06.06.1982 - Nefisle Mücadele

06.06.1982 - Nefisle Mücadele
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Kadimtüm hayra makdemin mine'l-cihâdi'l-asgari ile'l-cidâhi'l-ekberi hüve mücâhedetü'l-abdi hevâhû.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâle ev kemâ kâle.
Peygamber aleyhissalâtu vesselâm hazretleri buyuruyor ki;
Kadimtüm hayra makdemin. "Hoş geldiniz; hoş gelişle geldiniz."
Efendimiz bu sözü, bir sefere göndermiş olduğu topluluğun Medine-i Münevvere' ye dönüşünde söylemiş. Bir askerî vazifeyle göndermiş. Cihat için dolaşmışlar, vazifeyi yapmışlar. Can pazarı; düşmanı aramışlar, düşmanın korkusuyla tehlikeli günler geçirmişler, çarpışmışlar sonra dönmüşler. Harpten, cihattan dönmüşler, Medine'ye gelmişler.
Peygamber Efendimiz iltifat edip karşılıyor;
Kadimtüm hayra makdemin. "Hoş geldiniz; hoş gelişle geldiniz." Mine'l-cihâdi'l-asgari ile'l-cidâhi'l-ekberi. "Küçük cihattan daha büyük olan cihada geldiniz!"
Küçük olan cihat hangisi, daha büyük olan cihat hangisi?
Küçük cihat onların geldikleri cihat; düşmanla kılıç, ok, silah ile canını ortaya koyup çarpışmak, o küçük cihat oldu.
Cihâd-ı ekber: Mücâhedetu'l-abdi havâhu. "Büyük cihat, kulun kendi hevâ-ı nefsi ile cihat etmesi."
İnsan kendi içinde de mücadele yapıyor; bir iç mücadelesi geçiriyor, birçok şeyler düşünüyor, birçok işleri yapması için içinden duygular geliyor ama onlarla bir mücadele geçiriyor, onları yapmıyor. Kötü, zararlı ise onları yapmaktan vazgeçiyor, kendisini tutuyor; kızgınsa kızgınlığını tutuyor, içi kötü bir şey istemiş, emretmiş ise o kötü isteği önlemeye çalışıyor. Bu ikincisi daha büyük bir cihat.
Düşmanla çarpışmak kolay, herkes yapar! İnsanda biraz yürek oldu mu; insan, arkadaşlarla beraber vasıtalara biner, gider.
Sonra o nadir olur, her zaman olmaz! Bir düşman tehlikesi olacak, düşman saldıracak da onu bertaraf etmek için veyahut onu cezalandırmak, yaptığı bir zararı ona ödetmek için insan böyle bir şey yapacak; nadir olur. Ama berikisi daimî!
İçimizdeki arzular bitip tükenmez ki… Ömrümüz boyunca devam edecek, hakikaten daha büyük. Zaman bakımından ölçersek birisi küçük, ötekisi büyük! Birisi ömür boyu sürüyor, birisi kısa bir müddet sürüyor. Büyüklüğünün ispatı olan ikinci fark şu ki;
İnsan düşmanla cihat ederken de içiyle mücadele duygusu devam eder. Düşmanla cihat ederken de insan kendi içine hâkim olamazsa, kendi duygularına hâkim olamazsa belki boşuna cihat etmiş bile olabilir.
Nitekim et-Terğîb ve't-Terhîb diye bir hadis-i şerif kitabı vardır, onun baş tarafında ihlâsı anlatmak için bir bahis açılmıştır.
İhlâs: Amellerini sırf Allah-u Teâlâ hazretlerinin rızası için yapmak, başka bir şey düşünmemek, Allah'ı düşünmek. Yapacağı işi; Allah senden hoşnut olursa inşaallah olur, diye onun için yapmak, aksi takdirde böyle yaparsam Allah beni sevmez, diye o işi bırakmak.
İhlâs; Allah için yapmak, niyetine başka bir menfaat katıştırmamak, dünya menfaati, alışveriş duygusu, sevgi, kin gibi bir şey katıştırmayıp sırf Allah rızası için yapmak.
