Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
"Peygamber Efendimiz' in sözleri bilinsin, izahı ona göre yapalım." diye kelime tercüme edeyim. Şöyle buyuruyor:
Lekkınû. "Telkin edin." Mevtâküm. "Ölülerinize."
Lâ ilâhe illallâhu'l-halîmü'l-kerîm desinler.
Sübhâna'llâhi rabbi's-semâvâti's-seb'i ve rabbi'l-arşi'l-azîm, elhamdülillâhi rabbi'l-alemîn, desinler. Siz bunu söyleyin, onlara telkin olsun; onlar da bunu sizden naklen söylesinler.
Dinleyenler, ashâb-ı kiram sordular:
Kâlû: Yâ Resûlallah! Keyfe hiye li'l-ahyâi. "Yâ Resûlallah! Bunu ölenlere söylüyoruz, dirilere söylemek nasıl olur?" Kâle: Ecvedü ve ecvedü. "Daha âlâ olur, daha iyi olur." diye Efendimiz iki defa tekrar eylemiş.
Lekkınû mevtâküm. "Ölülerinize telkin edin." deniliyor. İlk anlaşılan şey, bir kişi öldüğü zaman ona bu sözlerin söyleneceği.
Hakikaten de başka hadis-i şerifler de vardır ki Peygamber Efendimiz onlarda da; "Ölüyü gömdüğünüz, üstüne toprağı attığınız zaman ona şöyle şöyle telkin edin." diye mezara gömüldükten sonra böyle bir telkin olacağını bildiriyor.
Demek ki kabrin başında ölü defnedildikten sonra yapılan telkin de hadis-i şerifte var. Yalnız ulemamızın bir kısmı bu hadis-i şerifi şöyle izah etmişler:
Lekkınû mevtâküm demek; "Ölmek üzere olan hâleti'n-nez'e gelmiş olan kimseye bunu telkin edin." demektir ki bunları söylesinler de o mevtanın iman ile göçmesine vesile olsunlar.
Son dakikalarını yaşayan kimselere muhtezır derler. Canı boğaza gelmiş, ruhunu teslim etmek üzere olan kimsenin hâline, hâlet-i nez' derler. Ruhun çekilip alınma zamanı, ruh bedeninden çekilip ayrılacak, bedenle ruh artık birbirinden ayrılacak. Böyle anlamışlar; bu da doğru.
Ölmek üzere olan kimse yatakta yatmış; siz de gözyaşları içinde, üzüntü içinde başının ucunda bekliyorsunuz. Ona böyle telkinde bulunacağız; bu tamam. Kabre konulduktan sonra da yine ona telkinde bulunulacak; o da başka hadis-i şeriflerde mevcut. İkisi de sahih doğru, faydalı ve hikmetli ve sünnet-i seniyyeye muvafık.
Ölmek üzere olan kimseye ne söylettireceğiz? O sözlerin mânasını nakledelim:
Lâ ilâhe illallâhü'l-halîmü'l-kerîm "Halim ve Kerîm olan Allah'tan başka ilah yoktur." deyin.
Burada Allah-u Teâlâ hazretlerinin iki sıfatı, Esma-i Hüsna’sından iki tanesi zikredilmiş; Halim ve Kerîm. Halim, "hilm sahibi" demek, hilm de "heyecanlanmadan, kızmadan, yumuşak yumuşak, akla, mantığa, hikmete uygun hareket etmek" demek. Bir insan birden patlamıyorsa feveran etmiyorsa düşünüp taşınıp da aklın süzgecinden geçirdikten sonra hareket ediyorsa o kimseye de halim derler. Hikmetli hareket ediyor, fevri değil, patlamıyor, sonradan pişman olacağı işi yapmıyor, düşüne taşına yapıyor. Öyle kimseye halim derler.
