizim memleketin ahalisinin hepsi müçtehit!
Eskiden ne kadar az müçtehit varmış; üç tane, beş tane çıkarmış. Türkiye'de şimdi silme, her taraf müçtehit:
"Namazı kılmasan olur, orucu tutmasan olur; faizi yesen, içkiyi içsen, açık gezsen olur... Yeter ki kalbin temiz olsun!"
Kalbin temizliği nasılmış bilmiyoruz, kalp temiz oldu mu iş bitiyormuş. Tabi kalbini açamayacağız, biliyor: "Benim kalbim temiz." diyor.
Ne temizi! Senin kalbinde kıskançlık var, haset var, şehvet var, senin kalbinde yalan dolan var!.. Temizlik nerde?
İbadet yap dediğin zaman, "Benim kalbim temiz." diyor. Açık saçık geziniyor, "Benim kalbim temiz." diye tutturuyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri cahillere ilim ihsan etsin.
Kendi haline bıraksak; bizi ya Kızıl Çin'e bağlayacak ya Moskova'ya ya da Avrupa'ya, Vatikan'a bağlayacak.
İşte hudut karakolunda üç gün beklemek, kadir gecesine rastlamaktan daha önemli oluyor.
Neden? Müslümanların canları korunacak, kurtulacak diye!
Beklemeyi bıraktık ne oldu?
İsrail nasıl Lübnanlı askerlerle anlaşma yaptı çıkarttı! Sonra da Beyrut'ta silahsız, yaşlı, genç, kadın, çoluk çocuk binlerce insanı kesmiş; her gün okuyorsunuz.
Avrupalıların; Yahudilerin, Hristiyanların medeniyet laflarına hiç inanmayın! Mehmet Akif ciğerlerini öğrenmiş, çok güzel söylüyor:
Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar!
Tek dişli bir acube canavardır, medeniyet adını vermişlerdir. Kravatı takar, karşına geçer; sakin durur, ama seni zayıf bir görürse ne kadın ne çocuk ne yaşlı bırakır...
Biz utanırız, kadına el kaldırmayız. Bizim askerimizin çocuğa el kaldırdığı, çocuğa zarar verdiği görülmemiştir. Biz yaşlıya da bir şey demeyiz. Ancak bize silah çekenlere, bizimle uğraşana karşılık veririz.
Ama haçlılar tarih boyunca Anadolu'yu çiğnemiş geçmiştir. Kudüs'e gelmiştir; kadın, çoluk çocuk demeden 70-80 bin ahalisini öldürmüş. Ondan sonra da medeniyeti kimseye bırakmazlar ve bir de bizim ecdadımıza "barbar" derler. "Bu din kılıçla yayılmış!" derler. Kendileri kılıcı eline geçirdi mi, bizi zayıf gördü mü ne yapıyor bak! Onun için sakın onların sözlerine aldanmayın.
Bir insan hudutta bekleyince bu kadar ecir alıyor. Müslümanları kollamakta, korumakta büyük sevap var. Hele Müslümanların imanını korumakta, kollamakta çok daha büyük sevap var. Çünkü bu beden ölürse insan şehit olur. Kalp ölürse insan ebedî azaba uğrar, cehenneme gider.
İmanı korumak, kollamak için çalışan insanların ecirleri çok daha fazladır. Allah, bu hayırlı ecri hepimize nasip etsin; buyurun, sizi davet ediyorum: Müslümanların çocuklarının, kadınlarının, yaşlılarının… imanlarını korumakta vazife alın! Dilinizin döndüğünce emr-i maruf nehy-i münker yapın! Çoluk çocuğunuzu iyi insan olarak yetiştirin! Etrafınıza hak sözü söyleyin!
Boş lafla sabahtan akşama kadar kahvelerde vakit geçiyor. Boş lafı bırakın da hakkı tavsiye edin, sabrı, iyiliği, çalışmayı, güzel şeyleri, imanı tavsiye edin!
İnsanın imanı gitti mi insan ölür!
