02.01.1983 - Cemaat-İmam İlişkisi

02.01.1983 - Cemaat-İmam İlişkisi
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammed’in ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammed’in sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Len tehlike'l-ümmetü ve in kânet dâlleten mudilleten izâ kâneti'l-eimmetü hâdiyeten mehdiyyeten ve en tehlike'l-ümmetü izâ kâneti'l-eimmetü dâlleten musîeten izâ kâneti'l-ümmetü hâdiyeten mehdiyyeten.
Sadaka Resûlullah, fi mâ kâl ev kemâ kâl.
Çok aziz ve muhterem Müslüman kardeşlerim!
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Abdullah b. Ömer radıyallahu anh'in bize rivayet eylediğine göre bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuşlar:
Len tehlike'l-ümmetü.
"Ümmet helâk olmayacak."
Hangi ümmet?
Peygamber Efendimiz ‘in ümmet-i icabeti. Malum bütün insanlar Peygamber Efendimiz'e muhataptır. Onun gelmesinden, peygamberliğinden, bi'setinden itibaren hepsi onun ümmetidir. Ama sözünü tutup imana gelmiş olanlar, ümmet-i icabettir, ötekiler de muhtemeldir; ola ki ümmetinden olalar. Onlara ümmet olmak, imkân dairesindedir. Onlara da "ümmet-i da'vet" derler.
Ümmet-i icabet, Müslüman olan kimseler, Peygamber Efendimiz ‘in peygamberliğini kabul edip imana gelip o ana kadar gelmiş geçmiş kimselerdir burada murad olunan.
"Bu ümmet helâk olmayacak."
Peygamber Efendimiz zamanını söylemiyor, ileriye ait bir zaman söylüyor. İstikbal sîgasıyla söylüyor.
"Ümmet helâk olmayacak."
Nasıl helâk olmayacak?
Nasıl olursa?
Ve in kânet dâlleten mudilleten.
Eğer ümmet sapık da olsa, saptırıcı da olsa, sapık olmakla yetinmiyor da başkalarını da saptırmak gayreti içinde, çalışması içinde oluyor. Ümmet sapık da olsa, saptırıcı bir faaliyet içinde de olsa yine helâk olmayacak.
Ne zaman?
İza kânet ümmeti hâdiyeten mehdiyyeten.
"Başındaki imamlar."
İmam ne demek?
Cemaatin reisleri, önderleri, başkanları, bölge bölge, memleket memleket, ya! Müslümanların gruplarının başkanları, idarecileri, hâdî oldukları müddetçe, doğru yola sevk edici oldukları müddetçe, Allah tarafından kendilerine hidayet ihsan edilmiş, bir nur verilmiş de hak yol üzerinde tutunmuş oldukları müddetçe ümmet helâk olmayacak.
İstediği kadar sapık, saptırıcı faaliyet içinde olsun, başındakiler iyi olunca, ümmeti hak yola sevk edici oldukça ve kendileri de haktan hidayet üzere, tevfîk-i ilâhî kendilerine refik olma durumunda bulunduğu müddetçe, imamlar iyi olduğu müddetçe ümmet helâk olmayacak, ne kadar sapık da saptırıcı da olsalar. Bu bir!
Hadis-i şerifin ikinci kısmında:
Ve len tehlike'l-ümmeti. "Ümmet yine helâk olmayacak." İzâ kânet eimmetü dâlleten musieten. Bu metinde yok şerhte var. "İmamlar kendisi sapık olsa baştaki adamlar sapık olsa ve saptırıcı da olsa, saptırmak için, başkalarını da dalalete düşürmek için, faaliyet içinde de olsalar yine ümmet helâk olmayacak."
Ne zaman?
İzâ kâneti'l-ümmetü hâdiyeten mehdiyyeten.
Allah'ı, doğru yolu gösterdiği müddetçe ve Allah'ın hidayeti, tevfîki, onlara refik olduğu müddetçe. Şimdi iki taraflı cümle.
Birinci ihtimale göre Peygamber Efendimiz diyor ki;
"Ümmetin hepsi sapık olsa, şaşırmış olsa, başlarındaki doğru yolda oldu mu helâk olmayacaklar. İş sonunda düzelecek." demek. Veya "Baştakilerin hepsi sapık olsa, imamlar, önderler sapık olsa ama ümmet sağlam olsa hak yolda olsa hidayet üzere olsa o zaman yine ümmet helâk olmayacak. İş sonunda düzelir." demek.
