05.06.1983 - İslam Kardeşliği

05.06.1983 - İslam Kardeşliği
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Leyset hâzihî bi-ma'rifetin hattâ tağrif'esmehû ve'sme ebîhi ve kabiletehû in marida uttehu ve in mâte itteba'te cenâzetehû.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bizlerin birbirimizi iyi tanımamızı istiyor. Bu hadîs-i şerîfinde de o tavsiye var.
Sen beni tanır mısın?
"Valla bilmem hocam, adını bilmiyorum. Görüyorum arada, pazar günleri gelirsin şu kürsüye çıkarsın ama bilmem."
Ben seni tanır mıyım? Bilmem.
İşte karşıma gelir oturur bir güleç yüzlü, hoş arkadaş. Ama bilmiyorum işi ne mesleği ne nerede oturur ne yapar?
Olmaz. Biz kardeşiz. Hem de nasıl kardeşiz?
İnneme'l-mü'minûne ihvetün. "Müslümanlar başka bir şey değil, sadece kardeştir."
Başka türlü bir sıfat mümkün değil. Birbirimizle hasım olamayız, düşman olamayız, mahkemelik olamayız. Biz birbirimize Allah tarafından kardeş edilmişiz.
İnnemâ edât-ı tahsisi ile geliyor. İnnemâ ile geldi mi dikkat edin.
İnneme'l-mü'minûne ihvetün. "Müslümanlar başka bir şey değildir, ancak ve ancak, sadece ve sadece kardeştir. Başka şeylerin hepsini reddediyorum." diyor Allah-u Teâlâ hazretleri.
Şimdi sen benim kardeşim misin?
Ben senin kardeşinim. Hadi bakalım yapacağın işi ona göre yap.
Ayağıma karpuz kabuğu mu koyacaksın, sırtıma hançer mi saplayacaksın, boynuma kement mi takacaksın, göğsüme tabanca mı dayayacaksın? Hadi bakalım ne yapacaksan yap.
İnneme'l-mü'minûne ihvetün.
Le-in basatte ileyye yedeke li-taktulenî mâ ene bi-bâsıtın yediye ileyke li-aktüleke. "Sen beni öldürmek için bana elini uzatsan ben seni öldürmek için sana elimi uzatmam." diyor.
Hz. Âdem'in oğlu, öteki kardeşine öyle diyor. "Sen beni öldürmeye elini uzatıyorsun ya, ben elimi sana uzatmam." diyor. O arif. O mü'min. Ötekisinin canına elini uzatmaz. Öldürürse de uzatmaz. Kardeş çünkü.
Bu insanlar arasındaki ihtilafı ben anlayamıyorum. Bilmiyorum, bunca yaş yaşadım anlayamadım. Bu insanların arasında temelli bir ihtilaf yoktur. Hatta çok kere aynı şeyi söylerler. Aynı şeyi isterler. Sözleri, kelimeleri farklıdır da çok kere gönülleri birdir. Ama ihtilaf, ihtilaf, ihtilaf…
Milletler arasında ihtilaf vardır. Aynı dinin mensupları arasında ihtilaf vardır. Dinler arasında ihtilaf vardır. Mezhepler arasında ihtilaf vardır. Şehir arasında ihtilaf vardır. Mahalle arasında, Mahalleli arasında ihtilaf vardır. Evin içinde fertler arasında ihtilaf vardır.
İllallah! İhtilaf, ihtilaf, ihtilaf…
Neden?
Hepimizin bir yerden emir almamız lazım.
Herkes bir başka yerden emir alırsa o tabur muntazam adımlarla gider mi?
Herkes bir başka kafaya, felsefeye hizmet ediyor.
"Gelin bu tarafa gidelim" diyor birisi, ötekisi "hayır bu tarafa gidelim", ötekisi "hayır bu tarafa."
"Hayır öyle yapmayalım, böyle yapalım."
"Hayır oturmayalım, kalkalım."
"Hayır kalkmayalım, oturalım."
Tek bir sözü dinlesene. Tek bir yere tâbi olsana.
"Hocam nereye tâbi olacağız? Benden üstün var mı?"
Senden üstün Allah var.
Kabul ediyor musun? Var.
Senden üstün Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem var. Allah-u Teâlâ hazretleri çölün içinden bir cevher çıkarmış. Eğer İstanbul'dan çıksaydı, derdin ki "Acaba eski Bizans kitaplarını, Yunan eserlerini okudu da bu kadar yüksek hikmete, bu kadar yüksek düşünceye, bu kadar güzel fikirlere sahip oldu." derdin. O zaman onlara bağlardın.
"Eğer okumuş olsaydı, kim bilir Hint felsefesinden mi aldı, Yunan felsefesinden mi aldı, Mısır felsefesinden mi aldı?" derdin.
Allah ümmî bir insan gönderiyor sana ki kudretini göresin diye. Hiçbir şey okumamış!
Velâ tehuttuhu bi-yemînike izel-lertâbe'l-mubtilûn.