Hele biz Türklerin imanı gitti mi biz bir yere yem oluruz! Bizim hayatımız için imanımız şarttır. Bizim içimizden imanı aldın mı biz bir başka devlete yem oluruz! Başka devletler için bedava çalışanlar var. Belki paralı çalışıyorlardır, cepleri para doluyordur ama yine bedava sayılır. Bu cennet gibi memleketini satıp da kâfire peşkeş çekmekle aldığı şey zehir zıkkım olur. Onun için çok çalışmamız, çok gayret sarf etmemiz lazım.
Malum, Peygamber Efendimiz Mekke-i Mükerreme'de 13 sene bulundu, Peygamber Efendimiz'e çok az bir kimse iman etti. 40 kişi kadar, derler! Ama onlar sonradan çoğaldı, sayıları arttı. Allah; mü'minleri kendi yolunda çalıştıkları zaman, Allah-u Teâlâ hazretlerinin dinine hâdim oldukları, hizmet ettikleri zaman yardım eder.
Büyük neticeler alınır.
Allah-u Teâlâ hazretlerinin dini, imanı yeryüzünden silinmeyecek! Allah-u Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'inde buyuruyor ki;
İnnâ nahnü nezzelne'z-zikre ve innâ lehû le hâfizûn.
"Bu Kur'ân-ı Kerîm'i, bu zikr-i celili, bu güzel kitabı biz indirdik, biz hıfzedeceğiz!"
Hıfzı Allah'a ait. Kur'ân-ı Kerîm'i yeryüzünden kaldırmaya kimsenin gücü yetmeyecek. Ama bir beldeden başka beldeye gider: Türkiye kâfir olur, Amerika Müslüman olur; bilmeyiz. Başka bir yere gidebilir. Çalışmamız, gayret sarf etmemiz lazım.
Avrupa'da, Amerika'da, Japonya'da, Afrika'da insanlar inceleyip inceleyip sonunda Müslüman oluyorlar. Alimler Müslüman oluyor, avam Müslüman olmuyor! Avam eski halinde kalıyor ama üniversite hocaları, atom alimleri, büyük yazarlar, büyük mütefekkirler, profesörler Müslüman oluyor. Bu, gün gibi aşikâr bir hakikati ortaya koyuyor ki bizim dinimiz hak dindir! Bizim Resulümüz hak peygamberdir, bizim kitabımız hak kitaptır. Onun için bu kitabın kadr-ü kıymetini bilelim. Bilmek yetmez. Başkasına da söyleyeceğiz. Dünya çalışma dünyasıdır.
Ve en leyse insânî illâ mâseâ Ve enne sa'yehû seyfe yurâ.
"İnsanoğluna ne çalışırsa kazanç olarak çalışmasının karşılığı verilir."
Çalışmazsa bir şey yok, çalışırsa çalıştığını Allah muhakkak verir. Hatta Şeyh Sâdî;
Dûs tamra tucâ kumî mahrûm tûki ba düşmen en nazardanî
"Yâ Rabbi! Çalışan düşmanlara bile veriyorsun, dostlarını mahrum eder misin?" diyor. Onun için Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemize akıl fikir versin.
Saff suresinin son ayeti tam bize hitap ediyor:
Yâ eyyühellezîne âmenû kûnû ensârallah.
"Ey iman edenler! Kûnû ensârallah Allah'ın yardımcıları olun!"
Ensâr: Yardımcılar. Kûnû ensârallah ne demek?
"Allah'ın dininin yardımcıları olun!" demek.
Allah yardımdan müstağnidir; bizi dinine hizmet etmeye davet ediyor, bize öyle iltifat ediyor. Allah'ın dininin yardımcıları olun, Allah'ın yardımcısı olmak şerefini kazanın.
Kemâ kâle îse'bnü meryeme li'l-havariyyine men ensârî illallah.
"Nitekim İsa aleyhisselam havarilere; 'Sizin içinizden kim bana Allah yolunda yardım edecek.' dedi."
Kâle'l-havâriyyûne nahnü ensârullâh.
"Biz Allah'ın yardımcılarıyız, Allah'ın dinine biz yardım edeceğiz!" dediler. İsa aleyhisselam'a onlar iman ettiler.
Fâ menet tâifetün min benî isrâîle ve kefere't-tâifetün.
"Beniisrail'den bir grup Hz. İsa'ya iman etti, bir kısmı da kâfir oldu."
