Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Kâne fî-mâ a'tâllahu teâlâ Mûsâ fi'l-elvâhi üşkürlî ve li-vâlideyke âtike'l-müteellef ve üns leke fî-umrike ve uhyike hayâten tayyibeten ve ukallibüke ilâ hayrin minhâ.
Sadaka resulullah.
Cabir hazretlerinden rivayet edilmiş olan bu yeni hadis-i şerife geçtik. Burada ana fikir ana babaya iyi muamele etmek, onlara şükranda bulunmak, ana babaya hoş davranmak hususu anlatılıyor.
Kâne fî-mâ a'tâllahu teâlâ Mûsâ fi'l-elvâhi. "Musa aleyhisselam'a levhaların içinde, vahiylerin o Tur Dağı'nda kendisine verilen vahiylerin arasında şu husus da vardı." Üşkürlî ve li-vâlideyke. "Bana ve ana babana şükret." Yani Allah-u Teâlâ hazretleri, "Bana ve ana babana şükret." buyuruyor. Bu cümle ile Allah'a ve ana babaya şükretmek emrolunuyor.
Ana babanın şanı, kadri ne kadar yüksek ki Allah-u Teâlâ hazretleri onlara şükredilmesini tavsiye ediyor. Yani ona şükranda bulunmayı, küfran-ı nimette bulunmamayı, hoşça davranmayı tavsiye etmiş.
Öyle olursa ne olur?
İnsan ana babasına şükrederse, teşekkür ederse, hoş davranırsa; "Senin bana çok hakkın geçti, küçükken büyüttün, emzirdin, baktın, temizledin, hastayken gece uyumadın, salladın uyuttun, uyandırdın... Babam da çarşıdan kazandı, uğraştı, didindi, kendisini yıprattı, bizi yetiştirdi." [Diye] insan ana babasına şükran duyguları ile dolu olursa, öyle muamele ederse ne olur?
Âtike'l-müteellefu. "Sana senin hoşlanacağın hoş gelecek şeyler gelir."
Neler gelir?
Vücuduna sıhhat, evladına ailene hayır gelir, çeşitli nimetler gelir, bereket gelir. Sonra ve ünsiü leke fî-umrike. "Senin ömrünü tehir ederim." Çabuk canını almam, ömrünü uzatırım. Nesî, "tehir etmek" demektir. Biliyorsunuz;
İnnemen-nesîü ziyadetün fi'l-küfri ayet-i kerimesinde geçiyor, sonra meselesi var.
Ünsiü leke fî-umrike. "Ömrünü tehir ederim, yani ecelini uzatırım, ömrün daha uzun olur." Demek ki anne babaya hürmette, sevgide, saygıda ömrün bereketi de var. Ve uhyike hayâten tayyibeten. "Seni güzel, hoş bir hayat ile yaşatırım." Bu hoş bir hayattan murat, insanın yaşayışının huzurlu olması manasında olabilir. Araplar bu hayat-u tayyibe sözünü "iyi kazanç" mânasına da kullanırmış; yani kazancını da hoş ederim. "Güzel para kazanırsın rahat edersin." mânasına da alınabilir. "Bundan maksat cennettir, diyenler de var, yani seni cennetime sokarım mânası da var.
Ve ukallibüke ilâ hayrin minhâ. "Ve seni ben için de bulunduğun halden daha iyi bir hâle döndürürüm." diye Musa aleyhisselam'a vahyedilen levhaların içinde bu cümlelerde yazılıymış.
Peki, Musa aleyhisselam'a yazıldığı katî ise, Peygamber Efendimiz de bize hadis-i şerifte bildirmişse ne gerekir?
Demek ki doğrudur; Allah-u Teâlâ hazretlerinin rızasına uygundur; Hristiyanların, Yahudilerin tahrifine uğramamıştır, bazı cümlelerin değiştirme gibi bir durum bahis değildir. O zaman o emre uyması lazım.