Orada bir hadis-i şerif geçer ki o hadis-i şerif insanın tüylerini diken diken eder. Cehenneme gidecek olan üç zümreyi tarif eder. O ihlâs bâbının arkasından ihlâsın zıddı olan riya bölümünü anlatmaya geçer.
İhlâs nedir? Kalbini sırf Allah rızası için halis niyetle o işe yöneltmek.
Riya nedir?
İşin içine Allah'tan gayrı niyetler katıştırmak, başkasının görmesini, beğenmesini, alkışlamasını istemek, başka şeyler peşinden olmak; o ihlâssızlığa riya deniyor.
Onlardan bir tanesi Allah yolunda yapılan bir savaşta öldürülen insandır.
Birisi malını sarf eden zengindir. Ötekisi de başkasına ilim öğreten alimdir.
Cehenneme ilk giderek kendileriyle cehennem ateşinin tutuşturulacağı kimseler, diye hadis-i şerifte ifade olarak geçer.
Neden? Mesela o savaşta öldürülen şahıs diyecekmiş ki:
"Yâ Rabbi! Ben senin için başlamış olan bir savaşa gittim, o savaşta çarpıştım, mücadele ettim fakat sonra da öldürüldüm, binaenaleyh şehidim; o halde cennete gitmem lazım…"
Böyle bir düşünce üzerine Allah-u Teâlâ hazretleri kalbini, niyetini çok daha iyi bildiği için buyuracak ki;
Kezebte. "Yalan söyledin, senin sözün doğru değil!"
"Doğruyu söylemiyorsun, bu sözün gerçeğe uygun değil. Sen 'Ne kahraman adam!' desinler diye gösteriş yapmak, fiyaka yapmak, başkalarına kendini beğendirmek için bu savaşa girdin. Yürüyüşünde, edanda kılış savuruşunda vs. hep o duygu hâkimdi."
"Onun için dünyada da sana 'Ne kadar güzel çarpışıyor ne kahraman ne cesur adam ne güzel kılıç sallıyor ne güzel ok atıyor…' dediler, hediyeni dünyada aldın. Burada sana hiçbir fayda yok!" buyrulacak, cehenneme sevk edilecek.
Demek ki insan cihat ederken de duygularına; kalp dediğimiz, gönül dediğimiz şeye hâkim olmazsa yaptığı iş heba olabiliyor, boşuna gidebiliyor.
Alim; ilim öğretiyor, herkes hürmet ediyor. Alim; ayetten, hadis-i şeriften bahsediyor filan diye hepimiz hürmet ederiz. Bir kimse alim oldu mu severiz çünkü bize dinimizi öğretiyor. Ama ona "Dünya hayatında ne yaptın ne eyledin?" diye sorulacakmış.
"Yâ Rabbi! İlim öğrendim, öğrendiğim ilmi de senin rızan için başkalarına öğrettim…"
"Yalan söylüyorsun! Sen bu işi başından beri 'Ne kadar bilgili adam…' desinler diye yaptın. İşin başka alimlerle münakaşa etmek, fiyaka yapmak, münakaşalara girip fikirlerle ötekini yenmek, yanında kimseyi konuşturmamak. Güzel duygular değil! Dünyada da sana alim dediler ama burada bir şey yok!" O da cehenneme atılacak.
Bizim mektebimizde birisi gelmişti, biz o zamanlar imtihan ederdik. Giriş olarak imtihanın bir bölümünü sözlü olarak yapardık. Sordum:
"Fakülteye niye geldin?" dedim. Bana;
"Bizim orada çok kızdığım hocalar var, ilim öğrenip onlarla mücadele etmek için geldim." dedi.
"Niye fakülteye geldin, niye bu fakülteyi seçtin?"
"Hocalarla mücadele etmek için…"
İlim hocalarla, başkalarıyla mücadele etmeye, münakaşa etmeye öğrenilmez, o maksatla öğrenilmez!