Fe eyyednellezîne âmenû alâ adüvvihim.
"Biz de iman edenleri düşmanlarına karşı nusretimizle teyit ve takviye eyledik, destekledik."
Ve esbehû zâhirîn.
"Galip oldular."
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi imtihan ediyor; dilerse yeri göğü yıkar, yeniden yapar. Yeryüzünde bir tek kâfir bırakmaz. Biz imtihan oluyoruz.
Onun için;
Yâ eyyühellezîne âmenû kûnû ensârallâh.
"Ey iman edenler! Allah'ın yardımcıları olun, dinine hizmet edin!"
Kadınsanız çoluk çocuğuna, öbür kadınlara hizmet edin. Erkekseniz çoluk çocuğunuza, başka komşulara, civarınıza hizmet edin. Allah'ın dininin hizmetçileri olun…
Allah'ın dinine hizmeti hep maaşla mı yapacağız?
Le en yemtelie cevfü ehadiküm kayhan hayrun lehû min en yemtelie şi'ran.
"Kişinin, sizden birinizin karnının irin dolması -irin; yaradan çıkan cerahat- onun için şiir dolmasından daha hayırlıdır." buyuruyor Peygamber Efendimiz. Kişinin içinin cerahatle dopdolu olması, içinin şiirle dolmasından daha hayırlıdır.
Le en yemtelie cevfü'r-racüli kayhan ev demen hayrun lehû min en yemtelie şi'ran mimmâ hücîte bihî.
İkinci hadis-i şerifi okuyorum aşağı yukarı mânaları birbirine yakın, birbirini açıklayacak
Le enyemtele cevhur ehadüküm. "Sizden birinizin…"
Kayhan: İrin, cerehat.
Ev demen veya kan pıhtısı dolması hayrun lehû onun için daha hayırlıdır min en yemtelie şi'ran mimmâ hücîte bihî onun bana hiciv yapılmış olan şiirlerle dolu olmasından kan dolu olması, irin dolu olması daha hayırlıdır.
Peygamber Efendimizin zamanında gazete, gazeteci, radyo, televizyon var mıydı? Yoktu. Ne vardı?
İnsanların uzun, yılan dili gibi, kılıç gibi dilleri vardı. Ve oranın âdeti, sözü süslü söylerlerdi. Ya secîli ya şiir şeklinde söylerlerdi. Sözün sonları birbirine denk, kafiyeli, düzenli sözler söylerlerdi. Arapların yanında Şiir çok makbuldü. Ve her mevzuda şiir söylerlerdi.
Şiirlerin bir kısmı medih olurdu: "Sen ağasın, paşasın, şöyle padişahsın, şöyle cömertsin, bulut senden daha aşağıda kalır. Bulut birazcık yağmur yağdırıyor ama sen yağmurdan fazla ihsanda bulunuyorsun…" gibi medih.
Veyahut şarap hakkında; "Bunun rengi gül renginden daha güzeldir, ben o kadar çok ayyaşım o kadar çok içki içtim ki içki satıcısının çadırının üstüne bayrak çektirdim…" İçkinin hepsini sattırmış, hepsini harcatmış. Arabistan'da içkiciler, içki bittiği zaman teslim bayrağı çeker gibi bayrak çekerlermiş. Bayrak çekildi, içki bitmiş, diye uzaktan gelmezmiş. Böyle medih eden şairler var.
Veyahut "Filanca kimseyle şöyle gönül maceraları yaptım…" Mesela İmrü'l-Kays diye bir Arap şairi böyle bir şiir yazmış. Peygamber Efendimiz diyor ki; "İmrü'l-Kays isimli şair, şairlerin cehenneme giderken önünde gidecek, rehberliğini yapacak!" Çok edepsiz şiirleri var, görmeseniz daha iyi! Böyle şiir söylerlerdi.
Veyahut da kızdıkları adama bir hiciv, bir kötüleme, bir yerme söylerlerdi.
