06.02.1983 - Toprak Doyurur, Zekat, Dünyanın Değersizliği

06.02.1983 - Toprak Doyurur, Zekat, Dünyanın Değersizliği
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lev sîle li'bni Âdeme vâdiyâni min mâlin le-temennâ ileyhi mâ sâlisen ve lâ yüşbiu'bnü Âdeme ille't-türâb ve yetûbu'llâhi alâ men tâb.
Bu hadis-i şerif ve buna benzer birkaç rivayet daha var. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Lev sîle li'bni Âdeme.
"Şu Âdemoğlu yani biz insanlar için mal dolu iki vadi akıtılsa..."
Vadi nedir? İki tarafı dağ olan bir çukur yer. O kadar büyük bir oluk düşünün. Oluktan nasıl su akar; öyle mal akıtılsa...
Le-temennâ ileyhi mâ sâlisen.
"Keşke üçüncü bir vadi olsa, oradan da aksa" diye temenni eder."
"Bana iki tane yetiyor, artıyor. Karnım doydu, gerisini ne yapayım?" demez de "Üçüncü bir vadiden de böyle mal aksa, benim cebim dolsa." diye temenni eder.
Ve lâ yüşbiu'bnü Âdeme ille't-türâb.
"İnsanoğlu doymaz, gözünü gönlünü ancak toprak doldurur."
İnsanı ancak toprak doyurur.
Ve yetûbu'llâhi alâ men tâb.
"Allah-u Teâlâ hazretleri hatasını anlayıp da kendisine dönen kula tevbe nasip eder."
"Ona teveccüh eder de batıldan ayırıp hakka yöneltir, kendisine getirir." mânasına.
Bu mal mülk hırsı bir başka hadis-i şerifte de anlatılmıştır. Hepimizin de zaten kendi kendimizi şöyle bir kontrol ettiğimiz zaman hemen buluvereceği bir hakikattir.
Bir başka hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Yeşîbü'bnü Âdeme ve yeşebbü meahû hasletân. "İnsanoğlu gün geçtikçe ihtiyarlar. Saçı ağarır, bıyığı ağarır, sakalı ağarır da iki haslet içinde gençleşir, genç kalır. Onlar ihtiyarlamaz..."
Saçı, bıyığı, sakalı beyazlaşır ama içinde iki tane duygu genç kalır. Hatta daha da gençleşir.
Nedir onlar? El-hırsu ve tûlü'l-emel.
"Hırs." Dünyaya, mala mülke vs. hırsı artar.
Yahu bir apartmanın var. Katların bir tanesinde oturuyorsun, üç tanesinden kira alıyorsun. Bir dükkânın var. Biraz da ahirete, hayr-u hasenata yönel. Allah için çalış!
"Yok! Ben bunun parası ile şöyle yapacağım da oradan onu kazanacağım."
İsim söylemek istemiyorum; milyonları olan birisi var. Parasını daha çok işletmek için götürmüş bankerlere vermiş. Bankerler de almışlar, götürmüşler.
Yahu ne yapacaksın? Senin neyine gerek? Bak, Allah bu kadar mal vermiş. Her gün bir malını satsa, yüz elli sene yaşasa, yine yetecek kadar malı var; gözü doymuyor. Hırs!
Bir de Farsça beyit var, Türkçesini söyleyeyim. Diyor ki:
"İhtiyar adamın dünyaya bağlılığı daha çok artar. Çünkü eski ağacın kökü daha derindedir."
Allah bize şu dünyadan müstağnîlik, ona tepeden bakma, ona aldırmama nimeti verirse iyi Müslümanlık o zaman mümkün oluyor. Yoksa biz bunun esiri olduk mu olmaz.
"Biraz daha kazanayım, biraz daha kazanayım." derken, Cuma gider, bayram gider, hayırlı imkânlar, fırsatlar elden kaçar gider. İnsan kendisini bu hırstan korumalı, kurtarmalı.
İnsanoğlunun şu kadarcık bir midesi var, doluyor bitiyor, tamam. Bir de ev lazım, hakikaten. Ondan sonrası...
"Eh bir tane daha garanti olsun. Bir tane çocuğuma olsun. Bir de kızıma olsun. Bir de bilmem ne olsun. Haydi, onlara da birer tane daha fazla vereyim. Birer dükkân da gelir olsun."
