05.04.1981 - Namaz Kılmadan Önce Misvak Kullanmak, Namaz, Allahı Bilmek

05.04.1981 - Namaz Kılmadan Önce Misvak Kullanmak, Namaz, Allahı Bilmek
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ resûlinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn.
Rek’atâni bi-sivâkin efdalü min seb’îne rek’aten bi-ğayri sivâkin.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuşlar ki:
“Misvak kullanarak kılınan iki rekât namaz, misvak kullanmadan kılınan yetmiş namazdan daha faziletlidir.”
Duydunuz mu?
Neden bazıları misvağı çıkarıp çıkarıp namaz kılıyorlarmış, namaz kılmadan önce dişlerini misvaklıyorlarmış, anladınız mı? Hadis-i şerife dayanıyor.
Misvak nedir?
Misvak çeşitli ağaçlardan elde edilebiliyormuş. Sarımsı renkli bir sopa, dal. O dalı kestiğin zaman ucunu çok yavaş yavaş, tak tak tak, hafif hafif vurunca lifleri birbirinden ayrılıyor. Diş fırçası gibi bir şey oluyor. Ucu süpürge gibi, lifleri ayrıldığı için tel tel oluyor. Onu düz değil biraz meyilli keseceksin. Ta bin dört yüz sene öncesinin fırçası. O zaman dişleri öyle temizlerlermiş.
Yirminci yüzyılda o misvak ağacının bazı faydaları anlaşılmış. Ankara’da “Fikret Bey” diye tanıdığım iyi bir dişçi var. Dedi ki:
“İnsanların yüzde altmışında filanca hastalık vardır.”
Adını hatırımda tutamadım. Diş köklerinde hastalık olurmuş. Dişin dibi var, etin içine giren uç tarafı; orası iltihap olurmuş ve diş oradan sallanırmış, nihayet çıkarmış. “Diş kökü iltihabı hastalığı” insanların yüzde altmışında olurmuş. Misvak kullananlarda olmuyormuş.
“Misvakla dişlerini temizleyen insanlarda olmuyor hocam.” dedi Dr. Fikret Bey.
Demek ki misvakın böyle faydaları var.
Şimdi bazıları var, diyorlar ki:
“Efendim, şimdi yirminci yüzyıldayız. Binâenaleyh diş fırçası ile temizleyelim.”
Elbette mühim olan ağzın temiz olması.
Çünkü Hz. Ali Efendimiz’ den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki;
Es-Sivâkü mutahheratün li’l-femi ve merdâtün li’r‑râbbi. “Misvak ağzı temizleyicidir, Allah’ın rızasını kazanmaya da vesiledir.
Misvakın iki faydasını sayıyor. Biri ağzı temizlemek. Demek ki insan ağzını temizlerse olur. Hatta bir hadis-i şerifte geçmişti:
Tecziye’l-esâbiu mecziye’s-sivâk. “Misvak olmadığı zaman insanın yanında parmaklar misvak yerine geçer.”
“Abdest alırken insan parmaklarıyla da dişlerini ovuştursa ve onun üstündeki o sarı olan kirleri, et kırıntılarını, ekmek kırıntılarını temizlese o da olur.” diye hadis-i şerifte söylüyor.
Demek ki mühim olan ağzın temizlenmesi. Ama burada bir şeyi de söylemeden geçemeyeceğim. Eğer diş fırçaları naylondan olursa kırılıp yutulursa hastalık yapıyormuş. Fırçalama ağızda kalır da yutulursa naylonun yutulması içeride kansere kadar varan hastalıklar yapıyormuş. Naylon kullanmamak lazım. Naylonun ötesinde, fırçalamaktan dibi hemen çatlayıp kılları dökülmeyecek sentetik elyaf kullanmak lazım. Daha kaliteli şeyler kullanmak lazım ki fırçanın telleri ağza dökülüvermesin.
Bazıları kıl fırça arıyorlar. Ben bu kıl fırçaları sordum; “Umumiyetle o hınzır kılından yapılır.” dediler. Ona çok dikkat edin. “Kıldan fırça alacağız.” derken öyle yanlış bir şey yapılmasın.