Zaten bizim Kur'ân-ı Kerîm'imizde de Allah-u Teâlâ hazretleri bize bildirmiştir ki;
Ve vassayne'l-insâne bi-vâlideyhi. "Biz insanoğluna ana babasını tavsiye ettik." Aman anana babana iyi bak, kolla, gözet tarzında buyurduk. Ana babasına bakmasını buyurduk. Hamelethü ümmühû vehnen alâ vehnin. "Annesi onu sıkıntı üzerine sıkıntılar çekerek nasıl taşıdı!"
Sonra iki seneye kadar emzirdi, ondan sonra da çeşitli sıkıntıları çekti, büyüttü. Onun için Müslümanın anne babaya iyi davranması lazım. Anne babaya iyi davranmaya birru vâlideyn derler. Öyle davranan kimseye de berr derler.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemize ana babasına hoş davranmak, onlara hürmet etmek ve onların rızasını kazanmak himmetini ihsan eylesin.
Kâne yenfuhu alâ İbrâhîme.
Yeni bir hadis-i şerife geçtik.
Bu hadis-i şerif keler dediğimiz kertenkeleden büyük bir hayvan hakkında. Arabistan'da olan şekli ile herhalde vezağ diye adlandırıyor. Bu başı küçük, kuyruğu uzunca, kertenkele gibi çok süratli hareket eden bir hayvanmış, Türkçe’ de keler deniliyor. Kâlet emera Resûlüllahi aleyhisselam bi-katli'l-vezaği. "Ve [Peygamber Efendimiz] bunun öldürülebileceğini, bunların öldürülmesini söyledi." Bir rivayette de bu vezağ denilen hayvan akreptir [denilmiş.] Akrebe de vezağ derlermiş. Akrep öldürülür çünkü muzırdır.
Bismillahirahmanirrahim.
Hatta daha umumi bir kaide vardır ki; Küllü mudirrin yuktelü. "Her zararlı mahluk öldürülür." Sokacak zarar verecek, öldürülür.
Bu hadisin sebeb-i vürudunda zikredilmiş ki Hz. Âişe'nin evinden şöyle bir kenara konulmuş bir mızrak, sopa varmış, harp aleti orada duruyor.
Nedir bu diye? sormuşlar.
Naktülü bihi'l-vezağ. "Biz bununla bu vezağı, hayvanı öldürüyoruz." diye söylemiş.
Buradaki hadis-i şerifte buyuruluyor ki, "Bu İbrahim aleyhisselam'ın ateşini üfürürdü." Malum putperestler İbrahim aleyhisselam'ı cezalandırmaya çalıştılar da yakmak istediler ya, "onun ateşini üfürürdü." diye zikri geçiyor. Onun öldürüleceğine dair hadis-i şerif.
Şimdi gelelim Allah'ın affıyla, afv-u mağfiret etmesi ile ilgili uzunca bir hadis-i şerife. Uzun boylu baştan sona okumayayım, cümle cümle okuyup izahına geçeyim. Ana fikri, Allah'ın kullarının günahlarını bağışlayacağına, suçlu da olsa, günahı çok da olsa bağışlayabileceğine dairdir ki bu fikrin doğruluğuna dair şu ayet-i kerime var.
Kul yâ 'ibâdiyellezîne esrafû alâ enfusihim. "Ey nefislerine günah işleyip de tehlike getirmek suretiyle zulmetmiş olan kullarım!" Yani ey günahkârlar! Lâ teknatû min rahmetillâhi. "Allah'ın rahmetinden ümidi kesmeyiniz." Günah işledik Allah bizi affetmez diye Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin.
İnnallâhe yağfıru'z-zünûbe cemî'â. "Allah-u Teâlâ hazretleri günahları toptan affediverir." İnnehû hüve'l-ğafûru'r-rahîmü. "Çünkü O kullarına karşı çok mağfiret edicidir, çok merhametlidir, şefkatlidir affediverir, sakın ümitsizliğe düşmeyin."
Bu ayet-i kerimeden dolayı bir insan, "Allah beni artık affetmez, mümkün değil, muhakkak ben cehennemliğim." diye düşünse, böyle bir kanaate saplansa günaha girer. Ümidi kesmeyecek, Allah-u Teâlâ hazretlerinden ümit kesmek yok.
