13.02.1983 - Cehennem, Göz Değmesi, Nazar, Şişmanlık

13.02.1983 - Cehennem, Göz Değmesi, Nazar, Şişmanlık
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lev kîle li-ehli’n-nâri inneküm mâkisûne fi’n-nâri adede külli hasâtin fi’d-dünyâ leferihûbihâ; ve lev kîle li-ehli’l-cenneti inneküm mâkisûne bihâ adede külli hasâtin, lehazinû; ve lakin cüile lehümü’l-ebed.
Sadaka rasûlü’llâh.
Peygamber sallallahu aleyhi vessellem Efendimiz Hazretleri, Taberânî’nin Abdullah ibn-i Mes’ud radıyallahu anh’dan nakil ve rivayet eylediğine göre, bir keresinde cehennemi tarif ederken şöyle buyurmuşlar:
Lev kîle li-ehli’n-nâri. Ehl-i nâra, yani ateş ehline, yani cehennem ahalisine denilse ki, inneküm mâkisûne fi’n-nâri ‘Siz ateşte, yani cehennemde kalacaksınız!’ adede külli hasâtin fi’d-dünyâ, dünyadaki çakıl taşlarının, taş parçalarının sayısı kadar sene cehennemde kalacaksınız deseler, leferihû bihâ, muhakkak sevinirlerdi.
Ne demek? Yani ne de olsa, çok da olsa sayıdır, bir gün gelir, biter diye sevinirlerdi.
Ve lâkin cüile lehümü’l-ebed. “Böyle değil; ne cehennem ehli taşlar sayısınca yıl cehennemde kalınca bitecek diye bir şey var, ondan sevinmek mümkün; ne de cennette kalmak bir gün bitecek diye ondan mahzun olmak bahis konusu… Öyle bir şey yok!
Yani Hüm fîhâ hâlidûn. “Ehl-i cennet cennette ebedî kalacaklar, ehl-i cehennem cehennemde ebedî kalacaklar.”
İstisnası şudur ki, mü’min olup da günah işlemiş kimseler, Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin vaadinin gereği olarak, adaletinin iktizası olarak, bu dünyadaki gafletlerinin, hatalarının, günahlarının, suçlarının karşılığı olarak cehennemde yanacaklar, yanacaklar, ondan sonra çıkacaklar.
“Kömür gibi olacaklar.” diyor hadis-i şerifler, ayet-i kerimeler bildiriyor. “Sonra, hayat suyuyla yıkanacak!” deniyor.
En son cehennemden çıkacak insanın halini bir hadis-i şerif bize anlatır.
“Yâ Rabbi, beni bu cehennemden çıkar, bu azap tahammül edilir bir azap değil!” diye yalvaracak.
Çıkartacak Allah-u Teâlâ Hazretleri… Cehennemden çıkardı ama Cehennemin dehşeti, azabı, alevi gözünün önünde… O zaman diyecek ki:
“Yâ Rabbi, yüzümü cehennemden çevir, bakmayayım, görmeyeyim şunu; senden başka bir şey istemem!” diyecek.
Allah onun yüzünü cehennemden döndürecek, o azabı görmez olacak. Sonra cenneti görecek.
“Yâ Rabbi, şuraya gireyim, senden başka bir şey istemem!” diyecek.
Allah-u Teâlâ Hazretleri ona istediklerini derece derece verecek. Sonra ona cennette o kadar çok şey verecek ki; yeryüzü kadar, bu gökler kadar mülk verecek, arazi verecek, imkân verecek. Safâ verecek, lezzet verecek, cennet nimeti verecek de, o cehennemden en son çıkan, cennete en son giren kimse sanacak ki:
“Allah-u Teâlâ Hazretleri bana verdiği nimeti başka hiç kimseye vermemiştir. Mümkün mü bu kadar nimet başkasına verilmiş olsun?” diye öyle sanacak insan.
Halbuki cennette dereceler, dereceler var… Allah’ın o bahtiyar kulları ne kadar yüksek derecelerde olacak.
