07.03.1982 - İnsanın Asıl Gayesi Kulluk

07.03.1982 - İnsanın Asıl Gayesi Kulluk
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Kâle'llâhu azze ve celle: Ehabbu mâ ta’budunî bihî abdî ileyye en-nushu lî.
Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Ebû Ümâme el-Bâhilî radıyallahu anh'ten rivayet olunduğuna göre,
Kâle'llâhu azze ve celle: "Aziz ve celil olan Allah-u Teâlâ hazretleri buyurdu ki;"
-O halde bu hadîs-i şerîf bir hadîs-i kudsî, hadîs-i ilâhî oluyor; çünkü "Allah-u Teâlâ şöyle buyurdu." diye Peygamber Efendimiz naklediyor.-
Ehabbu mâ ta’budunî bihî abdî. "Kulumun bana ibadet ederken icra ettiği tarzların benim nazarımda en sevimlisi, en sevgilisi..."
"Kulum bana çeşitli şekillerde ibadet eder ama bu ibadetlerin benim indimde en makbulü, en sevimlisi, en hoşu..."
En-Nushu lî. "Bana olan samimiyetidir, bana karşı beslediği samimiyetidir."
Bu hadîs-i şerîfi biraz izah edelim.
Biz Allah'ın âciz nâçiz kullarıyız. Bizi O yarattı. Küçücüktük, hiçbir şeyden haberimiz yoktu, âcizdik; besledi, büyüttü, akıl verdi. Çok şükür, cihan halkının içinden iman vermekle, İslâm'a dâhil olmakla, Müslüman olmakla da bizi daha aziz, daha şerefli kıldı. Bugüne getirdi. Allah-u Teâlâ hazretlerinin bize ihsan ettiği İslâm'a, imana, tevfîke, hidayete sonsuz hamd-ü senâlar ederiz.
Bizim vazifemiz; Allah-u Teâlâ hazretlerine kulluk etmek. Hayatın gayesi bu. Çünkü Allah-u Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'inde bize öyle buyurmuş:
Ve mâ halaktü'l-cinne ve'l-inse illâ li-ya'budûn.
Bu kâinatı, bu kâinatın içindeki varlıkları, insanları ve cinleri -yani gördüğümüz hemcinslerimizi ve görmediğimiz, perdeli gözlere görünmeyen o görünmez yaratıkların da hepsini- Allah-u Teâlâ hazretleri kendisine ibadet etsinler diye yarattı.
Âyet-i kerîmede; "Bir başka maksatla yaratmadım." buyuruyor.
Ve mâ halaktü. "Yaratmadım." el-Cinne ve'l-inse. "Cinleri ve insanları yaratmadım." İllâ li-ya'budûn. "Sadece ve sadece bana ibadet etsinler diye yarattım."
Önce "yaratmadım" deyip sonra illâ demesi tahsis için, yani "başka bir şey için değil de sadece Allah-u Teâlâ hazretlerine ibadet için yaratıldığı" mânası yatıyor bu sözün eklenmesinde.
Demek ki bizim asıl gayemiz şu hayatta memurluk, âmirlik, çalışmak, iş, güç değilmiş; şu kâinata gönderilmemizdeki nükte, sebep Allah'a kulluk etmekmiş.
Ellezî halaka'l-mevte ve'l-hayâte li-yeblüveküm eyyüküm ahsenü amelâ.
Allah-u Teâlâ hazretleri ölümü, hayatı niçin icat eyledi? Niye bu insanlar geliyorlar, gidiyorlar; doğuyorlar, ölüyorlar? Niye bu hayat, bu dünya oldu?
Li-yeblüveküm eyyüküm ahsenü amelâ. "'Sizden hanginiz daha güzel amel işleyecek?' diye imtihan olmak için." Bizi imtihan etmek için Allah-u Teâlâ hazretleri buraya gönderdi.
"Peki, o zaman Allah'a ibadet edelim, her şeyi bırakalım." Bu sathî bir anlayış. İbadet, camiye gelip de namaz kılmak değil. İbadet; hayatı Allah'ın rızasına uygun geçirmek. Caminin dışında kulluktan vaz mı geçeceğiz? İskenderpaşa caminin kapısından dışarıya, caddeye çıktık; tamam, ibadet bitti mi? Böyle bir şey tasavvur edilebilir mi? Hangi mantık bunu kabul eder? Biz caddede de işyerinde de masamızın başında da evin içinde de kocayken de babayken de oğulken de işçiyken de memurken de âmirken de Müslümanız. Müslümanlık bizden bir ara ayrılır mı? İman ayrılır mı? Ayrılsa olur mu? Ayrılır. Hadîs-i şerîflerde bildiriyor; "Bir kul bir büyük günahı -zina [vb.]- işlerken Müslüman olarak işlemez." diyor. İman gidiyor. İman olsa onu yapar mı? Allah'tan korkan insan o anda o büyük günahı işler mi?