Çünkü hınzırın bizim dinimizde eti de haramdır, kılı da haramdır; her şeyi haramdır.
“Hayırlı bir iş yapacağız.” derken bu sefer domuz kılını dişinize sürtüp de harama düşmeyin. Diş fırçası alacağınız zaman hiç olmazsa naylon değil, kaliteli sentetik fırça alın. Ama misvak alırsanız misvakın da diş etleri hastalıklarına filan faydası olduğu söyleniyor. Başka bilmediğimiz, ilmin henüz bulmadığı faydaları da olabilir.
Mühim olan ağzı temizlemektir. Bulunmadığı zaman parmakla bile ağzı temizleyebilirsiniz; o da olur.
Misvakla kılınan namaz, misvaksız kılınan namazdan ne kadar daha sevaplı? Yetmiş kat daha sevaplı.
İslâm dini temizliğe ne kadar değer vermiş. Müslümanın dişi pırıl pırıl olacak. Müslümanın elbisesi pırıl pırıl olacak. Müslümanın iç çamaşırları tertemiz olacak. Müslümanın kılları tıraşlanmış olacak. Müslümanın tırnakları kesilmiş olacak. Müslümanın tıraşı yapılmış olacak. Müslümanın kalbi temiz olacak.
İçten dışa, tırnaktan dişe Müslümanın her tarafı temiz olacak. Bu kadar güzel din.
El-Hamdü lillâhi’llezî ce’alenâ min Ümmet-i Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem.
Ne kadar büyük nimetin içindeyiz ne kadar güzel bir din salikiyiz. Bâtıl, yanlış bir din değil, yanlış şeyleri öğreten bir akide değil. Elhamdülillah! Asırlar geçiyor, on dört asır geçiyor, on dört asır evvel dinimizin emretmiş olduğu bir şeyin faydasını ilim ondan sonra anlıyor.
Bu hadis-i şerif birkaç cümleyi daha ihtiva ediyor. Birinci cümlesi misvak ile ilgiliydi onu söyledik. Aynı hadis-i şerifin ikinci cümlesinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz devamla şöyle buyurmuş:
Da’vetün fî’s-sırri efdalü min seb’îne da’veten fî’l-alâniyeh. “Gizli yapılan, gizlide yapılan bir dua, açıkça yapılan yetmiş duadan daha faziletlidir.”
Gizli yapılan dua daha makbuldür. İnsanın içinden, kimsenin görmediği, duymadığı yerde Allah’a yaptığı dua daha makbuldür.
Bir insanın bir kardeşine, yüzüne karşı değil, onun olmadığı bir yerde arkasından yaptığı dua makbuldür, çok kıymetlidir.
Onun için sevdiğiniz kardeşlerinize gıyabında, arkasından dua edin. O da size dua etsin, siz de ona dua edin; elhamdülillah insan hep birlikte kurtulur.
Siz ona gıyabında dua edersiniz, sizin duanız kabul olur. Çünkü reddedilmez. Ben size edeyim, siz bana edin. Herkes birbirine etsin. Dualaşarak hepimiz Allah’ın indinde makbul kimseler olalım. Kendisi için yaptığı dua başka; başkası için yaptığı dua daha kıymetli oluyor.
Burada başka bir şey söyledi. Burada söylediği husus; gizli yapılan dua aşikâre yapılan duadan daha makbuldür.
Demek ki içimizden Mevla’mıza bağlılığımızı sürdürmek, O’nunla aramızda münâcaatımızı sessizce yapmak tavsiye ediliyor. Münâcaat demek Arapça’ da “fısıldaşmak” demek. Necvâ “fısıltı, fısıldaşmak” demek; münâcat da “karşılıkla sessiz sedasız konuşmak” demek.
Allah-u Teâlâ hazretlerine münâcaat ediyoruz, ne demek? Kimsenin duymayacağı bir tarzda derdimizi ona açıyoruz.