Sonra cehennem mühürlenecek. Artık içindekiler içindekiler ,Hüm fîhâ hâlidûn, içinde ebediyyen kalacaklar. Hüm fîhâ hâlidûn. “Müminler çıkınca ötekiler ebedî olarak kalacaklar.”
İşte o ebedî kalanlara, “Sen burada dünyadaki taşların adedince sene azab çektikten sonra cehennemden çıkacaksın!” deseler, o bir ümit olacak, bir teselli olacak, bir sevinç menbaı olacak da ferahlanacaklar, sevinecekler ondan…
İşte cehennem böyle.
Cennet de… Cennetin sefasını tattıktan sonra insan onun bitmesine razı olur mu? Allah-u Teâlâ Hazretleri onun için, cennet ehlini de cennette ebediyyen mütena’im eyleyecek.
Diğer hadis-i şerif de:
Lev kâne fî hâze’l-mescidi mietü elfin ev yezîdûne, ve fîhi racülün min ehli’n-nâri, feteneffese, feesâbe nefesühû, lehteraka’l-mescidü ve men fîhi.
Ebû Hüreyre radıyallahuanh’dan rivayet edilmiş. Yine cehennem ehlinin durumunu anlatan bir hadis-i şerif. Peygamber sallallahu aleyhi vessellem bu hadis-i şerifinde buyurmuşlar ki:
Lev kâne fî hâze’l-mescidi mietü elfin ev yezîdûne. Bu mescidde, konuşmayı yaptığı mescidde, Medine-i Münevvere’de Mescid-i Nebevî’de yüz bin veya daha fazla insan olsa...
Yüz bin kişiyi tasavvur edebilir misiniz, bilmiyorum. Yüz bin kişi çok büyük bir rakamdır. Kocaman bir lisenin talebeleri İstiklal Marşı için, tören için meydana toplansalar üç bin, beş bin kişidir.
“Yüz bin kişi, kocaman bir kalabalık, çok büyük bir kalabalık… Veyahut daha fazla kişi şu mescitte olsa… Ve fîhi racülün min ehli’n-nâr. Bu mescidde de faraza cehennem ahalisinden, cehennemliklerden bir adam olsa, feteneffese, nefes alıp verse, feesâbe nefesühû, bu ahaliye nefesi gitse, lehteraka’l-mescidü ve men fîhi, mescid de yanardı, o yüz binden fazla kişi de yanardı.” Bir adamın nefesinden hepsi yanardı.
Bu da cehennemin dehşeti hakkında, cehennemde azap çekenlerin sıkıntıları hakkında bir fikir verir.
Ebû Tâlib Peygamber Efendimiz’in amcasıydı. Çok baktı ama imanını ikrar etmedi. Peygamber Efendimiz’i korudu, hıfz eyledi, sakladı, himaye etti ama, “Eşhedü en lâ ilâhe illa’llah ve eşhedü enne muhammeden abdühû ve rasûlühû” diyemedi.Rahatsızlandı, vefat ederken Rasulüllah Efendimiz geldi. Kendisine iyilik yapana vefası var. Amcası, korumuş, kollamış kendisini…
“Amcacığım, şehadet et, benim Allah’ın hak rasûlü olduğumu söyle! Şehadet et de ben de sana şefaat edebileyim. Ben de sana, bu benim amcamdır, kelime-i şehadet getirdi en son deminde, ya Rabbi bana iman etti, beni ikrar etti, beni kabul etti, benim hak peygamber olduğumu, senin tarafından gönderildiğimi söyledi deyim de şefaat edeyim!” dedi.
Daha bir amel yapamamış yani, ölüm döşeğinde.
“Biliyorum doğru sözlüsün, iyisin, hoşsun ama Ebu Talip ölümden korktu diye arkamdan teneke çalarlar.” dedi.