Onları da veriyor Allah. Bu sefer yüzük altın oldu mu kâfi değil, elmas olsun. Elmas oldu mu kâfi değil, taşı büyük olsun. Taşı büyük elmas oldu mu kâfi değil, bilezikli saat olsun. Yakut olsun, zebercet olsun... İnsanoğlu oraya kayıp gidiyor.
Birisi hırs, diğeri de tûl-i emel, arzularının emellerinin uzayıp gitmesi.
"Şunu yapacağım da bunu yapacağım da arkasından onu edeceğim de bunu edeceğim de..." derken küt, ecel geliyor, yarı yolda kesiliyor, iş bitiyor. İnsanı aldatıp Allah'a has halis kulluk etmekten alıkoyan iki şey.
İnsanları birbirine düşüren de bu hırstır. Mesela şu memleket hepimize yeter. Parası pulu, balı, meyvesi, sebzesi. Elhamdülillah, mübarek bir memleket! Neredeyse birbirimizi yiyip bitirecektik. Yine de öyle… Yine birbirimize diş gıcırdatarak bakmak tam bitmiş değil.
Hırs, çok kötü bir şey!
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi böyle hırslardan kurtarsın. Biraz derin nefes alıp da şu dünyanın hakiki mahiyetini görüp; "Dünya ahiretin tarlasıdır." deyip ahiret işinde hazırlanıp, hayırlar kazanıp, malımızı Allah yoluna sarf etmeyi nasip etsin.
Allah-u Teâlâ hazretleri Tevbe suresinde buyuruyor ki;
İnnallâheşterâ minel mu'minîne enfusehum ve emvâlehum bi enne lehumul cenneh.
"Allah-u Teâlâ hazretleri Müslümanlardan canlarını ve mallarını satın aldı."
Ne vererek satın aldı?
Bi enne lehumul cenneh "Mukabilinde cenneti vererek."
Alın cenneti, malınızı canınızı bana verin. Allah müşteri oldu, sizden canınızı malınızı satın aldı. Halbuki canı da veren, malı da veren O. Şairin birisi güzel söylemiş, diyor ki;
Canı canan dilemiş, vermemek olmaz ey dil.
Ne niza eyleyelim, ol ne senindir ne benim.
"Ey gönül, canı sevgili istemiş vermemek olmaz, inat etme, vereceğiz. Madem o istemiş, ne niza eyleyelim! Ne çekişip duruyoruz boş yere; o ne senindir ne benim." diyor.
İşin doğrusu öyledir. Ama bizim işimiz hep maddî olduğu için, alışverişle olduğu için, "Biz anlayalım." diye öyle buyuruyor. Biz, yirmi beş lira veririz; "Bir ekmek ver." deriz. Şu kadar veririz; "Şunu ver." deriz.
Bir şey verip bir şey almaya alışmışız. Mantığımız, kafamız böyle alıştığı için Allah-u Teâlâ hazretleri buyuruyor ki:
"Allah size müşteri oldu. Canınızı malınızı verin, cenneti alın."
Ne demek?
Canınızla, malınızla Allah-u Teâlâ hazretlerinin yolunda hizmet edip çalışın. Eğer dedelerimiz keyif sahibi olsalardı, canları pek kıymetli, pek aziz olsaydı, hiç toz kondurmak istemeselerdi, biz şimdi buralarda olur muyduk?
Olmazdık! Kim bilir nerede olacaktık, durumumuz ne olacaktı? Onlar ahireti düşündüler, kefenlerini başlarına doladılar.
O "sarık" dediğimiz şey ne?
Kefeni başına doluyor; "Bu, ölürsem benim kefenim olacak." diye arkasından sarkıtıyor.
Allah yolunda kendisine saldıran düşmana memleketi müdafaa ediyor. Bizim ecdadımız saldırgan da olmamış. Kendi dedelerimizi kötü göstermek için kâfirler bizi aldatırlar. Saldırgan gibi gösterirler ama hep onlar saldırmıştır, hâlâ da onlar saldırıyor. Hâlâ da biz efendi efendi dururken gelip onlar sataşıyorlar, saldırıyorlar.
"Müslümanlar şöyledir böyledir." derler; katiyen öyle değildir.
Lev alima'llâhu enne zekâte'l-ağniyâi lâ tekfi'l-fukarâe le ahrace lehüm min ğayri zekâtihim mâ yekûtühüm fe izâ câe'l-fukarâü fe bi-zulmi'l-ağniyâi lehüm.
