06.12.1987 - Takva, Hidayet, Vera, Salih Amel

06.12.1987 - Takva, Hidayet, Vera, Salih Amel
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Yâ Aliyyu! Uhassimuke bi’n-nübüvveti ve lâ nübüvvete ba’dî. Ve tuhassimu’n-nâse bi-seb’in ve lâ yuhâccüke fîhi ehadün min Kureşyin. Ente evvelühüm îmânen billâhi. Ve evfâhum bi-ahdillâhi ve akvemuhum bi-emrillâhi ve aksemuhum bi’s-seviyyeti ve a’delehüm fi’r-ra’iyyeti ve ebsarahüm fi’l- kadiyyeti ve a’zamuhum indallâhi meziyyeten.[1]
Muaz radıyallâhu anh’ten rivayet edilmiş, Hz. Ali hakkında, Peygamber Efendimiz’in medihlerini, sözlerini ihtivâ eden bir hadîs-i şerîf.
Hz. Ali Efendimiz, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in yeğeni idi. Amcası Ebû Talib’in oğlu idi. Çocuklardan ilk müslüman olan kimseydi. Allah’ın hikmeti; Peygamber Efendimiz’in evinde büyüdü, yanında, dizinin dibinde, evlâdı gibi büyüdü. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kendisine, kendi mübarek kızı Hz. Fatıma’yı zevce olarak verdi. Peygamber Efendimiz’e damat oldu. Ve Aşere-i Mübeşşere’dendir. Hz. Ali Efendimiz, hayatında cennetle müjdelenmiş; cennetlik olduğu garanti olarak kendine bildirilmiş on mübarek sahabeden -isimleri bir hadiste, bazı camilerde de çepeçevre yukarıya levhalar asılmış olan mübareklerden- birisidir. Peygamber Efendimiz, Hz. Ali’ye hitaben diyor ki;
“Yâ Ali! Ben seni Peygamberlik bakımından geçerim. Yani peygamberlikte bana denk olamazsın, o bakımdan, ben senden üstün olurum. Ve lâ nübüvvete ba’dî; “Çünkü benden sonra peygamberlik yok.”
“Benden sonra Peygamberlik yok.” sözüne dikkat edelim. Bir münasebetle şimdi geleceğim. Çünkü bizim zamanımızla ilgili. “Sen de yâ Ali!” diyor, yani ben seni nübüvvetlik farkıyla, peygamberlik derecesi itibariyle geçerim. Çünkü benden sonra peygamber gelmeyecek, peygamberlik yok, ama sen de insanları yedi sıfatla geçersin. Onların hepsinden daha üstün meziyetlerin var. Onlardan üstünsün.
Ve lâ yuhaccüke fîhi ehadün. “Kimse, Kureyş’ten -Peygamber Efendimiz’in mensup olduğu kabile- hiç kimse, sana şu sıfatlarda aşık atamaz, yanaşamaz, denk olamaz.” diyor.
Hz. Ali Efendimiz’in sıfatlarını saymaya başlıyor:
Ente evvelühüm îmânen billâhi. “Sen bu Kureyş’in içinde ilk iman eden kişisin.”
Allah’a iman bakımından, en önde gelensin. Çocuklardan, ilk müslüman olan kimsesin. Peygamber Efendimiz’e iman etti, namazı evvelden kılmaya başladı. Hz. Ali Efendimiz çocukluğundan beri pırıl pırıl yetişti.
Ve evfâhum bi-ahdillâhi. “Allah’ın ahdine, en vefalı olan kişilerdensin.”
Allah’ın ahdine, kulluk görevlerine , Allahın kullarına emretmiş olduğu şeyleri yapmak hususunda en bağlı olan kimsesin.
Ve akvemuhum bi-emrillâhi. “Allah’ın emirlerini tutmak, yasaklarından kaçmak, hususunda en doğru hareket edenlerdensin.”
Ve aksemuhum bi-seviyyeti. “Adaletli, ölçülü, dengeli, dümdüz bir şekilde taksim eden, en güzel taksimatı yapan, herkese hakkını adaletle veren kimsesin.”
Ve a’delühüm fi’r-ra’iyyeti. “Çevrene en adaletli davranan, haksızlık yapmadan, onların hakkını gözeten kimsesin.”
Ve ebsarühüm fi’l-kadiyyeti. “Hüküm verme hususunda, kadılık konusunda, bir meselenin aslını faslını araştırıp, neticeye ulaşmak konusunda en basiretlisisin, en üstün nüfuzu nazara sahip kimsesin.”
