Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnne yesîre'r-riyâi şirkün ve inne men 'âdâ veliyyen lillâhi fe-kad bârezallâhe bil-muhârabeti innallâhe yuhibbü'l-ebrâre-l etkiyâe'l-ahfiyâe ellezîne izâ ğâbû lem yüftekadû ve in hazarû lem yüd'av ve lem yü'rafû mesâbîhu'l-hüdâ yahrucûne min külli ğabrâe muzlimetin.
İbn Mâce rahmetullahi aleyh'in Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet etmiş olduğu bir hadîs-i şerîftir. Konusu değişik cümlelerde değişik konular var fakat ana hatları itibariyle Allah'ın sevgili kulları, evliyası ve riya hakkındadır. İlk cümlesinde Peygamber Efendimiz' in ifadesi şöyle;
İnne yesîre'r-riyâi şirkün. Yesîr az mânasına, kolay mânasına da gelir az mânasına da gelir. Yesîre'r-riyâ. "Riyanın azı bile." Şirkün. "Şirktir." Riya mâlum reâ fiilinden, rü'yet mastarından gelen bir kelime [olup] "gösteriş yapmak" demektir. Yani "başkasına gösteriş için, göstermelik olsun diye bir işi yapmak" demektir. Yani bir insan namaz kılıyor;
"Benim namaz kıldığımı görsün de herkes beni alkışlasın, beğensin." diye namaz kılıyorsa bu riyâen namaz kılmak demektir. Bir insan hediye veriyor;
"Yalnız vermeyeyim, kimsenin görmediği yerde vermeyeyim, tam kalabalıkta, herkesin toplaştığı zamanda vereyim de herkes benim ne cömert olduğumu görsünler." İşte bu gibi şeyler riyadır.
Yani ahirete müteallik, sevap kazanmaya vesile olacak bir işi gösteriş için yapmak, başkaları görsün, alkışlasın, beğensin, insanlar kendisine teveccüh etsin diye bir hesap ile, dünyevî hesap ile yapmak.
Halbuki ahiret hesabı yapmış olsa, icabında karanlıkta verir. Hatta cennete ilk girecek insanlar, mahşerde sıkıntı çekmeyecek insanlar, Arş'ın gölgesinde gölgelenecek kimseler anlatılırken onlardan bir grup insan da şöyle anlatılıyor; "Sağ elinin verdiğini sol elinin fark etmeyeceği kadar işi gizliden gizliye, hayrı sadakayı gizliden gizliye gösterişsiz yapan kimse." diye geçiyor. Yani insanın kendi vücudu kendi yaptığı işten haberdar olmaz mı? Sağ elinin verdiğini solu duymayacak kadar sessizce... Bazıları karanlıkta verirlermiş eskiden. Karanlıkta vereyim ne ben verdiğim kimseyi göreyim ne verdiğim kimse beni görüp de bana şükran borcuna kapılsın diye karanlıkta yolda "al şunu" diye tutuştururlarmış. O onu bilmiyor o onu bilmiyor. Allah rızası için bir iş yapıldı mı varsın kimse bilmesin. İnsan buna aldırmaz. Ama öyle olmadığı zaman; insan başkası görsün de alkışlasın diye şaşırır, kudurur, ne yapacağını bilemez hâle gelir, ille o hayrı o şeyi görsün ister. İlle kendisinin unvanının bilinmesini, alkışlanmasını ister.
Fıkra... Birisi namaz kılıyormuş, namaz kılarken güzel kılıyormuş, tadil-i erkân ile yani oturuşu, kalkışı, rükûsu, secdesi, kıyamı, hepsi böyle sakin sakin güzel, dış görünüşü itibariyle güzel bir namaz. Birisi oradan yanındaki arkadaşına demiş ki; "Ya şu adam ne kadar güzel namaz kılıyor." Tam böyle tadil-i erkân üzere numune bir namaz kılıyor. Es-Selamu aleyküm ve rahmetullah, esselamu aleyküm ve rahmetullah, adam selam vermiş, o ikisine; "Hem de oruçluyum." demiş. Tabii fıkra, belki oldu belki olmadı ama insanlardaki beğenilmek arzusunu karikatürize eden bir fıkra.