Bak, ne müjdeli bir hadis-i şerif.
"Ümmet iyi oldu mu, baştakiler kötü olsa düzeltir." demek.
"Ümmet, sonunda onları adam eder." demek.
"Baştakiler iyi olsa ümmet ne kadar sapık olursa olsun, onları düzeltir, sonunda adam eder." demek.
İki taraftan birisi iyi oldu mu, öbür tarafta neticede kurtuluyor.
Biz neyiz?
Biz ümmetiz. İmam değiliz; önder, başkan değiliz.
Demek ki işin bir tarafı bize ait. Biz hak yolda olursak, hidayet üzere olursak, takvâ ehli olursak, mü'min olursak, imanımız kalbimize girmiş de gönlümüzü pırıl pırıl aydınlatmış ise hak yolda isek, korkma. Düzelecek iş, hiç korkma. Telaş etme, endişelenme, sıkılma. Sonunda öbür taraf hallolacak.
Ümmetin hepsi sapıtmış. Allah Allah bu halka ne oluyor böyle ya, sübhânallah! Cümlesi helâke doğru gidiyor, bunlar hiç Allah'tan korkmaz mı?
Bu ne biçim iş! Ama başlarında iyi adam var, Allah'tan korkan insan var. Allah'ın kendisine tevfîkini refîk ettiği, hidayet üzere olan insan var. Korkma yine düzelecek iş, o halde de düzelecek. Şimdi tabi burada da çok söz söylenebilir, neticede insana teselli geliyor. Bir ders çıkıyor ki biz adam olalım. "Biz adam olursak işler düzelecek." demek.
Bir de imamlık manası üzerinde düşünecek olursak imam kimdir?
Hükümdar mıdır, komutan mıdır?
Gümüşhaneli rahmetullahi aleyh kitabında, şerhinde onu incelemiş de diyordu ki;
"İmamlar, hakikatte alimlerdir."
Hakiki imamlar, hakiki önderler âlimlerdir. Çünkü ilimle her şey bulunuyor. Eğrisi, doğrusu, yolun yanlışı, sağlamı ilimle anlaşılıyor.
"Alimin sözü lale, mercan, incidir. Cahilin sözü ise daima can incitir." demişler.
Alim oldu mu insan sonunda bulur, çaresini bulur, düzelir iş. Hakikatte âlimler idare ediyor. Hükümdarları da onlar idare ederler.
Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî'nin babası, Belh'den kalkmış, Konya'ya geliyor. Konya'nın sultanı Alaeddin Keykubat, surların dışında bekliyor; "Bir misafir geliyor." diye istikbale çıkmış, karşılamaya çıkmış, elini öpmeye gidiyor, yanına da elindeki asasını uzatıyor. Elini hükümdara vermiyor. O da âsâsını öpüyor.
Ondan sonra da atının yularından tutuyor, çekiyor içeriye öyle getiriyor. Kendisi yaya; ötekisini ata bindirmiş, atının önünden tutup çekip getiriyor.
Ne büyük hükümdarmış ki ilmin kıymetini takdir ediyor. İlmin ne kadar önemli olduğunu biliyor. Bir de orada diyor ki;
"Efendim tacımı, tahtımı size bırakıyorum buyurun şehri siz idare edin."
"Yok." diyor, "Sana tacın, tahtın mübarek olsun; bana şu medrese köşesi yeter." diye, kenara çekiliyor, dünyaya rağbet etmiyor.
"Bizim dünyayla işimiz, dünyayla alakamız yok ki biz dünyayı çoktan boşamış, terk etmişiz, bizim işimiz âhiret" diyor, o teklife aldırmıyor, kabul etmiyor.
Osmanlılar zamanında da işte Aziz Mahmud-u Hüdâyî, Üftâde hazretlerinin, şeyhinin duasını almış.
"Evladım" demiş. "Hadi bakalım vazife İstanbul'da. Kalk, oraya git."
Çok hayır duasını almış, iyi dervişlik yapmış demek ki.