Peygamber Efendimiz, Hz. Ali Efendimiz’i “Meziyetçe, sıfatça Allah indinde en büyüklerisin.” diye methetti. Bu hadisi de Muaz radıyallâhu anh, “Peygamber Efendimiz Hz. Ali hakkında böyle buyurmuştu.” diye rivayet etmiş.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in, Hayber’in fethinde Hz. Ali Efendimiz’le ilgili bir sözü, hadîs-i şerîfi var.
Hayber kalesini muhasara etmişler; yahudiler içeride kaleyi korumak için, hazırlıktalar. Müslüman askerleri silahlı, çevreyi kuşatmışlar. Biraz da çarpışma yapmışlar ama kale sağlam, kolay kolay ele geçecek bir durumda değil. Peygamber sallallahu aleyhi ve selem, ordunun komutanını daha tayin etmemiş. Diyor ki;
“Ben, yarın sabah bayrağı öyle bir kimseye vereceğim ki; o Allah celle celâlüh’ü sever, Allah celle celâlüh da onu sever.”
Peygamber Efendimiz, “Allah’ın sevdiği, Allah’a âşık bir has kuluna vereceğim.” diye söyledi. O gece milletin uykusu kaçtı.
Neden?
Acaba bayrağı kime verecek?
Hz. Ömer radıyallâhu anh diyor ki;
“Ömrümde bir şeyi hiç bu kadar candan arzu etmemiştim, canım kıvrana kıvrana istedi ki yarın Resûlullah o bayrağı bana verse.”
Çünkü medih var. Peygamber Efendimiz’in lisanından şahitlik var, medih var ki;
“O kul Allah’ı sever Allah da o kulu sever.”
“Ah bayrağı bir bana verse.”
Demek ki bayrağı verdiği takdirde, Allah’ın sevdiği kul olduğum anlaşılacak diye herkes kıvranmış, gece uykuları kaçmış. Ertesi gün, kalabalık toplanmış, bayrak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek elinde, etrafa bakıyor, herkes biraz daha yukarıya kalkıyor ki; “Resulullah’ın biraz gözüne çarpayım da acaba bana mı verir?” diye.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kalabalıkta bakmış, Hz. Ali Efendimiz yok. Diyor ki;
“Ali nerede?”
Toplulukta Hz. Ali Efendimiz yok.
“Ali nerede?”
“Efendim” diyorlar, “gözü çok ağrıdı, gözü ağrımış.”
“Getirin.” diyor. Mübarek parmağıyla gözüne bir şey yaparak göz ağrısını geçiriyor, bayrağı ona veriyor. O da Hayber’i fethetti. Allah’ın arslanı, Hayber fatihi, mübarek Hz. Ali Efendimiz. Allah şefaatine nail eylesin. Âmin.
Yâ Aliyyü! İnne’l-İslâme üryânun. Ve libâtüsühü’t-takvâ ve libâsuhû’l hüdâ ve zînetühü’l-hayâ ve imâdühü’l-verâu ve milâkuhu’l-amelü’s-sâlihü ve esâsü’l-İslâmi hubbî ve hubbe ehli beytî.
Ne güzel yâ Rab! Allah şefaatlerine erdirsin.
Bu hadîs-i şerîfi, İbn Asâkir, Hz. Ali Efendimiz’in bizzat kendisinden rivayet eylemiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem diyor ki;
Yâ Ali, ey Ali. İnne’l-İslâme üryânün. Ve libâtüsühü’t-takvâ. “Müslümanlık çıplaktır, giyimsizdir. Onun giyimi, elbiseleri takvâdır.”
İnsan müslüman oldu, “Ben kelime-i şehâdet getirdim, elhamdülillah müslümanım.” dedi. Nedir?
Giyimsiz, çıplak bir müslümandır.
İmanın giyimi nedir?
Takvâdır. Müslüman, ancak takvâ ehli olursa o zaman onun İslâm’ı, Müslümanlığı giyimli olmuş, örtünmüş olur.
Giyimi neden giyiyoruz?
Yani koruyor. Giyinmeseler, hastaneyi boylarlar, zatürre olurlar, zatülcenp olurlar, tahtalı köyü boylarlar.
Giyim, insanı ne yapıyor?