Hatta şairlerden bir grup; kabilesinden, şimdiki Irak'ın olduğu yerde Hire devleti diye bir devlet varmış, oraya gitmişler. O devletin hükümdarının yanına girmişler, yanında hükümdarın adamı varmış. Bu kabile ahalisini kötülemiş, işlerini yaptırtmamış, engellemişler. Develerinin yüklerinin olduğu yere konakladığı yere gelmişler. Orada küçük bir şair varmış;
"Ne oldu?" demiş. Daha şair olduğu pek belli değil ufak tefek.
"Sen küçüksün, hükümdarın yanına girme, şurada malları bekle!" demişler. Onu develerin yanına bekçi bırakmışlar.
"Niye öyle üzgün geldiniz" demiş.
"Sorma; hükümdarın yanına girdik, orda bir adam vardı. Bizi, işimizi engelledi, hükümdara kötüledi. Hükümdar da bize iltifat etmedi, bir şey yapamadık, geldik." Demişler.
"Siz yarın beni oraya götürün." Demişler ki:
"Ne yapacaksın?"
"Ben aleyhinde bir şiir yazacağım, okuyacağım, o adamı yerin dibine batıracağım."
"Yapabilir misin?"
"Yaparım" demiş.
"Seni imtihan edelim, şu karşıdaki tarlayı bize bir anlat bakalım, şiir söyleme kabiliyetin nedir?" demişler.
O da epeyce bir döşenmiş, bir şeyler söylemiş. Sende iş var, demişler.
Ertesi gün onu almışlar, hükümdarın yanına götürmüşler. Hükümdarın yanına götürdükleri zaman hükümdar o adamla beraber yemek yiyormuş. Huzuruna girmişler. Arapça diyor ki:
"Ey hükümdar, sakın onunla yemek yeme!"
Mehlen ebeyte'l-la'ne la'tekü'l-meah, diye bir başlıyor.
Öyle laflar söylüyor ki, hükümdar sinirlenmiş; kaşığını, yemeğini bırakmış:
Üfülleküm, "Öf, sen benim yanımda artık görünme! Kaybol, uzağa git!" demiş.
"Hükümdarım, benim kabahatim yok da bu şöyledir…"
İnkadkıle makıle inhakkan ve inkeziba, Araplar arasında atasözü olmuş.
"Söylenen söz bir kere söylendi ister doğru olsun ister yanlış olsun, bir daha seni görmek istemiyorum." demiş.
O küçük şair, öteki adamı işinden etmiş, hükümdarın yanından da kovdurtmuş.
Arapların yanında şiir bu kadar önemli!
Müslümanlık geldi. Peygamber Efendimiz' in Kur'ân-ı Kerîm okuyuşlarını Araplar önce şiir sandı. Peygamber Efendimiz' e; "Bu şair!" dediler. Baktılar, sözleri şiir değil. "Kâhin!" dediler. Kâhin değil. Resûlallah Efendimiz' in söylediği çıkıyor. Sonra baktılar dürüst. Ne dedilerse tutturamadılar. Kimisi imana geldi kimisi de hasım safına geçti.
Ne yapacaklar?
Mücadele edecekler. Çeşitli mücadele şekilleri var:
Bir kısmı Resûlullah'a hicvetmeye, aleyhinde şiirler yazmaya başladılar. O şiirler, kabileler arasında yayılıyor ve Peygamber Efendimiz' in itibarını sarsmak istiyorlar. Onun üzerine Peygamber Efendimiz de ashabından bazı kimseleri "Siz de şiir söyleyin; İslâm'ı övün, dine yardım edin, Müslümanlığı övün. Ve karşı tarafa cevap verin! diye vazifelendirdi.
Peygamber Efendimizin şairleri vardır: Hassan b. Sabit, Abdullah b. Rehâvâ gibi pek çok şairler var. Onlar da güzel şiirler söylediler. Kur'ân-ı Kerîm'de şairlerle ilgili bir Şuarâ suresi, Şairler suresi vardır. Ve onun sonunda Kur'ân-ı Kerîm'in ayetleri şairleri iki kısma ayırır:
"Bir kısmı peşlerine azgınları, sapkınları toparlayan sürükleyip dine saldıran ve cehennemlik olan zümre. "Bir kısmı da İslâm'ı müdafaa eden zümre." diye onları istisna eder. O ayet-i kerimeden anlıyoruz ki şiir; hayra, hakka hizmet için kullanılırsa zararı yok!
