13.09.1987 - İlim ve Susmak, Emr-i Maruf Nehy-i Münker

13.09.1987 - İlim ve Susmak, Emr-i Maruf Nehy-i Münker
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn.
Emmâ ba’d:
Fa’lemû eyyühe’l-ihvân fe-inne efdale’l-hadîsi kitâbullah ve efdale’l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre’l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid’atün ve külle bid’atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi’n-nâr. Ve bi’s-senedi’l-muttasılı ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
لَا يَنْبَغِي لِلْعَالَمِ أَنْ يَسْكُتَ عَلَى عِلْمِهِ، وَلَا يَنْبَغِي لِلْجَاهِلِ أَنْ يَسْكُتَ عَلَى جَهْلِهِ ، قَالَ اللهُ تَعَالَى: ﴿فَسْـَٔلُٓوا اَهْلَ الذِّكْرِ اِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَۙ﴾.
Lâ yenbeğî li’l-âlimi en yesküte alâ ilmihî ve lâ yenbeğî li’l-câhili en yesküte alâ cehlihî. Kâle’llâhu teâlâ: fes’elû ehle’z-zikri in küntüm lâ ta’lemûn.
Sadaka’llâhü’l-azîm. Ve sadaka Resûlühü’l-kerîm.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Tayâlisî’nin Câbir radıyallahu anh’ten rivayet eylediğine göre şöyle buyurmuş:
Lâ yenbeğî li’l-âlimi en yesküte alâ ilmihî. “Alime ilmi ile susmak gerekmez, yakışık almaz.”Alim, madem ki ilmi vardır, susmamalı; hakkı, hakikati, gerçeği, doğruyu söylemeli, bilmeyenlere öğretmeli, çalışmalı, çabalamalı.
Ve-lâ yenbeğî li’l-câhili en yesküte alâ cehlihî. “Cahile de cahilliği ortada durup dururken susmak yakışmaz.” O da çalışmalı, çabalamalı, sormalı, araştırmalı, öğrenmeli, cehaletten kurtulmaya çalışmalı.
Ne alime susmak yakışır, ne cahile susmak yakışır. Alime susmak yakışmaz, ilmini söyleyecek; cahile susmak yakışmaz, soracak, cahilliğini giderecek, bilgili olacak. Peygamber Efendimiz bunun arkasından âyet-i kerîmeden delil getiriyor, diyor ki;
Kâle’llâhu teâlâ. “Kur’ân-ı Kerîm’de Allah-u Teâlâ hazretleri şöyle buyurmuştur:”
فَسْـَٔلُٓوا اَهْلَ الذِّكْرِ اِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَۙ
Fes’elû ehle’z-zikri in küntüm lâ ta’lemûn. “Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun, öğrenin.” ‘Alimlere, kendilerine bilgi ilim verilmiş, Allah’ın kitabı, dini hakkında mâlumat sahibi kılınmış olan kimselere sorun da gerçeği öğrenin, anlayın.’ diye Kur’ân-ı Kerîm’de madem böyle emir var, o halde alim de susmasın, cahil de susmasın.” diyor.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ilim öğrenmekle ilgili o kadar çok hadîs-i şerîfler buyurmuştur ki -onları tutmak durumundaysak- hiç tereddüde mahal kalmadan hepimizin sabah akşam bir şeyler okuyup öğrenmeye çalışmamız gerekir.
Fakat ben bu işi anlayamıyorum, içinizden anlayan birisi varsa gelsin, bana izah ediversin: Dinimiz ilme ve alime ve öğrenmeye ve öğrenciye çok büyük mükâfatlar verdiği halde biz niye cahil kalıyoruz, ben anlayamıyorum! Teşvik bu kadar fazla, sevap bu kadar çok, Allah’ın emri bu kadar kesin, Peygamber Efendimiz’in teşvik ve tavsiyesi bu kadar ortada; yine de biz cahil, yine de biz geri!
Ne bakımdan geri?
Dinî bakımdan da geri, dünyevî bakımdan da geri.
Neden?
