12.05.1982 - Vesvese, Hz.Musanın Duası, Cennet ve Cehennem

12.05.1982 - Vesvese, Hz.Musanın Duası, Cennet ve Cehennem
Bismillâhirrahmânirrahîm
Elhamdülillahi Rabbi’ l âlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh.Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâvseyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ilâ-yevmi'd-dîn.
Emmâ ba'd.
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem ennehû kâle:
Peygamber Efendimiz müteakip hadîs-i şerîfte buyuruyor ki:
Lemmâ halekallâhu te'âle'l cennete kâle li-Cibrîle izheb fe'nzur ileyhâ.
"Allah-u Teâlâ hazretleri cenneti yarattığı zaman Cebrail aleyhisselam'a buyurdu ki: “Git de ona bak.” Fe-zehebe fe-nazara ileyhâ. Cebrail aleyhisselam da gitti ve cennete baktı. sümme câe fe-kâle. Sonra geldi Allah-u Teâlâ hazretlerinin huzûr-ı âlîsine ve dedi ki: ey rabbi ve izzetike “Ya Rabbi senin izzetine yemin olsun ki” Lâ yesme'u bi-hâ ehadün illâ dehalehâ. “Kim bu cenneti duyarsa mutlak girer bu cennete.”
Kim bu cenneti duyarsa, bu kadar güzellikleri kulağı duydu mu; ne yapar yapar, çırpınır girer bu cennete. O güzelliğin adını duydu mu peşini bırakmaz.
Ağrı dağının tepesinde hazine var. Kazdığın zaman bir çekmece çıkacak, içi zümrüt, elmas, altın, gümüş dolu. Üç tane sivri tepenin kenarında, işte sağ tarafında şöyle olan yerde, beş ağacın yanında, filanca köyün huzurunda yanında filan diye bir haber duysan; eline bir harita, bir mektup geçse ne yaparsın?
Ne kış dersin, ne kar dersin, ne soğuk dersin atlarsın otobüse dosdoğru Kars'ı boylarsın. Ağrı dağına çıkarsın, elinde kazma kürekle. Zümrüt var, elmas var koskoca bir çekmece dolusu...Onu aldın mı gel keyfim gel diye düşünürsün. Cenneti duydu mu bir insan duysun kâfi. O güzellikleri bir söylediler mi ona muhakkak girer diyor Cebrail aleyhisselam.
Bakalım sonra ne olmuş?
Sümme haffehâ bi'l-mekârihi sümme kâle yâ Cibrîl izheb fe'nzur ileyhâ fe-zehebe fe-nazara ileyhâ sümme câe fe-kâle ey rabbi ve izzetike lekad haşîtü en lâ yedhulehâ ehadün.
Sonra Allah-u Teâlâ hazretleri bu Cebrail'i gönderip de onun bu sözü söylemesinden sonra, cennetin etrafını nefse hoş gelmeyecek şeylerle çevreledi. Nefsin canını sıkan, hoşuna gitmeyen, beğenmediği, istemediği 'üf be, aman be' dediği ne varsa, onlarla cennetin etrafını doldurdu çepeçevre. Cennetin etrafını nefse hoş gelmeyen şeylerle doldurdu Allah-u Teâlâ hazretleri. Sonra da buyurdu ki: Yâ Cibrîl izheb fe'nzur ileyhâ. “Ey Cebrail git gene bak cennete."
İlk gittiğinde sadece cennet vardı, ikinci gittiğinde cennetin etrafını nefse hoş gelmeyecek nefsi sıkacak ne varsa onlarla doldurdu Allah-u Teâlâ hazretleri. Sonra git, bak dedi. Cebrail aleyhisselam da; fe-zehebe fe-nazara ileyhâ. "Gitti, baktı cennete ki içi cennet ama etrafı çok nahoş şeylerle dolu. Hoşa gitmeyen şeylerle dolu."
Sümme câe fe-kâle. "Sonra geldi de dedi ki:" Yâ Rabbi ve izzetike. "Senin izzetine and olsun ki; senin izzetin hakkı için." Lekad haşîtü en-lâ yedhulehâ ehadün. "Korkuyorum ki hiç kimse buraya girmez." Hiç kimse girmez. Çünkü etrafı nefse hoş gelmeyen şeylerle çevrili.
"Korkuyorum ki kimse girmeyecek ya Rabbi." dedi. Çünkü herkes nefse hoş gelmeyen şeyleri görünce geri döner, arkasında cennet var ama geri döner. “Korkarım ki kimse girmeyecek bu cennete” dedi Cebrail aleyhisselam.
Fe-lemmâ halekallâhü'n-nâra. "Allah-u Teâlâ hazretleri cehennemi yarattığı zaman da." Kâle yâ Cibrîl izheb fe'nzur ileyhâ. Gene Cebrail aleyhisselama buyurdu ki: “Git şu yarattığım cehennemi bir gör, bir bak." Fe-zehebe fe-nazara ileyhâ. "Cebrail aleyhisselam da o buyruk üzerine gitti, cehenneme baktı." Sümme câe fe-kâle. "Sonra gelip de dedi ki:" Ve izzetike lâ yesme'u bihâ ehadün fe-yedhuluhâ. "Senin izzetin hakkı için, senin izzetine and olsun ki, yemin ederim ki… Yâ Rabbi kim bunu duyarsa mümkün değil içine girmesi."