Ama şiir kadın gibi, şarap, kumar, başkasının ırzını namusunu, haysiyetini, şerefini ayaklar altına alıcı hicivler gibi şerre kullanılırsa kötüdür.
"Bunları ezberleyip de insanın içini, kafasını bu gibi şeylerle meşgul etmesi yerine karnı irin, kan, cerahat dolsun daha iyi!" diyor Peygamber Efendimiz.
Hakikaten de şiiri kendi kendine başlı başına bir meslek edinmek de güzel bir şey değildir. Osmanlıları mahveden de bu şiirdir! Osmanlı'da bizim kadı efendiler medresede, hadis, tefsir, fıkıh, kelâm bütün ulûm-u dîniyyeyi okumuşlar, ahkâm-ı şer'iyyeyi öğrenmişler, kadılık yapacaklar. Tahsil mükemmel; Arapça, Farsça biliyor, bütün ulûm-u edebiyye-i ulûm-u dîniyyeyi, ulûm-u aliyyeyi; yüksek ilimleri, alet ilimlerini hepsini okumuş. Koca kavuklu, cübbeli, itibarlı bir adam. Hükümet, "Hâkimsin." diye bol para veriyor. Bir kasabaya gitmiş, konağı var ama ortada suç yok.
Cemiyet güzel, suç yok! Mahkemelerde iş az, bu adamların zamanı boş.
Bütün Osmanlı şairlerinin hayatlarını okuyorum: Ekseriyeti kadı! Boş zamanda eline kalemi almış; hadi bakalım, şaraba gazel…
Hayırlı işlerle vakit geçirmek varken öyle vakit geçirmişler, yazık! O da irin dolmak gibi; zikir, zikrullah, Kur'ân-ı Kerîm, hadis-i şerif, emr-i maruf nehy-i münker, ilim öğrenip de cemiyeti yükseltmek varken hepsi aynı lafı söylemişler: Kadın selviye, kadeh güle benzer. Gına gelir, insan yaka silker, baştan aşağı böyle şeylerle dolu.
İrin dolsaydı daha iyiydi. Ömürlerini boşa geçirdiler!
Hele o şairlerden bir tanesini okudum: Gece gündüz içermiş. Sonra içkiye tevbe etmiş. İçki zamanı, bahar mevsimi gelince -cemiyetin içinde içemiyorlar- kırlara gidiyor, kimsenin olmadığı yerde içiyorlar; çünkü yasak. Kışın gidemez; bahar mevsimi geldi mi içkiye tevbe ettiğine o zaman pişmanlık duymuş. Şiir yazmış. Diyor ki;
Tevbe ettim ki etmeyem tevbe
Tevbeye, tevbe-i nasûh olsun
"İçki içmeyeceğim, diye tövbe etmiştim ama pişman oldum, bir daha tevbe etmemeye niyetliyim." diyor. Ne kadar sapıtmış, adamın sonu nasıl oldu diye merak ettim. Sayfaları çevirdim, okudum. Bir meyhane köşesinde içki içerken çatlamış ölmüş. Su testisi su yolunda kırılır!
İyi şeylerle vakit geçirelim. Bu dünyada ahirete göçünce geçirdiği ömürden herkes pişmanlık duyacak. İyiler daha çok iyilik yapamadığı, gafil geçirdikleri zamanlarda zikretmedikleri, hayırlı iş yapmadıkları zamanlardan dolayı pişmanlık duyacaklar, kötüler de zaten kötülüklerinin cezasını görünce "Eyvah!" diyecekler.
Le en ted'uve ehâke'l-müslime fe tut'imehû ve tüskıyehû e'azamu li ecrike min en tetesaddaka bi hamsetin ve 'ışrîne dirhemen.
Enes b. Mâlik radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş ki Peygamber Efendimiz bize arkadaşımızı evimize çağırıp da ziyafet çekmeyi tavsiye ediyor.
Nasıl tavsiye ediyor?
Le en ted'uve ehâke'l-müslime. "Senin Müslüman kardeşini davet etmen" Fe tut'imehû ve tüskıyehû e'azamu li ecrike. "Ona yedirmen, içirmen senin için ecir bakımından daha büyüktür." Min en tetesaddaka bi-hamsetin ve 'ışrîne dirhemen. "Yirmi beş dirhem tasadduk etmekten daha hayırlıdır."
