15.08.1982 - Her Duyduğunu Söylemek, Misafire İkram
10.04.2026
20 dk 28 sn
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Kefâ bi'l-mer'i mine'l-kizbi. "Kişiye yalan cinsinden yalan olarak kâfi gelir." En yuhaddise bi-külli mâ semi'a. "Her işittiği lafı söyleyip nakletmesi insana yalan olarak kâfidir." Ve kefâ bi'l-mer'i mine'ş-şuhhi. "Kişiye cimrilik olarak cimrilik vasfından bir vasıf, sıfat olarak da kâfidir." En yekûle âhizu hakkî küllehû lâ etrükü minhu şey'en. "Hakkımı falancadan tamamen alacağım hiçbir zerre bırakmam diye düşünmesi ona büyüklük olarak yeter."
Bu hadis-i şerifi biraz izah edelim, ne demek?
Kefâ bi'l-mer'i mine'l-kizbi. "Yalancılık cinsinden yalan olarak kişiye yeter." En yuhaddise bi-külli mâ semi'a. "Her işittiği lafı söylemesi."
Haa! Demek ki kulağımızdan her gireni geleni dilimize dökmeyeceğiz. Kulaktan geleni içimizde bir teşhis edeceğiz, bir kontrol edeceğiz bu söz doğru mu, yanlışı mı? İyi mi, kötü mü? Uygun mu, değil mi? Onu teşhis edeceğiz ondan sonra söyleyeceğiz.
Efendim falancadan duydum ki öyle dedi. Yalan!
E duydum. Yalan söylemiş.
Öyle her duyulan laf doğru olmaz ki! Araştır, kim ne zaman söylemiş, kimden duydun? Sonra bir ölç biç, o şahıs o sözü söyler mi?
Bak o adam ne demiş?
"O âlim öyle laf söylemez." demiş yakasına yapışmış âlime götürmüş ya.
Olmaz, dünya da bir sürü yalancı var. Ben de bu küçük yaşımla bu halimle hakkımda, aleyhimde nice yalancılara tesadüf ettim.
Demedim. Vallahi de demedim, billahi de demedim. O taraftar dediği adamı da hiç sevmem, zerre kadar sevmem.
"Onu severmiş de onun yolunda gidermiş." demişler, hocamıza bahsetmişler, hocamız da demiş ki:
“Onu söyleyenin ağzına bir tokat şaplatsaydınız ya?” Demeyeceği belli işte. Bu adamın huyu belli, öteki adamın yolu belli. Bu adam bu tarafa gidiyor ötekisi de 180 derece başka tarafa gidiyor.
Bu adam bunun yolunu metheder mi? Etmez, belli bir şey! Yalan!
Efendim duydum. Duyduğun insanın yakasına yapış. Olur mu öyle her sözü nakletmek.
Şu okuduğumuz hadisler bize nasıl gelmiştir?
Her şeyi tahsis etmişler. Bak bu hadis-i şeriflerin hepsinin başında bir rivayet zinciri vardır.
Rivayet zinciri ne demek? Böyle bir halka halka demirden bir zincir mi?
Hayır. Ben bunu Ahmet'ten işittim. Ahmet de Mehmet'ten işitmiş. Mehmet Hüseyin'den duymuş, Hüseyin, Ali'den duymuş, Ali, Veli'den duymuş o da Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ten duymuş oda Peygamber Efendimiz' den duymuş. "Peygamber Efendimiz şöyle söyledi." diye kimin kimden duyduğunu belirten peş peşe bir zincir, isim zinciri vardır. O adamların hepsini de âlimler incelemişlerdir. Tamam, bu adam akıllı, dürüst adamdır, zekâsı pırıl pırıl insandır. Hiç bunda şek, tereddüt yoktur demişlerdir.
Bu adam iyi adamdı ama ihtiyarlayınca hadisleri birbirine karıştırmaya başlamıştır, müdellistir. Onun için bunun sözüne güvenilmez demişlerdir. Şu adam yalancının biridir demişlerdir. Sakın bunun söylediği hadise itimat etmeyin o adam yalancıdır demişlerdir. Peygamber Efendimiz' e iftira olarak hadis uydurmuş olan adamlar vardır. İşte isimleri şunlardır işte onların hadis diye ortaya attıkları sözleri şunlardır diye kitaplar yazmışlardır. Ulema hepsini ayırmış.