Bu ana fikri gösteren bir hadiseyi Peygamber Efendimiz hadis-i şerifte bize nakledecek, o ana fikri hatırınızda tutarak dinleyin.
Kâne raculâni fî-benî İsrâile mütevâhıyâni. "Beni İsrail yani Yahudiler zamanında, Hz. İsa'dan evvelki ümmette, beni İsrail'de iki adam vardı. Birbirleriyle arkadaşlıkları vardı, dostlardı, tanışıklardı." Ve kâne ehadühümâ müznibün ve'l-âharu müctehidün. "Bunlardan bir tanesi günahkardı, suçlu günahkâr bir kimse idi, bir tanesi de müctehid idi, yani hayırlı işleri yapmaya gayretli idi." İbadet ediyor durumunda gayretli bir kimseydi. Birisi günahkardı birisi iyi ameller işlemeye gayretli idi. Müctehidun fi'l-ibâdeti. "İbadette gayretli idi."
Ve kâne lâ yezâlü'l-müctehidü yera'l-âhara ale'l-zenbi fe-yekûlü aksır. "Bu ibadetlere gayretli olan ötekisini daima günah üstünde görüyor ve gördükçe ona bırak bu işi, vazgeç, çek elini diye söylüyordu." Fe-vecedehû yevmen alâ zenbin fe-kâle lehû aksır. "Yine onu bir gün suç işlerken gördü, yapma çek elini, bırak vazgeç diye yine söyledi." O zaman o suçlu dedi ki;
Hallinî ve rabbî. "Beni Rabbimle baş başa bırak." E-bu'iste aleyye rakîben? "Sen benim başıma muhafız mı kontrolör mü gönderildin, bırak beni Mevlâ'm ile baş başa." Bunun üzerine –dikkat edin- Fe-kâle. "Yani o gayretli olan, biraz ibadeti çokça olan dedi ki;" Vallâhi lâ yağfirullâhe leke. "Yemin ederim ki Allah seni mağfiret etmeyecek." Ötekisi suçlu gibi görünüyor ya, ona Vallahi lâ yağfirullâhe leke. "Allah seni affetmeyecek." dedi. Böyle yeminle söyledi. Ev lâ yudhılükellâhu'l-cennete. "Veyahut da şöyle dedi; Allah seni cennete sokmayacak, sokmaz." diye yeminle böyle söyledi.
Fe kabaza rûhahümâ veyahut fe-kubiza rûhuhümâ. "Her ikisinin de ruhları kabzolundu yani vefat ettiler, ahirete göçtüler." Fecteme'â inde Rabbi'l-âlemîn. "Allah-u Teâlâ hazretlerinin huzuruna cem oldular." Yani huzur-u izzete, Rabbü'l-izzete çıktılar, hesap var ya. Fe-kâle li-hâze'l-müctehidi. "Allah-u Teâlâ hazretleri o ibadete gayretli olan kimseye dedi ki; E-künte bî âlimen. "Sen beni biliyor musun?" Allah-u Teâlâ hazretleri buyuruyor; "Sen beni biliyor musun?"
Ev künte alâ mâ yedî kâdiren. "Benim elimdeki şeye sen mi kadirsin?" Yani kimi afv ü mağfiret edeceğimi, bana mahsus olan o işi sen mi tayin edeceksin? diye o zata eyledi. Ve-kâle li'l-müznibi. "Günahkâra da dedi ki;" İzheb. "Git." Fe-dhuli'l-cennete bi-rahmetî. "Benim rahmetimle cennete gir." Ve-kâle li'l-âhari. "Ötekisine de." İzhebû bi-hî ile'n-nâri. "Bunu da cehenneme götürün." dedi.
Hadis-i şerif böyle. Bunun biraz izahına yapmamız lazım.
Bu şahıs ibadet etmekteydi ama ne yaptı?
O kimseye, "Allah seni cennete sokmayacak." diye yemin etti, Allah onu cennete soktu bunu cehenneme buyurdu.
Şimdi bunun izahı nedir?