Yakup aleyhisselam’ın sözü ne güzeldir! Yusuf aleyhisselam’dan ayrı düşmüş; hüzünlü, mahzun, diyor ki;
İnnemâ eşkû bessî ve huznî ile’llâh. “Ben sıkıntımı, üzüntümü, mahzunluğumu Allah’a arz ediyorum.”
Derdi var ama Mevla’sına yalvarıp yakarıp münâcaat ediyor, öyle hallediyor. İnsanın bu şuura ermesi lazım. Allah-u Teâlâ hazretlerine böyle gönülden bağlantısını kurması lazım. Perdesini aralaması lazım artık.
Kaç senedir Müslümanız? Ne zaman yola geleceğiz?
Hadis-i şerifin üçüncü cümlesi:
Ve sadakatün fî’s-sırri. “Gizli verilmiş olan bir sadaka.” Efdalü. “Daha üstündür.” Min seb’îne sadakaten fî’l-alâniyeh. “Aşikâre verilen sadakadan yetmiş defa daha üstündür.”
Yani bir insan diyelim ki cebine yüz lira koydu; bir fakir kardeşine bunu verecek. Herkesin gözü önünde “Al kardeşim.” dedi, verdi. Bir sevap kazanacak tabi. Çünkü hayır yapıyor, muhtaç bir kimseye para veriyor. Ama bunu gizli yapsaydı; hiç kimse duymadan, hiç kimse görmeden tenha bir köşede sıkıştırıp da eline geçiriverseydi, o daha iyiydi.
Hatta o görmeden, farkına varmadan cebine koyuverse, o daha iyi. O da bilmese, o da mahzun olmaz. Çünkü almak o kadar zor bir şey ki! Bir insandan bir şey alıyorsun, insan eriyip yerin içine geçer.
İnsanın para istemesi ne kadar zormuş! Kendi evinde kendi yağında kavruluyorsun, paran varsa katık alıp yiyorsun, yoksa ekmeği tuza banıp yiyorsun, kendi hâlinde.
Ama gidip birisinden bir şey istemek çok zor bir şey. Almak da zor. Birisi aşikâre; “Al bakalım şu parayı, sadakam olsun.” diye söylediği zaman insan etrafına bakar, mahzun olur.
Gizlisi makbul.
Bir hikâye de anlatırlar. Bir insan salih, Allah’tan korkan, zarafet sahibi oldu mu zarif oluyor.
Bir mürid, galiba Hatem-i Esam kaddesallahu sırrahu hazretlerine -başka bir şahıs da olabilir belki hafızamda yanlış kalmıştır.- çıkarıp külliyetli bir miktar parasını vermiş.
Kendisine miras intikal etmiş. Diyelim ki bin dinar para, altın lira. Adamcağız da düşünmüş taşınmış;
“Bu hayrı yapsa yapsa, yerli yerine yerleştirmek için en iyi yerini hocam bilir.” demiş, götürmüş, hocasına vermiş,
Hocası da vaaz esnasında;
“Sizin kardeşiniz filanca çok cömert bir kimse. Maşallah. Bin dinarı getirdi, verdi.” demiş, onu cemaatinde methetmiş. Orada cemaatin içinden çocuk kalkmış, demiş ki:
“Efendim ben size vermiştim bunu ama sonradan annem razı olmadı. O parayı geri istiyorum.”
O şeyh efendi, o büyük alim de kesesini çıkarmış, adama geri vermiş. Sonra kalabalık dağıldıktan sonra o şahıs boynunu bükmüş, gelmiş;
“Efendim kusuruma bakmayın, beni affedin. Annem öyle bir şey demedi ama halkın karşısında hayır yapmış bir kimse olarak beni methettiniz. Çok mahcup oldum, ondan bu sözü söyledim. Annem istemiş değil. Ne olur yaptığım hayrı kimse bilmesin.” demiş, gerisin geriye tekrar vermiş.
Ankara’da bir cami yapılacaktı. Duyduk ki filanca köyde bir kadın varmış, hacı teyze. Çok zenginmiş.
