03.05.1981 - İlmiyle Amel Eden Alim, İlim Ne İçin Öğrenilmez

03.05.1981 - İlmiyle Amel Eden Alim, İlim Ne İçin Öğrenilmez
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Sâili'l-ulemâe ve hâlili'l-hukemâe ve câlisi'l-küberâ.
Ebu Cuhayfe radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.
Peygamber sallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuş:
Sâili'l-ulemâe. "Alim kimselere soru sorun, cevap alın."
Dininizi öğrenmek için meseleleri sorun, cevabını dinleyin, alın. Onlara hürmet gösterin. Burada "ulema" deyince eserin müellifi Gümüşhanevî hocamız rahmetullahi aleyh diyor ki; ulema el-amilin, "ilmiyle amel eden."
İlmiyle amel etmiyorsa zaten o cahil adam.
Neden cahil? İlmiyle amel etmemenin başına getireceği felaketten haberi olmayan insan alim olur mu?
İlmiyle amel etmedi mi insan ahirette çok büyük zararlara uğrayacak. En büyük azaba uğrayacak olan şahıslardan birisi, ilminin kendisine fayda vermemiş olduğu alim olacak. Allah böyle bilgiden cümlemizi hıfz eylesin. Alim insan, "kendisini kurtarmasını bilen insan" demektir. Ne yapar yapar, Allah'ın rızasını kazanır. Cenneti hak edecek şekilde yaşar. Cehennemi hak edecek şekilde yaşamışsa, istediği kadar bilgisi olsun; cahil.
O tarafı bilmiyor, işin o noktasını bilmediği için cahil.
Onun için ulema-i amilin diyor. "İlmiyle amel eden alimlerle oturun." diyor.
İlmiyle amel etmeyen insan lafazandır, laklakacıdır, hiç kıymeti yok, sözünün tesiri de olmaz.
Hatta bu hususta çeşitli şeyler rivayet ederler. Hoca efendinin birisine hasta bir çocuğu getirmişler; "Buna okuyuverir misin?" demişler.
"Hastalığı nedir?" diye sormuş. Demişler ki:
"Efendim buna bir hal oldu. Yalnızca bal yiyor, baldan başka hiçbir şey yemiyor. Ekmek ye, yemez; patates ye, yemez; peynir ye, yemez; süt iç, içmez. Hiçbir şey yemiyor, sadece bal yiyor. Varsa yoksa bal, vücudu başka bir şey yemediği için çöktü, zayıfladı, bir çöp hâline geldi. Buna dua edin."
Demiş ki:
"Bunu götürün, şu kadar zaman sonra getirin."
"Aman efendim, ölecek, ayakta duramıyor, bacakları titriyor." Demiş:
"O kadar zaman sonra getirin. Şimdi okumam."
Hakikaten aradan bir zaman geçtikten sonra -bir hafta mı geçti, on gün mü geçti- getirmişler. Bir okumuş ve çocuğa dönmüş demiş ki:
"Evladım, bal yemeden de oluyor, bal yeme." demiş. Eve gitmiş;
"Anne bana ekmek getir, peynir getir, şunu getir, bunu getir." demiş.
Çocuk başlamış çeşit çeşit şeyleri yemeye. Anlamışlar ki hoca efendinin duası bereketiyle iş düzeldi.
Gelmişler demişler ki:
"Efendim, Allah razı olsun, çocuğumuz düzeldi. Ama bir şeyi merak ediyoruz, niye daha önce getirdiğimiz zaman onu deyivermedin de o kadar vakit geçirdin?" Diyor ki:
"Evladım ben de o çocuk gibi bal yemeyi çok severdim. Şimdi kendim bal yiyip dururken ona 'Bal yeme.' demeyi uygun görmedim. Kendim bal yiyeceğim, ona "Bal yeme!" diyeceğim. Öyle şey olmaz. Sevdiğim halde bir hafta kendim de bal yemedim, ondan sonra söyledim, sözüm tesir etti."
İşte insan ilmiyle amel etti mi -şu fıkradan anlaşıldığı tarzda- söz tesir eder.
İlmiyle amil kimselere mesele sorulur, sorulmalı. Hem ilmiyle amil oldu mu insan, ilmi de daha iyi bilir. Tatbik etmeyen insan bilmez. Nazarî konuşan insan, sözünün bir yerinde tatbik etmemesinden dolayı hata da eder. Onun için ilmiyle amil olması gerektiği muhakkak.