Allah-u Teâlâ hazretlerinin Esma-i Hüsna’sından birisi de Halîm'liktir, Halim sıfatı vardır ki Allah-u Teâlâ hazretleri her işini hikmet ile yapar ve kullarının çok suçlarından geçer, günahlarını affeder de onların günahlarını bildiği halde başlarına taş yağdırmaz, helak etmez, azabı birden indirmez. Lütfundan, kereminden peygamberler gönderir, "İnsanlara azabı, cenneti, cehennemi bildirsinler." diye onlara kitaplar indirir, vahiyler gönderir, "İrşad olsunlar, hak yolu bulsunlar." diye çeşit çeşit vesileler, bahaneler ihsan eder, rüyasında gösterir.
Kendi hayatımdan, küçüklüğümden hatırlıyorum, sizler de kendi hayatınızı inceleyecek, hatırlayacak olursanız görürsünüz ki insan rüyasında kıyamet kopmuş, hesaba çekiliyor görür, azabı, cenneti, cehennemi görür de "Aman inşaallah, bundan sonra Allah'ın rızasına uygun hareket edeyim." diye kan ter içinde kalkar.
Demek ki Allah-u Teâlâ hazretleri lütfuyla, keremiyle âlemlere rahmet olarak Peygamber göndermiş. Lütfetmiş, elçi göndermiş. Bizi muhatap saymış da lütfuyla, keremiyle elçi göndermiş. Elçi ahirete göçtükten sonra okusunlar, oradan bilgileri öğrensinler, yazılı olsun da unutmasınlar, diye Kur'ân-ı Kerîm'i indirmiş. Ondan sonra her şahsa da lütfuyla keremiyle ayrı ayrı tek tek irşatlarda bulunuyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri her kâfir, her Müslüman, her cahil, her gafil insana zahirde batında, dışta içte çeşitli delillerini verir, verir, verir, gönderir, gönderir… Onları ahirette itiraza mecali kalmayacak hâle getirir. Hiçbir insanın ahirette; "Yâ Rabbi! Ben bundan haberdar değildim." diyecek hâli yok. Onlara;
E lem ye'tîküm nezîrün, denilecek.
"Size hiç bu kötü akıbeti bildiren kimseler gelmedi mi?" denilecek. Tebâreke, Mülk suresinde böyle bildiriliyor. Herkesin malumu.
O halde insanlar niye kâfir oluyor?
İnatlarından. Gafletlerinden, cehaletlerinden, kendilerine gelen delilleri değerlendirmemelerinden, kalplerinin vicdanlarının sesini dinlememelerinden oluyor. Yoksa bütün hepsi biliyor.
Nitekim Peygamber Efendimiz' in zamanındaki kimseler için Kur'ân-ı Kerîm şöyle buyuruyor:
"Ey Resulüm! Onlar senin hak peygamber olduğunu, evlatlarını bilir gibi bilirler."
O kadar net. İnsan evladını tanımaz mı, bilmez mi? O kadar net bilirler ki sen hak peygambersin. Hatta Peygamber Efendimiz gelmeden evvel bekleyip dururlardı ve müşriklere, putperest olan Arap kabilelerine;
"Bir peygamber gelecek; biz o zaman küfrün belini kıracağız, putperestliğin belini kıracağız." derlerdi. Sanıyorlardı ki İbrahim aleyhisselam, Musa aleyhisselam gibi Benî İsrail’den bir peygamber gelecek; öyle umuyorlardı, kendi kitaplarındaki işaretlerden öyle tahmin ediyorlardı. Yine de yanlış değil; Peygamber Efendimiz, İbrahim aleyhisselam'ın oğlu İsmail aleyhisselam'ın sülalesinden geldi ama o sülale Arapların arasına karışmış, Mekke'de yerleşmiş bir sülale; ondan Kureyş kabilesi teşekkül etmiş. Onların içinden çıkıp da karşılarına dikiliverince bu sefer haset, rekabet, kıskançlık, şahsî menfaatlerinden vazgeçememe başladı.
İnsanoğullarını helak eden birtakım duygular, düşünceler vardır. Bizi hep onlar helak ediyor. Birisi haset. Karşımızdakini kıskanırız, kıvranırız; insanın içinde yılanlar, çıyanlar kıvranır. Karşısındakine haset ediyor.
Ya ne var? Allah vermiş. Sana da verir. Sen istesen sana da verir.
