06.02.1983 - Allahı Hakkıyla Bilmek

06.02.1983 - Allahı Hakkıyla Bilmek
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lev hıftimu'llâhe teâlâ hakka hîfetihî le alimtimü'l-ilme'llezî lâ cehle meahû velev araftümu'llâhe hakka ma'rifetihî lezâlet li düâükimu'l-cibâl.
Sadaka Resûlullah, fi mâ kâl ev kemâ kâl.
Allah'tan korkmak ve Allahu Teâlâ hazretlerini bilmekle ilgili. Efendimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar ki:
Lev hıftimu'llâhe teâlâ hakka hîfetihî le alimtimü'l-ilme'llezî lâ cehle meahû.
"Eğer Allah-u Teâlâ hazretlerinden hakkıyla korksaydınız..."
"O'ndan nasıl korkmak gerekiyorsa, tam, hakkıyla, eksiksiz bir şekilde, gerektiği tarzda Allah-u Teâlâ hazretlerinden korkabilseydiniz, onu başarabilseydiniz...
"Yanında cahillik olmayan bir ilme kavuşurdunuz."
"Öyle bir ilmi öğrenirdiniz ki yanında cahillik yoktur."
Velev araftümu'llâhe hakka ma'rifetihî
"Eğer Allah-u Teâlâ hazretlerini nasıl bilmek gerekiyorsa öyle bilseydiniz..." Hakkıyla bilseydiniz, mârifetullaha hakkıyla nail olabilseydiniz...
Lezâlet li düâükimu'l-cibâl.
"Sizin yaptığınız dualarla dağlar yerinden giderdi." Yerinden oynardı, zail olurdu, kayar giderdi.
Muaz b. Cebel radıyallahu anh'ten Hakîm-i Tirmîzî'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerif. Hadis-i şerifin iki bölümü var:
Birincisi mehâfetullah, Allah'tan korkmakla ilgili; ikincisi mârifetullah, Allah-u Teâlâ hazretlerini bilmekle ilgili.
Mehâfetullah, Allah'tan korkmak nedir? Biz Müslümanlığı korku belasına mı yapıyoruz? Ödümüz patladığından, titrediğimiz için mi yapıyoruz? Bunun biraz izah edilmesi lazım. Mârifetullah da neyin nesidir; dilimizin döndüğünce bir nebze açıklamak gerekiyor.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir başka hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:
"Hikmetin başı; her şeyi yerli yerinde, akıllıca, usluca, olgun bir tarzda yapabilmenin temeli, kaynağı Allah korkusudur."
Demek ki Allah'tan korkmak, pasif bir titreme tarzında bir korku değil. İnsanı canlandıran, insana güç veren, kaynak mahiyetinde bir çeşit korku...
Bu nasıl bir korku?
Adaletten korkmaz mısın? Korkarım.
Polisten korkmaz mısın? Korkarım. Bir suç işlemesem bile "karakol" deyince ödüm patlar.
Mahkemeden? Korkarım.
Savaştan? Korkarım.
Bir devlet adamı, bir büyük adam, bir amir, dairedeki başkan biraz çatık kaşla baksa insan korkar. Allah-u Teâlâ hazretleri de makamların en yükseğinin sahibi. Kâinatın halikı, maliki, sahibi, mutasarrıfı, bizim Rabbimiz, Mevla’mız, Râzıkımız, her şeyimiz... O'ndan nasıl korkarsan kork. Ödüm patlasa yeridir.
Neden?
Çünkü yapamayacağı şey yok. O'nun için yapamamak muhal, imkânsız. "Bir şeyi yapamamak" diye bir şey bahis konusu değil. İzâ erâde şey'en en yekûle lehu kun fe yekûn. İşi, bir şeyi istediği zaman "ol" demektir; o olur. "Olma" derse yok olur. O kadar güç kuvvet sahibi, o kadar saltanat azamet sahibi, o kadar celâl sahibi olan bir Zât-ı Celil-i Kâdir'den insan korkar.
Titremek tarzında, ürkmek tarzında bir korku olur, bir. Böyle bir korku vardır. Bir de Allah-u Teâlâ hazretleri bize vücut vermiş; İslâm, iman, akıl, evlat, mevki makam, hanım, çoluk çocuk, para nasip etmiş... Her türlü nimetinin içinde yüzüyoruz.
Nimet olduğu nereden belli?