Allah cehennem gibi bir azap yeri yaratmış; şöyle kötü, böyle kötü, şöyle evsâfı var diye; kim duyarsa herkes gerekli tedbiri alır, ne yapar yapar, bu cehenneme düşmez. Buraya kimse gelmez, hiç kimse gelmez. Çünkü çok korkunç dedi.
Fe-haffehâ bi'ş-şehevâti. "Allah-u Teâlâ hazretleri de cehennemin etrafını nefse hoş, tatlı gelecek, şehvetini çekecek, hoş görünen neler varsa, onlarla doldurdu. Cehennemin etrafını çepeçevre çevirdi." Sümme kâle yâ Cibrîl izheb fe'nzur ileyhâ. "Sonra Cebrail aleyhisselam'a dedi ki; git yâ Cebrail, bak ben bir değişiklik daha yaptım. Cehennemin etrafına nefse hoş gelecek şeyleri serpiştirdim, etrafını çepeçevre nefse tatlı gelen şeylerle doldu." Fe-zehebe fe-nazara. "Gitti ve baktı Cebrail aleyhisselam." Fe-kâle yâ rabbi. "Ve döndü geldi dedi ki." Ya Rabbi ve izzetike. "Senin izzetine, celâline and olsun ki." Lekad haşîtü en-lâ yebkâ ehadün illâ dehalehâ. "Öyle bir korku geldi ki içime buraya girmeyen kimse kalmayacak, herkes girer buraya. Bu cehenneme herkes girer."
Neden?
Etrafı hep al...Etrafı hep nefse hoş gelecek tuzaklarla dolu, nefsi çekecek şeylerle dolu. Onları yaparlar, nefse hoş gelen o şeyleri yaparlar, girerler. Düşerler bu cehenneme dedi.
Bu hadîs-i şerîf hasen ve sahih bir hadîs-i şerîftir. Ahmed b. Hanbel, Ebû Dâvud, Nesâî, Müstedrek, İbn Hibban, Tirmizî, Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet eylemişler.
Bu hadîs-i şerîfin esrârı nedir?
Bu hadîs-i şerîfin derin mânası şudur ki; insan hemen bir şeyi beğenmediği zaman vazgeçmemeli. Hemen bir şeyi beğendiği, hoşlandığı zaman da üstüne lap diye atlamamalı arkasını düşünmeli.
Arkasında ne var, o beğendiği şeyin arkası nasıl gelecek, o beğenmediği şeyin arkasında ne var?
Onu düşünmeli. Bir insan cenneti kazanmak istiyorsa Allah-u Teâlâ hazretlerinin emirlerini, yasaklarını, Resûlullah Efendimiz'in tavsiyelerini, emirlerini tutmalı. Hoşuna gitmese de, kendisine nâhoş gelse de, beğenmese de bunları yapmalı. Çünkü beğenmese bile arkasında cennet var.
Allah-u Teâlâ hazretlerinin Kur'ân-ı Kerîm'inde yasakladığı, Resûlullah Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinde bizleri tahzir ve tenbih eylediği, "yapmayın" diye bize buyurduğu, yasakladığı şeyleri de insan, nefsi istese de canı çekse de canı gitse de yapmamalı.
O zaman iş nereye geliyor?
O zaman iş, şu nefsi terbiye etmeye geliyor. Hepimizin içinde bir nefis var ya...Nefis var hepimizin içinde. Bu bir at gibi, biz onun üstüne binmişiz, o bizim atımız, bizi bir yere götürüyor. Karşıda bir otlu, samanlı bir yer gördüğü zaman o tarafa gitmeye çalışıyor. Ama oraya gittiği zaman uçurum, bataklık, tehlike var. Hoşa gidecek bir şey var orada ama; bizi helak edecek, batıracak, uçuruma düşürecek, mahvedecek. Bu taraftan gitmesi lazım. Bu taraf yokuş gibi görünüyor, tehlikeli gibi görünüyor ama orası selamet. Bu nefsi terbiye etmek lazım.
İnsanların çoğu bu devirde nefis denilen bir şeyin varlığından bile habersizdir. Nefis ne demek, bilmez. Lafını duysa bile laf kulağından gönlüne inmez. Evet ‘nefis diye bir şey varmış’ diye biliyor ama bilgisinin gereğini yapmıyor, gönlüne inmedi. Bu nefis terbiye edilmezse, insan bu nefsi dizginlemeyi öğrenmezse, istediği zaman çekip de böyle durduramazsa veyahut başını şu tarafa çevirip de kamçıyı vurup da o tarafa doğru zorla sevk edemezse bu nefis insanı taştan taşa çalar. Azgın bir at gibi, gemini ağzına almış bir at gibi, inatçı bir katır gibi insanı o taştan bu taşa, o daldan bu dala çarpar. Gözünü çıkartır, kafasını kopartır, yere düşürür, insanı perişan eder.