İnsanoğlu işte âcizane naçizane Allah'ın lütfu keremiyle bugün de oruçluyuz, şu kadar da şu kadar sene de hacca gitmişim, bilmem ne filan... Riya, gösteriş olmasın ama geceleyin sabaha kadar ibadet ettim, tesbih çektim, namaz kıldım filan... Hep bunları böyle söylemek ister. İnsanın arzusu başkası beğensin diye bunu yapmak ister. Halbuki bunlar doğru değildir. Gösteriş için yapılan şeyin sevabını Allah vermez ve bu gösteriş için yapılan şey riya defterine yazılır ve insan ondan dolayı sorgu suale de uğrar.
Bu gösterişe meraklı insanların ahirette uğrayacağı akıbetin fenalığını anlatan hadîs-i şerîfler de vardır. Mesela bir hadîs-i şerîf var ki, et-Terğîb ve't-Terhîb isimli hadis kitabının riyakârlıktan tahzir ve terhib mevzuunda serdettiği bir hadîs-i şerîftir. Cehenneme ilk atılacak ve cehennemin kendileriyle tutuşturulacağı üç cins insan anlatılıyor hadîs-i şerîfte.
Birisi, bu üç cinsten, tipten birisi, bir adam ki ilim öğrenmiş, iddiası şu: Diyor ki; "Yâ Rabbi! Ben senin için ilim öğrendim, ilim öğrettim, işte senin yolunda şöyle yaptım böyle yaptım. Bana bunun sevabını vermen gerekir benim cennetlik olmam lazım." gibi bir kanaatte kendisi. Fakat Allah-u Teâlâ hazretleri buyuruyor ki; "Hayır, sen 'ne bilgili adam' desinler diye kendine nam olsun, şöhret olsun, nefsin tatmin olsun diye bu işi yaptın ve ona da nail oldun dünyada. Ahirette sana sevap yok! Bu riyakârı götürün cehenneme atın!" diyor.
Bir başkası, iddiası şu: "Yâ Rabbi! Ben senin yolunda savaştım, savaşta şehit düştüm. Binâenaleyh şehitlerin cennete girmesi lazım." Benim de herhalde o dereceyi almam lazım filan sanıyor. Fakat Allah-u Teâlâ hazretleri hadîs-i şerîften anladığımıza göre kendisine diyor ki; "Hayır, sen 'ne kahraman adam' desinler, halk alkışlasın beğensin, kahramanlığından dolayı namın yürüsün diye bu işi yaptın. Dünyada da bu denildi, yalan söylüyorsun, sen Allah rızası için yapmadın. Haydi cehenneme!" Riyakârların yeri cehennemdir diye oraya.
Bir adam, yine iddiası şu: "Yâ Rabbi! Ben paramı senin yolunda verdim, fukarayı doyurdum, çıplakları giydirdim, hayrat-u hasenat yaptım, çok böyle işler yaptım." O halde bunların sevabı da cennete gitmeyi gerektirir ya, ben de herhalde cennete gitmem lazım filan kanaatinde. Fakat Allah-u Teâlâ hazretleri buyuruyor ki ona; "Sen yalan söylüyorsun!" Melekler ve çevresindeki müşahitler de hep "yalan söylüyorsun" diyorlar mahkeme-i kübrâda, "yalan söylüyorsun" diyorlar, "sen 'ne cömert adam' desinler, 'ne ağa adam' desinler, 'bak kaç kişi doyurdu' desinler diye gösteriş için bu işi yaptın, riyakârlıkla yaptın. Dünyada da bu gösterişin tesiri oldu şöhret kazandın, muradına erdin, istediğini elde ettin, burada sana nasip yok. Haydi cehenneme!" diye atılır diye böyle üç sınıf anlatılıyor. Ama bu sınıflar çoğaltılabilir.