"Umarım ki sultanlar senin atının yularından tutar da önünce yürür, senin atını yeder, yani götürür." diyor.
Kalkmış, buraya gelmiş. Üsküdar'da ilimle, irfanla halkı irşad etmeye başlamış. Bir gün Aziz Mahmud-u Hüdâyî Üsküdar'da çarşıda dolaşırken, Sultan da oradan atıyla, alayı ile geçiyormuş. Kalabalıkta Şeyh Efendi'yi görüyor. Hemen hürmetle atından aşağıya atlıyor, derhal geliyor; "Şeyhim, efendim!" diyor, Aziz Mahmud-u Hüdâyî'nin elini öpüyor.
Sultan Ahmed, koca Sultan Ahmed, Osmanlı sultanı, elini öpüyor, ondan sonra üzengiyi tutuveriyor:
"Efendim, olmaz, illa atıma bineceksiniz, katiyen razı olmam." diyor.
Padişah ona hürmeten ata binmiyor, yanında padişah üzengisini tutuveriyor, atına bindiriyor. "Evladım!" diyor Aziz Mahmud Hüdayi. "Bize bu yakışmaz, ben senin atına binmezdim; atın sana mübarek olsun, ben bu işi yapmazdım ama şeyhimin dileği yerine gelecek." diyor.
Hani Bursa'da demişti ya. "Dileği yerine gelecek, çare yok." diyor. Padişahın atına biniyor. Padişah da yularından çekip getiriyor.
O zaman ne oluyor?
Demek ki imamlar doğru yolda oldu mu, cemaatler de düzelir. "Cemaatleri düzeltir." demek. "Cemaatler adam oldu mu, imamı da düzeltir." demek.
Onun da hikâyesi eski kitaplara geçmiştir.
San'alı bir şeyh varmış. Yemen'in San'a şehrinden bir şeyh varmış. "Şeyhi San'an'ın hikâyesi" derler. Bir gönül macerasından dolayı, bir Rum kızına gönlünü kaptırdığı için aklı başından gidiyor; "Ölçülü düşünemez olmuş." da derler, kitaplar böyle yazarlar.
Talip olmuş, kız da demiş ki "Katiyen olmaz."
"Dinini değiştir gel, o zaman sana varırım."
Bu da değiştirmiş. Değiştirmez ya kıssa, bizde kıssayı size anlatıyoruz, hani olmuşsa neyse böyle. Fakat eski talebeleri; "Etme, eyleme efendim!" diye gelip gelip yalvarırlarmış.
Yalvarır yakarır, yanına ziyaretine gelirlermiş, o onları reddedermiş, huzurundan tard edermiş, kovarmış, onlar yine gelirlermiş, yalvarırlarmış, bekleşirlermiş. Bırakmamışlar.
Neden?
İmam Gazali rahmetullahi aleyh diyor ki Allah yolunda kardeşlik teessüs etti mi bir daha bozulmaz.
Sen benim kardeşim misin?
Kardeşinim.
Ben de senin kardeşinim, bitti. Bu âhirete kadar devam eder. Sen bana elli lira borç vermedin; darıldım, küstüm. Sen benim bahçemin duvarına şöyle yaptın, darıldım, küstüm. Sen bana şöyle ettin darıldım, küstüm; yok öyle şey!
Allah yolunda kardeşlik.
Sen benimle niye arkadaş oldun? Niye kardeş oldun sen benimle? Allah yolunda olmadın mı? Dünyevi menfaat için mi oldun?
Hayır, Allah yolunda kardeş oldum, bitti. Bu devam eder, bir daha kesilmez.
Eğer kardeş yanlış yola sapmışsa...
"Kardeşim günah işlemeye başladı, terk mi edeyim?"
İmam Gazâlî; "Hayır! O zaman da terk edemezsin." diyor.
O anda kardeşinin sana ihtiyacı var. Çünkü günaha sapmış, bak ahireti mahvolacak. Sen onun cehenneme düşmesine nasıl razı olursun? Git bakalım, kurtarmak için uğraş, didin, çabala, yalvar, yakar, mâni ol, tut elinden, sonunda onu cehenneme gitmekten alıkoy; kardeşliğin icabı o.