Çünkü dinî bakımdan ileri olmadan dünyevî bakımdan ileri olunmuyor. Dinî bakımdan insan ileri oldu mu prensip sahibi oluyor, mesuliyet duygusu taşıyor, çevresine bakıyor, şartları kolluyor, düşmanı anlıyor, kendi hâlini görüyor, çalışıyor. Mesuliyet duygusu olmadı mı; “Pazar günü hangi plaja gideyim? Hangi piknik yerinde vakit geçireyim? Kazancımı daha çok arttırmak için ne yapabilirim? Acaba bankaya mı koysam, hangisi daha çok faiz veriyor? Yoksa bir kaptı kaçtı daha kestirme bir usul var mı? Şu kadar insanı dolandırsam, şu kadar para sahibi olsam, ondan sonra şöyle olur böyle olur... Mercedeslerde kurulurum, rahat ederim, gezerim...” Milletin aklı bu taraflarda.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizim kulluğumuza, bizim çalışmamıza, bizim gayretimize muhtaç değil kardeşlerim! Bunu açıkça siz de biliyorsunuz, ben de bir kere daha ifade edeyim; boşuna naz yapmayalım. Allah-u Teâlâ hazretleri bize muhtaç değil. Allah-u Teâlâ hazretlerine biz muhtacız!
. وَاللّٰهُ الْغَنِيُّ وَاَنْتُمُ الْفُقَرَٓاءُۚ
Vallâhu’l-ğaniyyu ve entümü’l-fukara’. “Allah ganîdir, âlemlerden müstağnîdir, hiçbir şeye, hiçbir kimseye ihtiyacı yoktur.”
Fakir, muhtaç, mecbur olan biziz.
Bu çalışmalar bizim için. Allah-u Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;
“Din uğrunda çalışın, çabalayın, gayret sarf edin, uğraşın, didinin.”
Neden?
Aslında faydası bizim için.
Öğrenci çalışırsa, öğretmen onu tazyik ederse, ille çalıştırmak isterse, babası kaşlarını çatarsa, büyükleri zorlarsa;
“Çalış çabala, aman oku, adam ol.”
Ne olacak? Kime fayda?
Okuyan kimseye faydası var.
Dinî bilgiler ve dinî ameller de böyle; bunları kim öğrenirse, kim yaparsa dünya ve âhiretin saadetine kendisi erecek. Allah onun için emrediyor.
Allah-u Teâlâ hazretlerinin emirleri, yani dinimizde bize Kur’ân-ı Kerîm’de, hadîs-i şerîflerle, fıkh-i İslâmî ile öğretilen bilgilerin hepsi insanoğlunun ruhunu korumak için, vücudunu korumak için, cemiyetini korumak için, malını korumak için, ahlâkını korumak için, soyunu sopunu, sülâlesini, neslini korumak içindir, kesilmesin diyedir. Hepsi dönüp dolaşır, insanoğlunun faydasına yönelik olduğu anlaşılır.
“Hocam, ‘faydasına’ diyorsun ama Allah bir de emrediyor ki; ‘Allah yolunda çarpışın, şehit olun.’”
O şehit olmak bile yine insanlığın faydasınadır. Çünkü çarpışırsın, sen ölürsün; ama arkandakiler rahat eder. İstiklal harbinde, Çanakkale harbinde bizim dedelerimiz şehit oldular, biz şimdi şu memlekette oturuyoruz kalkıyoruz, yiyoruz içiyoruz. Belki onlara teşekkür etmek bile aklımızdan geçmiyor. Ama onlar zaten bizim teşekkürümüze muhtaç değil, biz onların şefaatine muhtacız. Onlar Allah yolunda çarpıştılar, şehit oldular, vazifelerini yaptılar, imtihanı başardılar, cennet nimetleriyle nimetleniyorlar. Gökyüzünden sesleniyorlar ki;
“Korkmayın, siz de çarpışın, siz de çalışın, siz de sevap kazanın, siz de cennete gelin!”