Ama [iman] ayrılmaz. Netice itibariyle biz her yerde Müslüman olduğumuz için, Müslümanlığı bir mekâna, bir harekete tahsis etmek ibtidâî bir zihniyettir. Öyle şey yok. Müslümanlık öyle değil. Müslümanlık hayatın her anında, her hâlinde Allah'ın istediği gibi hareket edebilmek. Seçmesini Allah'ın rızasına uygun yapabilmek.
Sen; eslemtü nefsî "Ben müslüman oldum." demedin mi?
"Kendi irademi sana teslim ettim yâ Rabbi! Kendi başımın buyruğuna gitmeyeceğim. Ben senin isteğine tâbi olacağım. Sen Kur'ân-ı Kerîm'de, hadîs-i şerîfte ne buyurduysan ben onu kabul ettim." demedin mi?
"Yoo, farkında değilim." Diyebilir. Çünkü insanlar dinden çok uzaklaşmış, dinin mânasını unutmuş.
Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûlühû ne demek?
"Ben şehadet ederim ki Allah'tan başka mâbut yok, sadece O'na ibadet edeceğim. Ve Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem O'nun bize gönderdiği elçi, resûlü; onu da kabul ediyorum." ne demek?
Yani "Resûlullah'ın getirdiklerini öğreneceğim, ona uyacağım." demek.
Yoksa sen kuru kuruya Allah'ın Resûlü'nün adını zikretmekle iş bitiyor mu sanıyorsun?
Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûlühû. Bitti. Bitmez ki! İman kalpte olan bir şeydir. Dille ifadedir ve mûcibince amel etmektir.
Îmânun bi'l-cenân ve ikrârun bi'l-lisân ve amelün bi'l-erkân.
İmanın tarifi budur. Kalbinde bir duygu teşekkül edecek, inanacaksın, bağlanacaksın, dilin ile ifade edeceksin, hareketlerinde de görülecek. Her hareketinde görülecek!
"Bu adam Müslümandır." Neden? İçki içmiyor.
"Bu adam Müslümandır." Neden? Şu haramı işlemiyor, faizi almıyor
Allah-u Teâlâ hazretleri görüyor, biliyor. Ve biz, insanın her sırrı, her işi kaydediliyor diye biliyoruz.
Mâ li hâze'l-kitâbi lâ yuğâdiru sağîreten ve lâ kebîreten illâ ahsâhâ. "Bu nasıl amel defteri, bu nasıl kitap ki küçük büyük hiçbir şey bırakmamış, hepsini tespit etmiş!" diye insanoğulları kıyamet günü amel defteri açıldığı zaman şaşıracak.
"Allah Allah... Biz unuttuk, Allah-u Teâlâ hazretleri tespit etmiş. Hepsi tespit edilmiş!"
Müslüman her hâliyle belli olur. Sözünden, kızmasından, sevincinden, hareketinden, önüne yollar çatallaştığı zaman tercih ettiği yoldan belli olur. Mü'min başka bir yol tercih eder, kâfir bir başka yol tercih eder. İnananın hâli başkadır, inanmayanın hâli başkadır.
Onun için, ibadet camiye mahsus değildir, Ramazan'a mahsus değildir, yaşlılığa mahsus değildir. Belli bir devreye, belli bir mekâna, belli bir zamana tahsis edersek; onun dışında Müslüman değil misin? Böyle bir ayrıma razı mısın? Bıçakla kes; bu tarafı Müslümanlık, bu tarafı küfür. İmanla küfür yan yana durmaz. Mü'minsen mü'minsin. Her şeyinde görülecek. Mü'minsen tesettüre riâyet edeceksin. Mü'minsen faizi yemeyeceksin. Mü'minsen içkiyi içmeyeceksin. Mü'minsen yalan söylemeyeceksin. Mü'minsen elle, gözle başkasını incitmeyeceksin, zina yapmayacaksın, haram yemeyeceksin vs. vs. Bir hayat nizamı...
Onun için, İslâm'ın emirleri çok. Söyleye söyleye bitiremiyoruz.
Neden? Hayat... Hayatın hâdiseleri tafsile gelir mi, biter mi? Bitmez.
Ana kâideleri söyleyeceğiz. Ana kâidelerden insanın içinde bir zevk-i imânî, mü'min insana mahsus bir zevk teşekkül edecek, tercihini yapacak. "Şurası İslâm'a göre şöyle yapmak gerekir, böyle olacak. Burasını böyle yapmamak gerekir..." diye insanın içinde bir terazi meydana gelecek, ahkâm orada tartılacak, ondan sonra kişi tercihini yapacak.
Osmanlılar zamanında Avrupa'dan bir elçi gelmiş. Arabayla bir yerden bir yere gidiyor. Avusturya-Macaristan imparatorluğunun elçisi. Arabada altın torbaları varmış. Bir kaza olmuş, altınların hepsi yola saçılmış. Üstelik [yolun] kenarında dere de varmış, dereye de saçılmış. Kalabalık da oraya üşüşmüş. Avusturya-Macaristan elçisi; "Eyvah! Herkes altınları topluyor, yağmalandı, bizim altınlar gitti!" demiş. Kendi memleketiyle kıyas ediyor, o zamana göre... "Gitti bizim altınlar!" demiş. Kendisi o kadar insanla nasıl başa çıksın?