Eliyle yazı yazmamış, okumamış bir ümmî şahıs gönderiyor; işte kitaplarda sözlerini görüyorsunuz, benden dinliyorsunuz. Onun sözleri. Bu delil sana yetmez mi? 1400 yıl önce ekin bitmez bir çölde yetişmiş bir insan. Üniversite yok. Yirminci yüzyıl değil. Teknik yok. İlim irfan gelişmemiş. Kütüphaneler gelişmemiş. Elektronik beyinler çıkmamış. Computerler çıkmamış. Entegre devreler, şunlar bunlar yok.
Yetmez mi sana?
Dinimiz bizim birbirimizle kardeş olmamızı istiyor. Kardeş etmiş ve böyle diyor. "Aksine hareket edersen mesul tutarım." demek, arkasından o var.
Allah-u Teâlâ hazretleri "Siz kardeşsiniz, başka bir şey değilsiniz" demişse, ben de ona göre hareket etmemişsem nedir bunun arkası?
Bunun arkası yakama yapışılmak ve hesap sorulmaktır. Sen bana kardeşçe davranacaksın, ben sana kardeşçe davranacağım. Hepimiz o çizgiye geleceğiz, mecburuz.
Hepimiz bir şeyimizi bırakacağız, fedakârlık edeceğiz. Neyi bırakacağız?
İslâm'a uymayan şeyi bırakacağız, İslâm'da birleşeceğiz. Allah'ın iradesinde birleşeceğiz. Kâinatı yaratan, şu yıldızları birbirlerine çarptırmadan, şu nizamı birbirleriyle çatışmadan bu mükemmellikte götüren, bu kâinatın, bu nizamın sahibi Allah'a tâbi olacağız. O zaman cemiyetimiz de o nizama girecek.
Nasıl oluyor da saniyesiyle metresiyle hesaplayıp da füzeyi atıp Ay'a yerleştirebiliyorlar. Nasıl olduğunu uzun izah etmeyeceğim, bir tek söz söyleyeceğim: O kadar muntazam ki Ay'ın, Dünya'nın hareketleri, o intizama dayanarak bir hesap yapıyorlar, oraya atıyorlar.
Ya muntazam olmasaydı? Sahipsiz şeyde intizam olur mu?
Yalpalar, zikzak yapar, düşer, kalkar. Şu kâinatın sahibi var, nizamı var.
Coğrafya kitaplarında okuyoruz; Dünya Güneş etrafında dönüyor.
"Efendim muntazam dönse de daire şeklinde dönse daha iyi değil mi?"
O senin aklın. Daire şeklinde olursa her zaman aynı mevsim olur. Güneşe bir yaklaşıyorsun, bir uzaklaşıyorsun. Kışın en uzak yerde bulunuyorsun. Yumurtanın dışı gibi eliptik bir böyle değirmi hareket yapıyor, bir uzaklaşıyor Güneş'ten. Güneş tam orta yerde değil, dairenin ortası gibi değil; biraz köşemsi bir tarafta, elipsin bir odağında. Sen bir uca gidiyorsun, kışın uzaklaşıyorsun. Havalar soğuyor, havalar çatır çatır soğuyor, mikroplar ölüyor, sular buz tutuyor, tohumlar toprağın altında kalıyor. Yağmurlar yağıyor, karlar dağların tepesinde depo ediliyor, birden erimiyor.
Mevsim yavaş yavaş değişiyor. O dağların üstünden o sular şarıl şarıl akmaya başlıyor. Hava ısınıyor, tohumlar yerden başlarını çıkarıyorlar, filizleniyorlar, havanın güzelliğinden neşeleniyorlar, yemyeşil yeşeriyorlar. Tepeden tırnağa ağaçlar çiçek açıyor, bakmaya doyamıyorsun.
Yaptırabilir miydin sen bir ağaca? Kaç tane usta tutsaydın yaptırabilir miydin, o ağacı tepeden tırnağa çiçekle süsleyebilir miydin? Gelinini o kadar süsleyebiliyor musun sen?
Tepeden tırnağa her ağacı süslüyor; kimisi pembe, kimisi beyaz. Şeftalinin hâli başka, ayvanın hâli başka, elmanın hâli başka. Süslüyor, bir güzellik geliyor. Kış soğuk, yaz sıcak, bahar orta mevsim.
Bak, demek ki daire olsaydı bunların hiçbirisi olmayacaktı.
Sonra duyuyoruz ki Dünya kendi etrafında dönüyormuş. Dönmeseydi felaketti.
"Dönmese olur mu hocam, yuvarlak şey döner."
Ay dönmüyor. Yani senin mantığına göre. Öyle mantık yok ya. İncelersin anlarsın. Öyle mantıkla, kafadan uydurma şeyle olmaz. Ay dönmüyor. Ayın bir tarafı bilmem kaç yüz derece sıcak, bir tarafı bilmem kaç yüz derece soğuk. Dönmüyor. Aynı duruyor.