Kulakları duyan duyuyor, duymayan duymuyor. Allahu Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’inde bildirmiş. Asıl bizim oturup ağlamamız lazım. Onlar vazifelerini yaptılar, sevapları kazandılar.
Muhterem kardeşlerim!
Bir kitapta okumuştum:
Güney Amerika’da bir çeşit karıncalar varmış. Kitapta ilmî adını yazıyor. Bu karıncalar büyük akarsuları bile geçerlermiş. Şarıl şarıl akan dereleri, ırmakları bir taraftan öbür tarafa geçerlermiş. Ve çok tahripkârlarmış, önüne gelen canlıları yerlermiş, ısırırlarmış. İri karıncalar... Bunlardan kurtulmak çok zor olurmuş. Dereleri ırmakları geçerlermiş.
Nasıl geçermiş?
Bir tanesi derenin kenarına gelirmiş, derenin kenarındaki sağlam bir otu ısırırmış, arkasındaki onun üstünden yürürmüş, onun beline sarılırmış, onun arkasındaki onun üstünden yürürmüş, sımsıkı onun beline sarılırmış... Ölürlermiş; ama karşı tarafa köprü yaparlarmış, onların üstünden öteki hemcinsleri geçer, yiyeceklerini yerlermiş. Yani kollektif, içtimâî şuura bakın ki topluluk için kendisini feda ediyor; ama arkadaki nesli yiyecek içecek buluyor...
Bizim dedelerimiz bizim için çarpıştılar, eceli gelen öldü, şehit oldu; öbür tarafta eceli gelen ötekisi de yine öldü, cepheye gitmeyen de öldü. Cepheden kaçan kaldı mı? O da öldü.
Acaba harbe gidenler vaktinden önce mi öldü?
Vallâhi de billâhi de vaktinde öldü. Vaktinden evvel ölmedi, vaktinden sonra da ölmedi. Çünkü Allah kime ne kadar ömür vermişse Allah öldürmeyince insan ölmez.
Bizim İstiklal harbi madalyası kazanmış bir tanıdığımız vardı, diyor ki;
“Çocuklar, Allah insanı öldürmeyince insan ölmüyor. Ben Sina cephesinde, Filistin cephesinde çarpışırken ordular arasında muhabere subayıydım. Bir taraftan bir tarafa giderken kurşunlar ‘cıv cıv’ vızır vızır etrafımdan geçerdi. Bak işte hâlâ karşınızdayım...” diye kendisi söylüyordu.
İstiklal madalyası almış, yüksek rütbelere çıkmış bir kimseydi. Allah rahmet eylesin.
Bir kaza olmuş, İranlılar’dan bilmem kaç tanesi bizim memlekette -bir trafik kazasında galiba- ölmüşler. O İran’da da olsa ölecek, İran’dan kaçsa da ölecek, cepheye gitse de ölecek, Türkiye’ye girse de ölecek, otobüse binse de ölecek, evinde dursa da ölecek. Ölecek, o yazılmış. Azrail onun ismini listesine almış, vakti gelince o ölecek, nereye kaçarsa kaçsın... Bir başka İranlı burada Antalya’da mı, bizim denizlerden birinde boğuldu. Yani rahat etmek için ülkesinden kaçtı...
Neden İran’ı misal veriyorum?
İran savaş yapıyor diye, İran’dan bazıları kaçıyor diye söylüyorum. Irak da öyle, başka yer de öyle...
Ölümden kaçılmaz.
Kâfirler, müşrikler mü’minlere demişler ki;
“Eğer bizim sözümüzü dinleselerdi, Peygamber Efendimiz’in peşinden gitmeselerdi, savaşa katılmasalardı işte böyle ölmezlerdi.”
Allah-u Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de buyuruyor ki;
“Hadi öyleyse siz kendi üzerinizden ölümü kaldırın bakalım! Madem o kadar açıkgözsünüz, o kadar beceriklisiniz, hadi bakalım kendiniz ölümden kurtulun!”
Nereye kaçacak?
Kırk tane kapının arkasına saklansa, kale içine kale yapsa ecel geldi mi gider.