Ne yaparlarsa yapsınlar ya, kelimeyi şehadet getir. Ehl-i dünyadan, sana ne, ne derlerse desinler. Ağzını tutabiliyor musun zaten? Melek olsan, kusursuz melek olsan, üzerinde bir toz kadar karalık olmasa yine beğenen beğenir beğenmeyen beğenmez. Katrana batmış çıkmış kadar kapkara olsa için dışın, gazeteler bir propaganda yapar bir şey olur herkes seni adam sanır, beğenir. Otobüslerle ziyaretine gelirler. Sübhanallah! Ne yapacaksın sen, halkın rağbetinden sana ne? Halk beğenmiş beğenmemiş, halkın hepsi muhtaç! O beğense sana ne faydası var, o kızsa sana ne faydası var. Sen halkı bırak, Hâlik’a bak!
Bir şeyh efendi varmış zamanın birinde. Kamil, kerametleri zahir, Allah’ın has bir kulu… Bir tanecik müridi varmış. Şeyh efendi bir tenha camide imammış, müridi de, tek yegane müridi de müezzinmiş.
Olur mu? E bir tek ümmeti olan peygamberler olduğunu söylüyor ya kitaplarımız. Olur mu olur, ne diyelim. Allah’ın hikmeti. Herkesin gözünden perde kalksa…
En-nâsü niyâmü ve izâ mâtû intebehû. “İnsanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanacak. Sen şimdi uyanık mı sanıyorsun kendini? Uyanık mı sanıyor bu insanlar?
Firavun ne dedi?
Hattâ izâ edrekehü’l-garaku kâle: “Boğulacağı zaman dedi ki: Âmentü ennehû lâ ilâhe ille’llezi âmenet bihi benû isrâîle ve ene mine’l-müslimîn. Benî İsrail’in inandığı Allah’tanbaşka bir ilah yok.Kabul ettim.Bende Müslümanlardandım dedi. (Yunus, 10/90) Boğulacağı zaman gözünden perde kalktı çünkü, ahiret göründü.
İnsanlar uykuda, sonra uyanacaklar. Uyuyanı Allah uyandırsın. Ölmeden evvel ölün, ölmek ne demek işte? Ölmeden evvel ölümden sonraki hali anlayıp; ahirete iman edip, aklını başına toplayıp güzel kul olun demek.
Neyse, bir şeyh varmış bir de müridceğizi varmış. Bir gün böyle oturmuşlar, tespih çekiyorlar. Allah’ı zikrediyorlar, şükrediyorlar, çeşitli safhalar içindeler, müezzin, mürid şeyhine demiş ki, hocam başka şeyhlere bakıyorum kapılarına gelenler, gidenler, ziyaretçiler, el öpenler, etek öpenler… Bir safa, bir tantana, bir saltanat, bir nimet, bir izzet... Bak demiş şurada biz kendi kendimize, hiç kimse ziyarete gelmiyor.
Şeyh efendi bakmış müridi bir tane ama meyletmiş dünyaya. İnsanların kalabalığından hoşlanıyor, ziyaretçi istiyor canı bak. İzzet istiyor. İyi bir şey değil ki, bu dünyanın nesi makbul? Allah’ın rızasından gayri nesi var? İyi bir şey değil.
“Öyle mi istiyorsun evladım?” demiş.
“Eh işte öyle olsa da, sizin de evliyaullahtan olduğunuzu, kadr u kıymetinizi herkes bilse…” demiş.
“Eh, Allah dilerse olur evladım.” demiş.
İkindi namazını kılmışlar, sokağa çıkmışlar. Bakmışlar, çocuklar birbirlerine girmiş, bağırışıyorlar. Ağlaşma, kıyamet…
“Evlâdım, ne oluyor?” diye yanlarına sokulmuş.
Bir tanesi hüngür hüngür ağlaya ağlaya demiş ki:
“Ben bir kuş yakaladım. Arkadaşım benim elimden almak istedi, ben de vermek istemedim. O başını yakaladı, ben de gövdesini yakaladım. Kuşun kafasını koparttı, kuşum öldü.” demiş.
Ondan ağlıyormuş çocuk.
“Ağlama evladım!” demiş, başını şöyle okşamış. “Getir bakalım şu başını, sen de getir bakalım gövdesini!” demiş.