İslâm'da insanın yaptığı şeyi Allah rızası için yapması lazım. Bizim büyüklerimizin bize öğrettiği prensip: İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî prensibidir. "Yâ Rabbi! Maksudum, gayem sensin, sana güzel kulluk etmek, ben senin rızanı kazanmak istiyorum. Başka bir art niyetim, kötü maksadım, gösteriş hevesim, şehvet arzum yoktur. Bu yaptığımı sen bilesin diye yapıyorum. Sen bil, kâfi." tarzında bir duyguya sahip olmamız lazım. Ahiret amelini dünya malı devşirmek, şöhret kazanmak, mevki kazanmak, itibar kazanmak, insanları istismar etmek için kullanmak çok büyük günahtır İslâm'da. Onun için riya denilen bu kötü duyguya ve ahlâka, kötü huya ait çok hadisler çok ayetler vardır. Bunu terk etmesi gerekir Müslümanın.
"Bunun azı da şirktir." diyor Peygamber Efendimiz. Yani büyüğü hakkında dinleyicilerinin bir tereddüdü yok; sahabe-i kiram hepsi biliyorlar ki riya riyadır, günahtır, ayetle hadisle belli, tamam. Ama İnne yesîre'r-riyâi şirkün. Yani "Bunun azı da tehlikelidir, şirktir, günahtır, azı da insanı mahveder." diye Peygamber Efendimiz azına bile yanaşmamayı bize emretmiş oluyor. Demek ki küçük büyük, az çok hiçbir şekil ile ahiret ameli vâsıta, vesile edilip de dünya menfaati devşirmeye kalkılmayacak.
Hatta ben öyle arkadaşlar bilirim, işte ticaret alışveriş dolayısıyla gittiği dükkânda; "Efendim bu hocadır hacıdır, işte buna biraz tenzilat yap." deyince; "Yok, benim hacılığımı hocalığımı pazarlık mevzuu yaptırmam." diye mâni olmuşlardır. "Hacılık hocalık Allah'la benim aramda, onun pazarlığa konulmasına, ondan dolayı fiyat kırılması talebine veya öyle bir şeyin yapılmasına rızam yoktur, ben onu satılığa çıkartmam." diyen babayiğit insanlar bilirim.
Allah cümlemizi her yaptığımız işi Allah rızası için yapan, hiç dünya menfaati gözetmeyen, yüksek şuura sahip ince Müslüman olmak durumuna getirsin.
Bu gizli bir şeydir. Bu riya denilen şey, bir hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyuruyor ki; "Karıncanın ayak sesi gibi sessizdir." Karıncanın sesini, ayak sesini kim duymuş? Hani takunya giymiş bir insanın, abdest alacak bir insanın taşta yürüdüğünü herkes duyar da tangur tungur ama karıncanın taşın üzerinde yürüdüğünün sesini hiç duymuş olan insan yoktur. Onun gibi gizlidir. Sessizce sokulur insanın içine o duygu, kalbine, aklına yerleşir de insan minare yaptırır altına kitabe koydurur, cami yaptırır adını altına üstüne kitabe koydurur, adı anılsın ister. Tabii iyi maksatla ama onun doğru olmadığını bilenler de var.
Bizim mahallede bir cami yaptırılacaktı seneler seneler öncesi. Dediler ki:
"Filanca köyde bir hacı hanım var, tarlalarını da sattı biraz parası da var, hayır da yapıyor, ona gidelim." Gittik. Ankara'nın meşhur vaizlerinden birisi;
"Hacı Hanım teyze!" dedi, "Biz mahallemizde cami yapacağız, paramız pulumuz yetmedi sana geldik. Camiyi yaparız istersen adını, senin adını koyarız camiye." deyince;
"Yok yok evladım!" dedi, "Benim adla, isimle vesaireyle hiç işim yoktur, varsın adım saklı kalsın." dedi adını dahi [yazdırtmadı] ama hayrı yaptı. Çünkü sen iyilik yap da istersen denize at, onu balık bilmezse de Halik bilir, Yaradan bilir diye söylemişlerdir.