Buhara tarafından Türkistan'dan Bursa'ya bir hadis âlimi gelmiş, hocamız rahmetullahi aleyh anlatırdı. Eskiden âlimlere sevgi, muhabbet çok daha fazlaydı. Tabii herkes âlim geldi diye gitmişler elini öpmüşler, hanesinde bir halka olmuşlar;
Sen kimsin? Ben Ali oğlu Veli'yim şu işi yaparım.
Sen kimsin, sen kimsin hepsinin adını sanını mesleğini öğrenmiş. 20, 30-40 kişi, sayı olarak kaç kişi olduklarını bilmiyorum ama bir kalabalık. Hepsinin adını sanını sormuş, öğrenmiş. Ondan sonra demiş ki:
“İçinizden birisi var mı bütün bu arkadaşlarının baba adıyla kendi adlarını beraber söyleyebilecek?”
Hiç kimse çıkmamış. O zaman demiş ki;
Sağdan başlamış şu Hasan oğlu Ali, şu meslekten; şu Hüseyin oğlu Ahmet şu meslekten, şu bilmem ne... Kendisini ziyarete gelen her şahsın ismini hiç karıştırmadan tek tek söylemiş.
İşte hadisçilik böyle olur. Hadis erbabı nasıl kendisini ziyarete gelenlerin bile isimlerini nasıl biliyor!
E bu kadar keskin hafıza olur mu? Olur ya! Sen günahtan kaçınırsan Allah-u Teâlâ hafızana pırıl pırıl bir parlaklık verir, bir şey verir çok güzel bilirsin.
Bizim Ankara'da bir arkadaşımız vardı, kendisi halen Libya'dadır. Bir rapor yazmış altına el-mühendisi'l-âlim el-müfessir el-muhaddis diye imza atmış. Yani yüksek mühendis, tefsirci, hadisçi filanca diye imza atmış.
Biz de öyle imzalı raporu görünce ayıpladık. O arkadaşı severdik ama o şeyi beğenmedik; böyle de yazılır mı, ayıp dedik. Herkese muhaddis denmez ki! Muhaddis denmesi için insanın şu kadar hadisi senetleriyle bilmesi lazım. Müfessir denmesi için şu şu sıfatlara sahip olması lazım diye bir usulü var.
Şimdi bana ben yüksek tahsilli biriyim diye doktor unvanı verirler mi? Hasta tedavi ettirirler mi? Ettirmezler, usulü var.
Bana makine mühendisi derler mi? Demezler. Benim saham başka.
Makine mühendisine de hoca derler mi? Demezler, sahası farklı.
Bu ayıp olmuş, yani uygun mu? Kime hadisçi denir, hadisçi denmek için çok hadis bilmesi lazım filan dedik. İçeriye mutfağa giriyor çıkıyor, çay meyve getiriyor. Biz de 20-30 kişiyiz pervasız konuşuyoruz. Allah için hoşumuza gitmedi söylüyoruz, duyarsa duysun, darılırlarsa darılsın, yanlış bir şey söylemiş diye... Şöyle geldi, gözlüğü var, bize doğru eğildi, gözleri de kocaman kocaman iri gözlü ceylan gibi maşaallah. Dedi ki;
Şu an da 100 bin hadis-i şeriften senetleriyle imtihana hazırım.
Demek ki laf değilmiş hayatta da öyle insanlar varmış. 100 bin tane hadis-i şerifi başında Ali, Veli bilmem Resûlullah'a kadar giden rivayet zinciri dâhil olmak üzere senetleriyle imtihana hazırım, dedi.
Demek ki var, olmuş. Zamanımızda olduğuna göre, o zaman da Buhari hazretleri bir milyon hadis-i şerif biliyormuş, bilir. Allah'ın veli kulu. Her hadis-i şerifi abdest alıp da okuyan insan o aşkla, şevkle o manevi huzur ile şey yapan insana Allah açar. Bildikleriyle amel eden kimseye Allah bilmedikleri ilimlerin kapısını açar. Sen de bildiğini tatbik et, sende haramdan gözünü koru [sana da açar.]