Fakat biraz sonra bakmış ki altınları toplayan bir avuç, iki avuç, yarım avuç, üç tane, beş tane herkes altınları getiriyor. Hatta suya inenler olmuş, altınları sudan toplamışlar. Saymış; bütün altınlar önce torbaya koyduğu kadar.
Neden? Ecdadımız Müslümandı da ondan. Başkasının parasına tenezzül eder mi?
"Gâvurdur, yiyelim!" diye düşünenler olabilir. Mesela Yahudilikte bir prensip varmış; Yahudi’den faiz alamazmış ama başkasından alırmış. O Allah'ın kulu değil mi? Faiz zulümse bundan al, ondan alma; nasıl iş oluyor?
Onlara göre bir ayrım var ama bize göre öyle değil. Biz Allah'tan korkarız. Bizim ecdadımız üzümü yemişse -sahibi korkusundan kaçmışsa- kütüğüne parasını bağlamış.
Neden? Ecdadımızın iyisi de vardır, kötüsü de vardır. Hepsini platonik bir sevgiyle sevip de hepsini alkışlayacak da değiliz; kötüyse kötü, iyiyse iyi... Bizim onlarla [hesabımız] yok, hesabımız Allah ile. Her sözün, her işin bir hesabı var. İyiyse iyi, kötüyse kötü. İçki içenler de olmuş, gevşek davrananlar da... Meyhaneden, kadından, kadehten, camdan, şuradan buradan bir sürü boş vakit geçiren gevezeler de olmuş. Ama cemiyet olarak sağlam bir cemiyetmiş. Haramı helali bilen, temiz pak bir cemiyetmiş. Mesut bir zaman yaşamışlar; ama gelmiş geçmiş. Onun kadri kıymeti o zaman bilinmiştir inşaallah. Şimdi de yâdı tarih kitaplarında kalmış.
Netice itibariyle İslâmiyet böyledir. İbadet bir zamana mahsus değil. Kul Allah-u Teâlâ hazretlerine ibadet edecek. Ama çok çeşitli ibadet şekilleri var da "Bunların bana en sevgilisi" diyor bu hadîs-i şerîfte, en-nushu lî. "Kulumun bana olan nushudur." diyor. Nush kelimesini izah etmek lazım ki ibadetlerin en üstünü buymuş, iyice bilelim. Ona göre Allah'ın sevgisini o yoldan kazanmaya çalışalım.
Bu kâinatın sahibini dost edinmek güzel değil mi? Bizi yaratan, bizi besleyen, bize bunca nimeti ihsan eden yaratıcımıza bir teşekkür hissi gelmiyor mu içimizden? Onun uzaklığı içimizi yakmıyor mu acaba? "Niye [Allah'a] biz bu kadar uzağız? Nerede bunları bize gönderen Allah-u Teâlâ hazretleri? Erenler ermiş de biz ne biçim insanız?" diye bir yanma, yakınma olmuyor mu?
Onun sevgisini, rızasını kazanmak, O'nun sevgisine ermek isteriz.
O halde nush nedir? Hem de "Bana karşı nush" diyor. En-Nushu lî. "Benim için nusuhtur." Nusuh kelimesi lisan bilgimize göre ilk şöyle hatıra gelebilir; "nasihat, öğüt" demek. Meşhur bir beyit de var;
Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir,
Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir. Ziya Paşa'nın...
"İlk önce nasihat edeceksin. Ondan sonra tekdir edeceksin. Baktın onunla da uslanmıyor; döveceksin!" diyor şair.
Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir,
Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.
Şair böyle demiş.
Nush, "nasihat" mı demek? Hayır. Nush kelimesi Arapçadan geçmiş ama dilden dile kelime geçerken değişikliklere uğruyor. Nush kelimesi de nasihat kelimesi de bizim dilimize geçince mânasında değişme olmuş.
Bir başka hadîs-i şerîf var ki çok meşhur olduğu için sizin de duymuş olmanız muhtemeldir:
ed-Dînü en-nasîhatü buyurmuş Peygamber Efendimiz; "Din nasihattır."
Kâlû: Li-men yâ Resûlallah? "Kime karşı yâ Resûlallah?" diye soruyorlar.
"Nasihat kime karşı?" Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz;
Lillâhi. "Allah'a." Ve li-resûlihî. "Resûlü'ne." Ve li-eimmeti'l-müslimîn. "Müslümanların idarecilerine, imamlarına, önderlerine." Ve li-âmmetihim. "Bütün müslümanlara."