Bunun izahı şudur ki, ibadetin tehlikesi, insanın ibadetini bir şey sanmasıdır. Hani biz namaz kılıyoruz, Kur'an okuyoruz, oruç tutuyoruz filan bu güzel bir şey. Allah-u Teâlâ kabul eylesin, sevaplarına vesile etsin ama bizi cehennemden kurtarıp da ahiretin hadsiz hesapsız kazancına yetiştiremez, kâfi değil.
Şimdi siz dünyadaki bir adama deseniz ki; ben size bir ay oruç tutayım, akşamları yemek yiyeyim gündüz yemeyeyim yalnız Boğaziçi'ndeki şu Yeniköy'deki şu sahildeki şu üç katlı güzel yalıyı bana ver.
Verir mi adam?
"Bana ne!" der. Sen bir ay aç kalmışsın ne olacak yani? O Boğaziçi'ndeki o Yeniköy'deki o güzel yalının bedeli nerede senin şu yaptığın basit iş nerede? Hiç o ona denk olur mu?
Veyahut bir adam cebinden 150 lira çıkartıyor, "Bana şu Mercedes'i satar mısın?" diye gidiyor. Adam bir paraya bakar bir adamın yüzüne bakar, "Sen ne diyorsun! Bu parayla bu Mercedes alınır mı? Kaç milyon lira bu? Sekiz milyon liralık arabaya sen bunu nasıl şey yaparsın [teklif edersin]? Yani mümkün değil.
Bizim ibadetlerimiz böyledir, bu misal gibidir. Biz bir şeyler yapıyoruz, hiç yapmamış gibi değil ama kıymeti yoktur. Netice itibariyle o paraların o yalıyı o arabayı almaya yetmediği gibi bizim de cenneti kazanmamız mümkün değil, cennetin nimetleri bunlara da benzemez, hadsiz hesapsızdır.
Onun için bizim o cenneti öyle ibadetimizle kazanmamız bedeliyle satın almamız muhaldir, imkânsızdır.
Peki cennete nasıl gireceğiz?
Allah azımızı çoğa sayacak lütfuyla keremiyle bizi cennetine sokacak; yoksa hak edip de girmemiz mümkün değil bedelini ödeyemeyiz, mümkün değil. İnsan bu hubbunu bilecek. Rızkı sana Allah veriyor, akşam sofrada kaç çeşit yemek olacak biliyorsun oruç tutuyorsun. Sıhhati, ilmi, fikri, gücü, kuvveti, her şeyi Allah veriyor; Allah sana 100 bin lira para veriyor, sen ondan bir miktarını, 10 lirasını çıkartıp fakire verdiğin zaman şahin gibi havalarda uçuyorsun, yerlere inmiyorsun. Allah-u Teâlâ verdi zaten, kökü Allah-u Teâlâ hazretlerinde.
Yaptığımız ibadetleri görmemize, onları bir şey sanmamıza lüzum yoktur. İnsan ibadetini görürse, gurura kapılır; ben iyi hoş adamım, benim gibisi etrafta pek görülmez, galiba dünyada bir tane gibiyim demeye başlar. O zaman hayırlardan kesilir, hayırları yapmaz.
İnsanın boynu bükük, kalbi ezik, yüreği yanık olacak, hatalı olduğunu idrak edecek, devamlı çalışacak ki hayırlı hal üzere olsun. Burnu büyük oldu mu, kibre ucube düştü mü, kendini beğendi mi o zaman felaketten felakete sürüklenir. Bizatihi Allah-u Teâlâ hazretleri de kibri ve ucubü sevmez. Bir insan kibirlendi mi, ben emsalsiz bir insanım filan gibi ucub sahibi oldu mu, kendini beğendi mi Allah sevmez.
Men tevâda'a rafa'ahullah. "Tevazu gösterene, boyun büküp mütevazi hareket edene Allah mertebe verir, onu yükseltir; böbürleneni, kibirleneni de aşağı indirir, şah iken perişan eder. Ötekisini de aşağıdan çıkartıp çobanken padişah yapar, vezir yapar. [Allah] tevazuu sever kibri sevmez.