Ne oluyorsun, nedir alıp veremediğin? Allah-u Teâlâ hazretleri veriyor. Kimisi hasetten kimisi şahsî menfaatini vazgeçemez, gidecek sanır. Halbuki asıl menfaat, Allah'a itaattedir.
"Ben bu kiliseyi, bu papazlığı, bu hahamlığı bırakırsam para pul elimden gider, mevki makam elimden gider!"
Ya hu gider ama âlâsı gelir, daha iyisi gelir. Ahiretin saadeti, selameti gelir. Allah-u Teâlâ hazretleri cömertlerin en cömerdidir.
Sen O'nun için bir fedakârlık yapacaksın da O altında mı kalacak? Hâşâ sümme hâşâ! Olur mu öyle şey? Lütuflarına gark eder. İnsanoğlu anlamaz, kıskanır, düşünür, çeşit çeşit hesap yapar. Elini vicdanına koyup da Müslüman olanlar da çok; bugün de var.
Avrupa'da, Amerika'da, Japonya'da, Hindistan'da, Afrika'da, dünyanın her yerinde... Hem de lalettayin insanlar arasından değil alimler arasından, çeşit çeşit dinleri incelemiş kimseler arasından. Mesela bir tanesi Meryem Cemile, kadın, Yahudi bir aileden gelmiş, Yahudi olarak yetişmiş. Yahudilerin Müslüman olması daha zor. Çünkü dünyaya hâkimler, istedikleri gibi yaşıyorlar, düzenlerini kurmuşlar. Amerika'da yetiştiği için Hristiyanlığı öğrenmiş. Ama ruhunu doyurmamış, tatmin etmemiş. O inançlar, o söylenen sözler, o aslı doğru ama asırlar geçmiş, bozulmuş şeyler tatmin etmeyince felsefe tahsili yapmış, dinsizliğe kaymış. "Acaba bunların hiçbirisinin aslı esası yok mu?" diye üniversite tahsili yapmış, her şeyi inceledikten sonra sıra, İslâmiyet'i incelemeye gelmiş. Onu inceledikten sonra huzuru, sükûnu bulmuş, Müslüman olmuş. "Bu Amerika'da Müslümanlık yapılmaz." demiş, kalkmış Pakistan'a gitmiş.
"Amerika’daki konforu niye bıraktın?"
Konforun ne kıymeti var? İnsanın ruhu hoş, mutmain olunca, kalbi iman ile dolunca ha taş ha saman ha toprak ha virane ha kâşane hiç fark etmez. Gitmiş Müslüman olmuş, çeşit çeşit eserler yazmış; ne kadar güzel fikirler ileri sürüyor.
"Mevtanıza lâ ilâhe illlallah deyin."
Ama nasıl Allah?
Halim ve Kerîm olan Allah. Halim Allah, hilm ile muamele ediyor, kullarının başına taş yağdırmıyor, bu dünyada serbest bırakmış.
Bu dünyada nasıl hareket edecek? Eğer gözümüzden perde kalksa etrafımızdaki insanların perdenin arkasındaki çehrelerini görsek hiçbirisini sevemeyiz. "Ne hainmiş ne kötüymüş ne şöyleymiş ne böyleymiş." deriz. Esrarına vâkıf olsak vururuz, elimizin tersiyle devirir atarız; içindeki hislerden dolayı hiç kimseyle ahbaplık edemez hâle geliriz.
Allah-u Teâlâ hazretleri bütün gizlileri biliyor, bütün aşikârları biliyor. İçten geçenleri, kalpten gönülden geçenleri biliyor. Her türlü esrara vâkıf ama Halim, hilm sahibi, yine lütfediyor, affediyor. Bir istiğfar ediverse bağışlıyor. Bir özür dilese günahından geçiyor. Üstelik günahını örtüyor. Settâru'l-uyûb, ayıpları örtücü; "Kulum mahcup olmasın." diye kimseye de göstermiyor. Sonra keremi o kadar çok ki...