25 dirhemin miktarını bilmiyoruz.
Senin bir arkadaşını çağırıp da ona yedirmen içirmen 100 bin lira harcamaktan daha iyidir, desek 100 bin rakamını bildiğimiz için bize bir mâna ifade eder. Bunun o zaman ne kadar kıymetli olduğunu bilemiyoruz ama demek ki kıymetli bir şey ki Peygamber Efendimiz onunla kıyas ediyor. "Senin arkadaşını yedirmen içirmen, başka yere fazla sadaka vermekten daha hayırlıdır." demek istiyor.
Peygamber Efendimiz arkadaşlığı teşvik ediyor. Tanıdığın kimsenin gönlünü yapman, tanımadığın bir kimseye gidip sadaka vermenden daha iyi, demek istiyor. İnceliği anlatabildim mi bilmiyorum. Senin ahbabın var. Camide görüyorsun:
"Selamun aleyküm."
"Aleyküm selam."
"Nasılsın?"
"İyiyim, sen nasılsın…"
"Allahaısmarladık…"
Yıllar yılı böyle devam ediyor! Ne sen onu bilirsin ne o seni bilir! Camide görürsün, bir sırıtırsın o kadar. Bir ahbaplık, yakınlık yok!
Gelmezse evi nerede, nerelidir bilmezsin, hastalanırsa arayamazsın!
Birisi gelir: "Erzurumlu bir efendi vardı ama…" diye sorar, haberin yok.
Böyle olacağına sevdiğin bir arkadaşsa; "Arkadaş, gel bakalım bu akşam bizim eve gidiyoruz. Çorbaya razıysan akşam yemeğini beraber yiyeceğiz." dersin, alırsın eve götürürsün. "Ben seni Allah için seviyorum; gel ahbaplığımızı ilerletelim, buyur." Üzümden, incirden, peynirden, zeytinden bir şeyler yersiniz; sen ona memleketini, adını, sanını, mesleğini, işini sorarsın, evini öğrenirsin; o senin evini öğrenmiş olur. Bir dahaki akşam camide karşılaştığın zaman onun selam verişinde ve sana gülüşünde bir başkalık olur. Artık daha samimi olursunuz. Seni bir sıkışık durumda gördüğü zaman yanına gelir, "Bir şey mi oldu?" diye sorar.
Biz İstanbul'dan, Ankara'ya gidiyorduk. Baktık; yolda bir araba arızalanmış, başında uğraşıp duruyorlar. Bir de baktım ki benim liseden arkadaşım! Döndük…
"Hayrola, ne oldu?" Motoru tamir edilmeyecek kadar arızalanmış.
"Ne olacak?"
Ankara'ya yakınca, bir arabaya yükleyip götürecek ama arabanın içi yük dolu. Çoluk çocuğu küçük…
"Hadi, bizim arabaya gelin." dedik. Yüklerini aldık, sadece adamı arabasının başına bıraktık. Aldık; Ankara'ya getirdik, evlerine teslim ettik. Kayınpederi albaymış, onu haberdar ettik. "Damadın Kızılcahamam'da, arabası arızalı." dedik. Kendi arabasına atladı, yardımına koştu. İş gördük.
O bizim ahbabımız olmasaydı biz onun yanından, "Vah vah! Yazık arabası bozulmuş." diye geçecektik. Tanışıklık olunca daha başka oluyor.
Peygamber Efendimiz bizi samimiyete itiyor, teşvik ediyor:
"Başkasına sadaka vereceğine kardeşine ziyafet çek!" diyor. Geçerken köşede birisine bir para veriyorsun, gidiyorsun. Bilmiyorsun ki adamın apartmanı mı var, cebi dolu mu, boş mu? Ne olduğunu bilmiyorsun.
Limriin mahtesebe ve 'aleyhi mektesebe ve'l-mer'u me'a men ehabbe ve men mâte 'alâ zinen bi't-tarîki fe hüve min ehlihî.