Etrafına bir bak hele! Şu dünyaya; Hindistan'a, Pakistan'a, Afrika'ya, Kore'ye bir bak. Buzların olduğu diyarlara bir bak. Elhamdülillah güneşimiz, suyumuz, mehtabımız, dağımız, ovamız, yeşilliğimiz, çölümüz, her şeyimiz var. Ne ararsan memleketimizde hepsi bol! Çeşit çeşit nimetler içindeyiz.
Her gün de lütfu devam ediyor. Çünkü lütfu bir an kesilse biz mahvoluruz. Allah-u Teâlâ hazretleri bir an, en küçük bir an tecellisini kesse şu kâinat biter.
İpin bir an bağlantısız kalması düşünebilir mi?
Her an tecellide, her an lütufta... Her an bize lütfediyor da yaşıyoruz. Her an kalbimiz atıyor da yaşıyoruz. Her gün vücut faaliyetlerimiz devam ediyor da yaşıyoruz. Her gün nimet yiyoruz da yaşıyoruz. Hava var da nefes alıyoruz, teneffüs ediyoruz... Sonsuz nimetleri şu anda da devam ediyor.
E mübarek utanmaz mısın ki; bunca nimeti veren, bunca lütfu işleyen, bütün kâinatı sana musahhar kılan hepsi senin emrinde, dağ, ova, bulut, güneş, rüzgâr, yağmur, yer, gök, bütün kâinat hepsi senin için çalışıp dururken; Allah-u Teâlâ hazretleri, şu kâinatın nizamını insanoğluna hizmet etmek şeklinde ayarlamış iken, O'na âsi olmaya ne yüzle elin varıyor, yüzün varıyor? Utanmaz mısın? Eğer O'nun rızasına aykırı bir şey yaparsan, O'nun rızasını kaybedersen, hoşnutluğuna ters bir şey yaparsan O'nun sevgisini kaybetmekten korkmaz mısın?
Ödün patlar... Çok fena! O halde öyle de olur, öyle de olur.
İster kaba saba bir adam ol; "Başıma bir yumruk iner, tepeme taş yağar, ateşler içinde kalırım, azabına uğrarım" diye kork!
Bunca lütuf sahibi Mevlâ'ya ben nasıl âsi gelirim? Elimden gelmez. Birisi bana küçüklüğümde bir iyilik yapsa büyüyünceye kadar unutmam. Askerde bir iyilik yapsa o arkadaşımı unutmam. Birisi hayatımı kurtarsa birisi kendisini tehlikeye atarak bana bir şey yapsa ömrümün sonuna kadar ona minnettar kalırım.
Bana bunca nimeti veren Allah-u Teâlâ hazretlerine nasıl isyan edebilirim? Tabi, mümkün değil. Nasıl O bir şey söyler de ben onun tersini yaparım? Nasıl olur da Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurmuş, ben de onun aksini yaparım? Elim varmaz; titrerim, korkarım, ödüm patlar.
Böyle bir korku da olabilir. Bu korku da ariflerin korkusudur. Lütfun elinden gitmesi, nimetin elinden gitmesi. Allah-u Teâlâ hazretlerinin iltifatının elinden gitmesi.
Her zaman Resûlullah'ın cemalini görüp dururken bir an görmeyiverse insan ne olur? Deli divane olur.
Öyle arifler var ki Resûlullah her zaman gözünün önünde de diyor ki; "Resûlullah bir an gözümün önünden kaybolsa kendimi Müslüman saymam."
Biz nasıl Müslümanız; ona göre kıyas edin. Biz de ömrümüzde bir kere bir rüyada görmüşsek havalarda gezeriz; "Resûlullah'ı rüyada görmüşüm." diye ayağımız yere basmaz. Tabi o nimetlerin sahibi, o nimetlere ermiş insan da ona göre kulluk eder, titrer.
Hâsılı, korkunun çeşitleri var. Ama her ne türlü olursa olsun imana dayanıyor. İnsan, Allah-u Teâlâ hazretlerinden nasıl korkmak gerekiyorsa, usulüne, adabına uygun, yerli yerinde bir korkuşla korktu mu, o zaman Allah-u Teâlâ hazretleri onun gönlüne bir ilim ilham eder. O'nun yanında cehalet yok, bilmemek yok. Her şeyi bilir.
Neden?
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri zevcât-ı tâhirâtına bazen; "Siz şöyle yaptınız, böyle ettiniz. Aranızda böyle konuştunuz." diye söylerdi.