Koruyor. Demek ki takvâ da elbiseye benziyorsa İslâm, Müslümanlık takvâ ile korunuyor demektir. İnsan takvâ ehli olursa o zaman onun Müslümanlığı; çıplak kalmaz, zatürre olmaz, zatülcenp olmaz, hasta olmaz, öksürük aksırık olmaz, nezle olmaz, felç olmaz; sağlam kalır.
“Takvâ ehli olursa insanın Müslümanlığı sağlam kalır.” demek.
Ne güzel bir benzetme. Demek ki biz müslümanız. Takvâmız yoksa, bizim Müslümanlığımız çıplak çıplak meydanda. Halbuki dışarıda aşırı soğuk var; çatır çatır kar, buz. Karayeller esiyor. “Vuuuuvv” bacalardan, damlar uçacak, saçaklardan buzlar sarkıyor, sen çıplak çıplak dolaşıyorsun. Cemiyetimizde durum, şu anda öyle.
“Müslümanım.”
İyi, müslümansın ama elbisen nerede? Mânevî elbisen nerede?
Takvân nerede?
Yok. Takvâ yok. Sen bu soğukta, ayazda kıkırdarsın, takırdarsın. Geceleyin buz kesilirsin, böyle kaskatı kalırsın, gidersin. İmanını, takvâ ile koru. Takvâ ehli ol. Günahlardan kendini sakın. Günah olan yerlere gitme, günah olan sözleri söyleme. Günah olan yerlere bakma. Günah, haram olan yiyecekleri yeme. Kötü olan, kimselerle arkadaşlık etme. Kötü fiilleri yapma, haram para alma. Paranı helal yoldan kazan, takvâ ehli ol. Takvâ ehli olursan, senin Müslümanlığın korunur. Dışarıdaki küfür fırtınalarından, zemherilerinden korunur. Onun için takvâ ehli olacaksın. İyi hatırınızda tutun çok güzel. İslâm çıplaktır, onun elbiseleri takvâdır.
Ve libâsuhû el-hüdâ. Ziynetleri, yani insan bir böyle giyiniyor ,bir de giyimine dikkat ediyor.
“Filanca fabrikanın falanca halis yünden kumaşı olsun. Aman güzel bir terziye gideyim, iyi bir kesimi olsun. Vay be terzi benim elbisemin şurasını biraz iyi dikmemiş, şurası buruşuyor, burası dar, burası kasıyor, bundan sonra iyi bir terziye gideyim. Aman iyi bir kumaş seçeyim, rengi güzel olsun.”
Hele hele kadınlar?
“Aman şunun rengi ne kadar güzelmiş, aman aman şunu istemem, bunun rengi kötü…”
Giyim aynı zamanda ziynettir. İnsanın dış görünüşünde, bir de süs oluyor.
Nasreddin Hoca, “Ye kürküm ye!..” demiş.
Davete gitmiş, kapıdan döndürmüşler. Hırpani kıyafetle gitmiş kapıdan içeri girmek istemiş, kapıdan döndürmüşler.
“Dur bakalım. Geri dön.” demişler.
Gitmiş eve. Güzel kürkünü giymiş, güzel sarığını sarmış, yeni pabuçlarını giymiş, kelli felli bir adam, elbiseleri gayet güzel. Ondan sonra, hemen buyur etmişler. Baş köşeye oturtmuşlar, “Sofraya gel.” demişler. Nasreddin Hoca sofraya oturmuş. Kürkün ucunu tutmuş;
“Kürküm ye şu yemekten. Ye kürküm ye.”
“Neden? Ne oluyor?” demişler. Kürk yemek yer mi?
“Bu, kürküme itibar.” demiş, “Ben demin geldim, kimse bana itibar etmedi. İtibar kürküme, bu yemekleri kürküm yesin.” demiş. Demek ki insanın, biraz giyimine itibar olduğunu çevremizde görüyoruz.
Biz müslümanlar nasıl yapalım? Biz müslümanlar ne yapalım?
Süslenelim mi, süslenmeyelim mi? Nasıl hareket edelim?
Giyimimize itina edelim mi, etmeyelim mi?
Bunun bir ölçüsü var. Bunun ölçüsü; bir, insanın maddî imkânlarıdır. Maddî imkânları mütevazı olan bir insanın, giyimde aşırı bir ölçüye gitmemesi lazım. Maddî durumu müsait olan kimsede de Allah’ın verdiği zenginliğinin kendisinde görünecek tarzda olması, giyiminin muntazam olması lazım. O, mesela yamalı elbise vesaire, eski püskü hırpani, giymemesi lazım ki zengin olduğu bilinsin; fukarâ gelsin, kendisine müracaat etsin. Allah verdiği nimetin eserini kulu üzerinde görmek istediğinden, zenginse biraz da giyimine dikkat etmesi lazım olur.