Getirmişler, Bismillah demiş, tükürüklemiş, yapıştırmış kafasını … Kuş pırr diye uçmuş gitmiş.
Kuş uçmuş, çocukların da her birisi bir tarafa dağılmışlar.
“Hoca dede bir dua etti, bir kuşun kafasını yapıştırdı, valla kopmuştu, kan akmıştı yere. Bir şey yaptı, kuş canlandı, uçtu gitti.” demişler.
Haydi bakalım, tüm şehir halkı duymuş. Filanca tenha camide bizim kadr u kıymetini bilmediğimiz meğer bir şeyh efendi varmış. Ölmüş kuşun kafasını yapıştırmış da, kuş uçmuş diye bütün şehir çalkanmış.
Ooo cami böyle ağzına kadar dolmağa başlamış. Gelen, giden el öpen, dua eden, hastalar, dertliler, üzüntülüler, problemliler çeşit çeşit. Hepsi gelip gidiyor, derdini söylüyor imiş şeyh efendiye. E o da Allah’ın kullarına merhameten ne yapmak gerekiyorsa bildiği kadarıyla söylüyormuş, Allah’ın yoluna irşat etmeye çalışıyormuş onları ama hizmet müezzin efendiye düşüyormuş. Kahve getir, çay getir, şeker getir, temizle, topla, yemek pişir, ağırla, bulaşıkları yıka, onun başında hepsi. Gecesi gündüzüne karışmış, tespihini çekemez olmuş, namazlarda aklı karışmaya başlamış, işi çok perişan olmuş. Vakit bulamıyor hiç. Kuran okuyamaz olmuş. Hatim indiremez olmuş. Tesbih çekemez olmuş. Bir büyük dert. Şöhret büyük afet. Şöhret çok büyük afet. Niye yangın merdiveninden kaçarlar artistler martistler. Meşhur kimseler. Şöhret zor, herkes şey yaptı mı zor. Bir afet yani.
Bir gün şöyle bir fırsat bulmuş da şeyh efendiye demiş ki:
“Hocam, galiba ben hata ettim.” demiş.
“Niye evladım?”
Hani eskiden sizinle tenha tenha ne güzel oturup konuşurduk, sohbet ederdik, sizin ilim irfan hazinelerinden inci mercan saçardınız, ben de dinlerdim, toplardım, ne güzeldi o günler, neydi o günler. Tenha tenha, baş başa. Şimdi sizinle bir mecliste bulunamıyorum. Uykum kalmadı, yorgunluktan bîtabım. Tespihimi çekemiyorum, Kuran-ı Kerim okuyamıyorum. Meğer ben hata etmişim. Neymiş o eski günler, ne sefalı günlermiş.” diye yakınmış.
Şeyh efendi bakmış ki, müridi halkın teveccühünden bıkmış. Onun hiçliğini, ehemmiyetsizliğini anlamış, Allahu teala hazretleriyle bir ve beraber olmanın kıymetini idrak etmiş.
“Evladım, öyle istersen, Allah dilerse o da olur.” demiş.
Bir gün koltuğunun altına koyunun bağırsağını şişirmiş, bir ucunu bağlamış, öteki ucunu bağlamış, gevşek bağlamış ama; koltuğunun altına, cübbesinin altına sokmuş. Cuma namazında, kapıdan içeri girerken şöyle bir bastırmış, bir ses çıkmış. Yürümüş biraz. Cemaat şöyle iki tarafa bakınmışlar, bir ses geldi. Biraz daha yürümüş, biraz daha bastırmış bir ses daha… Biraz daha yürümüş, biraz daha. Bir tanesi demiş ki duydun mu? Duydum, ben de duydum, demiş.
“Yav hocaefendi abdestini kaçırıyor farkında değil, hutbeye çıkacak, arkasından Cuma namazı kıldıracak. Aman vakit geçmeden hemen başka bir camiye yetişelim!” diyen, pabucunu alan camiden kaçmış.