İlim, Allah-u Teâlâ hazretlerini tanımak, Allah-u Teâlâ hazretlerinin rızasının yolunu görmek, öğrenmek, o yolda yürüyüp Allah'ın sevdiği, razı olduğu bir kul olmayı başarmak için öğrenilir; niyet böyle olursa insan kazanır. Öteki türlü olursa onlarla münakaşa edeceğim, berikilerle konuşacağım, diye yaparsa İnsan bir faydasını görmez.
Demek ki niyeti kötü oldu mu alim de kâr etmiyor. Öteki zengin de diyecekmiş ki:
"Yâ Rabbi! Ben kazandım; kazandıklarımı insanlara sarf ettim, fakirleri doyurdum, giydirdim, malî yardımda bulundum…"
"Yalan söylüyorsun! Sen 'Ne kadar cömert adam, aferin, ağa adam…' desinler diye böyle yaptın ve öyle de denildin!" diye buyrulacakmış.
Buradan da bir kaide çıkıyor:
Amellerde kalbin, aklın, gönlün durumu çok önemli! Doğrudan doğruya insanın bir namaz kılması, bir oruç tutması, hacca gitmesi, cihat yapması, ilim öğretmesi, bir sadaka yapması yetmiyor. Aslında başka şeyler yapması lazım. İlmihallerin içine onu da yazmak lazım. İlmihallerde Namazın Farzları, İçindeki Farzları, Dışındaki Farzlar, Abdestin Şekli Şemaili, Farzları vs. yazıyor ya, onları da yazmak lazım.
"Nice namaz vardır ki sahibini Allah'tan uzaklaştırmaktan başka bir şeye yaramaz!" diye hadis-i şerif var. Sahibi namazı kılıyor, Allah'tan uzaklaştırmaktan başka bir şeye yaramıyor.
Bunu duymuşsunuzdur, Ramazanlarda Hoca efendiler çoğu kez söylerler:
Nice oruç vardır ki: Onun sahibinin akşamleyin eline geçen kâr, sevap bir şey değil; aç ve susuz kalmaktan ibarettir. Başka bir kârı yok, boşuna geçirmişsindir.
Neden?
Namazın, orucun şartları var. Hac, sadaka, diğer şeyler öyle… Şartların bir kısmı dışa, bir kısmı içe ait; bir kısmı şekle, bir kısmı öze ait. İnsanlar şekli yapıyorlar, şekle çok dikkat ediyorlar: Sakal yerinde, kavuk, cübbe yerinde oluyor. Dış görünüşte her şey güzel; kalbe dikkat eden yok!
Onun için bir hadis-i şerifte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuş ki:
"Ahir zamanda insanlar türeyecek; sözleri yumuşak, dış görünüşleri kuzu gibi fakat kalpleri kurt gibi."
Kalp bozuk oldu mu kıymeti yok ki. "Allah-u Teâlâ hazretleri insanın suretine, şekline bakmaz!"
Mevkiin makamının, zenginliğin, ne kıymeti var! Hepsini Allah veriyor, Allah'ın verdikleri ile Allah-u Teâlâ hazretlerine güzel kulluk etmeye bakar!
"Kalbe bakar; kalbin niyetine, kalbin selametine bakar, elim has kalp olmasına bakar." Yevme lâ yenfeu mâlun ve lâ benûn illâ men etallâhe bi-kalbin selîm.
"İnsanların hepsi bu dünya da muhakkak bir müddet yaşayacaklar, elveda deyip gidecekler."
Bir gün Allah-u Teâlâ hazretlerin huzurunda bu dünyadaki yaşayışlarından; şiddetli, dehşetli, terletici bir hesaba tâbi tutulacaklar. O gün insanlara mal, mülk, para, fayda vermeyecek. Evladın, kabilenin, kavmin çokluğu fayda vermeyecek. Ben falanca kabilenin reisiyim, falanca köyün ağasıyım, filanca kavmin başkanıyım reisiyim, reisicumhurum, başvekilim, bakanım, müdürüm, hükümdarım, şahım… Hiçbirisinin faydası yok, paranın da faydası yok!
İllâ men etallâhe bi-kalbin selîm.