Allah cümlemizi riya denilen o gizli, karıncanın ayak sesi kadar gizli içimize sokulan o duygudan korusun, kollasın. İhlâs denilen bu riyanın karşılığı, halisane duygu ile, ihlâs ile yapmak bir işi, o ihlâs denilen nimete hepimizi sahip eylesin.
Haccımızı ihlasla yapalım, namazımızı ihlasla kılalım, Kur'an'ımızı ihlasla okuyalım, hayrımızı ihlasla yapalım, sadakamızı ihlasla verelim, her şeyimiz tam Rabbimizin rızasına uygun halisane bir niyetle, katıksız bir şekilde yapılsın inşaallah. Bu bir. Bu önemli bir konudur. Burada herhalde kâfi miktarda açıklık var. Gelelim devamına...
Ve inne men 'âdâ veliyyen lillâhi fe-kad bârezallâhe bil-muhârabeti. "Şurası muhakkak ki Allah'ın velilerinden birine düşmanlık eden kimse Allah ile meydan savaşı yapmaya ortaya çıkmış kimse gibidir." Allah ile dövüşmeye, savaşmaya meydana çıkmış bir insan gibidir.
Şimdi burada kelimeleri izah ederek birazcık size anlatayım.
Veliyyen lillâh. Nekre olarak gelmiş, 'lam' harf-i cer'iyle, yani, "Allah'ın velilerinden bir veli." demektir. Veliyyallah olsaydı 'marife' olacaktı onun için bu sigayla söylenmiş. Yani, "Allah'ın sevgili kullarından, velilerinden bir veliye düşmanlık ederse bir başkası."
Allah'ın velisi kimdir, evliyası kimdir?
Allah'ın velisi bir kere mü'minlerdir ama mü'minlerin kâmilleridir. Yani hususî mânasıyla mü'minlerin kâmilleridir, umumî mânasıyla bütün mü'minler Allah'ın velisidir, dostudur. İman ehli ya Allah'a inanmışlar ya kulluğa boyun vermişler ya onu yapmaya çalışıyorlar ya bütün mü'minler Allah'ın velisidir, dostudur. Umumî bir velayete sahibiz hepimiz. Ama hususî evliyalık, velâyet, o Allah'ın takva ehli, ihlaslı, has halis kullarının sıfatıdır. O sıfat kastediliyor burada veyahut umumî mâna kastediliyorsa o zaman hiçbir Müslümana düşmanlık etmemeye gayret etmemiz lazım. Hiçbir Müslümana yan bakmamamız lazım. İşin doğrusu da odur, yani keşke o umumî mânasına kabul etsek de bütün Müslümanlara karşı, onların Allah'ın velisi olduğunu düşünerek düşmanlık etmemeye kendimizi hazır hâle getirsek, husumet göstermesek, hasımlık yapmasak, düşmanlık etmesek, aleyhinde çalışmasak keşke!..
Fakat bu insanlar o kadar edepsizdir ki, değil sıradan mü'min kulları hedef alıp ona düşmanlık yapmak, bayağı böyle kerametleri zahir Allah'ın has halis kullarına çatarlar. Peygamberleriyle uğraşırlar, peygamberlerini şehit etmişler, peygamberlerin oğullarını, çocuklarını şehit etmişler. Bu insanların gaddarlığının, zalimliğinin tarihte çok acı misalleri vardır. Akıl almaz ki Peygamber Efendimiz' in kucağına alıp öptüğü, sevdiği, bağrına basıp 'yavrum torunum' dediği Hz. Hüseyin'i çatır çatır kesmişlerdir hem de hanımlarıyla hem de çocuklarıyla hem de yakınlarıyla! Çarpışanlar çarpışmayanlar... Yani gavurun yapmayacağı işi yapmışlardır. Acayip işler olmuştur, bu dünyanın işi acayiptir.