Başka ne demiş hocamız?
Güzel tavsiyeleri vardır.
"İlmiyle amil olursa ve bir de üzerinde büyük alimlerin beyan etmiş oldukları sıfatlar bulunursa; o alimlere ittibâ edilir, onların meclislerine devam edilir, onlara hürmet göstermek gerekir ve onlardan faydalanılır." diye izah etmiş.
Ve hâlili'l-hukemâ'. "Hakîm kimseler ile de arkadaş olun, dostluk edin, onlarla samimiyet kurun."
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir de hikmet sahibi hakîm kimselere teşvik ediyor bizi.
Hakîm demek, "her şeyi yerli yerinde, hikmet ile, ölçü ile yapan kimse" demektir. "Aklını kullanan kimse" demek oluyor.
Onun için hakîmi, "filozof" mânasında da kullanırlar.
"Eski devirde bir hakîm varmış, şuraya gitmiş, buraya gelmiş."
Filozof mânasında kullanırlar. Aklını kullanıyor. Akıllı uslu, düşüne taşına iş yapan kimse. Tabi böyle dinine bağlı dindar bir kimse aklını da kullanırsa, reyinde isabet olursa, sözünde isabetli olursa o zaman onunla arkadaşlık edildiği zaman, insan ondan ahlâkını güzelleştirmek hususunda istifade eder.
Peygamber Efendimiz onun için onlarla sırdaş-arkadaş olmak hususunu tavsiye ediyor.
"Halil" "sıkı fıkı olmak" mânasına.
Mesela parmakların arasını abdest alırken sıvazlamaya "hilallemek" derler.
Arasına giriyor. Sonra dişlerin arasındaki yiyecek kırıntılarını çıkarmayı da o fiil ile tanımlarlar; "Dişleri hilallemek" derler. "Halil" dediği; "Onların arasına girin, hakîm kimselerle sırdaş olun, onlarla samimiyet kurun." mânasına.
Hakîmin zıddı cahil kimsedir; beyinsiz, sefih kimsedir. Öyle kimseler de insana fayda yerine zarar getirirler.
İnsan öyle cahil bir kimseyle ahbaplık ederse o ona iyilik yapmak istese bile, kaş yaparken göz çıkarır.
Onun için cahilden kaçmak lazım.
Gaflet sirayet edermiş. Kalpten kalbe aksedermiş.
Ve câlisi'l-küberâ. "Büyük insanlarla oturun."
Büyük insan demek; ya yaşça büyüklüktür bu küberâ dediğimiz kimseler, yaşça büyük kimsedir.
"Gençlerin hayırlısı yaşlı kimselerle oturandır. İhtiyarların şerlisi gençlerle oturandır."
Neden?
Genç, yaşlı kimseyle oturduğu zaman onun hayat tecrübesinden istifade eder. Kendisinin delikanlılığının taşkınlığını, o zât-ı muhteremin yaşlılık tecrübesinden aldığı dersle tanzim etmesi, frenlemesi mümkün olur.
Gençlere uymuş. "Kırkından sonra uslanmayanı teneşir paklar." diye bir söz de vardır.
Onun düzelmesi gerekirdi. Ötekisi mazur, genç, delikanlı; yerinde duramıyor, bağlasan durmaz, eğriye güler, doğruya güler. Ama ötekisinin artık uslanma zamanı gelmiş. Çünkü yaşı kemale ermiş, dünyayı tanımış.
O bakımdan, yaşlıların şerlisi gençlerle düşüp kalkan, sohbet edendir; gençlerin hayırlısı da ihtiyarla oturandır. Bu mânaya olabilir. Yaşlı, tecrübeli kimselerin tecrübesinden istifade etmek için onların sohbetlerine gitmek lazım. Hatıralarını dinlemek lazım. Hatırlarını hoş etmek lazım. Meclislerinde bulunmak lazım.
Akıl bakımından, mevki bakımından, ilim-irfan bakımından yükseklik de olabilir. Manevi büyüklük de olabilir. O da daha önceki sözlere bağlı bir husus oluyor. Onlarla konuşma insanı ahirete sevk ettiği için, ahirete rağbet ettirdiği için Peygamber Efendimiz böyle buyurmuş oluyor.