Biz buradaki nasihate "öğüt" mânası verirsek, bizim ne haddimiz ola ki Allah-u Teâlâ hazretlerine biz öğüt verelim? Resûlullah'a öğüt vermek nasıl mümkün olsun?
Buradan anlaşılıyor ki, bu hadîs-i şerîf bizim için delil oluyor ki nush bizim anladığımız "öğüt" mânasına değil.
Ya ne mânasına? Nush, "ihlâs ve samimiyet" mânasına. Hâlislik; içinde gıl ve gış, kötü, karışık duygular, fâsit, fâsık, bozuk niyetler olmaması. Temiz kalp... Hani diyorlar ya; "Benim kalbim temiz." diye. Kalp temizliği hepimizin bildiği bir şey. Nush, "kalp temizliği, niyet hâlisliği" demek.
O zaman hadîs-i şerîfin mânası ne oluyor? "Allah'a yapılan ibadetlerin Allah indinde en makbulü, sevimlisi Allah'a samimiyetle, temiz, pak bir kalp ile yapılan ibadettir. Allah'a karşı temiz pak bir niyet beslemektir."
Allah'a karşı nush nasıl olur? Hocamız şerhte açıklanmış, diyor ki:
"Sözce ve itikatça Allah-u Teâlâ hazretlerini doğru bilmek, doğru söylemek. Allah-u Teâlâ hazretlerine şirk koşmamak, saf temiz bir itikat ile inanmak ve bu itikadı dile getirmek."
Ve'l-kıyâmi bi-ta'zîmihî. "Ona göre kulluk etmek. O'na hürmetin, tazimin nasıl yapılması gerekiyorsa icabını yapmak. Hürmette kusur etmemek." Zâhiren ve bâtınen. "Dış görünüşte de iç görünüşte de..."
Yani dışında, insanlarla olduğun zaman gözünü kapatırsın, boynunu bükersin, yana yakıla, gözyaşı dökerek namaz kılarsın; evde, yalnız kaldığın zaman, işyerinde ertesi gün başka türlü... Olmaz. Zâhiren ve bâtınen hem görünürde hem gizlide, hem dışta hem içte...
Ve'r-rağbetü fî mahâbbihî ve muvâlâtun min men etâehû. "O'nun sevdiği şeylere rağbet etmek. Allah neleri seviyor ise onları yapmak. O'na itaat eden kullara dostluk beslemek, sevmek. Allah'a itaat eden, Allah ehli, Allah yolunda yürüyen kulları sevmek."
Ve muâdâtu men asâehû. "O'na isyan edenlere, asi gelenlere de buğz etmek, düşmanlık etmek."
Dostumun dostu nedir? Dostumdur.
Dostumun düşmanı nedir? Düşmanımdır.
Allah-u Teâlâ hazretlerine âsi geliyor, düşmanlık ediyor; sen onu nasıl seversin?
Lâ tecidü kavmen yu'minûne billâhi ve'l-yevmi'l-âhiri yüvâddûne men hâdda'llâhe ve resûlehû ve lev kânû uli’l kurbâ.
Yakınları, akrabası bile olsa hiçbir sahih sâlim Müslüman, Allah ve Resûlullah'a harp açmış, onlarla mücadele eden kimseleri dost edinemez; yasak! Sonra mantığa da sığmaz. Allah-u Teâlâ hazretleri öyle sevgiyi kabul eder mi?
"Sen benim düşmanımla dostluk ediyorsun. Ne arıyorsun benim huzurumda? Defol!" der. "Benim düşmanımla dostluk ediyorsun; bu nasıl iş? Sen benim nasıl dostumsun, kulumsun? Utanmaz mısın benim verdiğim nimetlerden?!" der. Böyle dediği muhakkak.
Demek ki Allah-u Teâlâ hazretlerine nushun esasları bunlarmış: Hürmetin gereğini yapmak. Sağlam bir itikat ile inanmak. Zâhirde ve bâtında O'na karşı hürmette kusur etmemek. Allah-u Teâlâ hazretlerinin rızasının olduğu şeylere rağbet etmek. O'nu seven, O'nun yolunda yürüyen, O'na itaat eden kulları sevmek. O'na âsi gelenlere de düşmanlık beslemek, tarzında tafsil edilmiş.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemize dinin esaslarını, ruhunu, mahiyetini kavramayı nasip ve müyesser eylesin.
İnsan işin ruhunu kavramazsa çok yanlışlıklar yapar. İnsanın yönü yanlış olursa yürümesinin kıymeti olur mu? Falanca semte gidecek, yönü yanlış tutturmuş, on saattir yürüyor... İsterse bin saat yürüsün; yön yanlış, sarf edilen emek boşuna! Yönü, istikameti doğru olması lazım. İşte dinin de böyle yönleri, esas tevcihleri var, insanı yönlendirdiği taraflar var; onları bilmezse insan boşuna emek sarf eder.
Allah'ın sevmediklerini seviyorsun, sevmediklerine yardım ediyorsun, Allah'ın düşmanlarıyla el elesin, Allah'ın düşmanlarını mâlen, fiilen, fikren destekliyorsun. İstediğin kadar uğraş...