Bu nefsi terbiye etmemiz lazım.
Nasıl terbiye edeceğiz? Yumurtayla mı. Ne yapacağız? Bunun terbiyesi nasıl olacak?
İşte bu zor iş! Bunun şimdi bir terbiye müessesesi yok. Elhamdülillah devletimiz bedenimizi terbiye edelim diye Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü kurmuş. Çünkü pazu, güç, kuvvet, sıhhat lazım ki düşmanımız bize heveslenmesin, bizim gücümüzden, kuvvetimizden korksun da bunlar sıhhatli adam, cengâver insan, ölümden korkmayan kimseler, hepsi fidan gibi, levent gibi, bunların yanına yanaşılmaz, yan baktığın zaman bunlardan korkulur, bıyık burduğu zaman aman filan diye korksun. Bedeni terbiye için müessesimiz var.
Ruhu nerede terbiye edeceğiz?
Gel bakalım, hadi ruhu nerede terbiye edeceksin, nefsi nerde terbiye edeceksin?
Mekteplerde terbiye ederiz.
Mekteplerde bilgi veriyorsun bilgi!
İki kere iki dört eder, hidrojenle oksijeni birleştirirsen su olur…Bilgi veriyor. Terbiye edemiyorsun, insanı terbiye etmiyorsun. İlkokulu bitiriyor bir şey yok, ortaokulu bitiriyor bir şey yok, liseyi bitiriyor bir şey yok, adam olmamış ki! Adam olmamış ki ne babaya, ne hocaya saygı var, ne arkadaşına sevgi var, ne Allah korkusu var, ne mesuliyet duygusu var.
İnsanı terbiye etmek lazım, bilgiyle bir şey hallolmaz, istediğin kadar öğret. Papağana da öğretirsin. Papağana kelimeleri telaffuz etmeyi öğretsen, sözü insan gibi olur ama içi insan olmaz. Gene papağan kalır. Teyp de söyler konuşur, radyo da konuşur. O konuşmanın ötesinde insanın içinde duygu değişikliği olacak. İnsanın kendisinde hâl olacak, hâl değişikliği olacak. O hâl ile öyle hareket edecek ki zarafeti senin de hoşuna gidecek. Öyle söz söyleyecek ki gönlünü alacak. Öyle iş yapacak ki seni sevindirecek. Öyle hareket edecek ki insan herkesin hayranlığını kazanacak. O hâli, duyguyu, sevgiyi ona vermek lazım. Laf ebesi değil; hâl ehli yapmak lazım. Hâl sahibi yapmak lazım. Bomboş olmaması, hâl sahibi olması lazım. Bunun müessesi yok.
Mekteplerde hocalar da talebelerden bıktı. Biliyoruz, içinden yetiştik, içindeyiz. Hoca dersi veriyor, bıkkın gidiyor.
“Niye böyle yapıyorsun hocam?
“Yirmi saat, otuz saat derse giriyorum. Yazılı okumaktan bıktım. Eve yorgun argın dönüyorum, alacağımı alamıyorum.”
Herkesin bir derdi var, bir şey söylüyor, kimsede şevk kalmamış.
Halbuki bizim arkadaşlardan birisi çocuğunu Amerika'da Chicago'da mektebe göndermiş. İkide birde alıp onu kiliseye götürüyorlarmış. Çocukları toparlayıp ilkokulda kiliseye götürüyorlarmış.
"Gitme kızım gitme! Götürselerde gitme." demiş.Bir keresinde; “Ben gitmiyorum." demiş, sınıfın da birincisiymiş. Elhamdülillah bizim memleketin fertleri akıllı da oluyor. Başka milletlerden eksikliğimiz olmadığı gibi fazlalığımız var demek ki.
Hemen demişler ki "Bir çağır babanı, niye gitmiyorsun sen kiliseye?" demişler. Bizim mühendis arkadaş gitmiş. Almanca, Fransızca, İngilizce bilir, hesap, kitap bilir, icadı var… Zeki bir insan babası, gitmiş. Sormuş müdür;
"Kızını kiliseye niye göndermiyorsun?" Demiş;
"Ben Müslümanım da ondan. Başka dinin kilisesine, ibadethânesine onun için göndermiyorum."
"Afedersin, o zaman bizim vazifemiz senin çocuğuna bir Müslüman hoca bulmaktır. Afedersin, anlayamadık." demiş.
"Biz dine muhalifsin de, çocuğum dinsiz yetişsin, kiliseyi istemesin diye ondan göndermiyorsun sandık, onun için seninle konuşmak için çağırdık, onun için istedik. Çünkü bizim ilkokulda maksadımız, meramımız çocuğa bilgi vermek filan değil, çocuğuna mâneviyat kazandırmak. Çocuğun içinde sevgi uyandırmak, çocuğun içinde mânevî birtakım duygular, hisler, hazlar, sevgiler, düşünceler uyandırmak. Bilgi şöyle kenarda kalıyor. Önemli değil. Asıl gayemiz çocuğun içinin terbiyesi” demiş.