Sapıtıp gidecek, bak cehenneme düşecek. İmam Gazâlî; "Sapıtsa da kardeşliği bozmak gerekmez." diye anlatıyor.
Demek ki o arada gelmişler gitmişler. O Rum kızı;
"Bunlar kim?" demiş.
"Bunlar benim eski arkadaşlarım, ihvanım. Beni bir türlü bırakmıyorlar, kovuyorum bırakmıyorlar, ağır söylüyorum bırakmıyorlar, ne yapsam ayrılmıyorlar." demiş.
"'Allah Allah bu nasıl iştir, bu nasıl muhabbettir, bu nasıl bağlılıktır?' demiş, incelemiş, araştırmış, sonunda o da kelime-i şehadet getirmiş, Müslüman olmuş da sonra doğru yola tekrar gelmişler." diye kitaplar yazar.
Demek ki cemaat iyi olursa baştakini de ıslah ediyor. Artık bunlardan nice dersler çıkar.
Len yezâle'l-abdü fi fushatin min dînihî ma lem yeşrebi'l-hamre, fe izâ şeribehâ haraka'llâhu anhü sitrehû ve kânet şeytânü veliyyehû ve sem'ahû ve besarahû ve riclehû li yesûkuhû ilâ şerrin ve yasrifühû an külli hayr.
Bu hadis-i şerif de Allah'ın insana ne zaman yardım ettiği ne zaman yardımı kestiği hakkında bir hadis-i şeriftir. Onun için iyice dinleyelim. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri şöyle buyuruyor:
Len yezâle'l-abdü fi fushatin min dînihî.
"Kul daima dininde bir rahatlık içinde olacak. Bir müsamaha içinde, Allah'ın bir lütfuna mazhariyet içinde bulunacak. Dini bakımdan devamlı bir lütuf içinde, genişlik, hoşluk halinde olacak.
Devam edecek bu hal. Ne zaman?
Ma lem yeşrebi'l-hamre.
"İçki içmediği müddetçe."
Fe izâ şeribehâ.
"Eğer içkiyi içerse Allah-u Teâlâ hazretleri ondan perdesini yırtar."
Perdesini yırtar; "Onu koruyucu duvar, örtü, zırh parçalanır, koruyucu kalmaz." demek.
"Perdesini yırtardan murad bu. Artık onun hıfz u himâyesi kalmaz.
Ve kânet şeytânü veliyyehû.
"Onun has dostu, ahbâbı şeytan olur."
Ve sem'ahû ve besarahû. "Ve onun kulağı olur, gözü olur." Ve riclehû. "Ayağı olur."
Şeytan içki içen insanın gözü olur, kulağı olur, ayağı olur.
Şeytanî görüşle bakar. Şeytanî duyuşla duyar. Şeytanî yerlere yürür. Ayakları daima şerre doğru yönelip gider.
Neden böyle olur? Şeytan niye onun gözü, kulağı ve ayağı olur?
Li yesûkuhû ilâ külli şerrin.
"Her çeşit şerre onu sevk etmek için."
Şeytan o kılavuzluğu boşuna yapmıyor, boşuna onun ayağı olmuyor, boşuna gözü kulağı olmuyor. Onu her şerre sevk etmek için bunu yapıyor.
Ve yasrifühû an külli hayr.
"Onu her türlü hayırdan uzak düşürmek, ayırmak için yapar."
Bu hadis-i şeriften anlaşıldığına göre içki bir garip, acayip afet ve günahtır ki insan onu içtiği zaman Allah-u Teâlâ hazretlerinin manevi himayesi kulunun üzerinden kalkıyor; ondan sonra da şeytan onun dostu oluyor, her türlü şerre hazır hâle geliyor, her türlü hayırdan uzak duruma düşüyor.
Eski devirde bir âbidden bahsederler. Dağ başında ibadet edermiş. Her türlü ibadeti yaparmış, şeytan onu kandıramazmış. Uğraşır, didinirmiş; Hak yoldan, Allah'a ibadetten döndüremezmiş. Bir keresinde kandırmış, içki içirmiş. İçki içirince evvelce aklı başındayken düşüremediği her türlü hatayı yaptırmış; zina ettirtmiş, adam öldürtmüş şunu yaptırtmış, bunu yaptırtmış, de akıbeti çok fena olmuş.
Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir hadis-i şerifinde buyurmuştur ki;
"İçki kötülüklerin anasıdır. Bütün habis şeylerin, kötü vasıfların, sıfatların, fiillerin anasıdır."
Kuluçka gibidir. Bütün kötülükler onun arkasından olur. İçkiyi içer, karşı tarafa vurur, devirir, öldürür. İçkiyi içer, trafik kazası yapar. İçkiyi içer, evde hanımı döver. İçkiyi içmek için parayı meyhaneciye kaptırır, evde bereket kalmaz. Her türlü kötülük böyle olur.
"Hocam şimdi Müslüman mahallesinde salyangoz satılır mı? Bu cami ehline ne diye bu içkiyi anlatıp duruyorsun? Biliyoruz ki haram, içmeyiz."
Allah'ın hikmeti benim kitabımın arasına bir gazete parçası girmiş. Tam da bugüne girmiş, ben koymadım. Gazete parçasında diyor ki;
"Su gibi kullanılan biradan, karaciğer hastalığı artıyor."
Bira, içki mi değil mi? Meşrubat mı, gazoz cinsinden bir şey mi? Yoksa müskirat mı, sarhoşluk verici bir şey mi?
Geçen gün yine gazetede okudum; -bak böyle kesmek âdetim olsaydı o haberi de kesmem lazımdı- birisi iki şişe bira içmiş, kardeşini öldürmüş.
Karşıma çıkıp çıkıp da söylenip duruyorsun; "Bira içki sayılmaz. Ne olurmuş büfelerde satılsa" diye, bak gördün mü kardeşinin kanında seninde payın var şimdi.
"Biradan ne olurmuş! Yüzde dört alkol var."
İsterse yüzde yarım olsun. Sarhoş ediyor mu sen ona bak!
Külli müskirin hamrün. "Her sarhoşluk veren şey içkidir."
"Efendim, gazoz gibi!"
Ya senin sözüne göre gazoz gibi, neticesine bak bakalım; "Karaciğer hastalığı artıyor." diyor, sonra "Halkın alkolik olmasına yol açıyor." diyor.
Çanak tutuyor, başlangıç, av malzemesi. Şeytanın yemi. Senin önüne bira şişesini atıyor. "Ben bunu gazoz gibi içerim, bir de şişmanlarım!" diyorsun.
Ondan sonra ona alıştı mı öbür tarafa doğru gidiyor. Zaten Allah himayesini kaldırıyor. Bak bu hadis-i şerifte okuduk, himayesi kalkıyor.
Peygamber Efendimiz ne büyük peygamber ki -elhamdülillah onun ümmeti olmuşuz- ta on dört asır evvel bize demiş ki;
"Kıyamet gününe doğru benim ümmetim bu içkiyi içecek, hem isminden gayrı isimler taka taka içecek."
Başka isim takacak. Bizim köyün bir lafı vardır. Bizim köylüler diyor ki;
"Kedi enciğini yiyeceği zaman, fareye benzetir."
Yiyecek ya, karnı aç, fareye benzetir, öyle yutar. Bu ümmet de ahir zamanda bozulduğu zaman, içkiyi içecek ama nasıl içecek başka ad takacak, "bira!"
Bu birayı memlekete sokarken dediler ki;
"Alkolsüz bira imal edilmiş, a ne mübarek ne mutlu ne iyi, bak alkolsüzü de varmış!"
Bizim ödümüz patladı, "eyvah!" dedik o zaman.
Alkolsüz bira ne demek?
Alkolsüz bira alkollü biraya geçirir. Komşu işte; ikisi de bira. Alkolsüzden dolaştırır, alkollünün içine, alkollünün içinden, alkolikliğin içine götürür. "Eyvah!" dedik, dediğimiz gibi oldu.
Bak burada gazetenin başından sonuna okusam profesör bilmem kim, general bilmem kim, tabib paşalardan bilmem kim, şöyle demiş böyle demiş, en sonunda da demiş ki;
"En azından reklamların azaltılmasının faydalı olacağı kanısındayım."
Peygamber Efendimiz işte böyle diyor. Aman ha!