Köylü nasıl zengin olur?
Köyün kenarından yol geçmiş, tarlaları para etmiş, şu kadar milyona o tarlayı satmış, bu kadar milyona bu tarlayı satmış. Çocuğu haftada bir otomobil değiştiriyor. Bir Masteng otomobil alıyor, bir Cadillac alıyor, ondan sonra bırakıyor bir Ford alıyor, bir Mercedes alıyor. Para bol, ne yapacağını şaşırdı.
Biz o hacı teyzeye bir heyet halinde gittik;
“Mahallemizde cami yok. Sen de ‘hayır sahibiymişsin’ diye duyduk. Camimize yardım edersen istersen camimize adını da verelim. Mühim olan caminin yapılmasıdır. Senin adını taşısın ‘filanca hatun camisi densin.’ dedik.”
“Aman aman, yavrum, ben ismi filan ne yapayım; hiçbir şey istemem. Yardım da yapacağım.” dedi. Sessiz sedasız parayı verdi. Allah bilmiyor mu?
Hiç kimse bilmeden onu verince, gizli olunca, sevabı çok oluyor. Bilen, erbabı buna göre hareket ediyor.
Rek’atün min âlimin bi’llâhi hayrun min elfi rek’atin min mütecâhilin bi’llâh.
Bu hadis-i şerifte söz, bir rekât; burada iki rekât geçmiyor.
Rek’atun min âlimin bi’llâhi. “Allah-u Teâlâ hazretlerini bilen, mârifetullaha sahip bir kimseden çıkmış olan, onun tarafından kılınmış olan bir rekât namaz.” Hayrun. “Daha hayırlıdır.” Min elfi rek’atin. “Bin rekâttan daha hayırlıdır.” Min mütecâhilin bi’llâh. “Allah-u Teâlâ hazretlerinden gafil ve cahil olan bir insanın kılmış olduğu namazdan.”
Burada da “Allah’ı bilen kimsenin namazı, öteki bilmeyenden bin kat daha hayırlıdır.” diye zikredildi.
Allah’ı bilmek, mekteplerde öğretilmiyor. İnsan Allah-u Teâlâ hazretlerini bilmek için illa üniversite mezunu olması gerekmez. Hatta Allah’ın öyle bilgili kulları vardır ki hiç mektep medrese görmemiştir. Ömrü dağda çobanlıkla geçmiştir.
Şeybân-ı Râî gibi, çobanlık yapmış, ömrünü çobanlıkla geçirmiş kimseler var.
Ama Allah’ı bildiği nereden belli?
Allah ona ikram etmiş, kerametler vermiş. Gözünden perdeyi kaldırmış, dilinden bağı çözmüş. Konuştuğu zaman inci mercan saçılıyor. Allah-u Teâlâ artık ona her türlü imkânı ihsan etmiş oluyor.
Demek ki bilgi meselesi değil. Allah-u Teâlâ hazretlerini bilmek, kitap okuma meselesi değil. Kitap okumaktan daha başka bir şey.
Onun için kitap okuyan kimselere “alim” derler, Allah-u Teâlâ hazretlerini bilen kimselere de “arif” derler.
Bizim örfümüzde kullandığımız kelime olarak ikisi farklıdır. Filanca adam arif-i billah’tır; “Allah-u Teâlâ hazretlerinin mârifetullahına vâkıf bir kimse” demektir. Bazen bir insan ciltlerce kitap yazmış olur ama arif-i billâh olmaz. Gözü perdelidir; dünyanın ahiretin ne olduğunu daha anlayamamıştır, imanı zayıftır.
Bu hususta bir de hikâye anlatırlar. “Belki hadis-i şerifin mânasını daha iyi anlatır.” diye zikredelim.
“Fahreddin-i Razi” diye, meşhur bir alim var. Büyük tefsir yazmış; Tefsir-i Kebir. Kelama dair kitapları var, daha başka eserleri var. “Fahreddin-i Razi” deyince herkes “büyük alim” diye kabul eder. Eski alimlerden birisi.