Onun için, onlar vazifelerini yaptılar, çalıştılar, kazandılar, ecirleri aldılar. Sıra bize geldi. Eğer biz Allah yolunda yürürsek, Allah’ın dinine hizmet edersek Allah-u Teâlâ hazretlerinin hazinesine bir şey ilave olmaz, kazanan biz oluruz. Eğer biz Allah’a âsi olursak, Allah’ın emrini tutmazsak, kötü kul olursak, günah işlersek Allah’ın hazinesinden bir şey eksilmez, cezayı biz çekeriz.
Hz. Ali yemin etmiş, demiş ki;
“Vallâhi ben kimseye iyilik etmedim, kötülük etmedim!”
Hz. Ali Efendimiz şakacı, nüktedan bir insan olarak latife etmiş, demiş ki;
“Ömrümde hiç kimseye iyilik etmedim, kötülük etmedim!”
Bilmece gibi bir söz, ne demek?
“Yaptığım iyiliğin sevabı, faydası bana.”
Biliyoruz ki iyilik ettiği Kur’ân-ı Kerîm’de sabit. Aç oldukları zaman kapılarına gelen dilenciye, miskine, fakire yiyeceklerini verdiler; Kur’ân-ı Kerîm kendilerini methetti. Ama o diyor ki;
“Yaptığım iyilik bana, başkasına iyilik yapmış değilim, kendime iyilik yaptım. Eğer kötülük yaparsam o da bana, başkasına kötülük yapmış sayılmam, asıl kendime kötülük yapmış sayılırım.”
Dikkatinizi çekeyim, hatırlatayım ki; dinimizde günah işleyen kimseye ne derler?
“Nefsine zulmetti.” derler. Günahkâr insan “kendi kendisine zulmetmiş” tâbiriyle anılır.
“Ey nefislerine zulmeden kullar!”
Ne demek?
“Ey günah işleyen kullar!”
Allah-u Teâlâ hazretleri niye “nefislerine zulmetmiş” diyor?
Günah işleyince cezayı hak ediyor, cehennemde yanacak, bu sefer kendi kendisine zulmetmiş oluyor. Kendisine etmiş oluyor, başkasına değil...
Muhterem kardeşlerim!
O bakımdan, bilelim ki Allah’ın bize ihtiyacı yok. Bizim üzerimizde ne varsa hepsi Allah’ın, hepsini Allah veriyor.
Hayatı Allah mı veriyor?
Allah veriyor.
Vücudu Allah mı veriyor?
Allah veriyor.
Sıhhati Allah mı veriyor?
Allah veriyor.
Aklı Allah mı veriyor?
Allah veriyor.
Rızkı Allah mı veriyor?
Allah veriyor.
Bize her şeyi Allah veriyor.
Küçücüktük, hiçbir şeydik, yoktuk, var eyledi. Büyüttü, koca adam olduk, aklı başında insanlar olduk. Her şeyimiz O’ndan. Kimin malını kime satıyoruz?
Böbürlenmeye bir hakkımız yok. Övünmeye hakkımız yok. Sakınmaya da hakkımız yok. Malın sahibi geldi mi malını ister. “Ver bakalım emaneti, ben sana bunu sana vermiştim, ver geriye!” derse emanetçi onu vermemezlik edemez ki.
Aklımız varsa Allah-u Teâlâ hazretlerine iyi kulluk ederiz; aklımız yoksa kötü yollarda vakit geçiririz, kendimize zulmetmiş oluruz, mahvoluruz.
Onun için, dini öğrenelim. Çalışalım, fedakârlık yapalım. Bilenlerimiz bildiğini başkalarına anlatsın. Memlekette çok yaygın sârî bir hastalık gibi dünya ilimlerini bilseler, âhiret ilimlerini bilmiyorlar. “Şunu yaparsam Allah sever mi, kızar mı? Rızasına mı ererim, yoksa gazabına mı uğrarım?” Düşünmüyor, aklına gelmiyor veya bilmiyor. Onun için, bu sırada bize susmak yakışmaz.