Sâriû fî talebi'l-ilmi fe'l-hadîsü min sâdikin hayrun mine'd-dünyâ ve mâ aleyhâ min zehebin ve fıddah.
Câbir b. Abdullah el-Ensari radıyallahu anh'ten rivayet edildiğine göre, bu hadis-i şerifte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;
Sâriû. "Koşun, süratle gidin. Yarış edercesine süratle koşun." Fî talebi'l-ilmi. "İlim talebinde koşun, ilmi elde etmek için, öğrenmek için, bilgiyi kazanmak için koşuşun."
Neden? Neden ilme teşvik ettiğini de devamında izah ediyor:
Fe'l-hadîsi min sâdikin. "Sadık, özü-sözü doğru bir insandan bir söz." Hayrun mine'd-dünyâ ve mâ aleyhâ. "Dünyadan ve dünyanın üzerindeki altın, gümüş, ne varsa hepsinden daha hayırlıdır."
"Sıdk u sadâkat sahibi bir insanın bir sözü, dünyadan ve dünya üzerindeki her şeyden daha hayırlıdır."
Demek ki bu hadis-i şerife göre hepimiz ilim öğrenmeye koşacağız. Buradaki ilimden maksat şüphesiz, insanın ahiret saadetini kurtarmaya yarayacak hayırlı bilgidir.
Mesela 1965 senesinde Brezilya ile Almanya arasında maç yapıldığı zaman o maçta on bir kişi kimlerdi; bunu bilmek ilim değil.
Onu bilsen ne olacak, bilmesen ne olacak? Buna benzer şeyler değil de hayırlı olan şey.
"Kim böyle hayırlı ilmi elde ederse..."
Çünkü bu ilim bir alettir; bizâtihi ilmin kendisi hüner değildir.
Ilim, sırf toplamak için öğrenilmez. İlim bir vasıtadır, onunla ahireti kazanmak için öğrenilir.
Her öğrendiğin ilim ile "Ben Allah'ın rızasını nasıl kazanırım?" diye düşüneceksin ve ilmi Allah'ın rızasını kazanmak için tatbik edeceksin. Yoksa çok sözün -bizâtihi kendiliğinden- "Çok bildi." diye insana bir şey kazandırması yoktur.
Onun için; "İlmi şunun için öğrenmek lazım, bunun için öğrenmemek lazım." diye kitaplar yazmış.
Niçin öğrenilmez, niçin öğrenilir?
Bir insan sadık bir niyetle ilim öğrenecek. Hâlis bir niyetle, hâlisen bi-vechillâh, sadece Allah'ın rızasını kazanmak için ilim öğrenecek.
Lâ yürîdü bihî câhen. "O ilimle mevki elde etmek için öğrenmeyecek."
"Ben bunu öğreneyim de beni müftü yaparlar, diyanet işleri başkanı yaparlar." gibi mesela.
Farz edelim bir mevki talebi için öğrenmeyecek, o yola onun için girmeyecek. Ama o yola girdi de yakasından tutup illa; "Seni şu mevkiye getiriyoruz." derlerse, o ayrı.
Kendisi ilmi; "Bu ilmi öğreneyim de mevki sahibi olurum." diye öğrenirse sakat bir niyetle girmiş olur.
Ve lâ rif'ate. "Halk bana rağbet eder de herkesin alkışladığı bir kimse olurum." Ve lâ tahsilen li'l-hutâm. "Dünya metaını, nimetlerini elde etmeye bir vesile olur." "Öğrenirim de epeyce para kazanırım, mal-mülk sahibi olurum!"
Olmadı!
Ve lâ li yümâriye bi's-süfehâ. "İnsanlarla münakaşa ederim, galip gelirim. Girerim münazaralara, hepsini yenerim. 'Ne akıllı adam!' derler."
Böyle bir niyetle ilim öğrenilmez.
Ve lâ yücâdilü bihî'l-fukahâ. "Fakih kimselerle cidal etmek için ilim öğrenilmez."
Bizim fakülteye birisi gelmişti, bir çocuk, biz de mülakat yapıyoruz:
"Niye ilâhiyat fakültesini seçtin?" diye sordum. Diyor ki:
"Bizim orada hocalar var, burada ilim öğreneceğim, onlarla mücadele edeceğim."