Birkaç tane, yüzü tutmayan insan kalmış şöyle ön taraflarda. Cami boşalmış. Ondan sonra da bütün şehre yayılmış ki:
“Filanca caminin imamı iyi bir adamdı ama ihtiyarladı. Zavallı abdestini tutamıyor. Tutamadığının da farkında değil. Abdestsiz abdestsiz cemaate namaz kıldırıyor galiba” filan diye.
Haa öyle mi vah. O zaman arkasına gidersek bizim namazlar kabul olmaz diye kimse gelmemeğe başlamış. Sonunda bir zaman geçmiş, imam ile müezzin kalmış camide. Hiç kimse gelmez olmuş gene. O zaman şeyh efendi demiş:
“Evlâdım bak eski hale geldik.” demiş.
“Evet efendim.”
“Evlâdım, sen halkın teveccühüne bakma! Bak görüyorsun, bir tükürükle gelen bir üfürükle gidiyor. Sen Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin rızasına bak! Allah severse, ne mutlu… Sevmezse; cümle cihan halkı birleşse, ağıtlar yaksalar arkandan, merasimler yapsalar ne fayda…”
Allah-u Teâlâ Hazretleri bizi sevdiği, razı olduğu ömür tarzına muvaffak eylesin, hidayet eylesin… Sevdiği, razı olduğu amelleri nasip eylesin… Sevdiği, razı olduğu kul olarak huzuruna çıkma nimetine erdirsin cümlemizi… Yoksa gazabına uğrarsak yandık. Gazabına uğradık mı mahvolduk, yandık.
Lev kâne şey’ün sabeka’l-kadere lesebakathü’l-aynu, ve ize’stağsiltüm fa’ğsilû.
Bu hadis-i şerif de göz değmesiyle ilgili. İbn-i Abbas radıyallahuanh’dan rivayet edilmiş, sahih olduğunu Tirmizi beyan eylemiş. Diyor ki peygamber sallallahu aleyhi vessellem Hazretleri:
“Eğer kaderi, eğer Allah’ın takdirini, kader-i ilahiyi bir şey geçecek olsa, değiştirecek olsaydı, göz değmesi, nazar değiştirirdi. Takdir-i ilahiyi bir şey değiştirecek olsaydı göz değmesi değiştirirdi.” Yani göz değmesi zarar verebilirdi. Yani ne demek, zarar vermez, Allah’a tevekkül et, korkma demek. Zarar vermez, Allah’a tevekkül ettin mi zarar vermez.
Ve ize’stağsiltüm fa’ğsilû. Ama yıkanmak istendiği zaman sizden, yıkanın!”
Şimdi göz değmesine karşı yıkanırlarmış Peygamber efendimizin zamanında, o göz değmesinin tesiri kalmasın diye. Yine de yıkanmak istenildiği zaman sizden yıkanın buyuruyor Peygamber Efendimiz.
Ve mâ hüm bi-dârrîne min ehadin illâ bi izni’llâh.
Harut ve Marut Babil’e indirilmiş, sihir öğretiyorlar insanlara. Yahudiler de gidip ondan sihir öğreniyorlar ve ama hayırlı yerde kullanmıyorlar da karıyı kocayı birbirinden ayırmakta şurada burada kullanıyorlar sihri. Ayet-i kerimede ne diyor:
Ve mâ hüm bi-dârrîne min ehadin illâ bi izni’llâh. (Bakara, 2/102)
Allah müsaade etmese onların o sihri, düzenleri, oyunları, birisine bir zarar mı verir? Mümkün değil. Allah-u Teâlâ Hazretleri’nden her şey demek ki. Yani insan Allah-u Teâlâ Hazretleri’ne hakkıyla tevekkül ederse, takdire gönül verirse, Allah-u Teâlâ Hazretleri’ne iltica ederse, hiçbir zarar bahis konusu olmaz. Ama yine de tedbir babında, tedbirlerinizi alın demek.
Lev kâne ba’du hâzâ fi gayri hâzâ kâne hayran leke.