“Hocam ben alim değilim. Hadi sen konuş ama ben alim değilim.”
Sen de alimsin, ben de alimim. Çünkü imanlıyız, Allah’ın varlığını birliğini biliyoruz. Diploma alma şartı yok. Hepimizin Allah’ın dinini etrafa yaymak için çalışmamız, konuşmamız, öğretmemiz gerekir.
Küçük çocuğumuza da mı birkaç söz söyleyemeyiz?
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi yolunda daim eylesin. Hakkı, gerçeği; hak ve gerçek olarak görüp tesbit edip oba uymayı nasip eylesin. Batılın, bâtıl olarak görüp ondan uzaklaşmayı nasip eylesin.
Çocuğumuza da mı hâkim olamayız?
Küçük çocuk, bizim sözümüze bakıyor; biz onu neye teşvik edersek [öyle yapıyor.] Bebek bile sen namaz kılarken gelir senin yanında seccadeye yatmaya çalışır, o da namaz kılıyormuş gibi onu yapmaya çalışır. Neyi görürse onu yapar. Sen karşısında sigara içersen, o da bir paketten bir sigara aşırıp bir kenarda yakıp içmeye çalışır. Büyükten ne görürse küçük onu yapar. Onun için, çocuklarımızı iyi yetiştirebiliriz.
Hanımımıza sözümüz geçer. “Çarşıya çık, çıkma. Şunu giy, giyme. Bunu al, alma. Şuraya git, gitme.” diyebiliyoruz. Hanıma eğitimde bulunabiliriz. Çevremizdeki yakın arkadaşlarımızla sabahtan akşama konuşuyoruz, sohbetimiz oluyor; hakkı söyleriz, hayrı söyleriz. Günün belli saatlerinde bir şeyler okuruz, belli saatlerinde okuduğumuzu satarız. Hem öğrenmekten kazanırız, hem öğretmekten kazanırız.
Onun için, gününüzün belli saatlerinde bir şeyler okuyun, bir de öğrendiğinizi, bellediğinizi bir yerde anlatın. Alime susmak gerekmez. Bizim hepimiz konuşursak epeyce dinî bir propaganda olur, İslâm yayılır. Cahile de susmak yakışmaz, o da bilmediğini araştırsın, sorsun, öğrensin, cahillikten kurtulsun. Çünkü Allah-u Teâlâ hazretleri cahilleri iki misli azaplandıracak, bir de cehaletten dolayı azarlayacak, azaplandıracak. Onun için, aman gözünüzü açın!
لَا يَنْبَغِي لِلرَّجُلِ أَنْ يَأْمُرَ بِالْـمَعْرُوفِ وَيَنْهَى عَنِ الْـمُنْكَرِ حَتَّى يَكُونَ فِيهِ خِصَالٌ ثَلَاثٌ: رَفِيقٌ بِمَا يَأَمُر, رَفِيقٌ بِمَا يَنْهَى، عَالِـمٌ فِيمَا يَأْمُرُ، عَالِـمٌ فِيمَا ينْهَى، عَدْلٌ فِيمَا يَنْهَى
Lâ yenbeğî li’r-raculi en ye’müre bi’l-ma’rûfi ve yenhâ ani’l-münkeri hattâ yekûne fîhi hısâlun selâsün: refîkun bimâ ye’muru, refîkun bimâ yenhâ, âlimun fîmâ ye’muru, âlimün fîmâ yenhâ, adlün fîmâ yenhâ.
Deylemî, Enes radıyallahu anh’ten rivayet etmiş.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu ikinci hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki;
“Adama/kişiye emr-i mâruf nehy-i münkeri şu üç noktada, şu vasıflara sahip olmadıkça yapmak uygun düşmez.”
Emr-i mâruf yapacak, nehy-i münker yapacak. Ne demek?