Ya Dünya da dönmeseydi? Hayat olmazdı.
"Efendim biz dünyada olmasaydık da bir önceki gezegende olsaydık, bir sonraki gezegende olsaydık."
Bir önceki gezegen daha sıcak, yaşamana elverişli değil; bir sonraki gezegen daha soğuk, yılları daha uzun. O kadara tahammül edemezsin. Ölçmüş Mevlâ. Dünya dönerken, kendisinin bir ekseni var, dönüyor böyle. Farz edelim ki bir şişi geçirmişsin yün topuna böyle döndürüyorsun, dönüyor. O şiş böyle eksen. O eksen böyle dik dönse ya Güneş'in etrafında. Dik dönmüyor, meyilli dönüyor. Meyilli dönünce Adana kebapçısının kebabı gibi dünyanın her tarafı, bir tarafı yaz oluyor, öbür tarafı kış oluyor, mevsimler oluyor. 23 derece o yörüngesinin değişik olmasından ne hayırlar çıkıyor! Hesapsız değil. Hesapsız gibi gördüğün şeyde bile ne hesap var.
Sonra benim aklımın almadığı bir şey var: Biz şimdi fizikte açtık kitabı okuduk lisedeyken; her şeyin umumiyetle -bir iki müstesna madde var- katı hâli var, sıvı hâli var, gaz hâli var. Gazı sıkıştırırsan sıvı oluyor. Sıvıyı bilmem şey yaparsan katı oluyor. Katıyı ısıtırsan sıvı oluyor. Daha ısıtırsan gaz haline geliyor. Demir bile buhar oluyor. O kadar sıcaklığı verirsen demir bile buhar oluyor.
Her şeyin katısı sıvısından daha ağır. Su müstesna.
Suyun katısı daha hafif. Buz daha hafif. Su artı dört derecede, yani sıfırın üstünde dört derecedeyken en ağır halini alıyor.
Ne demek yani?
En ağır olunca suyun dibine gidiyor, artı dört derecedeki sıcaklıktaki şey alta gidiyor. Öbür taraf üstte kalıyor. Kış oldu mu suların üstüne Allah buzdan bir elbise giydiriyor, aşağıda hayat artı dört derece ile devam ediyor. Balıklar yaşıyor, canlılar yaşıyor, hayat devam ediyor.
Eğer buz sudan daha ağır oluverseydi, bütün öteki o maddeler gibi bu sefer yukarıdan soğuğu görüp de suyun üst tarafı buz tuttu mu buz aşağı gidecekti, dibe oturacaktı. Yukarıdaki gene aşağı oturacaktı, oturacaktı, oturacaktı… Denizlerin on bin metre derinliğine kadar, göllerin ta diplerine kadar bütün sular çatır çatır buz olacaktı.
Balıklar ne oldu? Sizlere ömür. Hepsi öldü.
Hücreler? Hepsi öldü.
Canlılar? Hepsi öldü.
Bir dahaki sene sen bekle de Güneş çıksın da üst tarafı ısıtsın. Güneş üst tarafını ısıtır ama ta on bin metre derinliğe, suya nüfus edemez ki. Bak, bir mevsimlik canı vardı hayatın, giderdi gümbürtüye. Hiç kimse bir mevsim sonra sağ kalmazdı. Gördün mü suyun istisnaî durumunu, artı dört derecede ağır olmasını?
Bunu kim bilir? Alim olanlar bilir.
İnnemâ yahşallâhe min ibâdihi'l-ulemâ.
İşte bir innemâ daha geldi.
İnnemâ. "Ancak." Yahşallah. "Allah'tan korkar." Min ibâdihi'l-ulemâ. "Alim kulları."
Hepsi değil. Min ibâdihi'l-ulemâ. "Bazı alimler korkar."
Bazıları da kafa gezdirir. "Ben alimim, bilgiliyim" diye sağa sola çalım satar. Ama bazı alimler vardır ki işin esrarını mantık gözüyle, akıl gözüyle bir inceler, zeki insan, anlar. "Bu tesadüf olmaz." der, "Böyle şey olur mu?" der. Reddeder onu. Şu kâinatın sahibine teslim olur. Parmağını kaldırır kelime-i şehadet getirir, "Allah" der, "Allah bu kâinatın sahibi" der, teslim olur. Aklın varsa, ilmin varsa, eğer bir de o alimlikten nasibin varsa, o zümredensen gel sen de.
"Hocam ben inandım. Bu benim inancım benim sübjektif kendi içime ait bir şey mi?"
Değil. Öyle şey değil. İman, ilim, irfan, İslâm, din; sübjektif tarafı da var, objektif tarafı da var.
Gel iman et, bak neler göreceksin. Gel bakalım bir iman et, bir teslim ol, Allah-u Teâlâ hazretlerinin önünde bir burnunun kibrini kır. Bir tevazu, bir edep haline bürün, huzurunda bir secde et; bak sana neler gösterecek.