Ben çok görüyorum, arabamı tamir ettirmek için bazen o sanayi çarşısına gittiğim oluyor. Bakıyorum o çıraklar, bir sandviç alıyor, yanına bir de bira alıyor. Öğle tatilinde bir sandviçi ısırıyor, bir birayı çekiyor. Meyve suyu içer gibi, onu içiyor.
Ondan sonra da uğraş uğraş, hak yola gelmiyor, neden? Allah insanın üzerinden bereketini alıyor, şeytan onun gözü oluyor, sana baktığı zaman şeytanın bakışıyla bakıyor, seni dinlediği zaman şeytanın kulağıyla dinliyor.
Şeytanın kulağına girer mi?
Yürüdüğü zaman şeytanın ayağı oluyor. Bak hadis-i şeriflere. Bizim dinimizde kaide çok önemli. Bak Peygamber Efendimiz asırlar önce Allah'ın bildirmesiyle bizim hâlimizi bilmiş de sonra da bize söylemiş:
"Her sarhoşluk veren şey içkidir!"
"Hocam, bir de öyle şeyler var ki hiç içilmiyor, ağzına damla girmiyor, burnundan kokluyor; o da içki mi?"
Sarhoşluk veriyor mu vermiyor mu? Akıl gidip de hayaller başlıyor mu?
Öyleyse o da içki. Her sarhoşluk veren şey içkidir ve hepsi de haramdır.
Mühim olan aklın himayesidir.
İslâm'ın beş büyük temeli vardır, beş büyük hedefi vardır.
Bir tanesi aklı korumaktır. İslâm aklın bekçisidir. İçki ile bile aklın bir an zail olmasına razı olmuyor.
Bak bu adamın aklı gitmemiş mi? Bu hapse onun için düşmemiş mi?
Peki senin akılcığın nerede kaldı? Felsefenin faydası ne? Felsefe laklakiyat mıdır? Laf etmek midir? Aklı korusana! Ben koruyorum, ben korurken gelip bana destek olsana! Ne tepeden bakıyorsun bana?
Hedeflerden birisi aklı korumaktır, birisi nesli korumaktır, birisi canı korumaktır, birisi malı korumaktır.
İslâm büyük dindir, büyük hedefleri vardır, öyle lafla yapmaz işi, ortaya kaide koyar, "yasak!" der.
Neden yasak?
"Akıl gidiyor da ondan; bana akıllı adam lazım." der.
Eğer sen milletini seviyorsan ben milletimi seviyorsam, milletimizin akıllı olmasına çalışacağız.
Memleketin yüzde doksanı alkolik olunca, Türkiye'den ne hayır gelecek?
Bir insanı alkolik ettikten sonra, alkoliği alkoliklikten çıkarmak için hastanede aylarca tedavi etmen lazım. Ben başından engellemeye çalışıyorum, bana gerici diyorsun, olur mu? Akıl mı bu, mantık mı? Memleket severlik mi?
Neden?
Sen beni gerici sanıyorsun ama ben senden fersah fersah, kilometrelerce ilerdeyim. Sen benim gördüğümün yarısını göremiyorsun. Ben "Akıl gitmesin, insan uyanık olsun." diye bak ne tedbir alıyorum.
Büyüklerimiz demişler ki:
"Dervişe lazım ki hûş der dem kaidesi üzere ola."
Ne demek?
Her an aklın başında, dipdiri olacak. Bir an gafil olmayacaksın.
Düşman etrafında dolaşıp duruyor. Kuyruklu, boynuzlu şeytan damarların içinde, kan gibi dolaşıp duruyor. Nefis var, şeytan var, düşman var, dünya var, kadın var, mal var, para var, haram var, etrafında bir sürü düşman var, devamlı uyanık duracaksın!
Yirmi dört saat uyanık, yirmi dört saat nöbette... Müslümanlık böyle işte. Akıl dini, mantık dini... Ehli dünya hangi Allah'ın emrini akla mantığa aykırı bulabildi? Bak adam inceliyor, Tevrat, İncil, Kur-an üç tane mukaddes kitap var. Müntesipleri de milyonlarca insan. Şu kadar milyon Müslüman, bu kadar milyon Hristiyan, şu kadar Yahudi. Hepsini inceliyor.