Emr-i mâruf; yani iyilikleri, aklın ve şeriatin doğru düzgün iyi gördüğü şeyleri yaymaya, yaptırmaya çalışacak, propagandasını yapacak, reklamını yapacak, sözünü söyleyecek, teşvik edecek. Nehy-i münker; aklın ve şeriatin uygun görmediği kötü, çirkin, yakışıksız şeyleri yaptırmamaya çalışacak, engellemeye çalışacak, onun kötülüğünü söyleyecek.
Bu müslümanlara farzdır. Her müslüman emr-i mâruf nehy-i münker yapmakla muvazzaftır, Allah’ın emrettiği bir vazifedir, boynumuzun borcudur. Ama bunu yapacak insanda üç tane sıfat toplanmış olmalı, o işi yapacak insan şu vasıfta olmalı:
Bir; refîkun bimâ ye’muru, refîkun bimâ yenhâ. “Emrettiği şeyde, nehyettiği şeyde, ‘yapın’ dediği şeyde, ‘yapma’ dediği şeyde rıfk sahibi olacak, yani yumuşak yumuşak yapacak.”
Eline sopa alıp kafasını kırarak, gözünü çıkartarak, pataklayarak, bacağını kırarak, sağını solunu çürüterek, morartarak olmaz. Tatlı tatlı, yumuşak yumuşak yapacak, bir.
İkincisi; âlimun fîmâ ye’muru, âlimun fîmâ yenhâ. “Söylediği sözü, ‘yapma’ dediği işi, konuyu bilen bir kimse olacak.”
“Yapma” dediği zaman bir şeye dayanmalı, “yap” dediği bir esasa dayanmalı.
Hangi esasa dayanmalı?
Ya âyete dayanmalı, ya hadise dayanmalı, dinimizin bir emrine uygun düşmeli.
Mesela duyuyoruz; müslümanlar musafaha yapıyor, öbür taraftan bazı ham insanlar, görmemişler kızıyor:
“Niye musafaha yapıyorsun? Yapma!”
“Canım, musafaha yapmak sevap kazandırıyor, günahların dökülmesine sebep oluyor. Peygamber Efendimiz’in hadîs-i şerîfinde var, ondan yapıyorum.”
Namazdan sonra -mesela- kalkıyor, gidiyor.
Acelen ne?
“Gidiyorum.”
Dua etsene!
“Niye dua edecekmişim?”
Peygamber Efendimiz tavsiye etmiş. Diyor ki; “İnsan bu ibadeti yaptıktan sonra arkasından da dua etmedi mi, ücretini almadan giden işçi gibi olur.” Obun bir sevabı, ücreti var. Allah’tan iste, fırsat fırsattır, sevapları kazan. “Gitme kardeşim, otur, dua da yap.” diyorsun, bir şeye dayanıyorsun.
“Yap” dediğin şeyde, “yapma” dediğin şeyde dinî bir esasa dayalı olacak, bilgin olacak, söylediğin şey yanlış olmayacak.
“Kafanı açsan da olur, kafanı açıver.”
“Neye göre açayım? Selâhiyetim, hakkım var mı? Yok ki, açamam!”
“Hocam, müsaade edin, bizim küçük daha küçüktür, zavallıcık sabah namazına kalkmasın. Sen söylemişsin, sabah namazına kalkıyor. Söyle de kalkmasın.”
Estağfirullah! Allah “Namaza kalkın.” diyor, emrediyor, müezzin camiden hayya ale’s-salâh diye bağırıyor, “Bizim çocuğun sıhhati bozulmasın.” diye kadın benden “Söyle de kalkmasın, uyusun.” diye onu istiyor. O arada uyku doğru değil, uykunun zamanı var. Uykuyu sen akşam yatsıdan sonra uyut, çocuğa televizyon seyrettirme. Televizyonu seyrettiriyor, sabah namazına kalkmak istemiyor.
“Ezanları hoparlörle okumasınlar.”
Niye?
“Sabahleyin uykumuz kaçıyor.”
O uyku zamanı değil ki; kaçsın, nereye giderse gitsin!
“Bu kadar bağırmak olur mu?”
Niye olmasın? Ezan duyulacak, davettir; duyan kimse de camiye gelecek.
Muhterem kardeşlerim!