Onlar da derlerdi ki:
"Yâ Resûlallah! Bunu sana kim haber verdi?"
"Her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan Allah-u Teâlâ hazretlerinin elçisiyim ben. O haber verdi."
İnsan Allah'a hakkıyla kul oldu mu, o zaman Allah bildirir. Bildirir ve insan ona göre hareket eder.
Adamcağızın birisi -meşhur bir sözdür, tasavvuf kitaplarında yazılır- "Akşam Kürt olarak yattım, sabah Arap olarak kalktım."
Ulûm-i Arabiyyeyi, dinî bilgileri bir gecede Allah ona ihsan eylemiş. Cahil bir kimse olarak yatmış, sabahleyin sanki Arap’mış gibi güzel bir dil konuşan insan hâline gelmiş.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rumi rahmetullâhi aleyh, kaddesallâhu sırrahu diyor ki:
"Bir ilim ki Mevlâ'dan insana vasıtasız ulaşmaz, vasıtasız gürül gürül gönlüne akmaz... Öyle olmayan bir ilim devam etmez. Allık gibi, pudra gibi, yüzünü yıkadın mı gider."
Demek istiyor ki ilim, insana Allah'tan gelmeli, vasıtasız akmalı. Demek ki akıyor ki öyle söylüyor.
Nasıl yazmış o binlerce beyitlik Mesnevi’yi?
"Yahu sen ne biçim adamsın!" diye öbür tarafın velileri haber gönderiyor.
"Bütün cihanı birbirine karıştırdın, velveleye verdin. Aradığını bulduysan otur bir kenara, bulamadıysan bu gösteriş ne?" diyorlar.
Demek ki Mevlânâ Celâleddîn-i Rumi, Anadolu'yu karıştırmış, yerinden oynatmış. O da cevap veriyor, diyor ki:
"Eğer yârin yok ise neden talep etmiyorsun? Eğer yârini bulduysan neden tarap etmiyorsun?"
"Eğer yârini bulamadıysan, niye bulmak için koşuşmuyorsun? Niye tembel tembel bir kenarda oturuyorsun? Niye yârini bulmak için diyar diyar koşmuyorsun, parçalanmıyorsun, hareket halinde olmuyorsun? Eğer bulduysan niçin 'buldum' diye sevinip oynamıyorsun?"
Hani sevincinden şıkır şıkır oynadı derler ya...
Demek istiyor ki; "Benim hâlimi ben sana söylemeyeyim ama sen şu iki cümleden anla ki eğer bulamamışsam arıyorum da bu, o arayışın telaşıdır. Bulduysam da sevincin tezahürüdür."
Vasıtasız bir ilme ermiş. Ermese, "Öteki ilim, ilim değildir; asıl ilim budur." der mi?
Sabahleyin, "Haydi, gemileri hareket ettirelim. Düşman bizi bu körfezde bastırır." diyorlar. Öteki gemilerin kaptanları Cezayirli Hasan Paşa'ya.
"Arkadaşlar, biraz daha sabredin. Biraz sonra altı yedi parça düşman gemisi gelecek. Onları yakalarız, esir alırız, Cezayir'e öyle gideriz." diyor.
Kapısından dışarı çıkıyorlar, birbirlerinin yüzlerine bakıyorlar.
"Adam hem denizciliği bilmiyor hem de bize evliyalık taslıyor. Bak, istikbalden haber veriyor. Ortada bir şey yok, işte ufuk meydanda! Deniz bomboş! Güya beş altı tane gemi gelecekmiş de onları esir alacakmışız, öyle gidecekmişiz." diyorlar.
Derken, yarım saat bir saat sonra ufuktan altı yedi gemi beliriyor. Körfezden önlerine çıkıveriyor. Düşmanlar onu görünce hemen teslim bayraklarını çekiyor. Gemileri alıp içindeki ganimetlerle Cezayir'e gidiyorlar.
Nereden bildi?
Hasan Paşa, sabah namazından sonra seccadesinin üzerindeydi, işrakı bekliyordu. Tesbih çekiyor, Kur'an okuyor, gözyaşı döküyordu. İşte o zaman insan yanında cehil olmayan ilme ulaşır.
Resûlullah söylüyor:
"Eğer Allah'tan hakkıyla korksaydınız, yanında cahillik bulunmayan o ilme, asıl ilme ulaşırdınız."
O ilme ne derler? İlm-i ledünnî derler.
Allah tarafından bahşedilmiş bir başka ilimdir. İnsan cahil olur; mektep medrese hoca görmemiş, eli kalem tutmamış olur ama bilir.