Necmeddin-i Kübra kaddesallahu sırrahu hazretlerinin muasırıymış. Necmeddin-i Kübra da Kübreviyye tarikatının piri. Çok alim bir kimse. O alim kimsenin huzuruna gitmiş, selam vermiş, el öpmüş. Demiş ki:
“Efendim, bendeniz Fahreddin-i Razi’yim. Hadis mevzuunda şu kitabı yazdım, tefsir mevzuunda şu kitabı yazdım, ilm-i kelâmdan şu kitabı yazdım, fıkıhtan şu kitabı yazdım. Elhamdülillah bu ilimlerin hepsine vukufum oldu. Bir de şu tasavvuf ilminde bilgi sahibi olmak istiyorum. Kabul ediyorum, itiraf ediyorum ki tasavvuf mevzuunda bilgim az. Siz de bu hususun üstadısınız. Lütfen beni talebeliğe kabul etseniz de bana bu hususta bilgi verseniz. Lütfeder misiniz?”
“Hay hay evladım, olur. Ben sana tasavvufun inceliklerini öğreteyim...”
Tasavvuf insana iki şeyi öğretiyor: Bir, mârifetullah. İki, tezkiye-i nefs. İnsanın Allah tarafından sevilmesi için neler lazım, onu öğretiyor. İnsanın Allah’ı sevip O’na bağlanması için neler lazım, onu öğretiyor. Tasavvuf insana iki sevgiyi öğretiyor:
Allah’ın insanı sevmesinin şartları nelerdir; insan ne yaparsa Allah’ın sevgili kulu olur, onu öğretiyor. Bir de insan neleri öğrenirse Allah’ı sever, Allah’a gönülden bağlanır.
Öyle insanlar var ki;
Hoştur bana senden gelen.
Ya Goncagül yahut diken.
Ya hil’atu yahut kefen, diyebiliyor.
“Yâ Rabbi! sen bana ne takdir edersen ben razıyım, baş üstüne. Ben senin kulun değil miyim; istersen kefen gönder, razıyım, istersen hil’at gönder ister gül gönder ister diken gönder. Senden ne gelirse hepsi baş üstüne!” diyebiliyor.
Allah-u Teâlâ hazretlerine o kadar muhabbetle bağlanabiliyor. Bu muhabbet nasıldır, insanın içinde nasıl tahakkuk eder, onu öğretiyor. Tabi o aslında birincisine bağlı. Allah insanı sevdi mi, sevgisini de gönlüne koyar. İnsanın ilk önce Allah’a sevdirecek şeyleri bilmesi, onları öğrenmesi lazım.
Bunun en kestirme yolunu da hemen bu aralıkta söyleyivereyim:
Açın Kur’ân-ı Kerîm’i;
Vallâhu yuhibbü’s-sâbirîn diyor mesela, “Allah sabredenleri sever.”
İnne’llâhe yuhibbü’t-tevvâbîn ve yuhibbü’l-mütetahhirîn. “Allah tevbe edenleri sever. Allah taharet sahibi, temiz kimseleri sever.” diyor.
Açın ne kadar inne’llâhe yuhibbü diye başlayan cümle varsa karşısındaki şeyleri de görün; demek ki temizi severmiş, temiz olmaya çalışın; demek ki sabırlıyı severmiş, sabretmeye çalışın; demek ki tevekkül edeni severmiş, tevekkül etmeye çalışın. Allah yardım ederse işi kolay.
Bu şahıs da tasavvufu öğrenecek. Necmeddin-i Kübra’ya müracaat etti; kendisi de büyük alim. Necmeddin-i Kübra -tabi büyük alimlik başka şey- bir şart ileri sürmüş, demiş ki:
“Ben seni talebeliğe kabul ederim ama bir tek şartım var.”
“Hay hay efendim, buyurun, derhal o şartı yerine getirmeye hazırım.”
“Bana intisap ettiğin andan itibaren ilimlerin hepsi kafandan gidecek, kafan bomboş kalacak, hepsini kaybedeceksin, hiçbir ilmin kalmayacak. Boş bir küp gibi cahil, bomboş bir insan olacaksın.”