Peki bir iyi Müslüman, has, halis, Allah'ın evliyasına birisi düşmanlık besliyor. Bu Allah'ın sevgili kulu, ötekisi ona düşmanlık ediyor, onun hasmı, onun aleyhinde çalışıp duruyor.
Bâreze Arapça' da "mübareze etmek, ortaya çıkmak" demektir. Bürûz "zuhur" mânasınadır. Bâreze de "iki kişinin karşılıklı ortaya çıkması" demektir.
Eskiden savaşların nasıl yapıldığını anlatayım size. İki ordu yaklaşırdı birbirlerine, saf bağlarlardı, sıra dizilirlerdi. İlk önce kızışma metodu galiba, neyse... Bir ordudan bir er çıkardı, babayiğit;
"Ben filanca oğlu falanca! Şöyle kahramanım böyle kahramanım, şu soydanım bu soydanım. Savaşlarda şöyle kahramanlıklar gösterdim böyle işler becerdim. Var mı sizin içinizde benimle çatışacak, çarpışacak bir insan?" diye meydan okurdu. ‘Er dilemek’ diyorlar buna, yani meydana kendisiyle çarpışacak er dilemek diyorlar. Öbür tarafta fıs fıs konuşulardı, "İçimizden kim çıksın bunun karşısına?" filan. Boyuna bakarlar posuna bakarlar bu bir cesaret işi. Bir tanesi de oradan çıkar;
"Sen oysan ben de buyum, haydi ben çıkıyorum karşına." Haydi, kılıçlar şakur şukur mızraklar bilmem neler, birisi ötekisini haklayıncaya kadar... Buna mübareze diyorlar. Yani bariz olmak, birbirlerinin karşısına net olarak çıkmak, safın içinde değil de ortaya çıkıp "İşte ben varım!" diye çarpışmak. Buna mübareze diyorlar.
Burada bu kelimenin kullanılmasının zihne iyi yerleşmesi için bunu böyle açıklıyorum. Yani "Allah'a meydan okumuş olur." diyor Peygamber Efendimiz. Yani harp meydanında öne çıkıp da "Var mı benimle çarpışacak sizin içinizden birisi?" dediği gibi Allah'ın huzuruna çıkıp da "Gel benimle savaş." der gibi olur demek istiyor Peygamber Efendimiz. Allah'ın bir velisine düşmanlık eden insanın durumu bu kadar ahmakçadır! Allah'la savaş etmek için onu meydana çağırmak kadar aptalca bir şeydir!
Bütün Müslümanları seveceğiz. Hassaten Müslümanların haslarını anlayıp, halislerini kâmillerini anlayıp ona daha büyük hürmet göstereceğiz. Büyüklerimiz bu hürmeti göstermişlerdir, hayatlarında bunun misalleri çoktur.
"Peki, iyi öyle bir veli kulu gördüğümüz zaman hürmet edelim. Hürmet edelim ama omuzunda yıldızları ayları mı vardır, başında tacı mı vardır, giyiminde kıyafetinde bir özelliği mi vardır?" derseniz;
Hiçbir özelliği yoktur, üstelik gizlidir de. Bakın hadîs-i şerîfin devamında Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
İnnallâhe yuhibbü'l-ebrâre-l etkiyâe'l-ahfiyâe. "Allah-u Teâlâ hazretleri gizli, takva sahibi, saklı gizli ebrâr kulları sever." Kul ebrârdan olacak, yani iyi kul olacak. Atkiyâdan olacak, yani takva ehli olacak, günahlardan sakınan çekinen, titiz, günahlara Allah'ın yasaklarına hiç bulaşmayan bir insan olacak. Ama ahfiyâ, saklı olacak, kimse bilmiyor.