Kim inceliyor? Profesör Maurice Bucaille.
Kim? Fransa'da tıp profesörü, akademi âzâsı, alim adam.
Ne zaman inceliyor?
Hristiyan iken inceliyor. Açıyor Tevrat'ı, İncil'i; "Dünya yaratılalı altı bin şu kadar yıl olmuştur."
Böyle değil. Kaç altı bin yıl geçti. Bu rakam yanlış. Bu Allah'ın kelamı. Bu rakam yanlış olduğuna göre demek ki burada bir değişme olmuş, demek ki Müslümanlar haklı. Onu inceliyor, ötekisini inceliyor, Kur’an-ı inceliyor, üçünü inceleye inceleye sonunda "Kur'an, Allah'ın kelamı" diyor.
İlme aykırı bir tek şey yok, "Tevrat değiştirilmiş, İncil değiştirilmiş." diyor. Kelime-i şehadet getiriyor, Müslüman oluyor. Müslüman olduktan sonra Fransa'da akademi âzâlarına konferans veriyor. Profesörleri topluyor, işte deliller, bir bir anlatıyor.
"Bu delillerden sonra, siz bu Kur'an-a, Allah kelamı demezsiniz de ne dersiniz? Allah kelamı değil mi bu? Bak bin dört yüz yıl önce bu hakikatleri söylemiş, hepsi ilme uygun. Hiçbir aykırılığı yok." diyor
Bir de bazımız iddia ediyor ki "Kur'an Tevrat'tan, İncil'den toplama yapmış da onların tekrarı imiş." Tekrarı olsa oradaki yanlışlar burada da tekrar edilmez miydi?
Cevap yok. Bin dört yüz yıl önce geçmiş, bin dört yüz yıl. Kolay değil. O zaman insanların şu bizim medeniyetimizin hiçbir şeyinden haberi yoktu. İbtidâî durumdalardı. Çölde hurma ile su ile geçiniyorlardı. Yiyecekleri, giyecekleri o kadar basitti, Peygamber Efendimiz ‘in evinden aylarca duman tütmezdi, nereden odun bulacaksın, nerede tüp gaz, nerede ocak, nerede hava gazı, nerede kömür?
"Hiçbir şeyden haberleri yokken, madem bu kadar mükemmel, o halde hak, o halde doğru, o halde Allah kelamı." diye Hristiyan yola geliyor, Müslüman oluyor.
Müslüman ananın babanın çocuğu bir de bakıyorsun ki gitmiş: "Canım bunlar eski şeyler, bunların boşluğunu anladık." diye, Batı'ya gidiyorsun.
Batı'ya kadar, Fransa'ya Paris'e kadar gidecek, Maurice Bucaille'yi dinleyecek, Müslüman dönecek. "Güneş Batı'dan doğacak." derler ya kıyamette, oraya gidecek de orada aklı başına gelecek.
İçkinin her çeşidinden kendimizi koruyalım. Kendi kendimizi aldatmayalım. İşte bak profesörlerin sözleri. Kendimizi aldatmayalım. Bira da olsa, şarap da olsa, kırmızı renkli de olsa, beyaz renkli de olsa, votka da olsa, şu da olsa, bu da olsa hepsi aynı.
"Efendim, meyve likörü, muz, elma, çilek bilmem ne."
Meyve likörü içince ne oluyor, ondan haber ver. Adını bilmiyorum, adına sen ne dersen de. Resûlullah beni uyandırdı, insanlar başka adla içecek, ad uyduracaklar, kandıracaklar, içecekler. Kendilerini kandıracaklar, aldatacaklar.
Adını bırak sen, şunu içtiğin zaman ne oluyor, ondan haber ver bakalım. Fazla içerse fena, araba kullanmaya gelmez, sonra belki toslar.
Haram! İçilmez o zaman!
İçince ne olur?
İçince maddî bakımdan hasta olursun, karaciğerin mahvolur, şöyle olursun, böyle olursun, manevi bakımdan şeytana esir olursun. Allah'ın himayesinden sıyrılıp çıkarsın, açıkta kalırsın.
Allah-u Teâlâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
02.01.1983 -
Kırklar, Deccal, Evlilik,
04.08.1989 -
Zühd Sahibi Kişi