Fahreddin Razi düşünmüş; “Eyvah, şimdi yolda çevirirler, bilgi sorarlar; fıkıh, tefsir, hadis sorarlar. “Bilmiyorum, bilmiyorum.” diyecek; çünkü hiçbir şey kalmayacak, kafası boşalacak. Vazgeçememiş, demiş ki:
“Efendim, müsaade ederseniz bu meseleyi biraz düşüneyim.”
Huzurundan dışarıya çıkmış. Arkasından Necmeddin-i Kübra hazretleri tebessüm etmiş, gülmüş:
“Evet, alırdık, alırdık ama daha fazlasını verirdik. Teslim olamadı.” demiş. Burada ne incelik var?
Adam ilminden vazgeçemiyor. Demek ki ilmi kendisine gurur veriyormuş. Allah’ın yolunu, rızasının yolunu öğreneceksin, ahireti kazanacaksın; her şey feda olsun, ne olur?
“Peki, unuttum.” deyiverse öğrenecek.
Tabi ulemanın en büyük ayak bağı budur. Ulema doğru yolu bulamaz.
Neden? İlmine mağrur olduğundan.
Cahil bir kimse hak yolu bulur, Allah’ın sevgili kulu olur, âlâ-i illiyyine çıkar, cennet-i âlâya kavuşur; alim bir insan şu kadar kitabı ezbere bilir, bu kadar şeyi iyi bilir, o seviyeye çıkamaz, aşağıda kalır.
Neden? İlmine mağrur.
İlim bu hak yolda ilk başta insana lazım olan âlettir ama bu âlet üçüncü, dördüncü merhalede insanın sırtına yük olur. Taşınamayacak bir ağır yük olur. O zaman işte kimse onunla yürüyemez.
Onun için insan ne ilmine mağrur olacak ne mevkiine makamına mağrur olacak ne bugünkü hâline mağrur olacak.
Bilmiyoruz ki yarınımız ne olacak?
Allah’ın alimlerden cehenneme attığı kimse yok mu? Çok.
Alim olup da cehenneme giren çok insan var. Hadis-i şeriflerden anlıyoruz.
Kıyamet gününde Allah-u Teâlâ hazretleri bir alimi cehenneme hükmedecekmiş, “Cehenneme atın.” diye emredecekmiş.
Bu hadis-i şerif et-Terğîb ve’t-Terhîb kitabının ihlâs ve riya bölümlerinde geçiyor.
Alim diyecekmiş ki:
“Yâ Rabbi! Ben senin için ilim öğrendim, başkalarına öğrettim.”
Allah-u Teâlâ hazretleri buyuracakmış ki:
“Yalan söylüyorsun!”
Etrafındaki melekler de bütün o Mahkeme-i Kübra’ya şahit olan, hazır olan bütün şeyler de hepsi bir ağızdan o şahsa; “Yalan söylüyorsun!” diyeceklermiş.
Neden?
“Sen bu işi; ‘Ne kadar alim adam!’ desinler diye yaptın; Allah rızası için yapmadın. ‘Seni methetsinler, el üstünde tutsunlar.’ diye yaptın.”
Demek ki niyet iyi olmayınca o bile fayda etmiyor.
Allah’ı bilmek meselesi, ilim meselesi değildir. Hatta bazen ilim erbabını yola getirmek çok daha zordur. Serkeş bir at gibi zapt-u rapt altına girmez. Cahil bir kimseye söylersin;
“Evladım, hatalısın.” dersin,
“Baş üstüne.” der, kabul eder.
Alime söylersin, seksen dereden su getirir.
“Efendim ben şu şeyi okudum da bunu okudum da şu kitapta böyle diyordu da bu ihtilaf var da.”
Mesela sigaranın sıhhate zararlılığı, keseye zararı, kokusunun çirkinliği ortada. İçme! Artı dinle bakalım, ulemaya sor; kaç tane sana delil söyleyecek.