Biz ibadetimizden dolayı kibirlenirsek, zaten ibadetin bedeli bedel olarak mühim değil, sembolik bir mânası var. Allah bu sembolik manadan dolayı bizi cennete lütfuyla sokarsa sokacak. Eh onun üstüne bir de böbürlenirsek o zaman halimiz iflah olmaz. O zaman çok zararlar ederiz.
Sonra bir ikinci nokta var, bir insana doğrudan doğruya şu hatayı yapma dersin, öyle zaman olur ki inadına yapar?
Bizim arkadaşlardan birisi televizyonda çıkmış konuşmuş albayın birisi de televizyonda dinliyormuş, çok hoşuna gitmiş konuşması da demiş ki:
"Şu adamın hatırı için bu sene oruç tutacağım." Tabii oruç Allah'ın rızası için tutulur, onun bunun hatırı için tutulmaz ama güzel söyleyince tutacağım diyor. Yine bir başkası dolmuş kuyruğuna girmiş, minibüse binecek akşamüstü evine gidecek. Minareden o güzel sesli müezzin yanık yanık ezan okuyunca, şu ezana dayanamadım demiş, kuyruktan çıkmış namaz kılmaya gitmiş. Güzel olunca hoş tesir yapıyor. Aksine bazen sert söylersin, "Yapacaktım ama sana inat yapmıyorum." der. Sana inat yapmıyorsa, sana inat etmiyor kendisine inat ediyor, yazık ediyor, günah işliyor ama sana da bir vebal gelebilir. Çünkü bir insanı kışkırttın, daha kötülüğe ittin.
Onun için emr-i maruf nehy-i münker zordur. Yani dobra dobra;
"Nasılsın kör kadı?" dediğin zaman adam gözü kör de olsa kızar. Ha benim gözüm kör, söylediği normal bir şey demez;
"Vay bana niçin kör dedi?" der kızar.
"Sen niye kusurlusun?" dedin mi o kendi kusurunu düşünmez;
"Sende daha beter kusur var. Sen kendini ne sanıyorsun?" der.
"Canım ben kendi kusurumu inkâr etmiyorum." [Desen de o yine;]
"Olsun!" der, açar ağzını yumar gözünü sana bin bir çeşit şey söyler.
Neden?
Sen onun kalbini kırdın, yaraladın, o da şimdi sana hücum ediyor, nefsi harekete geçiyor.
İşte bu emr-i maruf nehy-i münker de nefisleri harekete geçirmeden hakkı söyleyip de hakkı yaptırtmak kolay bir şey değildir. Yani o irşat meselesidir, kolayca elde edilen bir şey değildir. Öyle yapmaz da bir adamın şaşırtmasına, yoldan sapmasına vesile olabilirsen [olursan] o da daha da zararlı olabilir.
İşte bu zât bu söylediğimiz hatalar yapmış gibi. Yani bir kere kendi ibadetinden mağrur olmuş. İkincisi emr-i marufu usulüyle yapmamış karşı tarafı tahrik etmiş. Bir üçüncü husus vardır ki onu da muhakkak söylememiz lazım: Günah. Günah dediğimiz şeyi biliyoruz, hani şunu öldürmek, yalan söylemek, şuraya bakmak günahtır diyoruz. Günah, yapan için bir belalı iştir çok zararı vardır bir, başkasına da zararı dokunan bir muzır varlıktır iki.
Başkasına, işleyenden başkasına zararı nasıl dokunur?
Hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz bildiriyor, "Günah işleyen kimseyi eğer bir başkası söylerse gıybetini yaparsa..." Falanca adam var ya, geçen gün gördüm şu kabahati yapıyordu. Ne kadar fena ne kadar üzüldüm! Ya vah vah bilmem ne, gıybetini yaptı. Gıybet etti mi,
Ve in iğtâbehû esime. "Günahkârı gıybet etti mi insan günaha girer." O günahı yaptı günaha girdi, sen de söyledin, günaha girdin. Bir, böyle zararı vardır.