Aciz mi Allah-u Teâlâ hazretleri?
Allah-u Teâlâ hazretleri her insana delil gösteriyor. 1400 yıl önce Kur'an'ı indirdi, artık delile lüzum yok diyebilirdi. Yarın hüccet olsun diye her şahsa ayrı ayrı delil gösteriyor.
"Ey kulum ben sana filanca akşam, filanca gece şu hakikati göstermedim mi? Filanca kul geldi sana şunu şunu söylemedi mi?"
"Söyledi yâ Rabbi."
Hadi bakalım, kaç bakalım o zaman nereye kaçacaksın?
Hiçbir yere kaçamazsın. Allah her kula, iman etmesi için delil gönderir. Bunun hiç istisnası yoktur.
Sen de kendi hayatından dene bakalım.
Sana kıyamet gününü göstermedi mi Allah-u Teâlâ hazretleri? Rüyanda görmedin mi? Korkmadın mı? Kıyametin koptuğunu görüp de "Eyvah, benim halim nice olacak!" diye kan ter içinde yataktan kalkmadın mı?
Çoğu kalkmıştır. Gösteriyor Allah "işte bak böyle olacak, ayağını şimdiden denk al" diye. İşte o şahsî delil.
Sen daha edebini takın, neler olur. Allah seni durduğun yerden rızıklandırır. Gözünden perdeyi açar; görünmeyen şeyleri görürsün, bilinmeyen şeyleri bilirsin. Allah-u Teâlâ hazretleri kâinatı yarattıktan sonra kâinattan çekilmiş de seni yalnız bırakmış değil ki. Her an tecellide.
Biz kardeş olacağız.
"Bu kardeşlik değil" diyor, demin metnini okumuş olduğum hadis-i şerifte. İşte "sen benim kardeşimsin, ben senin kardeşinim."
Öyle şey yok.
Leyset hâzihî bi-ma'rifetin. "Bu bilişme değildir."
Ya nasıl olacak bilişme? Tarif ediyor Efendimiz:
Hattâ tağrif'esmehû. "İsmini bileceksin."
İsmini bilinceye kadar o bilişme sayılmaz. Sonra nesini bileceksin?
Ve'sme ebîhi. "Babasını bileceksin."
Araplarda "filan oğlu filanca" diye geçerdi isim. Ona işaret ama biraz da soyunu sopunu bileceksin demek, kimlerden olduğunu bileceksin.
"Ahmet Efendi ama nereli bilmem, kimlerden bilmem." Olmaz. Biraz geniş tanıyacaksın.
Ve'sme ebîhi ve kabiletehû. "Kabilesini bileceksin."
"Efendim Türkiye'de kabile yok." Şehrini bil, kasabasını bil.
İn marida uttehû.
Bu tanışmadan, bu ahbaplıktan gayeyi bildirmek için de bizim anlayacağımız dilde kısaca izah ediyor.
Resûlullah Efendimiz kolay anlatacak tarzda çok güzel söylerdi, herkesin anlayacağı gibi konuşurdu. Çünkü okuma yazma bilen insan parmaklar adedince azdı. Onlara anlatacak, 1400 yıl sonraki insana da dokunduracak mânayı.
Yapabilir misin sen?
Allah-u Teâlâ hazretleri teyit, takviye etmese mümkün mü?
Çölün adamına söylediğin söz burada tuz gibi, yavan ekmek gibi gelir insana. Ama öyle gelmiyor. Lezzetinden tadına doyamıyorsun.
Neden?
İlahî kudret ile takviye edilmiş. Resûlullah'ın sözleri lâlettayin söz değil ki.
İn marida uttehû. "Hastalanırsa ziyaret edersin." diyor.
Yani kardeşlik kuru kardeşlik değil. İlgi göstereceksin. Hastalanırsa gidip ziyaretine; "İhtiyacın var mı? Sen çalışıyordun çalışamaz oldun. Yatıyorsun yatakta."
"'Geçmiş olsun kardeşim' dedim, vazifemi yaptım."
Öyle şey yok.
"Hocam ziyaret ettim işte 'geçmiş olsun' dedim."
İyi ama biraz düşünsene. Şekil dini olsaydı adını bilmekle kâfi derdi. Öyle demiyor.
"Hastalanırsa ziyaret edersin. Ölürse cenazesine gidersin." diyor, "Cenazesinin peşinden gidersin, son vazifeni yaparsın." diyor.
Demek ki biz kardeşiz. Kardeşliğimiz sıradan olmayacak. Sen beni bileceksin, ben seni bileceğim.
Nasıl bileceğim? Memleketinle, baba adınla, işinle, gücünle bileceğim. Kardeşimsin çünkü.
Bizim Hocamız [Mehmed Zahid Efendi] rahmetullâhi aleyh derdi ki:
"Bir insanın bir şehirde arkadaşı var da otele gidiyorsa, onlar kardeş arkadaş değildir."