"Allah'a selim bir kalp ile; içi pis olmayan, günahlarla kararmış, kötü huylarla dolu olmayan bir kalp ile gidenler fayda görecek. Ötekiler hiç fayda görmeyecekler."
Bu ayet-i kerimeden ve emsalinden okuduğumuz hadis-i şeriften anlaşılıyor ki kalbin amellerini, gönle ait şartları yerine getirmek; dışa ait şartları yerine getirmekten daha önde gelir, daha önce olur. Çünkü dış şartların hepsi tahakkuk ettiği halde bir şey kâr eylemiyor.
Peygamber Efendimiz; "İki kimse camiye gelir. Yan yana, omuz omuza içeriye girer. Bir tanesi çok büyük sevaplar alarak çıkar, bir tanesi bir zerre miktarı kâr etmeden ayrılır." diye buyuruyor.
Neden?
Birisi; kalp, şuur, niyet denilen hususlarda, duygularda dikkat etmedi. Aklı, fikri başka yerde olarak namazı kıldı onun için kâr edemedi.
Demek ki dış şekil önemli değil, iç şekil önemli! O halde bizim de bugünden itibaren gönlümüze dikkat etmemiz lazım, gönlümüzü pak etmeye, niyetimizi halis kılmaya dikkat etmemiz lazım. Çünkü;
ed-Dînü en-nasîhatü. "Din halis kalplilikten ibarettir, başka bir şey değildir."
İslâmiyet, dindarlık, insanın dindar olması, Allah indinde makbul bir kul olması; kalbinin halis muhlis, has, samimi, pak olmasıdır.
Kime karşı?
Allah-u Teâlâ hazretlerine karşı has, halis, samimi olacak, Resûlullah'a karşı has, halis, samimi olacak, Ümmet-i Muhammed'in idarecilerine, cemaatlerin başındaki başkanlara karşı, tâbi olduğu imamlara karşı samimi olacak, bütün Müslümanlara karşı samimi duygular besleyecek, Kur'ân-ı Kerîm'e karşı has, halis samimi, olacak.
Allah-u Teâlâ hazretlerine has, halis, kulluk etmek nasıl olur?
Açık kalple! Allah-u Teâlâ hazretleri bizim kalbimizi biliyor, hiçbir şeyi gizlememiz mümkün değil. Her şeyi halis muhlis bir niyetle yapacağız.
Resûlullah'a karşı samimiyetimiz nasıl olur?
Onun sünnet-i seniyyesine sımsıkı sarılmamız, bildiğimizi tatbik etmemiz, bilmediğimizi de "Öğrendiğim zaman tatbik edeceğim yâ Resûlallah!" diye o sevgiyi içimizde beslememiz, onun izinden ayrılamamaya çalışmamızla olur. Oturduğu yerde oturmak, kalktığı yerde kalkmak, "Yap." dediğini yapmak "Yapma." dediğini yapmamak suretiyle kendimizi ona benzetmeye çalışmamızla olur.
Kitâbullah'a karşı samimiyet nasıl olur?
Okursun, okuduğuna tâbi olursun. Kur'ân-ı Kerîm okursun; ne diyorsa emirlerini tutarsın, yasaklarından kaçarsın. Samimiyet öyle olur.
Ümmet-i Muhammed'in imamlarına, önderlerine karşı samimiyet nasıl olur?
Hizmetine koşarsın. Onlar madem bir cemaatin başına geçmişler, o cemaatin işlerini idare etmeye çalışıyorlar ki mesuliyetlerin en ağırıdır, zorlukların en zorudur. Çünkü bir insanın kendi başının derdi kendisine yetmiyor mu?
Hepimize Allah bir akıl vermiş, iki göz, iki kulak vermiş; bütün gayretimizle kendimiz için çalışıyoruz ve gene yetiremiyoruz. Yetmiyor, bir sürü hata, bir sürü yanlışlık yapıyoruz. Ve o zât çıkmış, bir topluluğun başına imam olmuş, Müslümanların başına önder olmuş; hâli harap! Allah-u Teâlâ hazretleri öyle yardımcı olsun ki halleri çok haraptır, çok zordur.