“Efendim şu şöyledir de bu böyledir de...”
“İçme.” diye öteki okumamış bir kimseye söylersin, “Peki, baş üstüne.” der, içmez.
Okumuşa bir türlü onu bıraktıramazsın. Allah tevfîkini refik etsin.
Onun için Yunus Emre “bilmek asıl insanın kendisini bilmesi” diyor ya;
İlim, ilim bilmektir.
İlim kendin bilmektir.
Sen kendini bilmezsin.
Bu nice okumaktır?
Kendi mahiyetini, aslî hüviyetini, kulluğunu, yararlı amelleri, nefsini terbiye etmeyi, güzel ahlâkı iktisap etmeyi bilmedikten sonra, istediğin kadar “O öyle demiş, bu böyle demiş.” diye papağan gibi başkasına ilim naklet, kıymeti yok!
Papağan Lâ ilâhe illallah deyince mânasını bilerek mi diyor?
Öğretiyorsun, öyle diyor. O kadar. Tek Lâ ilâhe illâllah dediği zaman o bir şey mi oluyor? Öyle geldi, öbür taraftan öyle ses çıkıyor.
Onun için âlim-i billâh demek, “Allah-u Teâlâ hazretlerinin marifetini, mârifetullahı içine tahakkuk ettirmiş, yerleştirmiş kimse” demek.
Allah deyince zıplıyor, yerinde duramıyor. Kur’ân-ı Kerîm okununca tüyleri diken diken oluyor. Allah’ın ayetlerini dinleyince imanı ziyadeleşiyor, takviye oluyor.
Eğer beni öldüreler.
Külüm göğe savuralar.
Toprağım anda çağıra.
Bana seni gerek seni, demiş Yunus Emre.
“Öldürseler, yaksalar, kül etseler, küllerini havalara savursalar, Yunus Emre yine; ‘Yâ Rabbi! Ben seni isterim, seni isterim.” diyecekmiş, öyle diyor. O kadar sevgisi var. İnsan bu hâle gelirse, işte iman odur.
Yoksa, Ta’sil ilâ hevve en tetuzhiru hubbehû; hem “Allah’ı seviyorum.” diyorsun dille, hem de Allah’a isyan yolunda devam edip gidiyorsun. O hata, o günah, bu günah, hiç vazgeçemiyorsun.
“Ya etme eyleme; şu televizyonun karşısında koca sakalınla bu programlar sana yakışmaz, bu şarkıcılar, bu şeyler...”
“Yok efendim işte şöyle de böyle de...”
“Sen bilirsin. Söyledikten sonra artık başka ne diyeyim, sen bilirsin.”
Bildiğini tatbik etmedikten sonra kıymeti yok. İnsan duyduğunu, bildiğini tatbik edecek ki bilmediği şeylerin ilmini Allah ona ihsan etsin. Edebi bir kaybetti mi, ipi bir kopardı mı, Allah varidatı, rahmetini keser. Ondan sonra artık o ipi kopuk, freni patlamış nereye gidecek bilinmez. Gider bir yere çarpar.
Onun için edebe çok dikkat etmek lazım. Edep çiğnendi mi, edep bağı koptu mu insanın başına çok felaketler gelir.
Âlim-i billâh demek; “ayet okunduğu zaman tüyleri diken diken olan, Allah’a boyun vermiş, Allah’ın yolunda gitmeye azmetmiş, Allah’ın sevgisini her şeyin üstünde tutmuş kimse” demektir.
Dedelerimiz bu diyarları nasıl aldılar? Canını, ailesini, malını sevseydi alabilir miydi?
Alamazdı. Hepsi kefeni zemzemle yıkadılar, başına sarık diye sardılar, geldiler burada Allah yolunda cihat ettiler. Oh, elhamdülillah, ne güzel memleket; deresi var, çeşmesi var, denizi var, ovası var, yeşilliği var. Biz bedavadan hazır bulmuşuz.
Eğer o iman olmasaydı yaparlar mıydı?
Adam şimdi gidiyor mu? Gitmez. İman olmadıktan sonra ne harbe gider ne canını tehlikeye sokar.