Yeni bir hadis-i şerif ki, bu hadis-i şerif şişman bir şahsa karşı söylenmiş:
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem bir adamı görmüş. Derli toplu, şişmanca, göbekli bir kimse... Şöyle karnına elini uzatmış, değdirmiş, sonra böyle demiş:
Lev kâne ba’du hâzâ. “Eğer bunun bazısı, fî gayri hâzâ, bundan başka bir şekilde olsaydı, lekâne hayran leke, bu senin için daha hayırlı olurdu.”
Yani, demek istemiş ki, sen böyle gamsız kasavetsiz böyle şişmanlamışsın ama, pek böyle yemeğe düşmeseydin de çok şişmanlamasaydın, zayıf olsaydın, böyle olmasaydı daha hayırlı olurdu senin için demiş o şahsa.
Şimdi bu karnın çok doyması, tıka basa doldurulması, çok yemek, çeşitli afetleri olan bir yanlış alışkanlıktır bizde.
Bizde küçükken çocuklar yemez, yedirmeye zorla alıştırırız. Evladım ye, çocuğum ye, bunu da ye, istemem dedikçe tıkmağa çalışırız. Küçükken, çocuk az yiyecekken çok yedirmeye alıştırırız. Ondan sonra da, büyüdükten sonra da haydi bakalım alı koyarsan alı koy çok yemekten. Çok yemek yer. Çok yemek yiyince ne olur insan?
Genellikle çok uyku ister. Çok karnı doydu mu, onu hazmettirmek için bayılır gözleri, yemekten sonra öyle olmaz mı? Talebeler mesela. Öğle yemeğinden sonra, öğleden sonraki derslerde uyur talebe. Hocalar da bilir de onu da hafif dersleri koyar öğleden sonra. Müzik, jimnastik vs. gibi mümkün mertebe. Öyle dersleri koyarlar çünkü uyur çocuk. Matematik dersini o zamana koysa aklı almaz. Ağır dersleri koymazlar.
Yani uyku getiriyor, insanın zihni faaliyetlerini azaltıyor. Sonra? Şehvetini artırır, nefsi kuvvetlendirir, direk gibi olur nefsi, laf dinlemez, söz anlamaz, katı kalpli olur insan yani böyle devam ederse. Hassaslığı kalmaz.
O orucun ikindiden sonraki o hüznünü düşünsenize. Şu mahzunluğu, oruçlunun mahzunluğunu. Dokunsan ağlar. İkindiden sonra bir vaaz dinlese gözleri şıpır şıpır yaş döker. Kuran-ı Kerim’i Hoca efendi bir böyle dokunaklı bir tarzda bir okusa ah vah eder.
Neden? Mide boş olunca kalp çalışır. Mide ile kalp birbirine komşu iki uzuvdur, terazinin iki kefesi. Birisi indi mi nasıl yukarı çıkarsa ötekisi, ters istikamette çalışırlarsa, mide doldu mu kalp çalışmaz, mide boşaldı mı kalp çalışır. Sonra insan o şehvetine, şehvet demek yani nefsin çeşit çeşit arzuları. Yemeye karşı olur, şuna karşı olur, buna karşı olur, musikiye karşı olur, gezmeye karşı olur, oyuna karşı olur, romana karşı olur, hikâyeye karşı olur, hikayeye karşı olur, televizyona karşı olur, radyoya karşı olur. Her şeye karşı olur.
Yani iştiha etmek, istek demek. Şiddetli arzu demek. Arzudan karnı doydu artık canı eğlence arar. Karagöz Hacivat oyununda yar bana bir eğlence dediği gibi. Eğlence arar, karnı doydu çünkü. Karnı aç olsa ni bilecek. Ondan sonra kalbi çalışacak. Duyguları incelecek, gelişecek, onun için açlıkta çok faydalar vardır. Toklukta da çok sıkıntılar zararlar vardır.