Bak şimdi bu oldu! Böyle düşünen bir mektep, böyle düşünen bir hoca çocuğuyla, talebesiyle meşgul olur.
Gel bakalım sen niye öyle yaptın?
Ben pencereden seyrederken gördüm ki; arkadaşının yanından geçerken bir çelme taktın. Niye böyle yaptın?
Üzerinde durur, onda ki bir rûhî davranışın, bir ruh hastalığının, kıskançlığın, kinin, zalimlik, gaddarlık duygusunun, kabadayılık hissinin, kendini beğenme duygusunun peşine takılır. “Bak bu iyi değildir” diye sonunda onu; evirir çevirir, terbiye eder, yoğurur, yumuşak, geçimli, kibar bir insan hâline getirir.
Altı ay kadar Almanya'da kaldım. İtiraf ediyorum ki; çocuklarının terbiyesine sarf ettikleri himmetlere hayran kaldım. Çocuklarını iyi yetiştirmek için o kadar gayret ediyorlar ki… Çok gayret ediyorlar. Anne baba çocuğun yanında eğri büğrü konuşmuyor. Anne baba kavga edip ayrılacaklar, boşanacaklar, çocuklarının yanında kavga etmiyorlar. O kadar dikkat ediyorlar. Çocuğun sorduğu soruya kaşları çatık, ciddî ciddî, düşüne düşüne, adam gibi cevap veriyorlar. Çocukları da adam gibi konuşmaya alışmış. Ufacık tefecik, bacak kadar çocuk bakıyorsun kitap gibi konuşuyor. Terbiyesi gayet iyi.
Çocuk parkına gittim. Eğriye eğri, doğruya doğru, kusurumuzu, terbiyenin önemini anlayalım diye söylüyorum. Çocuk parkına gittim, oturdum. Kayma var, salıncak var, oyuncak var bilmem ne var. Kimse kimseyle çekişip kavga etmiyor, itişmiyor. Salıncağın başına gelen sıra bekliyor, ötekisi birkaç sallanıyor, iniyor, ötekisi geliyor, o sallanıyor. Hiç başlarında büyük de yok. Bir intizam içinde, muntazaman çocuk parkı çalışıp gidiyor.
Bizde itişir, kakışır. Salıncağa biner bir türlü inmez. Ötekileri bindirmek istemez veyahut hepsi birden çullanırlar, o ona sabretmez, bağırır: Anne, işte bu inmiyor da ben bineceğim de bilmem ne… Bak, eksik! Çocuklarımızı daha küçükten terbiye edemiyoruz. İşte oralardan başlıyor iş. Oralardan hep benim olsun, başkasının olmasın duygusu başlıyor. Hep ben sallanayım, ötekisi sallanmasın ağlasın isterse. İşte bak o duygu sonra büyüyecek, o zaman piyasayı dolandırıp, bütün parayı, 50 milyonu, 100 milyonu cebine atıp kaybolan adam olacak.
Neden?
Hep kendisini istiyor, hep kendisinin rahatını istiyor. Karşısındakini düşünmüyor, merhameti düşünmüyor.
Onun o hastalığının tedavi edilmesi lazım. Terbiye edilmesi lazım. Bilgi kâfi değil, bilginin yanında kötü huyların izale edilmesi, iyi huyların kazandırılması lazım. İşte bunu yapmazsak insanın yüksek tahsil yapması bir şey halletmez.
Çok meşhur hikâyedir, tahmin ediyorum içinizde bilmeyen yoktur;
"Oğlum ben sana paşa olamazsın demedim; adam olamazsın dedim." demiş eski devirde.
"Hani ben sana paşa olamazsın demedim ki. Adam olamazsın dedim."
Böyle dermiş. Küçükken çocuğuna bakarmış ki hoyrat bir şey, laf dinlemez, kaba saba bir şey. “Sen adam olmazsın, sen adam olmazsın.” filan dermiş çocuğuna. Sonunda çocuk terk-i diyâr etmiş, gitmiş. Mektep medrese okumuş, orduya girmiş, padişahın yanına yanaşmış, paşa olmuş, vezir olmuş neyse… Aklına gelmiş bir gün konağında otururken;
"Şu babam bana 'adam olmazsın' derdi. Gelsin de bak nasıl yüksek mevkilere çıktığımı bir görsün." diye memleketine bir müfreze göndermiş.
"Gidin, filanca kasabada, filanca köyde şu isimli bir adam var, onu alın bana getirin."
Osmanlı pala bıyıklı yeniçerileri atlamışlar, yürümüşler, o şehre gitmişler. Soruşturmuşlar o köyü bulmuşlar. Hadi, atlarla o köye... Soruşturmuşlar adamı bulmuşlar, yaka paça yakalamışlar.
"Paşamız bize emretti, kim bilir ne kabahatli adam." diye.
"Durun edin…" demeye kalmadan yaka paça yürü, almışlar şehre getirmişler. Ama yolda adam o köyden o şehre gelinceye kadar;
"Bu adamlar beni niye götürüyorlar; cellât mı kesecek, başıma ne hâller gelecek niye gidiyorum?"