Yübeddilu'llâhu seyyiâtihim hasenât. "Günahlarını da iyiliğe tebdil ediyor." Sanki günah işlememişler de onlar sevapmış gibi hesaba geçiriyor. Keremi çok. Onun için arkasından da demiş ki halîmü'l-kerîm "kerem sahibi."
Kerem ne demek?
"Asil ve cömert" demek. Cömert Mevlâ'mız kullarına bol bol veriyor. Günahlarını bildiği halde, kulların kendisine âsi olduklarını gördüğü halde müsamaha ediyor; "Dur bakalım." diye, fırsat ve ruhsat veriyor, kullarını serbest bırakıyor. Eğer bir zaman gelir de kul hatasını anlarsa bağışlayıveriyor. Eğer hatayı yaptığı zaman başına azabı indirse indirir. Yıldırım yağdırsa yağdırır. Çok uzun zaman müsamaha gösteriyor. İhmal etmiyor. İhmal yok, imhal ediyor. "Bakalım kulum ne yapacak?" diye mühlet veriyor. Allah-u Teâlâ hazretleri o arada hilm ile sabır ile kullarının o hatalarına vâkıf olduğu halde bağışlıyor.
Ne kadar güzel! Bak ölüm anında ölmek üzere olan kimseye bu sıfatları hatırlatıyor:
"O Allah'tan başka tanrı yok ki hilm sahibidir. Merak etme affedicidir, günahlardan geçer, kerem sahibidir, bağışlar, bağışlaması çoktur. Korkma kardeşim ahirete gidiyorsun ama telaşlanma, dünya hayatından endişe etme. "Allah Halim, Kerîm" demiş oluyor."
Sübhânallâhi rabbi's-semâvâti's-seb'i ve rabbi'l-arşi'l-azîm. "Yedi semanın ve Arş-ı Azim’in Rabbi olan Allah-u Teâlâ hazretleri her türlü noksandan, her türlü kusurdan, eksiklikten münezzehtir."
"Her türlü hoşlukla, her türlü kemal sıfatıyla muttasıftır. Her güzellik O'nda, her kemal O'nda, her işi hoş, her şeyi yerli yerince" diye hatırlatmış oluyor.
Zaten kimi övsen sonunda O'na varır. Her şeyi yaratan O olduğu için insanı övsen yaratana gider.
Güzel bir makine görsen yapıcısına gitmez mi?
"Ne kadar güzel otomobil yapmış, aferin!" Otomobili methediyorsun ama sahibine gidiyor.
"Ne kadar akıllı adam!" Yaratanına gidiyor.
"Şu yaprak ne hoş yaratılmış, şu çiçek ne kadar güzel!"
Hepsi, bütün övgüler Allah-u Teâlâ hazretlerine gider. "Bütün övmeler övülmeler Allah-u Teâlâ hazretlerinindir." demiş oluyoruz. Efendimiz; "Bunları telkin edin." buyurmuş.
Demek ki ölmek üzere olan kimsenin yanında yumuşak yumuşak, tatlı tatlı, işin güzel tarafından güzel sözler söylenilecek; mırıl mırıl, yavaş yavaş söylenilecek. Boğazına sarılıp da "İlla bunu söyle." diye ısrar edilmeyecek. "Hadi sen de tekrar et." bilmem ne... O içinden tekrar ediyordur merak etme, çok zorlama. Hatta bir de garip bir şey yazıyor burada, birisine "böyle söyle" demişler o da "hayır" demiş. "De" "hayır" "de" "hayır" eyvah ne oluyor, diye çok üzülmüşler. Sonra anlaşılmış ki şeytan ona gelmiş, imanını almak istiyor, yanlış telkinlerde bulunuyor; onun gözünde öyle görünüyormuş. Şeytan kendisine teklifte bulundukça o da "hayır" diyormuş. Ona "hayır" diyor yoksa berikisine değil. O hal biraz sıkıntılı bir haldir, bilmiyoruz. Orada gözümüzün görmediği nice şeyler var. Onun için yumuşak yumuşak denilecek.
"Yâ Resûlallah! Bu dirilere denilse nasıl olur?" dediler.