Emrettiğimiz şeyi, delilini, mesnedini bileceğiz; yasakladığımız şeyi, delilini, mesnedini bileceğiz.
Suudi Arabistan’a gittiğim zaman -tabii oranın mezhebi Hanbelî, ayrıca oraya Şâfî mezhebinden, Mâlikî mezhebinden, dünyanın her yerinden insanlar geliyor- bakıyorum. Ben es-selâmu aleyküm ve rahmetullah, es-selâmu aleyküm ve rahmetullah, imam öyle selam verirken, ben de onunla selam veriyorum. Yanımdaki yakama yapışıyor;
“Niye imamla beraber selam verdin?”
“İmama uymak lazım da ondan!”
“Hayır, imam iki tarafa selam verecek, sen ondan sonra bu tarafa bu tarafa selam vereceksin.”
“Ben Hanefî mezhebindenim, Türküm, Türkiye’den geldim. Benim imamlarım, müçtehitlerim, fıkıh alimlerim, büyüklerim bu meseleyi böyle bize öğrettiler. İşte hadîs-i şerîf, işte şu, işte şu...” dersen yakanı bırakıyor. Cahil adam... Demezsen bu sefer seni sanıyor ki dini iyi bilmeyen bir kimse, yanlış iş yapıyor.
Neden?
Kendisinin bilgisi az. Kendisinin bilgisi az olduğundan, o konudaki hadisleri bilmediğinden bize haksız çıkış yapıyor.
Rüknü Yemânî’ye geliyoruz... Hacer-i Esved köşesi var, Irak köşesi var, Rüknü Şâmî var, Şam tarafı köşesi var, Yemen tarafı köşesi var. Kâbe-i Müşerrefe’yi tavaf ederken, dönerken Rüknü Yemânî’ye geldiğin zaman, yani biraz daha yürüdün mü Hâcer-i Esved köşesine geleceğin yerde bizim arkadaşlardan bir tanesi -ben söylemiştim, kendisine hadis okumuştum- gitmiş, orayı öpmüş. Rüknü Yemânî’yi öpmüş. Hemen Araplar, oradaki vazifeliler başına gelmişler; hâzâ harâm lâ tef’al. “Yapma, haram, yasak!” demiş. Lâ. “Haram değil.” Hâzihî sünneh. “Bu sünnettir. Peygamber Efendimiz böyle yaptı.” demiş. Adam bilmiyor; Kâbe’nin orasında vazifelendirilmiş, oturtulmuş...
Ben orayı hadîs-i şerîfte, Peygamber Efendimiz öpmüş diye okudum, ben de öptüm. Geldi yanıma yanaştı, diyor ki;
“Bu öpmek olmaz.”
Dedim ki;
“Kardeşim, bak sizin kitaplarınızda Neylü’l-evtâr isimli sizin alimlerinizin yazmış olduğu kitapta bu böyle yazıyor. Sizin mezhebinizde de bu böyle. Ama sen bilmiyorsun. Bilmediğin şeye karışıyorsun, başkasını yanlış yaptı sanıyorsun.
Muhterem kardeşlerim!
Hele hele böyle çeşitli görüşlerdeki müslümanların geldikleri hac gibi, umre gibi yerlerde insanın artık müdahale edeceği konuyu bilmesi lazım.
Bilmezse ne olur?
Gülünç duruma düşer, yanlış iş yapar, haksız yere çıkış yapmış olur.
Emr-i mâruf nehy-i münker yapacak insanın konuyu bilmesi lazım. Konuştuğu konuyu bilmesi lazım.
Ben orada çok şiddetli bir şekilde her dinî işin mesnedini öğrenmemiz, öğretmemiz gerektiğini hissettim. Bana kalsa, -tecrübeme dayanarak- şimdi ilâhiyat fakültelerinde, imam-hatip okullarında çocuklara her şeyi mesnediyle öğreteceğim. Diyeceğim ki;
“Öğle namazını, ikindiyi kılıyorsun. Niye?”