Çünkü hepsinin vebali ona yüklenir. Bir yanlış adım attı mı bir yanlış tarafa sevk etti mi hepsinin vebali onun omzuna yüklenir. Allah hıfz eylesin.
Ona karşı biz tabii ki samimi davranmalıyız. Yardımcı olmak, dediklerinde onu üzmemek, iki defa söylettirmemek lazım.
Bütün Müslümanlara karşı has, halis, temiz kalpli olmak; o da keza Müslüman kardeşliğin icabı olmuş oluyor.
Bu kadar izahtan çok aşikâr bir şekilde anlaşıldı ki insanın kendi içindeki hevâ-ı nefsi ile uğraşması hakikaten en önemlisi! Çünkü insan kendi içini yenemezse, kendi duygularına hâkim olamazsa insanlıktan çıkıyor, her türlü hatayı onun için yapıyor.
Falanca adama kızıyoruz. Kızgınlığımızdan hıncımızı çıkartacağız diye etmediğimizi koymuyoruz. İnsan, filanca şeyi arzu ediyor, haram-helal demeden; rüşvet, iftira, gıybet, dedikodu, haram, hırsızlık, arsızlık ile içi istedi diye onu elde etmeye çalışıyor.
O halde bu devirde unutulmuş olan bir şeyi hiç hatırımızdan çıkartmayacağız:
İnne'n-nefse le-emmâratun bi's-sû'i illâ mâ rahime rabbî. "İnsanoğlunun içinde -Allah'ın acıyıp da merhamet edip de değişik vasıflar verdiği kimseler bir tarafa atılırsa- kötülüğü emreden bir varlık vardır, kötülüklerin başıdır, insana kötülükleri emreder."
"Yat, rahat et, keyfine bak, okuma, camiye gitme, dinleme, namaz kılma, oruç tutma, paranı kimseye verme, kendi zevkine, sefana bak, harama bak, haram ye…"
Hep iştiha çekici şeylere karşı insanı teşvik eden bir nefsi var. Yaratılışının icabı bu hayvanlarda da öyledir.
Hayvanlar da bir şey yiyeceklerinde haram helal düşünür mü? Kediler karnı acıktı mı mutfağa girer, tencereden filan alır yer. Başka arzuları belirdi mi onu insanların önünde vs. her yerde yerine getirmeye çalışır. Mücadele eder, tırmalar vs.
Her insanın da böyle hayvanî bir tarafı, hayvanî tabiatı, hayvanî tabiatlı istekleri var. İnsan ona tâbi olursa hayvan gibi olur, onu kontrol altına alması lazım.
Allah; biz onu kontrol edelim diye insanları bütün hayvanların hepsinden ayırmış, mümtaz kılmış, akıl diye bir kontrol mekanizması, bir alet vermiş. Akıl; kalpten, gönülden, nefisten gelen, içerden gelen şeyleri süzgecinden geçiriyor ve vücuda hâkim oluyor.
Vücudun iki tane hâkimi var:
Ya nefs hâkim olur, kötü yollara götürür. Yahut akıl hâkim olur; onu dizginler, lazım olduğu kadarını ona verir, fazlasını ona vermez.
Biz at kullanmadık eskiden cihatta çok kullanılan bir malzemeymiş, herkes de bilirmiş. Ata arpasını fazlasını verdiğin zaman "Gemi azıya almış, arpası fazla gelmiş." derler. Hayvana biraz haddinden fazla verdin mi iyi olmuyor, demek ki nefse de ölçülü vermek lazım.
Bugün bildiğimiz şeylerden kıyas edecek olursak, arabayı çalıştıracağın zaman fazla gaza bastın mı çalışmıyor. Soruyoruz:
Neden çalışmıyor? Gaza boğuldu, diyorlar. Fazla gaz gitti, gaza boğuldu da ondan çalışmıyor.
Gazı var işte. Çalışsa ya! Boğuldu. Fazlası da iyi gelmiyor, ölçülü olarak vermek; o ölçüyü insana akıl veriyor, akıl da kendi kendine ölçüyü tam bulamaz, aklı şeriat irşat eder.