"Daha güzel olur, daha güzel olur." buyurdular.
Son nefeste iman ile göçmek için böyle söylemek güzel ama insan asıl hayattayken, diriyken bunları söyler de bunları düşünerek yaşarsa daha güzel olur.
Sonra bir hadis-i şerif var ki onu hiç hatırımızdan çıkarmayalım. Hocamız şu minberde aylarca onun üzerinde hutbe dahi okumuştu. Aynı hadisi uzun zaman izah etti. Hocamız bir mevzunun üzerinde derinlemesine, iyice yerleşinceye kadar çok dururdu rahmetullahi aleyhi rahmeten vâsıaten.
Temûtûne kemâ ta'îşûne. "Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz."
"Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz." İstediğin gibi yaşa hadi bakalım! Son nefeste ben bir lâ ilâhe illallah derim, paçamı kurtarırım. Temenni ederiz ki Allah sana rahmet eylesin, ne diyelim? Ben senin cehenneme gitmeni istemem. Ama hadis-i şerifte böyle:
"Nasıl yaşarsan öyle ölürsün." Gayret edeceksin, uğraşacaksın, didineceksin. Şu sözleri hayattayken söyleyeceksin. Şu sözlerin mânasına hayattayken vâkıf olacaksın, içine sindireceksin. Allah'ın Halîm'liğini, keremini, noksandan münezzeh, güzeller güzeli, cömertler cömerdi, kuvvetliler kuvvetlisi, padişahlar padişahı, her şeye Kâdir, her şeyin hükmü elinde olduğunu düşüneceksin, gereğini daha önceden yapacaksın; o zaman öyle ölürsün.
Lekkınû mevtâküm lâ ilâhe illallâh.
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.
"Ölmek üzere olan kimselerinize lâ ilâhe illallah sözünü telkin edin."
Yanında yavaş yavaş lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah deyin; o da sizden duyarak –içinden- tekrar eder. Sesli veya sessiz böyle telkin edin.
Fe-innehâ. "Çünkü bu sözler, böyle demek." Tühdimü'l-hatâyâ kemâ yühdimü's-seyle'l-bünyâne. "Selin binaları yıkıp götürdüğü gibi hataları, günahları yıkar götürür."
Lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah demek; evleri, barkları, duvarları, binaları coşkun sellerin alıp götürdüğü gibi günahları alıp götürür.
Peygamber Efendimiz; "Bina yıkacak kadar kuvvetli seller gibidir." demek istiyor.
Bir sel olur neyse ama evleri götüren, binaları yıkan selleri düşünün. Coşkun, çok yağmış, dağdan güldür güldür geliyor, önüne ne gelirse alıp götürüyor, işte lâ ilâhe illallah böyledir. Hataları alır götürür ya biz onun için lâ ilâhe illallah diyoruz. Senin kadar bizim de aklımız var, biz aptal değiliz. Biz de tahsil gördük, biz de dünyayı gördük Boğaziçi'ni, Emirgan'ı biz de biliyoruz, Taksim'i, gazinoyu, tiyatroyu, Çamlıca'yı, Adalar'ı, modaları hepimiz biliyoruz ama bak Peygamber Efendimiz böyle buyurmuş, işte sen bunları bilmiyorsun. Biz onun için lâ ilâhe illallah diyoruz.
"Allah Allah! Bu adamlar amma gerici adamlar ya, boyuna lâ ilâhe illallah diyorlar!"
İşte bunun için lâ ilâhe illallah diyoruz.
Lekkınû mevtâküm şehâdete en lâ ilâhe illallâh.
Sonra hadisin devamı var:
Kâlû: Fe-keyfe hiye li'l-ahyâ. "Yâ Resûlallah! Lâ ilâhe illallah diye söylemek, telkin etmek canlılar için nasıldır?" Kâle: Ehdemü ehdemü. "Günahları daha çok alıp götürücü, sel gibi, daha fazla. Daha fazla tesir eder."