Şeyh Sâdî'nin müstehziyâne [sözü] var:
"Ey hacı namzeti, korkarım ki sen hacca varamayacaksın... Çünkü yönün Türkistan'a doğru!" diyor.
Kendisi Şirazlı; hac bu taraftaysa Türkistan bu tarafta... "Ey hacı namzeti, korkarım ki sen bu gidişle hacca hiç varamayacaksın. Çünkü yönün Türkistan'a doğru." diyor. Yani "ters istikamete doğru" demek istiyor.
Onun için, Allah-u Teâlâ hazretleri bize bir kere temiz, pak bir niyet ihsan eylesin.
Biz hakikaten inandık mı Allah-u Teâlâ hazretlerine? Âmennâ ve saddaknâ. Elbette! Allah-u Teâlâ hazretleri var, bir. Her gün nimetini, lütfunu, ihsanını görüyorum.
Amentü billâh ve bimâ câe min indillâh. "Allah'a ve Allah indinden gelen her şeye iman etmişim."
Amentü bi-Resûlillâh ve bimâ câe min indi Resûlillâh. "O'nun gönderdiği Resûl'e de inanmışım, onun getirdiği her şeye de bağlanmışım."
Senin hareketlerini ölçelim bakalım; söz olarak böyle diyorsun, nasıl gidiyorsun?
Başka türlü gidenler çıkabiliyor. Söz olarak hakikaten de samimi söylüyor, hissediyoruz; gözlü yaşlanıyor, ağlıyor. Bakıyorsun ki yapmacık değil. Ama hareketlerine bakıyorsun; tezat var.
O neden? Cehaletten. Cahil, zavallı...
Küçük bir çocuk elektrik telini bilir mi? Tutar. Neden? Cahil, o teli tuttuğu zaman başına geleceğinden haberi yok ki... Onu tuttuğu zaman kül olacak veyahut eli sarsılacak, bir kazaya uğrayacak. el-Câhilu cesûrun. Cahillik insanı cesur yapar. Bilmediği zaman zor.
O halde bizim ilk belamız, başımızın belası cehalettir. Bu cahillikle hiçbir şey elde edilmez. Neden? Kaş yapayım derken göz çıkartırsın, yanlış iş yaparsın.
Tavrını ona benzetirse, sigara içişini, dumanını üfürüşünü taklit ederse nereye varacak? Onun yanına varır, başka yere varamaz!
Resûlullah'a uymak isteyen insan biraz cahillikten kurtulacak; neyi sevdiğini, neyi sevmediğini, dinin esaslarının ne olduğunu bilecek. Tertemiz bir iman, ondan sonra sağlam sahih bir bilgi [sahibi olacak.]
Cehalet hiçbir zaman mâzur görülmeyecek ve cahilleri Allah-u Teâlâ hazretleri hadîs-i şerîflerde Peygamber Efendimiz' in bildirdiğine göre iki misli azaplandıracakmış. Bir, hatayı yaptığından dolayı. İki, cahillikten dolayı. Niye cahil kaldın, niye öğrenmedin?
Bugünün insanları da aynı şeyi demiyor mu?
"Kanunu bilmemek mazeret değildir." der.
"O kanun çıkmış ama haberim yoktu." dersen, trafik polisi sana cezayı yazmaz mı? Veyahut vergiyi vaktinde yatırmadın, "Haberim yoktu." desen af mı ederler? "Kanunu bilmemek mazeret değildir." derler.
Dünyada böyle oluyor da âhirette başka türlü mü olacak? Âhirette de böyle. Allahu Teâlâ hazretleri diyecek ki:
"Ben sana peygamber gönderdim, niye uymadın? Ben sana kitap gönderdim, niye tâbi olmadın? Ne işledin bakalım o kitaba göre?" diye soracak. Muhakkak soracak; âyetlerde, hadîs-i şerîflerde var.
Ve onlar da diyecekler ki;
Ve kâlû lev künnâ nesmeu ev na'kilu mâ künnâ fî ashâbi's-saîr. "Ah! Keşke dinleseymişiz, kulak verseymişiz! O zaman bu cehennem ehlinden olmazdık!" diye, o zaman pişmanlık duyacaklar.
Demek ki buradan hayâtî bir çalışma karşımıza çıkıyor:
Bu bir eğlence değil. Din bir leblebi, çekirdek yemek gibi eğlenceli bir şey değil. "Hayat memat meselesi" deriz ya, öyle bir şey. İnsan bu dünyada Allah'ın rızasını kazanamazsa âhirette cehenneme gidecek. Bu kadar âşikâr bir şey. Rızasına uygun hareket ederse cennetine nâil olacak. O halde bu oyuncak değil; buna gayret ve emek sarf etmek lazım. Çalışmak lazım. Kitabı alıp da imtihana giren öğrenci kadar biraz okumak lazım.