Sübhanallah!
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Eğer Allah-u Teâlâ hazretleri; 'Zenginlerin zekâtları fakirlere kâfi gelmeyecek.' diye görseydi, öyle bilseydi, öyle olduğunu müşahede etseydi, yeryüzüne onların zekâtlarından ayrı, fukaranın yiyip içmesine yetecek mal mülk çıkarırdı."
Bu sözün arkasında yatan mâna nedir?
"Fukaranın ihtiyacını karşılamaya zenginin zekâtı yeter." demek.
Binâenaleyh "Fakirler aç kaldı mı, zenginler fakirlere zulmetmiş." demektir.
"Zengin malını vermedi de o fukaracık aç, açık kaldı." demektir.
"Eğer Allah-u Teâlâ hazretleri; 'Zenginlerin zekâtı fakirlere yetmeyecek.' diye görseydi, öyle olsaydı; o zaman fakirler için zenginlerin zekâtlarından gayrı, gıdalarına yarayacak şeyler ihsan ederdi."
Öyle değil!
Zenginlerin zekâtları fakirlere yeter. Allah-u Teâlâ hazretlerinin gayrı bir şey yaratmasına lüzum yok.
Binâenaleyh fakirler aç kalırsa bu, zenginlerin fakirlere zulmünden dolayıdır.
"Zengin olduğu ve parası çok olduğu halde zekâtı vermedi, fakirler aç kaldı. Zenginlerin fakirlere zulmüdür." diyor Peygamber Efendimiz.
Hakikaten de umumiyetle insanda zekât vermemek gibi bir cimrilik vardır. Bir insan zekâtını vermiyorsa cimridir, pintidir; her şeyi söyleyebilirsiniz. Allah'ın verdiği maldan, Allah'ın farz kıldığı şeyi vermiyor.
Cömertliğin asgarî ölçüsü nedir?
Adamın zekâtını vermesidir. Şer’i şerifin kendisine tayin ettiği zekâtı veriyorsa, tamam bu adam pintilikten, cimrilikten beraat etmiş demektir. Vermediyse pintidir, cimridir.
Bu hâlet-i rûhiyeye rağmen yani zenginlerin kimisinin zekâtı verip kimisinin vermemesine rağmen, elhamdülillah yine de bizim memlekette umumiyetle fakirler kayırılıyor. Bir de tam, muntazam verseler ortalık gül gülistan olacak.
O zaman Avrupa'daki gibi kapitalist, sömüren, sömürülen çatışması, kavgası, gürültüsü hiç olmaz, olmayacak, olmamış. Eskiden olmamış; şimdi de ileride de olmazdı. Müslüman, "Bu da benim kardeşimdir." diye ona kendi malından hayr-u hasenatını yapsaydı, o fakir de ona karşı hoş davranırdı. Asker yumruğu ile tepelerine "küt" diye inip ezerek; "Sus! Senin grev hakkını, lokavt hakkını aldım. Edebinle çalış!" demeye lüzum kalmadan, dinimizin emriyle yürürdü.
Zengin zekâtını verirdi, fakir de edebini takınır çalışırdı. Alnının teriyle eve helal lokma götürmeye çalışırdı.
Neden böyle olmadı hocam?
"Sen eski devirlerden bahsediyorsun. Ah! Senin yirminci yüzyıldan haberin yok." filan diyebilirsiniz.
Neden böyle olmadı?
Dinimizi öğretmedik, öğretemedik. Birçok kimse evleniyor da yıkanmaktan haberi yok. Masum efendi, masum hatun... İkisi de melek gibi... Yüksek aile terbiyesi almışlar, Avrupa'da Amerika'da okumuşlar. Evlenmişler; yıkanmaktan haberleri yok! Sübhanallah! O kadar yaygın bir cahillik var ki! Bizim âlimlerimiz ne olacak bakalım. Ahirette nasıl beraat edecekler? Hiçbir şey öğretmemişler ki! Kimse bir şey bilmiyor ki!
Onun için şimdi herkes şeyh, herkes müftü! Hukuk profesörü müftü, doktor müftü, herkes müftü. Bilmem kim ne yapsın? Ortada cahillik yaygın olunca herkes bir şey söylüyor. Hem de kimisi haramı "helal" diye söylüyor; kimisi olmadık şeyleri, Kur'ân-ı Kerîm'de yasak edilmiş, yanlışlığı belirtilmiş şeyi söylüyor.