Adam bizim fakülteye kızgınlıkla gelmiş. Yanlış!
"Ben ilmi öğreneceğim, Allah-u Teâlâ hazretlerinin rızasını kazanacağım, cenneti elde edeceğim; ilim, cenneti kazanma vasıtasıdır." demesi lazım.
Öyle demezse bu sayılan şeylerin hiçbiri ona bir sevap kazandırmaz.
Lâ sevâbe lehû fîhi bel hüve aleyhi vebâlün. "Böyle bir ilim onun için vebaldir."
Bununla ilgili pek çok ayet-i kerime ve hadis-i şerif vardır.
Sâatâni. "İki zaman vardır."
Buradaki saatten maksat, "altmış dakika" demek değil.
Sâatâni. "İki zaman vardır." Tüftehu fîhimâ ebvâbü's-semâ. "Semanın kapıları o saatlerde açılır."
"Semanın kapıları" birçok hadis-i şerifte geçiyor.
Demek ki bu sema öyle bomboş değil, dua hemen göğe yükselip dergâh-ı izzete ulaşmıyor. Kapıları var, tutanları var, melekler var. Semanın her duayı yukarıya bırakmayan muhafızları var. Birçok hadis-i şeriften bunu sarih olarak öğreniyoruz. Her semanın müvekkel bir meleği olduğu ve yukarıya daha başka şeyleri, Allah'ın müsaade etmediği şeyleri geçirmediğini hadis-i şeriflerden biliyoruz.
"İki saat vardır, iki zaman vardır ki bu zamanlarda semanın kapıları açılır."
Ve kalle mâ türeddü alâ dâin da'vetühû. "Bu zamanlarda dua edenin duası çok nadir olarak reddedilir."
"Hepsi kabul olunur." demek. Çok nadir olarak reddedilir.
Dua neden reddedilir? Adabına riayet etmemiştir, duada bir kusur vardır, istediği şeye muvafık değildir de ondan. Ama kabul olunur.
O halde biraz sonra Peygamberimiz bize neyi bildirecek? Duanın makbul olduğu iki zamanı bildirecek.
Bakalım o zamanlar neymiş?
İnde hudûri's-salâh. "Namaza hazır olunduğu zaman."
Bu namaza hazır olunduğu zaman demek muhtemelen beş vakit namazı kılma zamanı.
Madem duaların kabul olduğu zamanmış; o halde camiye biraz erken gelmek akıllı insanın kârıdır. Ezan okunmadan camiye gel. Hem ezan okunmadan evvel hem ezan biter bitmez namazlara geçilmeden evvel; kapının açık olduğu zaman, duanın dergâh-ı izzete ulaştırılacağı zaman, duanın kabul olunacağı zaman dua et.
O halde camiye biraz erken gelelim. Zaten başka hadis-i şeriflerde de camiye erkence gelmenin sevabı zikredilmiştir. Ezan okunmadan geliriz, biraz tesbih çekeriz, "Allah" deriz, dua ederiz.
Ezan okunur. Ezanı müezzinle beraber tekrar ederiz, ezan dualarını okuruz. Ezan bittikten sonra elimizi açarız, ezandan sonraki duayı okuruz.
Ondan sonra daha sünnete geçilmezden önce elimizi açar, isteriz. Çoluğumuz çocuğumuz, kendimiz, rızkımız, hastalığımız, derdimiz hakkında Allah'tan talep ederiz; bak göreceksiniz nasıl kabul olacak.
Sünneti kıldığımız zaman da daha farza kadar vakit var, farza kadar da yine dua ile meşgul oluruz; birisi bu.
Hocamız rahmetullahi aleyh; "Ya beş vakit namazdır veyahut umumî, namaza hazır olunduğu her zamandır." diyor.
Bu daha güzel tabi. Beş vakit namazın dışında da insanın nafile namaz kılacağı zaman daha namaza durmadan önce de semanın kapıları açılıyorsa o da güzel.
Ama ihtiyatı elden bırakmayalım. Beş vakit namazı camide kılmaya, erken gelmeye ve o vakitleri dua ile değerlendirmeye çalışalım. Bunu yapabiliriz. Çünkü ikinciyi biraz zor yapacağız.