Allah-u Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de;
اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا
İnne’s-salâte kânet ale’l-mü’minîne kitâben mevkûtâ[1] buyurdu, ondan.
“Ramazan orucunu tutuyorsun. Niye?”
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ
Yâ eyyühe’llezîne âmenû kütibe aleykümü’s-siyâmu kemâ kütibe ale’llezîne min kabliküm le-alleküm tettekûn.[2]
Şunu yapıyorsun, şu sebepten; bunu yapıyorsun, bu sebepten; delilleriyle öğretmeliyiz ki çocuk mesnedini bilsin. Hem de sevabı çok olur. Taklit olmaz, tahkîke ermiş olur.
Emr-i mâruf nehy-i münker konusunu bilecek. Emr-i mâruf nehy-i münker yaptığı insana da şefkatli, merhametli olacak. Kızgın olmayacak, sert olmayacak. Onu severek, okşayarak, gönlünü yaparak konuyu öğretmeye çalışacak. Çünkü sertlikten bir şey hâsıl olmaz. Bir şey hâsıl olur; düşmanlık hâsıl olur, kırgınlık hâsıl olur, zıtlık hâsıl olur. Yumuşak söyleyecek.
Önce kendisini sevdirecek. es-selâmu aleyküm diyecek. Tabii mecburen aleyküm selam der. “Nasılsın kardeşim?” diyecek. “Teşekkür ederim, sen nasılsın?” der. “Allah ömürler versin. Maşaallah, çok beğendim...” Onun o andaki güzel durumunu anlatırsınız. Mesela; “Ne güzel, ne mutlu kardeşim; genç yaşında camiye gelmişsin, namazı cemaatle kıldın, Allah kabul etsin. Biz böyle yaşlandık, ilk başlarda yapamayanlar ne kadar büyük kayıpta oluyorlar, sen işte genç yaşta başlamışsın...” Şimdi bunların hepsi güzel güzel, güzel güzel, yumuşak yumuşak... “Ama işte bak, namazda secde ederken ayaklarını havaya kaldırmayacaksın. Kaldırmak olmaz. Onu da öyle yapıver, olur mu arslan kardeşim?” deyince o zaman olur. Ama ilk başta; “Hey! Ne yapıyorsun? Ayağını ne kaldırdın! Gitti namazın! Çık dışarı!” dersen, o olmaz. Yani yumuşak olacak.
Üçüncüsü neymiş?
Adlün fîmâ ye’muru, adlün fîmâ yenhâ. “Söylediği, nehyettiği şeyde adaletli olacak, adalet duygusuyla hareket edecek. Haksızlık yapmayacak, yerli yerinde yapacak, yersiz yapmayacak.”
Bir insana “Şunu yapma!” diyorsun, hakkın var mı?
Yapması lazım.
Veyahut bir şeyi “yap” diyorsun;
“Git, elmayı kopar.”
Elma senin mi?
Değil.
Sen “Başkasının elmasını kopar.” diye bu adama niye söylüyorsun?
Adalete uymuyor ki...
Söylediği şeyin adalete de uygun olması lazım.
Emr-i mâruf nehy-i münker hülâseten, özet olarak söylemek gerekirse; hepimizin boynunda bir vazife. Yalnız bunu yaparken üç tane sıfata sahip olmalıymışız:
Bir; yumuşak huylu olacağız, güleç yüzlü olacağız, yumuşak yumuşak yapacağız.
İkincisi; konuştuğumuz konuyu bileceğiz. Bilmediğimiz konuda yanlış şey söyleriz, yanlış şeyi yasaklarız.
Üçüncüsü de; insaflı, adaletli olacağız, haksızlık yapmayacağız, doğruyu söyleyeceğiz.
Allah hepimizi mücahit, gayretli, konuşkan, çalışkan müslüman eylesin. Ama adaletli, yumuşakbaşlı, bilgili eylesin.
Bi-hürmeti esrari’s-sûreti’l fatiha
06.07.1986 -
Zenginlik, Hayır Yapmak,
06.04.1986 -
Ümitsizliğe Düşmemek, Peygamber