"Sen bu içkiyi iç, zayıflamışsın, sıhhat kazanacaksın, bedenin kuvvetlenecek. Günahı benim!"
Halbuki Kur'ân-ı Kerîm'de Allah-u Teâlâ hazretleri diyor ki:
"Böyle diyen bir insan ötekisinin günahını yüklenemez."
Günah işleyene yine günah kalır. "Ver senin günahını!" deyince ötekisi günahsız kalmaz ama berikisi günaha bedavadan talip olduğu için o kadar günah da ona yüklerler. O istediği günahtan mahrum kalmaz. Onun tepesine yığarlar, o günah başını aşar ama berikisi de günahtan kurtulmaz. Bunu bilse öyle demez.
Veyahut Peygamber Efendimiz; "Haramla tedavi edinmeyin." diyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri hastalığı da şifasını da indirmiştir; hastalığınızı tedavi edin, ilaç arayın ama haramla tedavi etmeyin. Emir! İnsan bunları bilse, Peygamber Efendimiz' in hadislerini okusa, Kur'ân-ı Kerîm'i tam okusa, dinimizin ne kadar yüksek ne kadar büyük hakikatleri ihtiva ettiğini zaten anlayacak, kavga bitecek.
Dışarıdan gören, bizi hiçbir şey bilmez sanıyor. Yobaz yani yontulmamış kafalı, dünyadan haberi yok sanıyor. Bu adam ne fizikten ne matematikten anlar ne dünyayı ne siyaseti anlar ne yaşamayı ne zevki sefayı bilir. İnsan bu dünyaya gelmiş, keyif yapmalı vs. filan.
Hepsini biliyoruz ama gel bak, sen de bir oku. Ben de senin içinden yetiştim, senin okuduğun okulları okudum, hepsini bitirdim. Bitirdim tavana dayandım, tavandan çatıya çıktım, çatının üstünde daha yer kalmadı ama işte bir de sen bunu okusan. O zaman bak; ben senin bildiğin her şeyi biliyorum ama sen benim bildiğim hiçbir şeyi bilmiyorsun. Bir de gelip bana malumat satıyor.
Bu konu zekâtı vermekten açıldı... Aman zekât tahakkuk ediyorsa verelim. O, fakirin hakkıdır, bir nevi bizim paramız değildir. Fakirin hakkı sende kalmış oluyor. Sen zekât hakkını ver; Allah-u Teâlâ hazretleri içinden zekâtı ayrılmış mala bereket verir. Malının nasıl arttığını anlayamazsın, yiye yiye bitiremezsin.
İki kardeş varmış. Beraberce buğday ekmişler, biçmişler, harman yapmışlar, sapı samanı daneden ayırmışlar. Samanı bir yere, daneyi bir yere yığmışlar. İki kardeş müşterek çalıştı, bölüşecekler. Birisi kağnı arabasını getiriyormuş, samanı dolduruyorlarmış, ambarına taşıyormuş. Sonra ikinci sefer; araba geliyormuş, dolduruyorlarmış, ötekisi taşıyormuş. Berikisi buğday taşıyormuş. Ondan sonraki sefer öteki kardeşin... Ama taşırken harmanın başında kalan diyormuş ki:
"Bu kardeşim evli, birkaç tane çocuğu var. Biz bunu güya eşit bölüştük ama ben kardeşime biraz daha vereyim. Çoluk çocuğu var, fazladan versem iyi olur."
Kendi malından o tarafa veriyormuş. Bu, malı yükleyip gidince ötekisi de diyormuş ki:
"Ben evliyim, çoluk çocuğum var ama bu kardeşim evlenecek. Buna takı lazım, mal lazım, şu lazım, bu lazım. Ben en iyisi şu buğdaydan, samandan biraz ayırayım, şu tarafa iteyim."
O da ona itiyormuş. Taşıya taşıya malı bitirememişler.
Bu ne?
İşte bu bereket! Matematik kitabı, astronomi kitabı bunu yazmaz. Bu, Allah-u Teâlâ hazretlerinin verdiği bir başka şeydir. Yer yer karnı doyar; o malı bitiremez.