İkinciyi okuyorum:
Ve inde's-saffi fî sebîlillâh. "İslâm ordusu saf bağladığı zaman."
O zaman semanın kapıları açılır. Ama o harp, o her zaman olmaz. Ona yürek lazım. Sana ya nasip olur ya nasip olmaz.
Kıbrıs hâdisesi olduğu zaman duyduğum bir şey beni çok duygulandırdı. Tabi o zaman üniversitelileri yedek subay yapıyorlardı, şimdi hüküm biraz değişti.
O zaman yedek subay arkadaşlardan birisi kurayı Kıbrıs'a çekmiş; onun birliği Kıbrıs'a Yunanlılarla çarpışmaya gidecek. Çocukcağız evliymiş, yavrusu da varmış. Ailesine mektup yazıyor:
"Birçok kimsenin heves edip de elde edemediği bir nimete mazhar olmuş olarak gidiyorum." diyor.
Şehit olmuş. Allah şefaatine nail etsin.
Bu ikinci, inde's-saffi fî sebîlillâh, "Allah yolunda askerlerin saf bağladığı zaman."
O kolay olan bir şey değil. Harp temenni de edilmez.
"Harp olsun da ben ön safa geçeyim, bu ecri alayım." da denmez.
Ama beş vakit namaz; işte buyur camiler, işte müezzinler; o her zaman olur.
Bu konuyla ilgili bir başka hadis-i şerif daha var. Burada değil ama açıklamasında müellif merhum rahmetullahi aleyh kaydetmiş. Ben de onu size okuyayım.
Peygamber Efendimiz bir başka hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki;
Tuftehu ebvâbü's-semâ'i ve yustecâbü'd-duau fî erbeati mevâtine. "Dört yerde semanın kapıları açılır ve dualar makbul olur, müstecab olur."
Bir; inde iltikâ'i's-sufûfi fî sebîlillâh, "Allah yolunda cihada gitmiş ordunun, düşman ordusunun karşısına geçip de saf saf durdukları ve savaşa giriştikleri zaman dualar makbuldür."
Gazi o esnada istediği duayı etsin, duası makbul.
Eskiden malum; harpler kılıçla, okla olurdu. İki ordu saf bağlardı. Bir saf hücum ederdi, arkasında bir başka saf var. Denizin dalgaları gibi, sahile gelişleri gibi o usulle harp ederlerdi. Şimdi harp usulü çok değişti. Mücadeleye giriştiğin zaman, silahların patladığı zaman dualar makbul.
Onun için askerlik çok kıymetli bir meslek. İşte imanlı bir asker nöbet tutar, sevap kazanır; savaşır, sevap kazanır; ölür, şehit olur, Allah'ın büyük nimetine mazhar olur. Allah'ın indinde Allah tarafından rızıklandırılır, ikrama mazhar olur. Bulunmaz bir nimet.
O kadar memnun olurmuş ki;
"Keşke tekrar dünyaya döndürülsem de bir daha şehit olsam, bir daha şehit olsam..." dermiş.
Tekrar tekrar şehit olmayı istermiş. O kadar güzel bir şey.
Her zaman da söylüyorum. İnsanın arzusu ne kadar yüksek olursa o kadar iyi olurmuş.
Ümmetin fesada uğradığı zamanda Peygamber Efendimiz' in sünnetine sarılan kimseye yüz şehit sevabı var. Bir tane değil, yüz şehit sevabı var!
Onun için Peygamber Efendimiz' in yolunu öğrenelim, sünnet-i seniyyesini öğrenelim. Bir şehit olmak insanı cennete sokuyor, yüz şehit sevabı var. Peygamber Efendimiz' in sünnet-i seniyyesine sımsıkı sarılalım. Birincisi bu.
Ve inde nüzûli'l-ğays. "Yağmur yağdığı zaman."
Yağmur yağdığı zaman dua makbuldür. Allah'ın hikmeti. Yağmur Allah'ın rahmeti olduğundan, biz "rahmet" demişiz. Bizim köylerde anamız rahmetli hep öyle derdi:
"Rahmet yağıyor. Üstüne paltonu al."
"Yağmur yağıyor." demez, "rahmet" derlerdi. Ne güzel kelimeler kullanırlarmış.