Ne olduğunu bilememiş, yolda ölmüş ölmüş dirilmiş.
Nihayet konağa gelmiş, huzura çıkmış bir de bakmış ki oğlu karşıda oturuyor.
"Baba!" demiş "Hoş geldin. Hani sen bana küçükken ikide birde bağırırdın ya 'sen adam olmazsın, sen adam olmazsın' diye. İşte bak, ben adam oldum, konak sahibi, paşa oldum. Bak şu ihtişamıma.”
Adam şöyle bir derin nefes almış, başını sallamış:
"A evladım" demiş "ben sana adam olamazsın, dedim. Ben sana 'paşa olamazsın' demedim ki adam olamazsın dedim. Sen eğer adam olsaydın edeple, terbiyeyle ata binerdin, benim köyüme kadar gelirdin. 'Babacığım!' derdin, elimi öperdin. Ben ata binerken üzengimi tutuverirdin. 'Buyur baba!' derdin. Makamını bana verirdin, hürmet, izzet ederdin, 'şuraya otur babacığım' derdin, o zaman ben senin insan olduğunu anlardım." demiş.
İşte bu hikâye halkımızın arasında söylenir. Terbiye denilen şeyin ehemmiyetini gösteriyor.
Birisi bilgi, ötekisi terbiye…
İnsan bilgili, yüksek mevkiye çıkar ama gene de kaba saba olur, gene de adam olmaz. 40 yıl kaynatsan kaynamaz, eti yumuşamaz, yenilir hâle gelmez. Kaynatırsın kaynatırsın gene kart kalır.
Terbiye önemli! Onun için bu nefsi terbiye edeceğiz.
Bu nefsi terbiye edince ne olacak?
Aklın hizmetine girecek, bizim gücümüz, kuvvetimiz nefsimiz. Aklımız bize neyi gösterirse hoşa gitse de gitmese de onu yapacak. Aklımız bizi neden men eylerse, hoşa gitse de onu yapmayacak. Evet, şuradan şunu uzatıp da şu camekândan, şu vitrinden üç tane bileziği cebine sokarsan iki ay rahat edersin. Üç bilezik epeyce para eder, rahat edersin, yaşarsın ama hırsız olursun, haram yemiş olursun. Yakalanırsan hapse girersin. Yakalamazsan âhirette cezasını çekersin. Sonu her iki bakımdan da kötü. O halde bunu yapma.
Filanca zevk ü safa...Güzel ama yaparsan arkasından şu zarar gelir. O halde yapma!
Arkadaşlar futbol oynuyor, top oynuyor, kahvehânede bilardo oynuyor, çeşitli laflar söylüyorlar, nokta nokta...
Yahu evet burada çalışıyorsun, biraz sıkıntı çekiyorsun ama arkasında safa var. O futbol oynayanlar, mezun olamayacak. Mektep medrese bitiremeyecekler. Anası babası üzülecek. Bir işe yaramayacak. Tahsilleri yarıda kalacak. İşte bunun gibi.
Peki bu iş için dinimiz ne yapmış?
Dinimiz bunu halletmek için bize orucu emretmiş mesela, tedbirlerden birisi.
Oruçta biz yavaş yavaş kendi nefsimizi yenmeyi öğreniyoruz. İstediği şeyi vermiyoruz, istemediği şeyi yaptırıyoruz, yavaş yavaş böyle öğreniyoruz.
Dinimizin çok terbiye metotları var. Dinimiz, hocalarımız, tarihimiz, kültürümüz terbiyenin metotlarıyla, şâheserleriyle doludur. Bizim kültürümüzde biz insanı mektepte, medresede okutmasak bile köyünde terbiye etmişiz. Köyünde oduncuyu terbiye etmişiz; Yunus Emre olmuş. Oduncuyu terbiye etmişiz Yunus Emre gibi 700 senedir sözü dillere destan olmuş insanlar yetiştirmişiz. Kırk sene şeyhine odun taşımış, bir eğri odun getirmemiş.
Neden?
Zarif adam da ondan. Oduncu ama zarif adam! Kalbi, gönlü var, terbiyesi var. Açın Osmanlıların kitaplarını, birbirlerine hitap tarzlarına bakın. Açın bakalım münevverler birbirleriyle nasıl konuşmuşlar.
Geçen de bir mektup elime geçti, Diyanet Gazetesi'nde de neşrettim. Fatih Medresesi'nden babasına mektup yazıyor.
"Sebeb-i hayâtım babam efendim hazretleri…" filan diye adını unuttum, babasına mektubu oku, erirsin böyle. Hayranlıktan mum gibi erirsin.