Onun için mesela eski tasavvuf kitaplarını açar okursanız, kemalata ermek isteyen bir insan düşünelim yani niyet etti ki, “Tamam ben yanlış yoldaymışım anladım, yolum hatalı. Pekiyi doğru yolu bulayım, Allah’ın arif, kamil, edepli bir kulu olayım.” Ne yapacak diye, o zaman çeşit çeşit tedbirler var.
Tedbirlerden bir tanesi riyazatün nefs’dir. Yani nefsi biraz sıkıntıya sokmak, idmana sokmak. Nefsi biraz inceltmek. Hani riyazatül beden diyoruz jimnastik dediğimiz şey. Hareketler yapıyoruz, koşuyoruz. Şimdi Bursa’dan geliyorduk. Yolun kenarında bir sürü eşofmanlı, bu tarafa doğru koşturup duruyorlar, şehirlerarası yollara çıkmışlar artık dar gelmiş şeyler, orada koşturuyor.
“E niye yoruluyor bu zavallılar?”
Hocam o zavallı değil! O öyle koştuğu yürüdüğü zaman kondisyon buluyor, vücudu güç kuvvet buluyor, adeleleri, idman yapıyor yani. O zaman kuvvetli oluyor. Başkasını koştuğu zaman geçer gider o. Pazusu vurduğu zaman öbür tarafı devirir, öküzü başından tuttu mu çevirir yere yatırır filan yani.”
Demek ki bazı yorgunluklarda fayda var ya beden için, ruh için de öyle. Ruh için de idmanlar lazım demişler ariflerin bir kısmı. Başta ne? Başta kıllet-i taam. Az yiyeceksin. Böyle çok doyurursan karnını ne mümkün düşünmek? Uyur kalırsın.
Ondan sonra kıllet-i menâm, az uyuyacak. Kaç saat uyursun?
“Hocam, şöyle akşam işten gelirim, zaten acıkmışım, bir saldırırım sofraya, hoop beş tabak yerim, ondan sonra mahmurluk çöker, televizyon karşımdayken yavaş yavaş gözler kapanır, işte uzanıveririm, üstümü örterler. Bir de bakarım sabah olmuş. Haydi işe geç kalıyorum diye öyle giderim. On iki saat filan olur, on saat olur.”
Olmadı. Böyle uzun uykuyla bu işler olmaz, bu ömür biraz uykudan fedakârlıkla iyi olur insan. İnsan biraz şöyle uykusunu bölmeli, uykusunun yarısında bir kalkmalı. Senin affedersin idrarın var, bilmem şunu var bunu var, on iki saatte patlar insan. Bak sıhhi bakımdan da doğru değil. Arada bir kalkacaksın. Arkadaşımızın birisinin ayaklarından bir rahatsızlığı vardı da, İngiliz doktoruna gitmiş muayene olmuş Londra’da… Doktor demiş ki:
“Gecenin bir bölüğünde kalk!”
Geçen gün de gazetenin bir köşesinde okudum baş sayfada, üniversite dershanesinden bir resim çekmiş, beyaz beyaz önlüklü doktorlar, talebeler, bir beyaz önlüklü de hoca, hoca talebelere ders verirken diyormuş ki:
“Geceyi bütün uyumayın, arada bir kalkın!” diyormuş.
Doktorluğa uygunmuş, sıhhate uygunmuş. Ben de dedim ki:
“Bakın, bizim hocalarımız bin dört yüz senedir bunu söylerler, daha tıp yokken ortada…”
Neyse, o doktora gitmişler geceleyin kalk demiş. Sonra demiş, ayaklarını soğuk su ile yıka demiş, ellerini ayaklarını. Neden? Kan deveranı artarmış. Kan fazla deveran edince tabi iyi bir şey felç filan kalmıyor. Kiri pası şey yapıyor, temizliyor yani vücudu. İşte biraz hareket yap demiş. Böyle bir şeyler saymış da çok hoşuma gidiyor, yanında olan bir profesör arkadaş vardı. O diyor ki, adam diyor ne yapsın, İngiliz başka ne diyecek, diyor, Müslüman olsaydı teheccüd namazına kalk derdi, diyor. Teheccüd namazına kalktı mı insan girecek yüznumaraya, abdest alacak, soğuk suyla kanı deveran edecek, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki sallallahu aleyhi vessellem, “Bir insan benim mescidimde namaz kılarsa bin rekât sevap var. Bin rekât kılmış gibi. Kâbe’nin olduğu yerde namaz kılarsa, Beytullah’ta kılarsa yüz bin rekât kılmış gibi. Hesapladık on üç sene farz namazlara denk oluyor yani. Bir iki rekât namaz kılıverse orada insan…
“Bunların hepsinden daha hayırlısı, insanın geceleyin kalkıp kıldığı iki rekat namazdır.” diyor.