Kim bu adam?
"İşte başında bir takke, eskice bir yamalı elbisesi var, yüzünde de herhangi bir şey yok, zengin de değil galiba kıyafeti biraz şey. Canım buna kim kıymet verir?" filan diye kimsenin bilmediği şekilde olur. Allah öylelerini sever diyor.
Ellezîne. "Öyle kimselerdir ki bunlar." İzâ ğâbû. "Giderlerse, uzaklaşırlarsa o meclisten o yerden o beldeden" Lem yüftekadû. "Kimse peşine düşüp araştırmaz."
"Ya şurada bir efendi vardı, iyi adamdı, Ali Efendi, Veli Efendi, Hasan Efendi nerede kaldı?" diye biz tanıdığımız kimseyi ararız ama kimse aramaz onu.
"Kimmiş ya?" Hani,
Bir garip öldü diyeler,
Üç günden sonra duyalar,
Soğuk su ile yığalar, dediği gibi Yunus Emre'nin, öyle garibâne demek ki bir beldeye geldiği zaman kimse kıymet vermiyor, "Bu da kim ya!?" [Diyorlar.] Gitse arayanı yok arkasından soranı yok.
Ve in hazarû lem yüd'av. "Eğer orada mevcut bulunsa davet olunmazlar."
"Hadi bizim akşam yemeğimiz var, sen de gel." demezler, çünkü hatırlı kimse değil veyahut;
"Aç mısın açık mısın, haydi evimize gel de bir akşam çorbasını beraber içelim." demezler. Yani davet olunmazlar.
Ve lem yü'rafû. "Kimse de kadrini kıymetini bilmez, tanımaz." Öyle saklı boynu bükük duruyor. Mesâbîhu'l-hüdâ. "Bunlar hidayet kandilleridir" Hidayet kandilleridir o kimseler. Yahrucûne min külli ğabrâe muzlimetin. "Tozlu topraklı karanlık devrelerde ortaya çıkarlar."
Demek ki Allah'ın kullarının hangisinin veli, hangisinin böyle Allah'ın sevgili kulu olduğu, desteklenmiş kulu olduğunu anlamak kolay değil. Çünkü üniforma giymezler, rütbelerini omuzlarına takmazlar, bir de kendileriyle konuşsan kendisi de "ben şöyleyim böyleyim" demez. "Allah'ın bir âciz naçiz kuluyum" der, "günahkâr kuluyum" der, "iyi kulluk yapamadım" der, gözyaşı döker.
İstanbul'da gözlükçüye gitmiştik orada birisiyle tanıştım. İşte, "Zikir dersi şu noktaya geldi bende." dedi. "Kalp zikri, ruh zikri, hafi zikri, şu zikri filan derken ama şuradayım. Birisi bana öğretse." dedi. Öğreten de çıktı orada birisi, bir gözü kör adamın.
Sohbet ettik, çok tatlı bir adam, uyanık, çok tatlı. Gözüne ne olduğunu sorduk:
"Bu bana revadır. Aslında iki gözümün de çıkması lazımdı da Allah rahmetinden yine bir gözümü bıraktı bana." dedi.
İşte sordum, hadis kitabı okurmuş, tefsir kitabı okurmuş, gününü şöyle geçirirmiş böyle geçirirmiş. Yani öyle mütevazı, öyle tatlı insan ki tariflere sığmaz. Demek ki onlar böyle kendileri de itiraf etmezler, dış giyiminden de belli olmaz anlaşılmaz.
O zaman bize ne düşüyor kardeşlerim?