Kur'ân-ı Kerîm'i hiç okumamış, meâlinden haberi yok, Resûlullah'ın hayatını bilmez, sünnet-i seniyyesinden haberi yok... Bu büyük bir âfet!
Bugün memleketimizde ikaz etmemiz gereken bir nokta daha var ki; herkes "Ben İslamiyet’i öğretiyorum." diyor. İşin tehlikeli tarafı da o. Fakat herkes de insanları bir başka yola çekiyor. Öğrenmek isteyen insanların karşısına çıkan çeşit çeşit insanlar var; "Gel, benim yolum doğrudur." diyor, bir tarafa götürüyor. Bakıyorsun; Allah Allah... "Müslümanım" diyor; namaz kılmıyor. "Müslümanım" diyor; tesettüre uymuyor. Çeşit çeşit... Sıralarsam belki bazı kimselere de dokunur... Netice itibariyle herkes kendi çevresinden misâli bulabilir.
O halde yol hangisi? Yol, işte [derslerimizin] başında söylediğimiz:
Elâ inne efdale'l-kitâbi kitâbullah. "Kitapların en faziletlisi Kur'ân-ı Kerîm'dir."
Ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. "Yolların en güzeli de Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in yoludur."
Sen bir hadîs-i şerîf kitabından bir hadîs-i şerîfi öğrenir tatbik edersen, kıyamet gününde mahkeme-i kübrâda dersin ki:
"Yâ Rabbi! Hadîs-i şerîfi okudum, uydum." Kurtulursun. Ama başka yere uyarsan kendini kurtaramazsın!
Onun için, yol Resûlullah'ın yoludur. Resûlullah'ın sünnetinden, izinden, yolundan Allah-u Teâlâ hazretleri bizi zerre kadar, kıl payı kadar ayırmasın.
Bu işin bir ayrılığa bile tahammülü yoktur!
Allah-u Teâlâ hazretleri o Resûl-ü Edîb'ine bizi has ümmet eylesin. Onu bilip onun izinde güzelce yürüyüp onun şefaatine, Allah-u Teâlâ hazretlerinin rızasına da eren bahtiyarlardan eylesin.
Yalnız bir nokta var. Bu kadar karışıklığın içinde bir hususu da size söyleyeyim:
Allah-u Teâlâ hazretleri kişinin kalbi temiz oldu mu ikaz eder. Vallâhi de billâhi de ikaz eder! "Kulum yanlış yolda gidiyorsun!" diye irşad eder, ikaz eder. Kalp temiz oldu mu... Her şeyin başı o. Kalp temiz oldu mu; "Yâ Rabbi! Ben sana hâlisâne, muhlisâne kulluk etmek istiyorum." diye, halis niyet ile bir yola girdi mi, farz edelim o yol yanlış, Allah-u Teâlâ hazretleri irşad eder ve ediyor ve gösterir.
Ama kalbinde bozukluk varsa o zaman seni salıverir. İtikadında, kalbinde, niyetinde bir bozukluk varsa, esas itibariyle Allah'a kul olmayı istemiyorsun da mevki, para, makam istiyorsan, şöhret, alkış, beğenilmek, gününü gün etmek, dünyanı mâmur etmek istiyorsan o zaman hiç ses seda duyamazsın. Çünkü o öyle bir perdedir ki o perdeden hiçbir şey senin tarafına geçmez. Hiçbir ikaz ışığı o tarafa gelmez. Perde değil, o kalın duvar; kale duvarı gibi bir duvarın içine girdin, kendini o kötü niyetle hapsettin.
Temiz niyetin olacak. O zaman Hristiyan’a Allah; "Kulum, bu yol yanlış; Müslüman ol." diyor, gösteriyor. Falanca yere kapılmış insana; "Kulum, bu yol yanlış; şu tarafa gel." diye gösteriyor.
Bir olmuş misâlini söyleyeyim:
Afrika'da bir kabile reisinin çocuğunu Hristiyanlar gitmiş, kandırmışlar, "Hak din Hristiyanlıktır" diye Hristiyan yapmışlar. Putperestti ya... Belki de Müslümandı, bilmiyoruz, belki o kabile Müslüman. Afrika'nın çoğu Müslüman olmuş da biz muhafaza edememişiz, şimdi yavaş yavaş uyanıyor. Hristiyan etmişler, papaz olmuş. Afrikalı olduğu için, onların dilini de bildiği için desteklemişler. Para bol, mâlî imkânlar fazla.
Bir misyoner bir yabancı diyara, Afrika'ya vesaireye Hristiyanlığı yaymak için gittiğinde Amerika'dan uğurlarken vali elini öpüyor.
Niye? "Sen din uğruna iş görmeye gidiyorsun." diye. Reis-i cumhurlar uğurluyor. [Misyonerlik] onlarda öyle kıymetli bir meslek.
Hakikaten de öyledir. Hak yolu gösterse irşad en kıymetli meslektir de hakkı göstermeyince değil...