Peygamber Efendimiz' in bir tasla koca bir mescit dolusu insanı doyurduğunu, daha başka bereket kerametlerini bilmiyor musunuz?
Lev alimeti'l-behâimü mine'l-mevti mâ alime benû Âdem mâ ekelû minhâ lahmen semînâ.
Bu, ölüm denilen o acı hadise ile ilgili bir hadis-i şeriftir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;
Lev alimeti'l-behâimü.
"Hayvanlar eğer bilseydi."
Atlar, koyunlar, kuzular, keçiler, develer, sığırlar, horozlar, tavuklar...
Neyi bilseydi?
Mine'l-mevti "Ölümden" Mâ alime benû Âdem "âdemoğlunun bildiği kadar bilgiyi onlar bilseydi" Mâ ekelû minhâ lahmen semînâ "böyle et yiyemezlerdi." denmek isteniyor:
İnsanlar ölümü biliyorlar değil mi? Hepimiz biliyoruz işte. Geçen gün falanca akrabamız vefat etti de hocalar geldi, yıkadık, kefenledik, namazını kıldık, falanca kabristana gömdük, geçen gün de mevlidini okuduk filan... Bu "ölüm" denilen hadiseyi biliyoruz. Biliyoruz ama kalbimiz öyle katılaşmış, duygularımız öyle nasırlaşmış ki; "Bir gün de bize gelecek; aman biraz hazırlanayım!" diye bir gayret gelmiyor.
"Halbuki o zavallı, bizim 'hayvan' deyip de hakaret ettiğimiz mahlûklar var ya, onlar insanların ölüm hakkında bildiklerini bilselerdi iştahları kaçardı, bir şey yiyemez hâle gelirlerdi."
İnsanoğlu duygusuz ve ölümden gerekli dersi almıyor. Dünyaya dalmış. Etrafında birçok kimse ölüp dururken bir gün sıranın kendisine geleceğini de düşünmüyor.
Yunus Emre demiş ki:
"Halkı bostan edinmiştir, dilediğin üzer ölüm."
Üzmek, "koparmak" mânasına...
Ölüm, halkı bostan tarlası gibi görüyor. Giriyor, arasından birisini koparıp gidiyor. Hani karpuzların, kavunların arasında dolaşırsın; "Şu biraz olmuş, büyümüş galiba."
Çat, koparır götürürsün. Ölüm bizi bostan edinmiş, her gün aramızdan bir tanesini koparıp koparıp gidiyor. Biz hâlâ hiçbir şey yapmıyoruz; tüylerimiz diken diken olmuyor, tedbir almıyoruz. Gaflet, isyan, hata, kusur, başkasının hakkına tecavüz, malları yığmak, başkasının malını gasp etmek, haksızlık etmek, Allah'a karşı gelmek, Allah'ın kullarını ezmek, üzmek vs. devam... Hiç akıllanmıyoruz.
Lev adele fi'd-dünyâ inda'llâhi cenâha beûdatin min hayrin mâ sekâ kâfiren minhâ şerbeten.
Bu da dünya ile ilgili sahih bir hadis-i şeriftir ki Peygamber Efendimiz dünyayı bize anlatıyor:
Lev adele fi'd-dünyâ inda'llâhi cenâha beûdatin.
"Eğer dünya, Allah katında bir sivrisineğin kanadına denk olabilseydi..."
Bir sivrisineğin kanadı! İncecik, zar gibi bir kanadı vardır ya...
Onu bulsanız ne yaparsınız?
Üflersiniz gider... Ne yapacaksınız, sinek kanadı, bu da sorulur mu?
"On tane sinek olsa ne olur, hocam!"
İşte, eğer bizim peşinden "dünya dünya" diye koştuğumuz şu yer, Allah-u Teâlâ hazretlerinin indinde hayır cihetinden, bir sivrisineğin kanadına denk olabilseydi, ona muadil olabilseydi; "Allah kâfire bir içim su içirtmezdi!"
Anladın mı şimdi neden Amerika'nın yüz üç katlı apartmanları var, niye safalı köşkleri var! Dinsizlerin, imansızların, zânîlerin o kadar itibarı, malları mülkleri var. Şarkıcıların çeşit çeşit neleri var. Herkes para yığıyor. İnsanlar da "Aman ne kadar çok parası var!" falan diye o para yığan kimselere hayranlık duyuyor.