Medresedeki bir talebe memleketteki babasına bir mektup yazmış hulâsaten. Ne zarafet, ne edep, ne terbiye, ne sevgi…Kelimelerinden yağ bal akıyor, kaymak gibi. İşte terbiye, o terbiye işte…
Ama adam genel müdür olmuş da karşısındakine merhamet etmiyor. Hakkını gasp ediyor, rüşvet alıyor, vazifesini yapmıyor. Gece bilmem kaça kadar poker oynuyor. Ondan sonra dairesine filanca vakitte gidiyor. İnşaata ruhsat verecek ama "Cebime şu kadar para koyarsan" diyor, öyle olur işte! Bilgi yetmez ki… Bilginin yanında kalbe Allah korkusunu terbiyeyi yerleştireceksin.
Bütün bunlardan hulâsaten söyleyecek olursak; cennete gitmek için insan dişini sıkacak. Allah'ın emirlerinin, buyruklarının gereğini yapmak için biraz ter dökecek.
Cennetin yolu biraz meşakkatlice, cehennemin yolu çok kolay. İstersen garanti verebilirim, yüzde yüz cehenneme gidebilirsin. Hiç tereddüt etmeden, yüzde yüz. Orada istediğin kadar geniş yer, hemen elinin altında, kolay. Cehennem kolay, gayet kolay.
Cennet zor! Cenneti kazanmak için önce Allah'ın neleri sevdiğini bileceksin ondan sonra da onları yapmak için biraz ter dökeceksin, zahmet çekeceksin.
Râhat ister tab' u mihnettir ibadet serteser
Terk-i râhat rağbet-i mihnet kılan mümtâz olur
Ol sebebdendir ki küfr âsân olur İslâm sâ'
Arsa-i âlemde mülhid çok muvahhid âz olur.
İnsanın tabiati rahat ister, ibadetler de hep mihnetli, meşakkatlidir. “Kim rahatını terk ederse, mihnete meşakkate sataşırsa, sıkıntının altına girerse o mümtaz kul olur.” İşte bu nükteden, bu gerçekten, bu hakikatten dolayıdır ki yeryüzü, dağ, ova her taraf mülhid doludur, münkir doludur, kâfir doludur; muvahhid azdır. Kolay değil ki erkek lazım, er kişi lazım Müslüman olmaya, hakikî müslüman olmaya. Allah'a hakikî kul olmaya mert insan lazım, merdane kişi gerek. Dönek insanlarla yürümez. Kolay değil! İnsan sabredecek, meşakkat çekecek, buyruğu tutacak, gık demeyecek. Savaşacaksın, nefis bu; karşına gelmiş dikili, göğsünü germiş bir azılı düşman. Onu yeneceksin. Şeytan hilekâr bir düşman, önüne çekilmiş yola tuzağı, pusuyu kurmuş, seni cennete sokmak istemiyor; seni yakalayıp beraberce cehenneme atmak istiyor.
Hatırıma geliyor, Boğaziçi'nde içki içmişler, giderken otomobille otomobil Emirgân'da boğaza uçmuş. En son anda görmüşler; şöför uçarken kapıyı açmış, kendisini dışarı atacak; atsa yüzer, kurtulur. O dışarı atılacağı zaman yanındaki yolcu kolunu yakalamış, çektirtmiş, onu bırakmamış. Yahu be adam bırak o gitsin, sen de öbür kapıyı aç. Bak, insanoğlunun hâline bak… Ben batıyorum, bu da batsın, diyor. Sana ne onun çıkmasından? Sen de kendini kurtarabilirsen kurtar. Hayır, şöförü de çekmiş; hepsi birden Boğaz'ın dibini boylamışlar. Suyun içine girince kapaklar dışa doğru açılmıyor. Ta aşağıya gitmişler, aşağıdan da artık arabanın içinden çıkıp yukarıya demek ki şey yapamamışlar, hepsi boğulmuş.
Şeytanın işi de böyledir. Sen kapıyı açıp dışarı çıkmak, kurtulmak istersin, o seni yakalayıp seni de beraber cehenneme atmak ister. Uğraşmak çok zor! Öyle hileleri vardır ki baştan çıkartır sonunda. Nefis de öyle, ona destekçi olur. Bunları yenmek için de insanın iyice bir egzersiz yapmış olması lazım. Mânevî bakımdan pazusunun kuvvetli olması lazım. Mert, yiğit olması lazım. Süvari, bahadır, kahraman olması lazım ki yensin.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi yolunda mihnetlerden korkmayan, onların üstesinden gelebilen, merdâne insanlar eylesin.
Ben hani kadın dedim, erkek dedim, erkeğin de merdânesi olur, kadının da merdânesi olur. Rey şehri diye bir şehir varmış, o şehre bir âbid, zahid kadın hükümdar olmuş. Demek ki herhâlde oğlu filan öldü, devletin başına geçmiş. Kadın hükümdar pek olmaz ama kadın devletin başına geçmiş. Rey şehrine. Şu meşhur Fahreddin-i Râzî diye bir müfessir var, onun memleketi Rey şehri. Şimdiki Tahran'a yakın bir yer.
Sultan Mahmud öbür taraftan haber göndermiş;
"Benim nâmıma para bassın, benim nâmıma hutbe okutsun, benim yüksek hâkimiyetimi tanısın yoksa orduyla üstüne geliyorum."