Halbuki şimdi biz "aman zahmet olmasın, nasıl olsa cebimde paralar var." diyoruz. Paramıza güveniyoruz. Kardeşliği çiğniyoruz. "Otelde daha rahat ederim." diyoruz. Git bakalım o kulübeye de o kardeşinin ne çektiğini biraz gör. Tabii Hilton'da rahat edersin. Otelinde çarşaflar yeni değişmiştir, bitişiğinde banyo vardır, garsonlar güzel papyon kravatla gelirler hizmet ederler. Para var ya ucunda. Ne istersen aldırtırsın, yaptırtırsın. Telefon emrinde, telgraf emrinde. Gel bakalım şu kulübeye biraz tenezzül buyur. Zengin kardeşin yoksa fakir kardeşin var. Fakirin kulübesine git, biraz da onun sıkıntısını çek bakalım. Biraz da onun derdiyle dertlen. Tabi biz zenginiz, o tarafa gitmeyiz; onlar fakir, bu tarafa gelmek istese gelemez. O zaman anarşi başlıyor.
Anarşiyi nasıl önleyeceğiz? Anarşistlerin hepsini hapse tıkarız, biter.
Vah zavallı vah! Vah zavallı vah!
Sen böyle mi öğrendin ilmi irfanı? Yazıklar olsun sana!
Hapse tıkmakla iş bitmez ki. Temelinden hallet bakalım. Temelinden hallet bakalım. Bir sevgiyi yerleştir bakalım. O onu sevsin, o onu sevsin. Yapabilir misin?
"Hocam o elimden gelmez. Ben kalplere karışmam."
Kalplere karışan var bak. Kalplere hükmeden var. Onun yolunu kapatma. Bu cemiyetin, bu milletin, bu insanların yaşaması bununladır. Bu bir gıdadır. Sen bu gıdayı engellersen, bu yolu kapatırsan cemiyetler ölür, insanlar ölür.
Osmanlı İmparatorluğu'nu parçaladın, ne oldu?
Yerini bir Rusya tuttu, bir Amerika tuttu. Uçak fabrikaları, silah fabrikaları çalışsın diye adamları birbirleriyle çarpıştırıyorlar.
Yapar mıydı deden? Yaptı mı? Yedi asır hâkim oldu şuralara, yaptı mı?
Hizmet etti, alnından ter damladı. "İyilik yap denize at, balık bilmezse Halik bilir." dedi. İnsanlar için yapmadı ki.
Herkes Osmanlı'ya çatıyor. Hizmet götürdü, insanlık götürdü, medeniyet götürdü. İstismar etmedi.
Bugün Bulgar "onun değerini arıyorum" diyor. "Evim vardı, barkım vardı. Emniyet içindeydim. Irzım namusum yerli yerindeydi." diyor. Yaşlı, o devri bilenler bunu söylüyorlar. Ama bilen bilir bilmeyen bilmez.
Sonra bizim dedelerimiz de hata etmiş olabilir. O da bizim gibi.
Sanki biz hatasız mıyız? Bizim torunlarımız bizim hakkımızda ne diyecek?
Osmanlı çekildi. Ne oldu?
Adamlar birbirlerini kesiyor. Afrika kaynıyor. Asya kaynıyor. Orta Asya kaynıyor. Güney Amerika kaynıyor. Orta Amerika kaynıyor. Her yerde bir gerilla, her yerde bir cephe, her yerde bir çatışma, her yerde silahlar.
Nereden geliyor?
Yüzde yirmi yedisi Amerika'dan, yüzde yirmi dördü Rusya'dan. Amerika'nın, Rusya'nın silah fabrikaları çalışsın.
Ama bunun attığı kurşun orada bir cana batıyor, bir kanı akıtıyor.
Varsın akıtsın. Çok para ediyor. Bir uçak şu kadar para. Ne âlâ.
Lanet ola ol mâle ki tahsiline ânın,
Ya din ola ya ırz ola ya namus ola alet.
Böyle para para mı ya? Bizim dedelerimiz bu paraya para mı demişler? Öyle şey mi olur?
Sen gül götürebildin mi? Huzur götürebildin mi? Rahat götürebildin mi?
Osmanlı çekildi, her yer zulüm içinde.
Biz bir süper güç olsaydık böyle mi olurdu? Yapar mıydık? Yapamazdık. Yapmazdık.
Birbirimizi bileceğiz. İyi bileceğiz. Birbirimize yardım edeceğiz. Bu dünya fâni. Hepsi gelip geçecek.
Biz de gideceğiz. Kalacak mıyız? Biz de gideceğiz. Ne götüreceğiz ahirete?
Ne olacak yani? Ne anladık şu hayattan? Ben 45 yıl yaşadım, sen 50 yıl yaşadın, 70 yıl yaşadın.
Ne anladın şu dünyadan? Ne oldu?