Bir Hoca Efendi ile talebesi yolda gidiyorlarmış, karşıdan da dünya güzeli bir erkek gelmiş karşılarına. Boylu poslu, yakışıklı burma bıyıklı, saçları, yüzü, siması çok güzelmiş. Karşıdan o geliyor şöyle bir bakmış;
Allah Allah! Allah neler yaratıyor. Hocam acaba Allah-u Teâlâ bu kadar güzel yarattıktan sonra bu adamı cehenneme atıp da yakar mı?" demiş. Hocası da ona şöyle bakmış;
"Sen ona o kadar dikkatli mi baktın? Öyle gözlerini diktin de güzelliğine uzun boylu baktın ha, akıbetini görürsün, görürsün başına gelecekleri." demiş. Diyor ki;
Eve gittim, hafızamdan Kur'ân-ı Kerîm silinmiş. Kur'ân-ı Kerîm'i hafızasından çekivermişler, alıvermişler. Risâle-i Kuşeyrî'de yazıyor. Ben bu 100 bin hadisi ezbere biliyorum diyen arkadaşa;
"Birisi 80 günde hafız olmuş." dedim de;
"Elhamdülillah bize de bir aydan az bir zamanda nasip oldu." dedi. Seksen gün iki buçuk ay eder. İki buçuk ayda birisi hafız olmuş dedim de elhamdülillah bize de bir aydan kısa bir zamanda nasip oldu dedi. Bir ayda 600 sayfa, Kur'ân-ı Kerîm, ezberlemek, hafız olmak... Bunlar hayal gibi şeylerdir.
Bütün bu şeyleri, hafızanın gücünden, kuvvetinden ibaret olan bu sözleri neden naklettik?
Hadis âlimleri ne kadar doğru sözü söyleyip nakletmeye önem vermişler; eğriyi doğrudan nasıl ayırmaya dikkat etmişler onu göstermek için söyledik.
Bu hadis-i şerifte de ne diyordu; "Kişiye her işittiği sözü söylemesi, nakletmesi yalancılık olarak kâfi gelir." Her işittiğini söylemeyecek, ölçecek biçecek, tahkik edecek ondan sonra. Müşrikler, münafıklar bir haber çıkartırlar Müslümanları birbirine düşürürler. Onun ipini, onun ipini ben çekeyim. İyi oldu, İsrail iyi ki onları kesiyor, onlar zaten anarşisti, iyi falancanın yaptığı bilmem ne. Yani herkes birbirine düşman.
Neden? İngiliz Suudi Arabistan'a gidiyor diyor ki; "Türkler sömürgeci, asırlardır sizi sömürmüşlerdir."
Ya ben Arabistan'ın nesini sömüreyim? O zaman petrol yoktuk ki! Ben parayı altını, gümüşü topladım keselere doldurdum Medine'yi Münevvere' ye buradan sürre alayı ve para gönderdik. Yol, demir yolu yaptık, hacılar rahat gelsin gitsin diye yollarda çeşmeler havuzlar yaptık. Orada binalar yaptık
Hicaz'ı sömürmek!
Estağfurullah. Yavuz Sultan Selim Harameyn'in, Mekke ve Medine'nin hizmetçisiyim diye hâdimü'l-harameyn sıfatını almış. Sömürmek olur mu? İngiliz gidiyor;
"Osmanlılar sömürmüştür!" [Diyor.]
Nesini sömürecek, kumunu mu sömürecek!
O zaman petrol yoktu ki nesini sömürecek! Buradan Peygamber Efendimiz' in [beldesine] boyna para göndermiş.
Orada Arif Hikmet kütüphanesine gittim, her kitabı altın yaldızlı, meşin ciltli, meşin kutunun içine konulmuş pırıl pırıl... Resûlullah'ın şehri diye Şeyhülislâm Arif Hikmet milyonlar değerindeki kütüphanesini getirmiş oraya vakfetmiş. Oraya neler göndermişiz, hâlâ da göndeririz. Canımız feda, ne olacak yani. Oradan mı esirgeyeceğiz, canımız feda! Resûlullah'ın ayağının bastığı yere, tozuna toprağına canımız feda! Elbette severiz.
Sömürmek ne kelime?