Söyler misiniz Resûlullah acaba hangi fakülteleri bitirmişti?
Muhakkak beş on tane fakülte bitirdi.
Hangilerini bitirdi, sayar mısınız, haydi bakalım? Hangi üniversitelerden kaç tane diploması vardı?
Ama her şeyi biliyordu işte.
Nasıl biliyordu?
İşte usulü bu; Allah'tan korkmak lazım! İnsan, Allah-u Teâlâ hazretlerinin azabından, gazabından korkabilir. Lütfunun kesilmesinden korkabilir. Bu korkusu başka türlü zarif duyguların tesiriyle olabilir. İnsan korktu mu, Allah-u Teâlâ hazretleri o zaman ona ihsan ediyor. Gözünün ve gönlünün perdesini açıyor. Gönül gözünü açıyor, o zaman görüyor. O zaman görmesi mümkün oluyor.
Bizim arkadaşlardan birisi, birisi daha iki yaşlı amcamız burada itikâfa girmişler. Tesbih çekmişler, "Allah" demişler, oruç tutmuşlar, riyazet yapmışlar. Sonra bitirince Hocamızın kapısına giderken, müftü olana ötekisi diyor ki:
"Bak şimdi Hocamızın (Mehmed Zahid Kotku) kapısına doğru yürüyoruz ya, kapı kendiliğinden açılacak."
Müftü efendi; "Deme ya, öyle şey de var mı?" diyor.
Kitaplarda yoktur bu, buna hal ilmi derler. Kapıya doğru yürüyorlar, kapı açılıyor. Birbirlerinin yüzüne bakıyorlar, içeriye giriyorlar. Başından geçen hadise olarak bana iki gün önce söyledi.
Velev araftümu'llâhe hakka ma'rifetihî.
"Eğer Allah-u Teâlâ hazretlerini nasıl bilmek gerekiyorsa öyle bilseydiniz, o zaman sizin duanızla dağlar yerinden kayardı, zail olur giderdi."
Koca dağ yerinden kıpırdar mı?
İşte insan Allah-u Teâlâ hazretlerine dayanırsa ona tevekkül ederse o zaman gider. Bu, mârifetullah!
Tabi fazla konuşursak olmaz. Lafla anlatılmaz da Allah-u Teâlâ hazretleri anlatır. İnsana kendisini kendisi anlatır. Onun için fazla bir şey denmez ama Allah-u Teâlâ hazretlerinin marifeti hayatın gayesidir. Mârifetullah, bizim hayatımızın gayesidir.
Niye geldin dünyaya? Boy pos büyütmek için mi? Beden beslemek için mi? Tüccarlık yapmak için mi? Ziraat yapmak için mi? Niye geldin?
Hepimiz bu cihana Allah-u Teâlâ hazretlerini bilip tanıyıp O'na kulluk etmeye geldik. İster bil ister bilme.
Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya'budûn.
"İnsanları ve cinleri Allah-u Teâlâ hazretlerine ibadet etmekten başka bir maksat için yaratmadı."
Allah-u Teâlâ hazretleri bu ayet-i kerimede öyle bildiriyor. Asıl gayemiz bu!
Feeynema tuvellu fesemme vechullah.
"Yönünü ne tarafa dönersen Allah-u Teâlâ hazretleri oradadır."
Ve hüve meaküm eyne mâ küntüm.
"Sen nerede olursan ol, Allah-u Teâlâ hazretleri seninle beraberdir."
Va'lemû ennallâhe yehûlu beynel mer'i ve kalbihî.
"Bilin ki Allah-u Teâlâ hazretleri kulu ile gönlü arasını çeker, o arada bulunur." gibi ayetlerin bize bildirdiği, bize bizden yakın olan Allah-u Teâlâ hazretlerini bilemeden ahirete göçersen yazık!
Çünkü men kâne fî hâzihî a'mâ fe huve fîl âhırati a'mâ ve edallu sebîlâ.
Ahirette başka bir şey olmaz, burada âmâ olan ahirette de âmâ olacak. Yolu daha çok şaşıracak.
Ayet-i kerime öyle bildiriyor.
Sen ahirette Allah-u Teâlâ hazretlerini göreceğini mi sanıyorsun?
O şerefe herkes eremez ki! Burada çalışacaksın da ereceksin. O mârifetullahı tahsile gayret edeceksin, gece gündüz yalvarıp yakaracaksın, isteyecek, zikredecek, hatırından çıkarmayacaksın.