Bu misyoner Afrika'da her kabileye gidip; "Hak din Hristiyanlıktır; gelin, Hristiyan olun." diye dolaşıyormuş ve muvaffak oluyormuş. Papazlar ona demişler ki:
"Müslümanların peygamberi denilen şahıs Hristiyanlıktan biraz bir şey öğrenmiştir, Hristiyanlığı bozmuştur, sapık bir mezhep ortaya çıkarmıştır." diye, Peygamber Efendimiz' i tahsilinde öyle öğretmişler. O da çok kızarmış; "Bozuk bir mezhep ortaya çıkarmış, bu ne biçim şahıs!" diye içinden çok büyük bir kini varmış.
Bir gün geceleyin rüyasında bir kalabalık görüyor... Rüyanın teferruâtını hatırlayamayacağım... Rüyada Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'i de görüyor. Diyorlar ki:
"İşte bu Müslümanların peygamberi!"
Bakıyor ki serâpâ nur!
Peygamber Efendimiz hakkında onun zamanında yaşayanlar diyor ki;
Yekûlu nâituhû lem ere mislehû kablehû ve lâ ba'dehû. "Onun emsâlini onu tanımadan önce de tanıdıktan sonra da görmedim."
Resûlullah için "emsalsiz" derlerdi, öyle bir kimseydi. Yüz güzelliği, akıl güzelliği, huy güzelliği öyle, her bakımdan müstesna bir güzelliğe sahipti. Peygamber Efendimiz' in akrabaları da öyledir. Tarih kitaplarında okuyoruz; Kureyş kabilesinden akrabaları boy, pos, endam, yüz güzelliğiyle meşhur idiler.
Rüyada görmüş; dayanır mı, içi akmış, beğenmiş. Ama sabahleyin uyanınca kendi kendine kızmış; "Ben öyle bir insanı nasıl severim!" diye. Gece gördüğü rüyadan dolayı, "Acaba bana bir şey mi oluyor?" diye kızmış. Fakat "İnsanları Hristiyan yapacağım." Diye hâlisâne, iyi niyetle çalışıyor ya... "Dine hizmet edeceğim..." diye iyi bir niyeti var. Yani kalbi pak, niyeti kötü değil, dünya makamı, mevki makam değil. Müteâkip gecelerde bir daha öyle bir rüya görmüş. Yine Resûlullah'a hayran kalmış. Ertesi gün yine kızmış kendine; "Ya niye benim kalbim o tarafa meylediyor!" diye... Üçüncü defa, bir gece tekrar bir rüya daha görmüş. O zaman Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz rüyada ona tebessüm eylemiş:
"Seni şu adam irşat edecek. Bunun adı İbrahim İnak'tır." demiş. Rüyada bir adam göstermiş;
"Seni bu adam irşat edecek. Bu adamın adı da şudur." demiş. Uyanmış, demiş ki:
"Üç defa peş peşe görülen bu rüyanın bir sebebi var."
Diyar diyar gezdikçe, çalıştıkça o ismi sorarmış. Sonunda bir yerde bulmuş. Gittiği bir yerde uçaktan inmiş:
"Burada İbrahim İnak diye birisi var mı?" Karşılayan papazlar; "Var." demişler.
"Kimdir o?"
"Burada Müslümanların hocasıdır, şeyhidir. Sen ne yapacaksın onu?"
"Hiç, adını duydum da ondan sordum." demiş, onlara söylememiş tabii.
Ondan sonra oradaki işlerini bitirdikten sonra meclisine girmiş, bir de bakmış ki rüyada kendisine gösterilen zâtın ta kendisi! Tabii elini öpmüş, Müslüman olmuş.
Ben bunu kitapta okudum. Başka zamanlarda muhtelif yerlerde de söyledim. Bu olmuş hâdise benim zihnimde şu dersleri uyandırdı:
Bir insan temiz, pak kalpli oldu mu Allah doğruyu gösteriyor. Her insana Allah-u Teâlâ hazretleri kendi hayatında ikazlar verir. Rüyanızda hiç kıyamet olduğunu görmediniz mi? Rüyanızda hiç pişmanlık duymadınız mı?
İnsan, "Kıyamet kopmuş... Eyvah! Ben iyi ömür geçirmedim! Keşke tekrar dünyaya dönsem!" diye buna benzer rüyalar görür. Veyahut [Allah] iyi bir insanla karşılaştırır, o iyi insanın ikazları akla mantığa hitap ediyordur; insan "Doğru yahu!" der. Ondan sonra Allah âhirette; "Sen o zaman onu dinlerken 'Doğru yahu!' dedin de çıktıktan sonra niye uymadın ey kulum?" demez mi? Çünkü Allah-u Teâlâ hazretleri müsebbibü'l-esbâb değil mi? Beni kim konuşturuyor, seni kim dinlettiriyor? Mümkün mü bizim kendi kendimize konuşmamız, dinlememiz, o müsaade etmese?.. Sen niye başka gün başka yere gittin de bugün buradasın? Niye isteyen falanca gelemiyor? Niye batacak olan gemiye filanca en son dakikada geliyor, giriyor, boğuluyor da filanca içerideyken en son dakikada çıkıyor da kurtuluyor?