O zaman bize bütün Müslümanlara izzet ikram etmek düşer. Hor görme garibi diyeceğiz. Her gördüğünü Hızır bileceksin her geceni kadir bileceksin, o şuurla çalışırsan kazanırsın. Ama o şuurla hareket etmezse mutlaka tökezlersin, hata edersin. Onları Allah böyle karanlık devrelerde, karanlık gecelerde, tozlu topraklı yerlerde ortalığı aydınlatsın diye gönderir. Onlar insanlara hakkı gösterirler, hayrı gösterirler, hayırları işlerler, maneviyat âleminin büyükleridir. Onun için onlara 'sultan' demişler. Tacettin Sultan diyorlar, Hacı Bayram Sultan diyorlar bilmem Emir Sultan diyorlar. Bunlar sultanlık filan yapmış değil ama maneviyat âleminde saltanatları var, orada sultanlar.
O halde bu kadar hadîs-i şerîf cümlelerinin arkasından çıkan dersleri sıralamaya çalışacak olursak;
Riyadan kaçınacağız. Allah'ın has halis kullarına düşmanlık etmemeye gayret edeceğiz. Allah takva ehli, gizli kulları sevdiğinden biz de takva ehli olacağız, biz de hayrat-u hasenatımız ve meberrâtımızı, ibadet ve taatımızı ortaya atıp atıp da övünüp böbürlenip de hindi gibi ortalıkta kabara kabara dolaşmayacağız. Biz de Allah-u Teâlâ hazretleri madem onu seviyormuş, Peygamber Efendimiz öyle buyuruyor, o zaman biz de hayırlarımızı biraz dilimizi tutalım söylemeyelim. Söylediğin zaman sevabı gider, yaptığın işin sevabı gider. İki defa söylersen riyaya yazılır. Demek ki biz de hayrat-u hasenatımızı zikretmeyeceğiz, söylemeyeceğiz.
Hatta büyüklerden bir tanesi diyor ki; "Hayırlarını unutacaksın günahlarını hiç unutmayacaksın, onlar hatırında duracak." "Bir zamanlar şu günahı yapmıştım şu günahı yapmıştım." Günahlarını unutma. Ama hayırlarını unut.
Neden?
Hayrını Allah'ın kabul edip etmediğini bilmiyorsun, belki yüzüne çalınacak. "Defol, istemem senin hayrın senin olsun. Başına çalınsın, eksik olsun!" denilebilir Allah etmesin. Ama günahı yaptığımız belli, günaha mükâfatın olmadığını da biliyoruz.
Günahı yaptın mı?
"Yaptım hocam, ah ah! Bu kafayla bu nefis bana ne oyunlar oynadı. Her türlü şeyi sırasıyla yaptım söylemeye utanırım."
E yapmışsan günahsa günah, günahın da karşılığında ceza geleceği belli, tamam o garantili. Sevabın garantili değil ama günahın garantili. Onun için demişler ki:
Sevabını unut, günahını unutma, günahına tevbe etmeye çalış. Sevabını hatırlarsan böbürlenirsin, riya olur, gösteriş olur. Allah gizli kulları sevdiğinden sevmediği duruma düşebilirsin.
Bu işte Allah'ın veli kullarının huyudur. İbadetlerini saklarlar, belli etmezler, boyun büküverirler, gülüp geçiverirler.
"Oruçlu musun?"
"Yemiştim, akşam yerim." filan.
"Ya oruçlu musun?"
"Buyurun, âfiyet olsun siz yiyin."
Söylemiyor yani, oruçluyum demiyor, maksat kaçırıyor. Söylese sevabı gider diye saklıyor.
Bir şahsı duydum, Nakşibendî tarikatının dervişiymiş; vefat etmiş de adamcağız, Allah rahmet eylesin, evrak-ı metrukesini karıştırırken oğlu bakıyor ki kağıtların arasından bir kağıt; vay! Meğerse babası dervişmiş, Nakşî dervişlerindenmiş de ömrü boyunca anlayamamış. Yani oğlundan bile saklamış ibadetini, zikrini, tesbihini belli etmemiş riya olmasın, gösteriş olmasın diye.
Allah bizi öyle has halis, riyasız gösterişsiz sevgili kullarından eylesin.