Gayret edip "Bu ilim nereden öğrenilir?" diye peşine düşeceksin. "Edebiyat fakültesinde mi, Fen fakültesinde mi, Tıp fakültesinde mi öğretiliyor? Acaba astronomi mi tahsil etsem?" filan diye bunun peşine düşeceksin, uğraşacaksın. Başka çaresi yok!
Diğer hadis-i şerif de aynı mânada:
"Eğer Allah-u Teâlâ hazretlerini hakkıyla bilseydiniz, marifetine hakkıyla ermiş olsaydınız, sizin duanızla dağlar zail olur, yerinden oynar giderdi. Eğer Allah'tan hakkıyla korksaydınız, yanında hiç cahillik bulunmayan o asıl ilme nail olurdunuz."
"Fakat kimse bu mertebeye erişemedi." diyor Peygamber Efendimiz.
"Yâ Resûlallah! Sen de mi erişemedin?" Diyor ki:
"Allah-u Teâlâ hazretleri kendi işini tamamen herhangi bir şahsın ihata etmesinden daha büyük değil midir?"
Bu demektir ki Allah-u Teâlâ hazretleri öyle bir zat-ı celildir ki; insanın küçücük aklının ince mânaları, büyük gerçeği tam mânasıyla kavrayamayacağı kadar büyütür.
Küçücük bir şeyi tutarsın. Biraz daha büyük olursa kucaklarsın. Daha büyük olunca ne yapacaksın?
O zaman âciz kalırsın, ellerin yan tarafa düşer, bir şey yapamazsın. Allah-u Teâlâ hazretleri de azametine, sıfatlarındaki kemâle nihayet olmayan bir Zât-ı Celil olduğu için hiçbir kimse Allah-u Teâlâ hazretlerini hakkıyla bilemez.
"Tam olarak bitti, artık bunun ötesi yok, sonuna geldim." gibi bir şeye kimse eremez.
Onun için Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri;
"Seni tesbih ve tenzih ederiz yâ Rabbi! Seni hakkıyla bilemedik." buyurdu.
Marifeti engindi, bütün cihan halkına dağıtılsa hepsine kâfi gelirdi. Nice elinden tuttuğu, işaret ettiği, bilhassa da baktığı kimseleri kemâlâta eriştiriyordu ama Allah-u Teâlâ hazretlerinin künhüne tam mânasıyla vukuf mümkün olmadığı için böyle diyor.
Hülasa, biraz dünya işlerinden kendimizi çekip bu işlere de gayret sarf etmemiz lazım.
Biraz ne?
Hayatımızın gayesi bu aslında. Ama sabahtan akşama hiç meşgul olmuyoruz. Kırk, kırk beş yıl, otuz yıl, yetmiş yıl yaşadın, ne yaptın? Vakti çok boş geçiriyoruz. En mühim şeyleri ne kadar sonralara bırakırsak bırakıyoruz. Ondan sonra da bir gün birdenbire; "Hadi gel bakalım, iş bitti." diyorlar. "Daha ben bitiremedim." desen de alıp götürüveriyorlar. Onun için tevbeye acele edip bu hususta çalışmak lazım.
Lev deâke İsrâfîlü ve Cibrîlü ve Mîkâilü ve hameletü'l-arşi ve ene fîhim mâ tezevvecte ille'l-mer'ete'lletî kütibet leke.
Bu hadis-i şerif de iki insan birbiriyle evleniyor ya, nasıl oluyor da o onunla evleniyor, bunu izah eden bir hadis-i şeriftir.
Bir kişi Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine gelmiş;
"Ya Resûlallah! Ben şu kadınla evlenmek istiyorum, bana dua buyur." demiş.
"Bana dua et de o kadınla evleneyim." demek istemiş. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz böyle buyurmuş:
"Eğer senin için İsrafil aleyhisselam dua etse, Cebrail aleyhisselam da dua etse, Mikail aleyhisselam da dua etse, Arş-ı âlâyı taşıyan o yüce melekler de dua etse, ben de onların arasında o duaya katılsam, sen yine de senin için yazılmış olan kadından başkası ile evlenemezsin. Nasipte ne varsa onunla evlenirsin." buyurmuş Peygamber sallallhu aleyhi vesellem hazretleri.