Bazı öyle dedikodu mecmuaları filan var. Vasıtada giderken yanına birisi oturmuş oluyor. İnsan gözünün ucuyla bakıyor, öyle haberler, öyle resimler var ki kıpkırmızı oluyor. Aman yâ Rabbi! Aman yâ Rabbi! Ne kadar şaşırmış. Hem de kadın okuyor.
Geçen gün yanımdaki sırada birisi vardı. Baktım bir mecmua veya gazete... Şöyle uzaktan başlıklarını bir okudum, yüzüm kızardı. Öteki başlığa baktım, yüzüm kızardı. Daha öteki başlığa baktım; yine yüzüm kızardı. Üç tane, dört tane çocuğu yanında oturan kadın, açmış onları okuyor, o resimlere bakıyor.
Hâsılı ciğeri beş para etmez insanlar, zalimler, ırkları katliam eden hainler, bir sürü böyle insan bakıyorsun izzet ikram, arabalar, kotralar, villalar bilmem neler, vur patlasın çal oynasın yaşıyorlar... Allah indinde dünyanın kıymeti yok da ondan yapabiliyorlar. Eğer dünya Allah indinde bir sivrisinek kanadı kadar kıymetli olsaydı, o zaman "Birazcık hayırlı, kıymetli bir şey ona gelir." diye Allah o kâfire bir içim su bile vermezdi.
Kıymeti yok! Bu dünyada haydi otlayın bakalım. Nasıl olsa bir gün gelecek, bu fâni dünya bitecek.
Eddünya sicnul mümini ve cennetül kafir.
"Bu dünya Müslümanın hapishanesidir."
Biz burada hapisiz. Ölümle hapisten çıkacağız. "Mevla’mıza döneceğiz, hakiki yurdumuza, cennetine, cemâline ereceğiz." diye Müslüman ne kadar sevinse yeridir.
Elhamdülillah!
Kâfirin cenneti... Varsın yesin, içsin, otlasın biraz.
Bundan ne çıkar?
"Kâfirin dünya malına heves etme; şu iki paralık dünya için ahiretini berbat etme." kaidesi çıkar.
Çıkacak bu! Şu iki paralık dünya için aman miras kavgası yapma, mal kaçırma, gasp, haksızlık, hırsızlık, arsızlık etme. Rüşvet yeme, vatanını satma, askerî sırları satma, şöyle yapma, böyle yapma... Ne dersek yeridir; çünkü bu dünya iki paralık, sivrisinek kanadına değmez.
Bunun için insan ahiretini mahveder mi?
Etme, değmez. Ama öteki benden daha az tahsil gördüğü, daha az çalıştığı halde şöyle.
Sen bırak onu. Bu dünyadan ne olacak! Sen helalinle yiyorsun ya helal olarak çalışmışsın ya alnından ter damlaya damlaya, ekmekle katık, tuz ekmek yiyorsun ya... O çok daha mübarek! Bırak o baklava börek, kaymak yesin. Heves etme!
Bütün giyimi, kuşamı, ihtişamıyla Musa aleyhisselam'ın kavmi zamanında Karun bir çıktı; herkes baktı, hayran kaldılar.
O ne ihtişam, o ne giyim, o ne kuşam! Hepsi, "Allah Allah! Ne varlık sahibi. Elinde ne imkânlar var. Yâ leyte lenâ misle mâ ûtiye kârûnu innehu le zû hazzın azîm. Keşke ona verilen şeyler bize de verilseydi!" diye temenni ettiler. Gece Allah onu eviyle beraber yerin dibine geçirince ertesi gün anladılar.
Demek ki kâfirler felah bulmuyormuş. "Aman, bizim yolumuz, yerimiz iyiymiş." dediler. Akılları başlarına geldi.
İki paralık dünya, iki günlük ömür! Bir göz yumup açıncaya kadar gidiyor. Ben bir gözümü açtım, baktım; yolun yarısı mıdır, sonu mudur bilmiyorum ama epeyce bir zaman, kırkın üstünde sene geçmiş. Herkes için öyle. Bir göz yumup açınca gidiyor. Allah bizi şu dünyaya aldattırmasın, haksızlık yaptırmasın, kendisine has halis kulluk etmek nimetine erdirsin.
Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele…
12.05.1982 -
Vesvese, Hz.Musanın Duası,
12.05.1982 -
Anlaşma