O kadın da mektubu alınca cevap yazmış. Cevapta diyor ki:
"Bana böyle bir mektup göndermişsin ey sultan. Allah biliyor ki sen o orduyu toplasan, benim şehrime hücum etsen; ben de senin karşına çıkarım, seninle çarpışırım. Çünkü aslanın erkeği olduğu gibi dişisi de olur. Ben de seninle çarpışırım. Ama bu çarpışmanın sonunda iki ihtimal var; ya ben seni yenerim o zaman âleme rezil olursun, 'Koca Sultan Mahmud ihtiyar bir kadına yenilmiş.' derler, rezil olursun. Tarihte nâmına leke sürülür veyahut da sen beni yenersin. Yenince ne olacak? Sen koca Sultan Mahmud'sun, Hindistan'ı, Türkistan'ı fethetmişsin, koca hükümdarsın. 'Koca bir hükümdar gitmiş de bir acûze ihtiyarla çarpışmış onu da yenmiş, şehrini almış.' derler. Senin şânına şan mı katılır?"
Cevaba bak, nasıl kurnaz cevap veriyor. Sultan Mahmud onun üzerine oraya yürümekten vazgeçmiş, kadını serbest bırakmış.
Bak, akıl insanı nasıl kurtarıyor? Söylediği sözle nasıl toparlamış, Müslümanın erkeği de merdâne olur, Müslümanın kadını da merdâne olur. Kadına da merdânelik lazım. Kadın da nefsiyle cihat etmek zorunda, kadın da nefsini yenmek zorunda, sabretmek zorunda, ibadetlerin ağırlığına tahammül etmek zorunda, cenneti kazanmak için sıkıntı çekmek zorunda…
O nazlılık, nâzeninlik ile olmaz; çalışacak, o da gayret sarf edecek, o da gözyaşı dökecek, o da ibadet edecek. Erkeğe farz olduğu gibi namaz kadına da farz, erkeğe farz olduğu gibi oruç kadına da farz, hac öyle, zekât öyle… Erkekten bir farkı yok.
Lemmâ savverallâhu Âdeme terekehû fe-ceale iblîsü yatîfu bihî yanzuru ileyhi fe-lemmâ reâhu ecvefe kâle zafertü bihî hulıka lâ yetemâlekü.
Bu hadîs-i şerîf de Enes radıyallahu anh'ten rivayet olunmuş Meşârık'te de var daha başka kitaplarda da var. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Allah-u Teâlâ hazretleri Âdem aleyhisselam'ın şeklini yaratınca -Âdem aleyhisselam'ın vücudunu şeklen meydana getirince, halk edince, sûretini tasvir edince- bir müddet o hâl ile bıraktı. O zaman şeytan geldi onun etrafında şöyle sağını solunu dolaşmaya başladı. Âdem aleyhisselam şeklen var ama kendisinde daha ruh yok. Daha yaratılmamış, yaratılışı bitmemiş. Sağına soluna baktı."
Fe lemmâ reâhu ecvefe. "Bir de baktı ki Âdemoğlu'nun içi boş." O zaman: Le-kad zafertü. "Tamam, elde ettim, bunu hakladım, kazandım." dedi İblis aleyhillâne. Hulıka lâ yetemâlekü. "Öyle yaratmış ki her şeyi kendisinde değil, içinde boşluk var. Oraya vesveseyi veririm, içine çeşitli duyguları, şehvetleri, arzuları, hisleri doldururum, oradan bunu avlarım."
Bu remizli bir hadîs-i şerîftir. Buradan anlaşılıyor ki insanoğlunun bir kalp denilen hâleti var, içi var. Bu içindeki vesveseler içindeki o boşluklardan meydana gelir. Şeytan onu yakalayıp aldatabilir. İnsan o vesveselere kulak vermemeli şeytanın düşman olduğunu bilmeli, vesvesesine vâkıf olmalı, onunla mücadele etmeli.
Lemmâ ezinallâhu li-Mûsâ bi'd-du'âi alâ Fir'avne emmeneti'l-melâiketü fe-kâlellâhu kadi'stecebtü leke ve duâe men câhede fî sebîlillâhi sümme kâle aleyhisselâm ittekullâhe eze'l-mücâhidîne fe-innallâhe yağdabu lehüm kemâ yağdabu li'r-rusuli ve yestecîbü lehüm kemâ yestecîbü lehüm duâe'r-rusul.
Sadaka Resûlullâh.