Birisine bir iyilik yapabilmişsek içimizde o huzur var. Birisine bir ziyafet çekebilmişsek, can-u gönülden "Allah senden razı olsun" dedirtebildiysek ne mutlu!
Hep gerisi pişmanlık olacak. O nefisler, o çekişmeler, o çatışmalar, o kibirler, o gururlar, o birbirimizle vuruşmalar, kırışmalar, hepsi yarın pişmanlık olacak.
Bir de zorlanacağız. Bir büyük mahkeme kurulacak, "gel bakalım" diyecekler.
Yevme yefirru'l-mer'u min ahîhi ve ümmihî ve ebîhi ve sâhibetihi ve benîhi. "Kişi kardeşinden kaçacak. Anasından babasından kaçacak. Karısından, çoluk çocuğundan kaçacak."
Öyle bir gün. Sıkışacaksın. Neden sıkışacaksın?
Allah-u Teâlâ hazretlerinden bir şey saklayamayacaksın ki. Hiçbir şey saklaman mümkün değil. O zaman bütün adaletsizlikler, bütün zulümler, bütün haksızlıklar her şeyi bilen ve tam âdil olan, âdil-i mutlak olan Allah-u Teâlâ hazretlerinin mahkemesinde görülecek. Buradaki mahkemelerde avukata para verirsin, karşı tarafın avukatını da kandırırsın, rüşvet de verirsin.
O zaman kadı Allah-u Teâlâ hazretleri olacak. Suçlular o zaman tir tir titreyecek. Mücrimler amel defterlerinde yazılan her şeyin böyle detaylı, teferruatlı olduğunu görünce tir tir titreyecekler.
Allah-u Teâlâ bizim kardeş olmamızı istiyor.
Nasıl kardeş olmamızı istiyor?
Kardeşimizin adını bileceğiz, babasının adını bileceğiz, kabilesini, soyunu, sopunu, kime mensup olduğunu bileceğiz. Ona karşı ödevlerimizden iki numune hatırlatıyor:
"Hasta olursa ziyaret edersin." diyor.
"Ölürse son vazifeni yaparsın, cenazesinin peşinde gidersin." diyor.
E ille hasta olmasını mı bekleyeceğim? Bu o demek mi?
Öyle bir mâna mı anlıyorsun bu hadis-i şeriften?
Sağlığında da zevk-u sefa ile, şenlikle, esenlikle kardeşlik edeceksin. Sen ona bir şey hediye edeceksin, o sana bir şey hediye edecek. Sen onu ziyaret edeceksin, o seni ziyaret edecek. Düğünde bayramda beraber olacaksınız. Seyahatte beraber olacaksınız. Gül gülistan olacak ortalık.
Bunu bu insanlara parayla yaptıramazsın. Bu parayla olmaz. Ne kadar para döksen olmaz. Allah-u Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;
Lev enfakte mâ fi'l-arzi cemîan mâ ellefte beyne kulûbihim ve lâkin-nallâhe ellefe beynehüm. "Ey Resulüm! Ey habibim! Ey benim âlemlere rahmet olarak gönderdiğim peygamberim! Sen yeryüzünün bütün malını, parasını sarf etmiş olsan bu insanların gönüllerini bir araya getirip birbiriyle uzlaştıramazdın; Allah uzlaştırdı."
Biz Allah'a kulluğu bırakınca uzlaşma da kalkıyor. Ondan sonra uğraşıyoruz. Hâlâ hınçla halletmeye çalışıyoruz işi. Olmaz ki.
İmana gel. Kökünden hallet işi. Bu imana senin de ihtiyacın var, benim de ihtiyacım var. Amerikalının da ihtiyacı var, Rus'un da ihtiyacı var. Bu imana insanlığın ihtiyacı var.
Ne diye duruyorsun önünde? Ne çırpınıyorsun? Allah'ın iradesine ne karşı geliyorsun? Kötü bir şey mi emrediyor? İnsanlar kardeş olursa fena mı olurmuş? Şurada dinlediğin üç tane hadis-i şeriften hangisini kötü gördün? Nedir çırpınman?
"Müslümanlık gericilik."
Neresi geri, göster bakalım. Ben bir kere ahireti düşünüyorum, senden çok daha ilerisini düşünüyorum.
Sen benim ilericiliğim kadar ilerici olabilir misin?
Köküm mâzide ama gönlüm istikbalde. Bak hâlet-i ruhiyeme, ruh yapıma bak. Ölümü temenni etmem, korkmam, çekinmem, Allah-u Teâlâ hazretleri "şöyle yap" dese yaparım.
"Canını alırlar."
Canı Allah alıyor. Allah-u Teâlâ alıyor canı, sen mi alıyorsun?
Vay şaşkın vay! Sen kendine gücün yeterse; felç olduğun zaman elinden felci kaldır bakalım. Madem o kadar gücün kuvvetin var. Allah sana bir felç verse, kaldır bakalım!