Ve in radıye şârekehû. "Eğer o günaha razı olursan, yani doğru yapmış iyi hoş ben olsam ben de yapardım gibi kalbi o günaha razı gelirse Allah onu ona ortak eder."
Bu günahı işlemedi ama durduğu yerden günaha ortak oldu. Falanca adamlar çocuklarına pek güzel düğün yapmışlar, içki masaları filan da kurulmuş... Ben şimdi sözümü anlatmak için olmuş bir şey değil de hayali şey söylüyorum. İçki masası da kurulmuş, damadın babası da hacıdır, sakallıdır, şudur, budur ama eh çocuğumun düğünün de demiş, içki içmiş filan...
Mesela böyle bir şey anlatılıyor. Dinleyen de diyor ki; "Tabii ya, insanın çocuğu bir defa evlenir, ben de olsam ben de yapardım." Sen onu öyle dedin, şimdi onu yaptın, yani onu yapmış gibi [o günaha] ortak oldun. Dilimizi tutmasını bileceğiz. Razı olursa o günaha müşterek olur.
İn 'ayyerahû übtüliye bi-hî. Günahın üçüncü mazarratı da şudur ki; "Ayıplarsan…" Şu adam ne kadar fena yaptı, vah vah hiç böyle şey yapılır mı? diye ayıplarsan; Übtüliye bi-hî. "Ayıplayan kimse o günaha müptela olur." Allah ayıplayana o günahı yaptırtır. Hiç ayıplamaya gelmez. Günah belalı muzır, zararlı bir şeydir, radyoaktif madde gibidir, her tarafa belası saçılır.
Onun için ne yapacağız o zaman?
Günahkara dua edeceğiz, Allah ıslah eylesin, Allah cümlemizi böyle afetlerden günahlardan korusun filan diyeceğiz.
Günahkâra tepeden bakarsan günahını ayıplarsan başına geliyor. Burada da tepeden bakma hadisesi de var; günahkârı ayıplıyor, sert şekilde söylüyor, kendi ibadetine mağrur oluyor, onun için bu fena âkibete uğramış.
Bu hadis-i şerifi Ahmed b. Hanbel, Ebu Davud, Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ten nakletmiştir. Hadis olarak isnadında bir kusur yoktur, tamam bir hadis-i şeriftir.
Bundan çıkacak ders şudur ki; günahkâr mahzun olsun ama olmasın, günahına üzülsün ama ümit kesmesin; Allah affediyor diye tevbe istiğfar etsin, çalışsın, uğraşsın, hayr-u hasenata girişsin.
Biz günahkarı ayıplayıp, horlayıp tepesine çıkmayalım, emr-i marufu usulünce yapalım, kendi ibadetimize mağrur olmayalım. Bilmiyoruz ki ibadetimizi Allah kabul edecek mi etmeyecek mi?
Etmedim derse kime müracaat edersin? Zaten bir sürü kusurun var, ben senin namazını kabul etmedim. Sen güya namaz kıldın aklın ticarethanendeydi." derse, haklı.
"Doğru buyurdun yâ Rabbi!" diyeceğiz, boynumuzu bükeceğiz. Allah-u Teâlâ hazretleri kullarına zulmetmiyor, onun için haddimizi bilelim, ibadetlerimize mağrur olmayalım, müznib günahkâr kullara da biraz şefkatlice bir tedavi yoluna girişelim, onlara da tepeden bakıp "Allah seni affetmez." diye [söylemeyelim.]
Bir de burada, vallâhi lâ yağfirullâhu le-ke. "Allah seni mağfiret etmez." diye yemin etmiş, oradan cezalanıyor.
Sözümüze sohbetimize dikkat edeceğiz, bizim ibadetlerimiz bizi kurtarmaz, daima halimize hareketimize bakacağız, Allah'ın azabına uğramaktan korkacağız, rahmetini ümit edeceğiz, yolunca yürümeye, bu emaneti arızalandırmadan, sakatlamadan sahibine sağlamca teslim etmeye gayret edeceğiz.
Allah cümlemize kendisine has halis kulluk etmekte, kendisini zikretmekte, kendisinin nimetlerine şükretmekte yardımcı olsun.