Ve küllü şey'in indehû bi-mikdâr.
Her şeyin bir ölçüsü var. Sen bu kâinatı darmadağın, derbeder mi sanıyorsun? Bu kâinatta bir anlık bir derbederlik olsa ne yıldız kalır ne ay kalır ne güneş kalır, her şey birbirine girer. Bir kavşakta bir an trafik polisi olmadığı zaman bütün vasıtalar birbirine giriyor da sen bu kâinatın kavşaklarını sayabilir misin? Bir an Allah-u Teâlâ hazretleri lütfetmese, tasarruf etmese şu kâinatta nizam ayakta durur mu? Durmaz. Mümkün değil. Her şeyin sebebi var.
Allah-u Teâlâ hazretleri herkese şahsen ikazlar gönderiyor. Herkes mesul. Hiçbir kimse; "Ben duymadım. Ben bilmiyorum." diyemeyecek derecede Allah hayatında ikazı ona gönderir. Muhakkak gönderir! Ve göndermiştir, gönderdiğine sizler de kendi hayatınızdan şahitsinizdir. Kendi hayatınızda, kendi üzerinizde şahitleriniz vardır.
İşte o öyle ondan Müslüman olmuş. İyi niyetli olduğundan Allah ona rüyada ikaz etmiş. İnsan kötü niyetli oldu mu mahrum kalır.
Nüvellihî mâ tevellâ ve nuslihî cehennem.
"İnsan edepsizliği ele aldı mı Allah-u Teâlâ hazretleri ta cehenneme gidinceye, yıkılıncaya kadar onu kendi hâline bırakıverir."
Onun için, Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi edep sahibi etsin.
İnsan uyanık oldu mu, etrafına baktı mı sezer. Gözünü kapattığı zaman nasıl görecek? Bakması, görmesi lazım. Allah akıl diye bir nimet vermiş, kullanması lazım.
Bir başka olmuş hâdiseyi anlattılar:
İngiltere'den bir karı koca kendilerine hak din aramak üzere Hindistan'a gitmeye karar vermişler. Çünkü Hindistan'daki Budizm'i Avrupa'da "aklî, mantıkî bir dindir, felsefeye dayanıyor" diye çok methediyorlar. "Gidelim, o dine girelim." demişler. Kendi dinlerine bakmışlar; mantığa uymayan şeyler çok söyleniyor... İstanbul'a kadar gelmişler. Burada gördükleri müteaddit rüyalar üzerine Müslüman olup dönmüşler. Hâlen İngiltere'de Müslümanlarmış. Ve hatta onların çocuklarıyla bizim bana bunu anlatan kardeşimiz, arkadaşımız ailece tanışıyor ve çocukları ile irtibatı oluyor.
Bak, iyi niyetle yola çıkınca Allah-u Teâlâ hazretleri nasıl [yol gösteriyor?] İyi niyetle Hindistan'a hak dini bulmaya yola çıkmadılar mı? Neyi istiyorlardı? Hak dini istiyorlardı.
Allah-u Teâlâ hazretleri de -İstanbul'da- demiş ki:
"Ey kullarım! Hindistan'a boşuna gitmeyin, işte hak din burada." Burada Müslüman olmuşlar.
Onun için, insan iyi niyetli oldu mu Allah-u Teâlâ hazretleri [yardım eder, doğru yolu gösterir.]
Çeşit çeşit yollarda da kalbi pak tutmak lazım. Bir garantimiz o. Kalp pak olursa Allah gösterir. Mesela yanlış bir yola insan yanlışlıkla girdiyse, bir sahtekârın tuzağına düştüyse, ağına takıldıysa Allah-u Teâlâ hazretleri; "Ey kulum! Sen iyi niyetle geldin ama bu sahtekârın tuzağına takıldın, burası sahtekâr yatağıdır, burada seni yolacaklar, soyacaklar. Sen filanca yere git." diye gösterir. Hiç mahrum kalmaz, niyeti temiz olursa... Ama dünyaya meyli varsa, rahatını bozmak istemiyorsa; "Bu düzeni bozarsam keyfim kaçar." diyorsa, zor geliyorsa, o niyeti ortaya çıktıktan sonra nurlar kesilir, o zaman doğruyu göremez. Gösterir de Allah, bir defa gösterir, içindeki o mücadeleden sonra yanlış yolu seçince tamam, aleyhte delil tekevvün etti, mahşerde hesabını görecek. Allah-u Teâlâ hazretleri diyecek ki; "Falanca gün şöyle olmadı mı?" diyecek, hesabı ona göre görülecek.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
07.03.1982 -
Sabır, Allah İçin
06.06.1982 -
Kuran-ı Kerim Okumak,