Bu hadîs-i şerîf de, Musa aleyhisselam'dan anlatmaya başlayıp mücahitlere sözü getiriyor. Musa aleyhisselam Firavun'a kardeşi Harun aleyhisselam'la beraber Allah'ın emirlerini tebliğ etmekle vazifelendirildi. Musa aleyhisselam gitti, vazifesini eda etti, mucizeler gösterdi. Mâkul mâkul konuşmalar yaptı. Hakkı izhar etmek için çeşitli söyleşmeler oldu. Her birisinde Musa aleyhisselam'ın sözünün gerçekliği anlaşıldı. Firavun'un laflarının boşluğu, mânasızlığı, yanlışlığı ortaya çıktı. Fakat Firavun ve etrafındaki bazı kimseler gene de yola gelmedi. Firavun'un karısı Müslüman oldu, kendisi Müslüman olmadı. Hikmet işte, aynı aileden… Sonunda Musa aleyhisselam beddua etti, Kur'ân-ı Kerîm'de bildiriliyor ki şöyle dua etti:
Rabbenâ inneke âteyte fir'avne ve meleehû zîneten ve emvâlen fi'l-hayâti'd-dünyâ. "Sen Firavun'a ve onun grubuna şu dünya hayatında, yakın hayatta, şu gördüğümüz, içinde bulunduğumuz hayatta çeşitli süsler ve mallar verdin. Yâ Rabbi! Firavun'a ve etrafındaki gruba şu dünya hayatında çeşit çeşit ziynetler, mallar verdin." Rabbenâ li-yudillû an sebîlike. "Yâ Rabbi! Bunları verdin, senin yolundan sapsınlar diye kullandılar, sapmalarına vesile oldu." Rabbena'tmis alâ-emvâlihim. "Ya Rabbi sen bunların mallarını ellerinden boşa çıkar." Ve'şdüd alâ-kulûbihim. "Kalplerini mühürle." Fe lâ yü'minû hattâ yeravu'l-azâbe'l-elîm. "Artık azâb-ı elîmi görünceye kadar inanamasınlar." diye beddua etti.
Neden?
Canına tak dedi; çok söyledi ve neler geçti aradan kabul etmediler. O zaman beddua etti. Böyle beddua etti:
"Yâ Rabbi! Sen bunlara çok mal vermişsin, çok mülk vermişsin. Ziynet vermişsin, bunların kalplerini mühürle, mallarını ellerinden al, inanamasınlar, helâk oluncaya kadar inanamaz olsunlar."
Hani şunu şöyle yap, bunu böyle yap deyince, yapamaz ol, filan deriz ya biz, öyle beddua etti. O zaman;
Emmeneti'l-melâiketü. "Melekler de âmin dediler". Ve onun üzerine; fe-kâlellâhu. "Allahu Teâlâ hazretleri dedi ki." Kadi'stecebtü leke yâ Mûsâ. "Senin duanı kabul ettim."
Artık tamam, helâk yazıldı. Firavun helâk olacak, grubuyla beraber helâk olacak. Bedduaya uğradı, Firavun peygamber bedduasına uğradı. Artık o Kızıldeniz'de boğulacak. Allah-u Teâlâ hazretleri buyuruyor ki: “Senin duanı kabul ettim.”
Şimdi buradan çıkıyor ki bir insanın yaptığı işe bakacaksın, ne yapıyor bu adam, nedir?
Allah adamı, Allah yolunda çalışıyor, Allah'ın dinini insanlara anlatmaya çalışıyor, Allah'ın dinini yaymaya çalışıyor.
O zaman dalaşma, uğraşma. Kötü bir niyeti yok.
Sen Allah'ın kulu değil misin?
Allah'ın kuluyum.
Bu da Allah'ın emrini kullarına bildiriyor, başka bir şey yapmıyor. Resûlullah'ın hadîs-i şerîflerini anlatıyor, başka bir şey yapmıyor. Bunun ezâsı, bunu ezâlandırmak bunu sıkıntıya sokmak, o zaman senin başına bir felaket getirir.
Çok olmuş böyle, buna benzer şeylerin tarihte misali çok. Allah-u Teâlâ hazretleri bize insaf versin. Herkesin kendi hakkını, kendi hayatını korumak için gayret sarf etmek hakkıdır. Herkes kendisini tehlikelerden koruyacak. Ama başkasına zulmetmek yok. Başkasına haksızlık etmek yok. Başkasını ezâlandırmak yok.
Kendini korumaya hakkın var, başkasını ezâlandırmaya hakkın yok. Bir insan Allah yolunda çalışıyorsa onu yerden yere sürmek, atmak, ezâlandırmak, sıkıntıya uğratmak yok.
Bunların tarihte çok misalleri var.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi Allah yolunda, Allah'ın dinine hizmet eden kimseler eylesin. Allah yolunda yürüyen insanlara sevgiyle bakmak nimetini ihsan etsin. Onları üzmemek, kızdırmamak, onlara yanlış muamele etmemek edebini cümlemize ihsan eylesin. Allah-u Teâlâ hazretleri bizi Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesini bilen, onu tutan, böylece Peygamber Efendimiz'in şefaatine nâil olan bahtiyar kulların zümresine dâhil eylesin. İmân-ı kâmil ile âhirete göçen, Peygamber Efendimiz'e komşu olan bahtiyarlardan eylesin. Havz-ı Kevser'inden içen, cennetin nimetlerinden faydalanan, Allah-u Teâlâ hazretlerinin cemâli'ni gören kullardan eylesin.
Fatiha-i şerife mea'l-Besmele.
08.05.1983 -
Allaha Kavuşmayı İstemek,
06.02.1983 -
Toprak Doyurur, Zekat,