Şeriat akla hitap eder. Kur'ân-ı Kerîm'in hadis-i şerifin ahkâmı insanın aklına hitap eder ve böylece insan aklını bir ölçüye sahip kılar ve onu da hükümdarın memlekete hâkim olduğu, sahip olduğu gibi bedene hâkim kılarsa insan kurtulur. Eğer şehvet ve nefs hâkim olursa o zaman felaketten felakete sürüklenir.
Onun için bu hadis-i şerif bizim erbâb-ı tasavvufun, ehl-i tarikin manevi inceliklere dikkat eden kalbin ahvaline riayet etmeye çalışıp da Allah rızasını kazanmak isteyen insanların en önemli prensiplerinden birisini ortaya koyar. İnsanın kendi nefsiyle cihat etmesi cihatların en büyüğüdür. Çünkü her şeyin başı odur.
Bir insan kötü insan oldu mu ondan hiçbir hayır gelmez ne cihatta hayır gelir ne başka bir yerde hayır gelir. Nereye götürsen, nerenin başına getirsen sana oradan -hayırsız evlat gibi- çıkartır, dert getirir. Hayırlı bir insan da nerede olsa, toprakta bile olsa orada fayda verir. Hangi işin başına getirsen tatlı neticeler alırsın. Hayırlı insan olmanın yolu insanın kendi nefsiyle mücahede etmektir.
İbrahim b. Edhem rahmetullahi aleyh demiş ki;
Eşeddü'l-cihâdi cihâdü'l-hevâ. "Cihatların en şiddetlisi, en zoru insanın kendi içindeki arzusuna, içinden gelen arzusuna mâni olmaktır."
Doğup gelen arzusuna karşı koymak çok zordur, kolay bir şey değildir. Nefs, nice babayiğitleri küt yere devirmektedir.
Kapıdan sığmaz, pazusunu kimse yere dikemez, kimse kıvıramaz, on kişinin işini yapacak kadar gücü kuvveti vardır ama nefsin elinde zebundur. Nefsi onu bir yerden parmağına dolamıştır, yerden yere çalar, nefsin arzularının karşısında durmak çok zordur. İnsanın ona yavaş yavaş alışması lazım. Bizim dinimizde, insanlar bilmeden bunun yolunu insanlara öğretmiştir. Bizim dinimizde insan ibadetleri yaparsa ibadetler nefsi terbiye vasıtasıdır. Mesela namaz; insan o farzı yapa yapa nefsine hâkim olmanın egzersizlerini, idmanlarını yapar. Mesela sabah namazına; uykuyu, nefsini yenerek bir hayırlı iş yapmaya kalkacak. Kendisine bir idman olmuş oluyor. Yatsı namazına kadar duracak…
Geçen gün şunu söylediler:
Eskiden birisi namaz kılarmış, bırakmış. Akşam işten geliyormuş 18.00'de, 18.30-19.00'da yatıyormuş. Bir daha sabah 8.00'de kalkıyormuş. Nefsine mağlup, nefsi direk gibi kuvvetlenmiş; adamı yere vurmuş, paçayı kurtaramıyor, işte en zoru! Hadi bakalım içinde o kadar uyku arzusu var iken onu yenmeyi öğren!
Sonra Ramazan orucu bizi ne güzel yetiştirir!
"Sigarayı bırak! Sıhhatine zararlı, insanı yavaş yavaş öldüren bir şeydir."
Bir yerde okudum: "Sigarayı içen yavaş intihar ediyor demektir." diyor. Bir müessese güzelce çerçeveyle yazmış. Sigarayı içen birden intihar etmiyor, zehri fincanla içip intihar etmiyor; yavaş intihar ediyor, 30 yılda, 40 yılda intihar ediyor, onu bırakamıyor.
"Bırak!" diyorsun, "Alışmışım bir kere, elim ayağım titriyor…" diyor.
Ramazan'da nasıl bırakıyorsun?
Ramazan'da bırakıyor, "Hiç hatırıma gelmiyor!" diyor. Soruyorum, "Ramazan'da hiç hatırıma gelmiyor." diyor, Ramazan alıştırıyor.