Bundan iki şey çıkar:
Bir, "Üzülmeyin, telaş etmeyin, kısmetimiz buymuş." dersiniz, müteselli olursunuz. İki; "İşte takdir buymuş." deyip olana razı olup o şekilde vazifelerinizi ifa etmeye ve evin huzurunu yürütmeye gayret edersiniz.
Demek ki bu işte çok da telaş etmeye lüzum yok.
Lev raeytüm enne Rabbeküm fetaha bâben mine's-semâi fe-era mecliseküm melâiketehû yübâhî biküm ve entüm terkubûne's-salâh.
Bu da namazla ilgili bir hadis-i şeriftir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, namaz için toplanmış olan ashabına dönüp anlaşılan böyle buyurmuş olsa gerek.
Mescide gelmişler; "Namaz vakti gelsin de namaz kılalım." diye ashap-ı kiram bekleşiyor herhalde; ifadesinden o anlaşılıyor.
Lev raeytüm.
"Eğer görseydiniz, keşke mümkün olsa da..."
Resûlullah görüyor ama ötekilerde o şey yok.
"Eğer Allah-u Teâlâ hazretleri nasip etse de siz de görebilseydiniz... enne Rabbeküm fetaha bâben mine's-semâi "Rabbiniz gökten bir kapı açtı." Fe-era mecliseküm melâiketehû. "Meleklerine sizin şuradaki oturmanızı, şu toplantı yerinde oturmanızı, meclisinizi gösterdi." Yübâhî biküm. "Sizinle iftihar ediyor. Meleklerine; 'Bak şu benim halis has kullarıma! Camiye gelmişler, bana ibadet etmek için nasıl bekleşip duruyorlar.' diye o kulları gösterip övünüyor, yübahat ediyor Mevla’mız."
Ve entüm terkubûne's-salâh. Peygamber Efendimiz; "Siz namazı beklerken böyle meleklerine gösterip övünüyor, keşke bu durumu görebilseydiniz." diyor.
Demek ki insanlar camiye erken gelmeli. Camiye erkence gelmenin, namazı beklemenin fazileti çoktur. İnsan namazı beklemek için namaz niyeti ile mescide geldi mi, o esnada hep namazda sayılır. Namaz sebebiyle mescide geldiği zaman, bütün vakti hep namazda gibi olur. Burası Allah-u Teâlâ hazretlerinin bir manevi kalesidir.
Bütün mescitler Allah'ın manevi kaleleridir. Bu kalelere giren manevi tehlikelerden mahfuz olur, manevi hayırlara nail olur. Allah-u Teâlâ hazretlerinin iltifat ettiği, sevdiği, övündüğü, başkalarına gösterip gösterip de mübâhât ettiği kimselerden olur.
Ben camiye erken gelip de ne yapacağım hocam?
Yahu tesbih çek, düşün. Bir anlık tefekkür bir senelik ibadetten hayırlı. Düşün, aklını kullan, bak!
Mârifetullah nasıl elde edilecek?
Düşüne düşüne bulacaksın. Allah-u Teâlâ hazretlerinin nimetlerini, kudretini, kuvvetini, hikmetini düşüne düşüne ereceksin. Düşünürsün, Allah-u Teâlâ hazretlerini zikredersin.
Çünkü en hayırlı ibadetlerden birisi "Allah" demektir. "Lâ ilâhe illallah, sübhânallah, elhamdülillah, Allah-u Ekber" gibi mübarek kelimeleri söylemektir. Aç, Kur'ân-ı Kerîm oku. Gözünü kapat, hatalarını düşün, ölümü düşün, ölümden sonraki hesabı, haşrı neşri düşün. Ona göre, aklına ne tedbirler geliyorsa onları alırsın.
Hâsılı, biz Mevlâ ile kulluk muamelesini, adabını, âdâb-ı muaşereti öğrenmemişiz de korkuyoruz. Hani bazı insanlar vardır, bazı muhterem yerlere; "Adap erkânda kusur ederim." filan diye girmekten korkarlar, çekinirler. Halbuki öğrenmemiz lazım!
Allah-u Teâlâ hazretleri bizim Mevla’mız. Gizlimiz, aşikârımız, her şeyimiz O'na malum. O'na aşinalık kesp etmeye, O'nunla ünsiyet etmeye alışmamız lazım. O'nu zikrederek, O'nu düşünerek, O'nu tefekkür ederek, O'ndan korkarak, O'nu anarak bu dereceye ermemiz lazım.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
12.05.1982 -
Anlaşma
05.06.1983 -
Ölümü Temenni Etmek