İngiliz, "Osmanlılar sizi sömürdü." demiş, Suudi Arabistanlıların hepsi Türklere düşman. Türklere de;
Suudlular çok pis bir millet ya! Allaah! Pilavı elleriyle yerler, bilmem neyi şöyle yaparlar, şöyle olur da böyle olur.
Ne olur?
Hah, bu Arap pis Arap. Sen onu defterden sil oda seni defterden silsin. Sen birbirine düş, Amerikalı petrolü sömürsün beyler paşalar gibi yaşasın. Bak ne kurnazlık! Sen ona düşman oluyorsun o sana düşman oluyor.
Suudi Arabistan'ın petrolü nereye gidiyor şimdi söyle bakalım?
Petrolü Amerika'ya gidiyor, Aramko, Arap-Amerikan petrol kumpanyası tarafından sömürülüyor, petrolü Amerika'ya gidiyor. Bir miktarını para olarak Suudlulara veriyorlar. O verilen paraların büyük bir miktarı yine Avrupa'nın Amerikan'ın bankalarına gidiyor yine onlar istifade ediyor. Yine Avrupa'dan, Amerika'dan bir şey alınacağı zaman dünyanın parasını veriyorlar yine Amerika, Avrupa istifade ediyor.
Haydi bakalım buyur, söyle bakalım kim sömürüyormuş. Sizi kim sömürüyor?
Ama anlatamazsın. Mısır Türkiye'ye, Irak İran'a, Irak Suriye'ye kızar, Suriye Türkiye'ye, Tunus Cezayir'e, Cezayir Fas'a kızar. Bir gürültü bir patırtı gidiyor, o gürültünün arasında hırsız bizim zenginliklerimizi alıp geçip gidiyor. Sen birbirinle kavga et diyor, bir de arkasından çalıp götürürken gülüyor, geçip gidiyor.
Her duyduğuna kulak verme. Tahkik et bakalım.
Yok ya öyle şey olur mu?
Bu adamlar geldiler İngilizlere orayı kaptırmamak için Yemenlerde canlarını veriler. Türk edebiyatında Yemenlilere ait nice türküler ağıtlar yakılmıştır. Sina çöllerinde az mı şehit verdik biz. Suriye'de az mı şehit verdik. Merhum hocamız askere girdiği tarihten döndüğü tarihe kadar hatıra yazmış. Vakti hep Suriye cephesinde Ber'a kasabasında, bilmem nerede bilmem nerede geçmiş. İngilizler makineli tüfek ateşine tuttu, trenimiz şöyle oldu, falanca yerde şöyle kırıldık, falanca yerde böyle kırıldık diye boyuna onları yazmış. Oralara nice şehitler verdik! Yemen'e nice nişanlılar gönderildi de nişanlıları veyahut genç gelinler dul kaldılar.
Ne sömürmesi?
Sen bir kulak ver, Allah için elini vicdanına koy da yarın hesaba çekileceksin bir şey yap. Sömürsek meydanda olur, ne var, neyimiz var Anadolu'muz da?
İşte ne diyor Peygamber Efendimiz?
Kefâ bi'l-mer'i mine'l-kizbi. "Kişiye her işittiğini söylemesi yalan, yalancılık olarak yeter." Tahkik edecek. Doğru söylemeye alışacağız ya, Müslüman doğru sözlü olacak ya. Söyleneni ölçeceksin doğruysa söyleyeceksin. Her duyduğunu söylemeyeceksin. Bu terbiye.
İkincisi, "Alacaklımdan ben paramın hepsini alırım, zırnık, hiçbir şey bırakmam demesi kişiye cimrilik olarak yeter."
Ya bırak, zaten adamcağızın parası olsaydı birilerinden borç almazdı. Biraz müsemahalı ol. Bak Allah sana vermişte ona vermemiş. Ne yapalım? Acı biraz, merhametli ol.
Ama tabii burada borçluya da edepler düşüyor. Bir Müslüman borçlunun namazının, niyazının sevabı eksiktir, sevabı yoktur yani. Müslüman borcunu çarçabuk ödeyecek. Muhtaç olur insan borç alır ama cebinde para olduğu halde biraz daha işleteyim de alacaklıma geç vereyim veya belki atlatırım derse o zaman olmaz. Borçlu da alacaklı da edepli olacak. Borçlu fırsat bulursam hemen ödeyeceğim diyecek.