Demek ki oruç nefsi yenmeye alıştırıyor, namaz ibadeti nefsi yenmeye alıştırıyor. Zekât; kazandığın o tatlı paraları Allah yolunda veriyorsun, insanı bir fedakârlığa alıştırıyor. Hac, baştan aşağıya kadar sabır imtihanıdır. Hac yolculuğunun en zor tarafı nefisle mücadele etmektir, nefsi yenmektir.
Sinirleniyor musun, kızıp parlayıveriyor musun, arkadaşlarını darıltıyor musun?
Olmaz hacda başından sonuna kadar nefse hâkim olmak ve sabır egzersizleri yapmak var. Sonra orada, buradaki kuş tüyü yatakları bulamazsın, iki milyon kalabalık oraya geldiği için evler dolar, evler dolduğu için, senin bugün iki kişi yattığın oda kadar bir yere orada 20 kişiyi sığdırırlar. Hadi bakalım; senin kendine mahsus yüznumaran vardı, lavabon vardı, güzelce abdest alırdın… Orada bakarsın su da kesilivermiş, yüznumara yetmez, su yetmez, oda yetmez; bütün hepsine fedakârlık gösterip sabredeceksin!
Hâsılı, ibadetler -yapılırsa- insana nefsi yenmeyi öğretir. Ondan sonra da nefsin ince bir ilmi, uzun bir çalışması vardır ki nefsi yenmek için büyüklerimiz iki yol seçmişler:
Yollardan bir tanesi nefsi besleyen kaynakları kurutmak, yolları kesmek, nefsi aciz, zayıf bırakıp öyle yenmektir.
"Nefis nereden kuvvetlenir?" Çok yemek yemekten kuvvetlenir. Yemeği azaltmışlar.
"Nereden kuvvetlenir?" Fazla uyku uyumaktan kuvvetlenir. İnsan uyudu mu nefsi adam akıllı takviye olur. Az uyumayı tercih etmişler.
Sonra insanlardan alakayı çekmek lazım, insanların arasına girdi mi onların arasında zevk sefa görür, onlara uyar. Sonra fazla konuşmaktan nefis çeşitli şeyler alır, konuşmayı kesmişler... Böylece çeşitli yollarla, riyazetlerle, uykusuzluklarla, ibadetlerle, açlıklarla, oruçlarla nefsi zayıflatıp ondan sonra yenmeyi düşünmüşler; bu uzun bir yol. Bazı büyüklerimiz de demişler ki bunun bir başka yolu var:
Nasıl?
İlk önce ruhu tasfiye eder, ruhu güzelleştirirsin. İnsanın güzel tarafını uyandırırsın; zikirlerle, fikirlerle gönül uyandı mı, gönle marifet nuru girdi mi Allah-u Teâlâ hazretlerini bilmeye, tanımaya başladı mı, zikrin tadını aldı mı, Allah'a kulluk etmenin tadını aldı mı nefis de oraya yanaşır!
Nefsi bir tarafa bırakırlar, ruhu güzelleştirmeye, tasfiye etmeye, saflaştırmaya çalışırlar.
Sonra o kendiliğinden az uyur, kalkar konuşur, gider insanların arasında işini yapar ama sonunda nefsi terbiye etmiş olur. Böyle iki esaslı yolu vardır, birisine tarik-ı ruhanî derler, birisine tarik-ı nefsanî derler. Birisi uzundur; nefsi kahretmek yoluyla terbiye etmek uzundur. Ötekisi ruhanî yol, nefsi razı etmek yolu kolaydır. Hâsılı insanın bunun çaresine bakması lazım.
Kad eflehâ men zekkâhâ. "Kim nefsini terbiye ettiyse felah bulur." Ve kad hâbe men dessâhâ. "Ona sahip olamamış olan da perişan, pişman olur; sonunda çok ziyan eder."