Allah sana bir kuvvet vermiş, kulluk yapsın, imtihan diye. İmtihanda kâğıda soruların cevaplarını versin diye kabiliyet vermiş, kudret vermiş; zulümde kullanıyorsun onu. Hakkın var mı?
İmtihan diye serbestsin. Yoksa Allah-u Teâlâ hazretleri senin başına taş yağdırır.
Kur'ân-ı Kerîm'den misal verelim.
"Hocam bilmiyoruz, bir yer varmış, Sodom Gomore denilen şehirler varmış. Şimdiki Lut Gölü denilen yerde, Ürdün'le İsrail'in oralarda. Şimdi gölün kenarı seziliyor ki, işte varmış bir zamanlar ama gölün dibine batmış."
İşte Kur'ân-ı Kerîm'de Allah-u Teâlâ hazretleri Lut kavminin yaptıkları kötülüklerden, nefse uymalarından, zinalarından, livatalarından dolayı ceza olarak yerin dibine batırdığını söylüyor. Ad kavmini, Semud kavmini ceza olarak helak ettiğini söylüyor.
Sana gelmez mi sanırsın? Senden korkar mı sanırsın Allah-u Teâlâ hazretleri?
Vardır bir hikmeti, bilemeyiz ki. Biz onun hangi işine akıl erdirebiliriz?
Bilmeyiz. Nasıl isterse öyle yapar. Seni şaşırtmak için sana ceza vermiyor gibi durur. Şaşır da inadını artır, artır, artır da ta tepeden daha tepetaklak düş diye.
Firavun ne yaptı?
Firavun rüya gördü. Bir rüya üzerine Benî İsrail'in erkek çocuklarının hepsini öldürmeye başladı. Bir rüya üzerine.
Neymiş?
Saltanatını bir başkası devirecekmiş, sarayını yıkacakmış diye.
Peki o zavallı, masum yavrucuk, kadife gibi teni olan, o cıyak cıyak bağıran, o ağzı süt kokan o yavrucuğu sen nasıl öldürürsün?
Zalim, gaddar, firavun! Öldürdü.
Neden? Sarayı, mülkü devam etsin diye. Sonra ne oldu?
Musa aleyhisselam ile karşı karşıya geldikleri zaman Allah-u Teâlâ hazretlerinin emirlerini söyledi Musa aleyhisselam Firavun'a da dedi ki:
"Ben size benden başka rab bilmiyorum."
Bütün ahali toplanmış, büyük bir meydanda Musa aleyhisselam ile konuşmalarını dinliyor.
E leyse lî mülkü mısra ve hâzihi'l-enhâru tecrî min tahtî. "Şu benim altımdan akan nehirler, ırmaklar, Mısır'ın mülkü benim değil mi?"
"Ben size benden başka bir rab bilmiyorum, bana tapın." dedi.
Kendisine taptırıyor. Bak nasıl istismarcı.
Ne oldu? O zaman başına taş mı yağdı?
O zaman yağmadı. O zaman Allah, Musa ve Harun aleyhisselam'ı şu benim söylediğim sözler gibi sözleri söylemek için gönderdi.
O zaman o dinledi.
İnanmayabilir. İnsanoğlunun içinde şüphe denilen bir kurt vardır, kemirir insanı. İnanmayabilir. İnanmayanlar için mucize gösterdi. Mucizeleri gördüler. O zamanın sihirbazlarıyla münazara, münakaşa, mübahase, müsabaka, yarış yapıldı. Sihirbazlar birtakım şeyler hazırladılar, yaptılar. Musa aleyhisselam şaşırdı kaldı. Korktu kendi kendine.
"Allah Allah, bu kadar göz boyayıcılık, bu kadar hünerler karşısında ben ne yapacağım?" dedi.
Ve evcese minhüm hîfeten. "Musa aleyhisselam korktu içinden."
Ayet-i kerimede böyle diyor. Sonra Allah-u Teâlâ hazretleri;
"At elindeki asayı ya Musa!" dedi.
Bütün o sihir yaptıkları şeyin hepsini o elindeki asa iptal etti, hepsini yuttu.
O zaman sihirbazlar anladılar, baktılar ki bu iş beşer işi değil, bir müstesna şey.
Ve ulkiye's-seharetü sâcidîn.
Bütün o sihirbazlar, Firavun' a gelip de "Eğer biz galip gelirsek bize mükâfat var mı?" deyip de Firavun' un tarafını tutanların hepsi o zaman Musa aleyhisselam'ın huzurunda secde ettiler. Dediler ki;
Kâlû âmennâ bi-Rabbi'l-âlemîne, Rabbi Mûsâ ve Harun. "Âlemlerin Rabbi olan Allah'a inandık, Musa'nın ve Harun'un Rabbi olan, onları peygamber gönderen Allah'a inandık."
Firavun kızdı. Dedi ki:
"Ben izin vermeden siz nasıl iman edersiniz?"
Sen kalplere, vicdanlara, akıllara da mı hâkim olursun?
Delilleri gördü, iman etti işte. "Keserim" dedi, hem de nasıl keserim dedi?