Hiç duydunuz mu, birisi üç ay vadeli mal almış ondan sonra eline para geçmiş hemen on gün sonra al kardeşim ben senden üç ay sonra ödeyeceğim diye almıştım bu malı ama şimdi elime geçti parayı peşin veriyorum diyeni duydunuz mu?
Yok, duyulmaz çünkü milletin gözü açıldı, üç ay onu bankaya yatırırsa şu kadar faiz gelir. O kadar işletirse şu olur, bu olur. İlla onu bekletir. Borçluda da edep kalmamış, alacaklıda da edep yok. O da onun gırtlağına sarılır zırnık bırakmam hepsini alacağım der. Malını sattırırım filan der muhabbetsizlik olur. Muhabbet olsa öyle olmaz. Peygamber Efendimiz cimriliktir diyor. "Ben buradan her hakkımı alırım, hepsini alırım hiçbir şey bırakmam demesi cimrilik olarak ona yeter." Biraz bonkör ol. Baktın adamın sekiz tane çocuğu var, ayda on bin lira maaş alıyor, senin beş bin lira taksitini nasıl ödesin? Biraz yumuşak davran, tamam de iyi kardeşim ödersin filan de, acelesi yok de biraz daha dursun filan deyiver. Bir şeyler yapıver, bir merhamet eseri göster.
Kefâ bi-l-mer'i şerren en yetesehhata mâ kurribe ileyhi. "Kişiye şer olarak, kötülük olarak kâfidir kendisine taksim olunan şeye kızması."
Bu nasıl olur? Ne demek bu?
Seni bir yere davet ederler, buyur bu akşam bizim fakir hanede çorbayı beraber içelim derler. Ondan sonra gidersin hakikaten önüne bir kuru çorba bir de pilav koyar. Arkasından beklersin... Hani kebaplar, tatlılar, kaymaklar, börekler, çörekler! Yok. Vay sen beni bunun için mi çağırdın? Ben evimde olsaydım kaç çeşit yemek yiyecektim, şimdi burada beni bir kuru eklemekle, bir çorbayla [ağırlıyorsun diye] kızarsa, işte bu o demek.
Kişiye takdim olunan şeye kişi kızarsa ona o kötülük olarak kâfidir, diyor. Terbiyeni takın biraz, ne yapalım o fakir o kadarını buluyor o kadarını veriyor. Öyle takdim olunan şeyler ne varsa... Hocamız sofraya otururken hayrü't-ta'âmi mâ hadara diye bir söz söylerdi. Manası şudur ki, "Yemeğin hayırlısı mevcut neyse odur." Onu koyar. Ev sahipliğinin edebindendir ki evinde mevcut olan şeyden misafirine ikram eder. Aşırı külfetli, kendi nefsine ağır gelecek bir ikrama kalkışmaz.
Mesela diyelim ki iki paralık maaşı var, maaşının kat kat fevkinde [üstünde] hazırlık yapmış, kurban kesmiş bilmem ne yapmış, misafir ağırlayacağım diye uğraşıyor.
Doğru değil. Bütçesine, kesesine göre kendisine ağır gelmeyecek şekilde ikramı ikram edecek.
Neden?
Şu bakımdan, öyle bir ağır ikram yaparsa bir dahaki sefer bir misafir onun evine gelmek istediği zaman gözüne bakar, ah beni evine davet etse otelde kalmasam da şu adamcağızın evinde yatsam falan diye. Ötekisi de muhtaçtır, evinde kalmayı ister. Berikisi de ya ben yine yarın kurban kesemem, bu misafir bana gelmesin hiç oraya yanaşmaz. Hiç davet etmek istemez. Misafirin gelmesini istemeyene de Allah lanet eder. Misafirin evine gelmesini istemeyene Allah lanet eder… Gazzâlî hazretlerinin İhya'sında geçiyor. Misafiri sevecek Müslüman.
O halde misafirden kendisinin yılmasına sebep olacak aşırı ikram yapmayacak, normal ikram yapacak. Buyur kardeşim, işte biz her zaman bunu yeriz. Misafire ikram olsun diye biraz daha gayret etsin tabii. Çünkü misafire ikram edilen şey sevaptır. Misafir on rızıkla gelir, bir tanesini alır dokuzunu bırakır öyle gider. Eve misafir geldi mi arkasından çok bereketler gelir, hiç belli olmaz.