Bu da kelimeleri az olan, mânası birkaç gün anlatmakla devam edebilecek olan bir hadis-i şeriftir. Peygamber Efendimiz bu hadis-i şerifte buyuruyor ki;
Limriin mahtesebe. "Kişiye ihlas ile yaptığı şeyin kazancı vardır."
İhtisap: Allah'tan ecrini beklemek demek.
Men iğtesele yevme'l-cumaati imânen vahdisâben "Kim cuma günü Allah'a iman ederek ve ecrini Allah'tan bekleyerek yıkanırsa" ğufira lehû "üç gün ziyadesiyle bir haftalık günahları mağfiret olur!" diye o hadiste ki gibi bildiriyor Peygamber Efendimiz.
"Allah'tan ecir, ücret, mükâfat bekleyerek insanın ihlasla yaptığın şeyin kazancı o kişiye ulaşır. Demek ki yaptığımız şeyi Allah için yapmamız lazım, bu hadisin bu cümlesinden onu çıkartıyoruz. Bu cümleyi duvara yazabiliriz. Koca bir levha olacak. Kısa fakat mânası çok güzel bir şeydir:
Limriin mahtesebehe. "Allah rızası için yaptığın şeyin mükâfatı kişiye gelir. Kişinin kazancı Allah rızası için yaptığı şeylerdedir."
Ve aleyhi mektesebe. "İşlediği suçlarında vebali omzundadır. Hiçbir şey unutulmaz, gizli kalmaz." Onun için insan yaptığı şeyin hayırlı olmasına dikkat etmeli, omzuna vebal yüklenmemeli, ecir kazandıracak şeyler yapmalı.
El-Mer'u me'a men ehabbe. "Kişi sevdiğiyle beraber olacak, haşr olacak!"
Bu da bir büyük umumî kaidedir ki bunu da kapımızın üstüne, evimizin duvarına kocaman yazsak yeridir.
"Ahirette kişi sevdiğiyle beraber olacak."
Kimi seviyorsa kişiyi onun yanına götürecekler. Kim kime imreniyorsa; onu özlüyor, onu seviyor, onun yanında olmak istiyorsa Allah onu ondan ayırmayacak, oraya götürecek.
"Ne güzel ne hoş! Ben Resûlullah'ı, ashabını, Hz. Ebu Bekir'i, Hz. Ömer'i seviyorum. Selmânü'l-Fârisî'ye hayranım, aşıkım…"
Tamam, onlarla beraber olacaksın. Bu bir büyük kaidedir, zararı da var faydası da var. İyiyi seversen iyinin yanında olacaksın.
Ashâb-ı kiram bu sözü duyunca sevinçlerinden bayram etmişler.
"Kişi sevdiğiyle beraber olacak!"
Ben bugün korkuyorum. Bizim millet sevdiğiyle beraber olursa yandı! Hepsinin aklı bir başka yerde! Allah akıl fikir versin. Allah sevilecek şeyleri bizlere sevdirsin. Cehennem kütüklerini sevdirmesin!
Ve men mâte 'alâ zinen bi't-tarîki fe hüve min ehlihî. "Kim yolda zina etme üzere ölürse o da onun ehlindendir."
Bu sözü iki türlü anlayabiliriz:
Bir; zina yolunda giderse, o niyetle giderse zina ehlinden sayılır.
Mesela buradan kalktı, o kötülüğü yapmaya niyetli gitti. O yol üzerinde öldüğü için Allah onu, o günahı işleyenler zümresinden haşr eder. Onun için aman kötü yola heves etmeyin.
İki; bi't-tarîku, yolda zina üzere olursa…
Bu devirde bu çok olur. Onun için Müslüman Allah'ı severek çıkmazsa, gözüne sahip olmazsa başına çok dertler, sıkıntılar gelir.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi her türlü kötü sıfattan, huydan korusun, kurtarsın.
Allah-u Teâlâ hazretleri öğrendiklerimizi hıfzetmek, hıfzettiklerimizle amel ederek, Allah-u Teâlâ hazretlerinin rızasını, hoşnutluğunu kazanmak nimetine erdirsin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
13.02.1983 -
Cehennem, Göz Değmesi,
10.07.1983 -
Peygamber Sayısı, Kabir