Can bir tarafa; ver şu malını da Allah yolunda cihat olsun. O da yok. Müslümanlık unutuluyor. Müslüman evlatları Avrupa’da, Türkiye’de başka başka ideolojilere kul köle oluyorlar, İslâm’dan uzaklaşıyorlar.
Şu paranı ver de şu mektebi kuralım. Hadi parayı benim elime değdirme, şu mektebi kur. Sen geç başına da yeter ki şu eğitim işi olsun. Şu gençleri yetiştirelim. Allah yolunda bak insanlar şu durumda, şuna şu parayı ver.
Ne maldan ne candan ne rahattan vazgeçiyor! Hiçbir şey yapma da gel haftada bir gün Allah rızası için Allah’ın emirlerini söyleyen insanı dinle. Onu da yapmıyor.
“Televizyonda öyle güzel program var ki onu bırakıp da şimdi nasıl hadis-i şerifleri dinlemeye gideyim?” diyor.
O zaman Allah’ın rahmeti ve bereketi kesiliyor. Çünkü edep bağı koptu. Bakalım o artık nasıl iflah olacak?
İnsan çoban, esnaf, demirci olabilir. Evliyâullahtan demirci olan çok kimseler var. Kömürcü, çöpçü olabilir. Herkesin gözüne hoş görünmeyen mesleklere sahip kimse olabilir. Ama Allah’a karşı kulluğu sağlamdır.
İbrahim aleyhisselam “Halîlullâh” lakaplı; “Allah’ın sevgili dostu, yakın dostu” demek. Allah İbrahim aleyhisselam’ı kendisine yakın dost edinmiş.
Cebrail aleyhisselam demiş ki:
“Yâ Rabbi! Sen bu kulunu kendine samimi sırdaş, has, hâlis dost edindin. Halîlullâh lakabını ihsan ettin. Bu kulun parası var, malı var, çocukları var. Hepsinin sevgisi gönlündeyken onlarla sana nasıl dostluk edecek?”
“Sen git, onunla bir konuş bakalım.”
İbrahim aleyhisselam’ın yanına gelmiş. İbrahim aleyhisselam’ın uçsuz bucaksız sürüleri varmış. “Altın tasmalı köpekler sürüleri beklerdi.” diye kitaplar yazıyor. Malı o kadar çokmuş. Cebrail aleyhisselam insan kılığında sormuş;
“Ey İbrahim, bu sürüler kimin?”
“Allah’ındır ama bekçisi benim. Sen bir ‘Allah’ de, üçte birini sana vereyim.” demiş.
Karşısındaki şahsın Cebrail aleyhisselam olduğunu bilmiyor. Cebrail aleyhisselam “Allah” demiş, üçte birini almış.
“Bir daha ‘Allah’ de öteki üçte birini de vereyim.”
Karşısındakine Allah dedirtecek. Allah’a iman etti mi yeter. Onun için sürünün ne kıymeti var? Bir kere daha Allah demiş.
“Bir kere daha ‘Allah’ de, tamamını vereyim.” demiş. Üç kere “Allah” dedikten sonra, “Al, sürülerin hepsi senin.” demiş.
Cebrail aleyhisselam bakmış ki sürünün gittiğine içinden bir sıkıntı gelmiyor. Bizim beş liramız yere düşse gece uykumuz kaçar. Sürüler gitti, hiç şey yapmıyor.
Arkasından da demiş ki:
“Bir kere daha ‘Allah’ de ben de senin kölen olayım. Beni de köle al, kölelik zincirini boynuma tak, götür.”
Gelmiş tabi,
“Yâ Rabbi! Çok doğru. Bu senin halîlin, samimi dostun imiş. Başka hiçbir şeyin sevgisi gönlünde yok.”
Allah bize -nerede halillik- kulluğunda yardımcı olsun.
Fâtiha-i Şerife mea’l Besmele.
05.07.1981 -
Emir ve İmamlar
03.05.1981 -
Peygamber Efendimiz ve