Le-usallibenneküm fî cüzûi'n-nahli. "Hurma ağaçlarına hepinizi asarım. Böyle elinizi ayağınızı çaprazlama keserim." dedi.
Sağ elinizi kesersem sol ayağınızı keserim, sol ayağınızı kesersem sağ elinizi keserim. Çaprazlama.
"Sonra da hurma ağaçlarına asarım sizi." Dediler ki;
Lâ dayra innâ ilâ Rabbinâ mungalibûn. "Sen ne yaparsan yap, biz senden korkmuyoruz, biz Mevla’mıza döneceğiz." dediler.
İman geldi mi böyle.
Fa'kdı mâ ente kâdin. "Neye hükmedersen hükmet, bizi ilgilendirmiyor, biz gerçeği gördük." dediler.
O zaman da yola gelmedi. Ondan sonra daha seneler geçti. Bak Allah-u Teâlâ hazretleri ne kadar halim ne kadar hilim sahibi. Biz olsak kızarız, hemen ezeriz. Sivrisineğin üstüne patlatır gibi patlatırız. Ne kadar halim. Yine, belki yola gelir diye seneler geçti.
Allah-u Teâlâ hazretleri Musa aleyhisselam'ın kavmine kıtlık verdi. Dediler ki:
"Ya Musa, bu senden oluyor. Sen dua et şu kıtlık geçsin, inanacağız."
Kıtlık da geçti.
Dua etti Musa aleyhisselam. O istedikleri de oldu, öteki istedikleri de oldu. Yine yola gelmediler, yine yola gelmediler, yine yola gelmediler.
Sonra ne oldu?
Sonra Allah-u Teâlâ hazretleri artık kahrıyla tecelli etti, Firavun' u ve ordusunu denizde boğdu.
Nasıl boğdu?
Mazlumları, masumları, mü'minleri katletmek için peşinden at sürüp giderken boğdu. Suç üzere, ceza üzere boğdu. Ama gene ibretli bir şey var ki tam boğulurken Firavun dedi ki;
Lâ ilâhe ille'llezî âmenet bihî Benû İsrâile ve ene mine'l-müslimîn. "Benî İsrail'in inandığı Allah'tan başka ilâh olmadığını ben de kabul ettim, ben de Müslümanlardanım." dedi.
Şimdi iman et, ne diye inat ediyorsun? Niye iş işten geçtikten sonra, kendini perişan ettikten sonra, niye öyle olsun?
Bak ne kadar merhametli Mevlâ, ondan taş yağdırmıyor. İsterse yağdırır. Affediyor, affediyor, affediyor. Senin cürmün böyle bir kan çıbanı gibi baş verip de adam akıllı irin toplayınca o zaman patlatıyor. İflah olmaz hâle gelince, o zaman cezayı sen yapıyorsun kendine. Allah-u Teâlâ hazretleri kullarına zulmetmiyor.
Vemâ ene bi-zallâmin lil-abîd.
Ve lâkinne'n-nâse enfüsehüm yazlimûn.
Pek çok ayet-i kerime var. Kullar kendilerine zulmediyorlar. Allah-u Teâlâ zalim değildir.
Adını bileceksin. Baba adını bileceksin. Kabilesini bileceksin. Hoş arkadaşlık edeceksin. Hastalanırsa ziyaret edeceksin. Ölünce son vazifeni yapacaksın. Arkadaşlığı kesip koparmayacaksın. Gördüğün bir kusurdan dolayı darılmayacaksın. Olmaz öyle şey. Arkadaşlık bir kere teessüs etti mi kopmaz. Allah yolunda arkadaşlık bir kere teessüs etti mi kopmaz.
"Neden kopmaz hocam? Yolu bozmuşsa, günahlı insan olmuşsa, yanlış yola gitmeye başlamışsa?"
O zaman daha iyi ya işte, tut elinden kurtar. Cehenneme gidiyor. Yanlış yola gidiyor. Helak olacak.
Sen şimdi o dostunun yanlış yola gitmesine razı mısın?
Yalvar yakar, elinden tut, anlat, izah et. Akıl için yol bir. Sonunda gelir düzelir. Doğru yola girmesi için çalış.
Allah-u Teâlâ hazretleri gönlümüze yumuşaklık versin, feyiz versin. Gözümüzün üstünden gaflet perdesini kaldırsın.
Aklına güvenme. Dünyada hiç akılsızım diyen insan yok. Deliler bile deliliğini kabul etmez. Kimisi kendisini dâhi sanır. Kimisi profesör sanır. Kimisi peygamber sanır. Kimisi mehdi sanır. Aklına güvenme. Şu kâinatın sahibi Allah'a iltica et. O'na teslim oldun mu O sana yardım eder, elinden tutar.
Fatiha-i Şerife mea'l Besmele.
11.07.1982 -
Anne-Babaya İtaat, Mağfiret
07.03.1982 -
Sabır, Allah İçin