Ankara'da birisini anlatıyorlar bir dişçiye gitmiş, [daha doğrusu] dişçi onu davet etmiş gel senin dişini bedava yapıvereyim, tedavi edeyim diye. Ondan sonra;
Ya bu adam geldi gitti ondan sonra müşterilerim kaynamaya başladı.
Neden kaynamaya başladı? O adamın bir şeyinden mi?
Hayır, sen Allah rızası için ona bir hayır olsun arkadaşlık, ahbaplık olsun diye bedava iş yaptın da Allah oradan bir bereket veriyor. Bereket oldu mu hoş olur.
Onun için misafire külfetle hizmet etmeyeceksiniz, kadrinize, takatinize uygun bir tarzda tabii bir hizmetle hizmet edeceksiniz. Yemeğin hayırlısı mevcut olandır. Misafir geldi mi hemen mevcudu önüne koyuverirsin. Elhamdülillah bizim evdeki mevcutlar da en fakirimizin evinde bile yine bir dilim buğday ekmeği vardır.
Âlimlerimiz kitaplarımız da buğday ekmeği oldu mu yanına katık istemezler derler. Arpa ekmeği biraz zorcadır, yavandır, rengi de karadır, tadı da biraz şeydir [farklıdır.] Ama buğday ekmeği oldu mu pamuk gibidir onun yanına katık istemez derler. Yanında tuz olursa o tuza banarsın o zaman katık olur güzel olur. Zeytin olursa daha âlâ, bir de peynir oldu mu daha âlâ. Ama bizim evlerimizde zaten peynir zeytin vardır, reçelin üç çeşidi vardır. Kaysı, çilek, vişne reçeli, bilmem ne reçeli onları yemekten saymayız.
Ondan sonra da misafir gelmesin diye davet etmekten kaçıyoruz. Yani ne korkuyorsun! Çağır, bir ekmek yesin, önüne biraz bir şey koyarsın sevaba girersin. Kişinin, ev sahibinin böyle davranması lazım, ötekisinin de bana şunları ikram etti diye ona kızmaması lazım. Ben böyle bir adam mıyım, bana bu kadar az mı ikram edilir diye kızmayacak o da.
Rivayete göre Hz. Ömer radıyallahu anh'ı bir kocakarı ziyafete çağırmış. Koca Hz. Ömer radıyallahu anh, Allah şefaatine nail etsin. Allah'ın veli kulu, cennetlik, aşere-i mübeşşereden. Kapıdan içeri girmiş bakmış orada kenarda değnek var. Bir değneğe bakmış, bir düşünmüş, o da kılıcının kayışını belinden çözmüş kılıcını değneğin yanına dayamış içeriye girmiş. Kocakarı ihtiyar kadıncağız ona bir yemekler çıkarmış, yemiş, Allah bereket versin, dua etmiş. Çıkarken diyor ki;
Teyze, ne dediyse artık, bu değnek neydi buraya neden koydun? Diyor ki;
Yâ Ömer! Eğer, ben koskoca halifeyim, beni bu yemek için mi bu ziyafete çağırdın. Şu basit yemek için mi çağırdın deseydin şu değnekle sana vuracaktım.
Peki, sen niye kılıcının onun yanına koydun?
Valide, teyze, eğer sen de sana laik değildi ama kusura bakma deseydin ben de bu kılıcın arka tarafıyla sana birkaç patlatacaktım demiş.
Bu hadis-i şerifte işte bu ev sahipliği adabı, misafirlik adabı anlatılmaya çalışılıyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi has halis Müslüman eylesin. Dinimizin inceliklerine aşina, vâkıf bilen arif kullarından eylesin. O inceliklere göre güzel hoş Müslümanlık yapıp, salih ameller işleyip güzel huylara sahip olup ömrümüzü Allah yolunda geçirip son nefeste o kelime-i tayyibe-i münciye ki buyurun, Eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlühû diye kâmil imanla ruhumuzu teslim edip Rabbimizin huzuruna yüzümüz ak anlımız açık sevdiği razı olduğu kul olarak çıkmayı lütf-u keremiyle bize nasip ve müyesser eylesin.