Ayet-i kerimelerde böyle bildiriliyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri mübarek günler hürmetine bizleri lütf-u keremiyle ıslah eylesin, nefsimizi Hakk'a boyun eğmiş, hakka vermiş, kötülüklerden dönmüş, iyilikler kendisine ilham olunan, huzura ermiş bir nefis eylesin. Yolundan ayırmasın, günahın zilletinden, horluğundan bizi kurtarsın. Kendisine kulluğun şerefiyle bizi şereflendirsin.
Bu hadis, hayatımızın prensibi olduğu için ne kadar söz söylesek azdır.
Kendi içimize dikkat edeceğiz, kendi içimizden bir duygu kopup geldiği zaman onu aklın süzgecinden geçireceğiz, aklımızı da terbiye edeceğiz. Kur'ân-ı Kerîm'i, hadis-i şerifi, dinimizin aslını öğreneceğiz. Sonra her hareketimizi süzgeçten geçirerek yapacağız, her sözümüzü süzgeçten geçirip yapacağız ve her işimizde kalbimizin ameline, niyetine dikkat edeceğiz.
"Bunu ne niyetle yapıyorsun, söyle bakayım?" diye kendi kendimize sorarak yapacağız. Öyle yaparsak kurtuluruz!
Demek ki nefsi dizginlemeyi öğrenmiş oluyoruz. Eskiler buna çok dikkat ederlermiş.
Adamın birisini bir şehirden bir şehre gezerken yakalamışlar. Sen casussun, kötü adamsın, gel bakalım keseceğiz, diye hapse atmışlar. Sonra da celladın yanına götürmüşler, hapisten celladın yanına giderken insan ne düşünür bilmem. Allah insanı bu duruma düşürmesin ama herhalde insanın aklı başından gider. Hele haksız yere öldürülüyorsa "Benim hiçbir günahım yok, derdimi anlatamadım…" filan, feryad-u figan eder. Bu öyle yapmamış da kendi kendine demiş ki:
"Ey nefsim! Söyle bakalım; eskiden beri sen Allah-u Teâlâ hazretlerinin hükmüne razı olmaktan bahsederdin, şimdi Allah sana ölümü böyle nasip etmiş, cellâdın önüne gidiyorsun. Az sonra kafanı kesecek. Allah'tan şimdi de razı mısın, Allah'ın bu takdirine razı mısın?" diye kendisine sormuş.
Sanki nefsi bir başka varlıkmış gibi onunla sorgulu sualli konuşuyor. Bakmış ki hiç itiraz yok:
"Madem Mevla’m yazımızı öyle yazmış, ne yapalım; nasıl olsa bir gün gelip öleceğiz, takdir böyleymiş…" İçinde hiç itiraz yok, çırpınması haksızlığa uğraması gibi bir duygusu yok!
Allah'ın imtihanı ki o anda suçsuzluğu belli olmuş, cellâdın önünden dönmüş. Demek ki imtihanmış.
"Hadi gel; senin suçsuzluğun anlaşıldı, halas oldun, kurtuldun!" demişler. Sözü çok hoşuma gidiyor. Diyor ki:
"Allah'a yemin ederim ki o ölümden halâsıma sevinmiyorum, o andaki ihlâsıma seviniyorum; halâsıma değil ihlâsıma seviniyorum, ya o zaman nefsim itiraz etseydi!"
"Böyle takdir mi olur, başıma bu da mı gelecekti, bu haksızlığa uğradım…"
Hani edepsiz insanlar vardır ya çocuğu ölür, başına sıkıntılı bir hal gelir, mahalleyi mahallelinin başına yıkar, bağırır, feryat figan, gürültü patırtı…
Ne oluyor ya, Allah çeşit çeşit şeyler takdir ediyor, herkesin başına geliyor, ne yapalım…
Allah-u Teâlâ hazretleri imtihanı herkese başka türlü şey yapıyor. Ne yapalım, sana da bunu getirmiş ya malına ya canına; sabretsen büyük ecir alacaksın, ne var?
Allah nefsimizin oyunlarını bilip ona karşı kendimize hâkim olup, onu ıslah etmek nasip eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
03.04.1983 -
Güzel Ahlak, Ana
02.01.1983 -
Kırklar, Deccal, Evlilik,