Ne kadar cahiliz biz, ne kadar kârını ziyanını bilmez insanlarız biz. Lafı denk düşürüp düşürüp de her vaazda söylüyorum bunu.
İşte az uyku. Az yese zaten uyku uyuyamaz ki insan. Bak akşam az ye, hafif ye, bir dilim ayır şöyle bir kenara, bir buçuk dilim, birazcık hafif ye saat yedide, yat uyu; zaten ikide üçte kalkarsın. Çünkü, vücut dinlenir. Mideyle uğraşmayacak. Mide yormaz onu.
İkide, üçte zaten kalkarsın. Zihnin pırıl pırıl berrak olur. Az yiyince az uyumak da geliyor arkasından. Eh o mübarek vakitte kalkar namaz kılarsın, tespih çekersin, Allah’a dua edersin. Duaların makbul olduğu zamandır, seher vaktidir.
Dağlar ile taşlar ile,
Çağırayım Mevlâm seni.
Seherlerde kuşlar ile
Çağırayım Mevlâm seni
diye Yunus’un uyumadığı zaman işte o. O dertli Yunus’un.
Sonra kıllet-i kelâm. Bir de az konuşmak lazım. Çünkü, “Çok söz yalansız olmaz!” demiş dedelerimiz. Doğru mu yanlış mı? Doğru. Çok konuştu mu insan bir yerinde sürçer bu dil, hata eder. Düşüne düşüne konuşmalı insan. Az konuşmalı, öz konuşmalı. Kıllet-i kelâm…
Sonra insanları cehenneme ne götürür?
Peygamber sallallahu aleyhi vessellem Efendimizin hadis-i şerifinde bize bildirdiğine göre dil götürür. Ağızımızdaki dil, lisan götürür, bir de nefsi götürür. Şehvani arzuları götürür. İki tane uzvu yani en çok insanı zarara uğratan uzuvdur.
Onun için az konuşmak da kemâlâtın şartlarındandır. Az konuşunca insan, düşünmeye çok vakit bulur da, anlar dünyayı ahireti, hayrı şerri; ona göre hareket eder.
Sonra, bir de uzlet-i enam demişler; insanlardan şöyle bir sakin köşeye çekilmek. Kahvenin kenarında Allah-u Teâlâ Hazretleri’ni bulabilir misin? Kalabalık, ver üçlüyü, at papazı, domino, bilmem ne bir sürü ses, gürültü patırtı, olmaz. Gürültü patırtı arasında ders bile çalışamıyor insan.
Tenhaya çekilir insan, tefekküre dalar, tefekkür kıymetli bir ibadettir. O tefekkürlerle insan nice hakikatlere erip Allah-u Teâlâ Hazretleri için makbul olan yola girer.
Bir de zikr-i müdam demişler, devamlı zikretmek. Bu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin böyle formülüdür. Uzlet-i enam, zikr-i müdam da devamlı zikir demek.
“Hocam başka işimiz olmayacak mı? Tüccarız, esnafız, işçiyiz. Sizin dediğinize kalsa, siz sabahtan akşama insana Allah mı dedirteceksiniz, başka hiç işimiz yok mu?” filan diye hatıra gelebilir.
Onun da çaresi var. Yani olur, oluyor.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
17.10.1982 -
Sabah Akşam İbadet
17.10.1982 -
Hudutta Beklemek