Onun için işi sona bırakmadan, başından biz yine lâ ilâhe illallah'ı çok söyleyelim. Bırakın! Başka herkes bir laf söylüyor şu dünyada, görüyorsunuz. Hiçbir kimsenin aklı, ötekisine uymuyor. Bak işte Resûlullah Efendimiz, Peygamber Efendimiz, numunemiz, Allah'ın elçisi böyle buyuruyor. Bu sözün mânasını bile bile, düşüne düşüne lâ ilâhe illallah'ı çokça söyleyelim.
Bir kere lâ ilâhe illallah diyen cennete giriyor.
Az söz değil. Hadis-i şerifte geçer ki adamcağızın birisinin ahirette hesabı görülmüş. Eyvah, zavallı! Felaket! Hesap fena çıkmış. Cehenneme gideceğini anlamış. Teraziye bakmış, lehinde bir şey yok, cehenneme gidecek, boynu bükülmüş. Kös kös, mahzun durumda beklerken Allah-u Teâlâ hazretlerinden meleklere nida olacakmış:
"Şu kâğıdı da kefeye koyun bakalım."
Bir kâğıdı terazinin kefesine koyacaklarmış, bütün günahları bastırıp hepsinden ağır gelecekmiş. Sevabı çok. Üzerinde lâ ilâhe illallah yazılı. "Kulum lâ ilâhe illallah demişti." diye o teraziye konunca iş düzelecekmiş, cennete gidecekmiş.
Onun için ne oluyor?
Yolda yürüyorsun, zamanın boş. İşte çalışıyorsun, elin çalışıyor, dükkânda müşteri bekliyorsun, henüz gelmemiş lâ ilâhe illallah de. Bak ne diyor:
Keyfe hiye li'l-ahyâ, kâle ehdemü ehdemü. "Lâ ilâhe illallah demek diriler için nasıldır? Günahları daha çok yıkıcı, daha çok yıkıcı."
Fe-men kâlehâ inde-mevtihî. "Kim ölmek üzereyken bu sözü söylerse."
Vecebet lehü'l-cennetü. "Cennet ona vacip olur."
Lâ ilâhe illallah derse ölürken cennete girer. Bak işte burada geçen ifadeden, kişinin ölmek üzere olduğu ve o esnada söylenmesi gerektiği anlaşıldı.
Kâlû: Yâ Resûlallah! Fe-men kâlehâ fî sıhhatihî. "'Peki sıhhatinde derse ne olacak ya Resûlallah?' diye sordular." Kâle: Tilke evcebü ve evcebü. "O zaman cenneti daha çok gerekli kılar, daha çok gerekli kılar." Ve'llezî nefsî bi-yedihî. "Şu canım elinde olan Allah-u Teâlâ hazretlerine and olsun ki."
Peygamber Efendimiz' in böyle yemini vardır; "Şu ruhum, nefsim, canım kudreti elinde olan Allah'a yemin ederim ki." diye bu tarzda yemin ederdi.
Lev cîe bi's-semâvâti ve'l-aradîn. "Eğer yerler gökler getirilse." Ve men fîhinne. "Yerlerdeki, göklerdeki varlıkların cümlesi getirilse." Ve mâ beynehünne. "Bunların arasındaki varlıkların cümlesi getirilse." Ve mâ tahtehünne. "Bunların altındaki varlıkların hepsi getirilse."
"Yerlerdeki göklerdeki, onların arasındaki, altlarındaki, üstlerindeki varlıkların hepsi getirilse."
Fe-vudı'at fî keffeti'l-mîzân. "Bunlar bir büyük terazinin bir kefesine konulsa." Ve vudı'at şehâdetü en lâ ilâhe illallâh fi'l-keffeti'l-uhrâ. "Lâ ilâhe illallah sözü de öbür kefeye konulsa." Le-ruccihat bihinne. "Onların hepsini bastırır."
Resûlullah Efendimiz yemin ederek söylüyor; "Yemin ederim ki onların hepsini bastırır." diyor.
"Yerleri, gökleri, içindekileri, altındakileri, üstündekileri, hepsini bir kefeye koy lâ ilâhe illallah daha baskın gelir."
Bu sözün kadrini bilerek çokça söyleyelim inşaallah.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.