Kızar; lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh derdi ecdadımız. Küfretmez, kötü söz söylemez. Tesbih çekiyor. Biraz sıkıştırırsın, Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah der.
Kendilerini ne kadar güzel şeylere alıştırmışlar.
İkincisi; yağmur yağdığı zaman.
Ve inde ikâmeti's-salâh. "Namazın kılınacağı zaman."
Burada ikâmeti's-salâh dedi, tam o sırada namaza kamet getiriliyor. Yukarıdaki hadis-i şerifte inde huzûri's-salâh demişti. O vakitte.
Dördüncüsü; inde rü'yeti'l-ka'be, "Kâbe-i Müşerrefe görüldüğü zaman." Kâbe görüldüğü zaman da dua makbuldür.
Bunun iki ihtimali var.
Bir; "İnsanın hacca gidip de Kâbe-i Müşerrefe'yi ilk defa gördüğü zaman, gözünün ilk takıldığı zaman yaptığı dua makbuldür." derler.
Onun için hacı; yeni hacca gitti, Beytullah'a girdi, onu Bâbü's-Selam'dan aldılar, dolaştırırlar. "Bakmayayım." diye başı önde yürür. Baksa görecek ama oradan dolaştırır. Yolunca yöntemince gelir.
Ondan sonra; "Hadi bak!" dediği zaman, gözünün önünde dopdolu, gelin gibi Kâbe-i Müşerrefe. Siyah örtü ama üstü nakışlı, ayet-i kerimelerle sırmalı, ayet-i kerimelerle yazılı. Yüreği erir insanın... Kâbe-i Müşerrefe'ye baktığı zaman hayran kalmamak mümkün değildir. Baktığı zaman insanın içi damla damla erir. İşte o zaman dua makbul.
"Bir ihtimal daha var." diyor şârihimiz, müellifimiz rahmetullahi aleyh;
"Kâbe'ye her baktığı zaman duası makbul olur."
Zaten Kâbe'ye bakmak biliyorsunuz başlı başına sevaptır. İnsan gözünü Kâbe'ye dikti. Diz çöktü oturdu orada, sabahtan akşama ona baktı. Sevaptır. Kâbe'ye bizzat bakıvermek bile sevaptır.
"Her bakışta da muhtemeldir." diyor.
Öyleyse yaşadı insanlar! Baksın baksın dua etsin, baksın baksın dua etsin.
Haccı küçümsemeyelim; hac çok büyük bir ibadettir. Bir insan hacceder de geri dönerken; "Acaba Allah beni affetti mi?" diye düşünürse, o zaman ilk günahı işlemiş olurmuş. Allah bütün günahları affediyor.
Hac usulüyle yapılırsa defter-i a'mâlinin kirlerini silip bembeyaz edici bir ibadettir. Kavga etmeyecek, cidal etmeyecek. Haccın da adabı, usulü var. Adabına uymazsa olmaz tabi.
Kimisi turist gelir, turist gider. Maksadı haccetmek değil ki!
"Oradan şu kadar mal alayım, bu kadar şey alayım. Şurayı göreyim, burayı göreyim..."
Sen keşke başka yere gitseydin. Orası ibadet yeri. Övünme yeri değil, kavga yeri değil, gürültü yeri değil.
Mescid-i Nebevî'de kavga eder. Olur mu? Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in huzuru kavga yeri mi?
İnsan utanır. Büyük bir kimsenin huzurunda başkasıyla fısır fısır konuşmaya bile utanır.
Demek ki dört yerde dua makbul.
Birisi cihat için çarpışan askerlerin saflarını bağladıkları zaman, düşman ordusuyla Müslüman ordusundan iki saf karşılaştığı zaman.
İkincisi yağmur yağdığı zaman. Yağmur yağar, o zaman dua edebiliriz, hatırımıza bunu yerleştirelim.
Üçüncüsü namaz ikame olunduğu zaman. Namaz kılınacağı zaman bunu da yapabiliriz.
Kâbe'yi gördüğümüz zaman. O da hacılara mahsus bir nimet. Zaten onu hatırlatırlar.
"Aman Kâbe'ye gittiğin zaman bizi duadan unutma, ilk gördüğün zaman şu duayı yap." diye öğretiyorlar.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
03.05.1981 -
Peygamber Efendimiz ve
01.03.1981 -
Yıldız, Fal, Fayda