Bizim zamanımıza gelince. Bizim dış görünüşümüze özellikle dikkat etmemiz lazım. Sakalımıza, kıyafetimize, temizliğimize, intizamımıza, pabucumuzun çamurlu olmamasına, giyimimizin muntazam olmasına, yırtık sökük olmamasına, yağlı paslı olmamasına, kirli olmamasına özellikle dikkat etmemiz lazım.
Neden?
Milletin işi gücü yok, bizim her şeyimizle uğraşırlar. Küçücük bir kusur görse, “Adama bak, sakalıyla, hacının yaptığına bak.” derler. Hacı olduğunu da nereden biliyorlarsa hemen şıp “Hacı Baba”; “Hacı Baba gel, Hacı Baba git.” Olmaz böyle şey, “Hacı Baba” diye hemen tenkide başlarlar. Onun için Müslümanlığı güzel temsil etmeye çalışmalıyız. Temiz, sade bir kıyafetle. Aşırı lüks tarzında değil de temiz bir kıyafetle, İslâm’a yakışan bir tarzda giyinmeliyiz. İşte bu dış giyimdeki güzel görünüm de hüdâdır, hidâyettir.
İslâm çıplaktır, giydirdim tamam, yünlü iç fanilası giydin, yünlü don giydin, içine kazak giydin ama bir de üst elbisesi lazım. Şöyle dış görünümünü muntazam gösterecek, tamam. O da hüdâdır, hidâyettir.
İnsan, hidayet üzere, sebîl-i reşâd üzerinde, hak yol üzerinde yürürse o zaman bu elbisenin dış manzarası da güzel olmuş olur. Takvâyı, Müslümanlığımıza giydireceğiz. Üstüne hidâyeti ve doğru düzgün hak yoluna yürümeyi de süs elbisemiz, süs kısmı yapacağız.
Ve imâdühü’l-verâu. “İslâm’ın direği verâdır; haramlardan el çekmek ve şüpheli şeye dahi yanaşmamak.”
Sahabe-i kirâm mübah olan, helal olan şeylerden, biraz şüphe olanlara, dahi yanaşmazlardı. “Acaba harama düşer miyiz?” diye korkularından, ihtiyat ettiklerinden o tarafa yanaşmazlardı. Hadîs-i şerîflerden de bizim öğrendiğimiz edep, şüpheli şeye yanaşmamaktır. Şüpheliye yanaştı mı, damın kenarında dolaşanın ayağı kayar, düşebilir. Uçurumun kenarında dolaşanın ayağına bir şey takılır, bir şey olur, yanına yani o tarafa yanaştırmayız. Mesela çocuk parkta oynayıp dururken, diyelim ki çocuk parkına annesi güneşletmeye götürmüş. Dış kapıya yanaştı mı hemen yerinden kalkar, koşa koşa çocuğu tutar.
Neden?
Dış kapıya çıktı mı oradan sonrası sokak, sokakta da tehlike var, araba var diye tutar. Demek ki tehlikeye yanaşmamak tarzında oluyor. İşte dinin direği de böyle, tehlikeli şeye yanaşmamaktır. Prensip bu. İşin aslı, esası tehlikeli, günah olma ihtimali olan bir şeye hiç yanaşmamaktır. Ama ne olursa olsun, haram-helal demeden, aldırmadan yersen, mutlaka sonunda pişman olursun.
Ve milâkuhû el-amelü’s-sâlihi. “Can damarı, özü salih amel işlemektir.”
“Ben müslümanım. Vallaha da müslümanım billaha da müslümanım, kalbim çok temiz.”
Peki nereden belli? Temiz inandık; ama nereden belli olacak? Namaz kılmazsın, Ramazan’da orucu yersin, zekatı vermezsin.
“Benim kalbim temiz.”
Olmaz. Bu işin özü, aslı, esası salih amel işlemek. İnsan, Allah’ın sevdiği, sevaplı işlere koşturacak. O adam müslümandır.
Nereden belli?
Nerede bir hayır olsa, adamcağızı orada görürüz. Mübarek maaşallah, her yerde hemen karşında.
Hz. Ömer radıyallâhu anh ile Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallâhu anh ikisi de cennetlik, ikisi de Peygamber Efendimiz’in sevgili, mübarek yâr-ı gârı gamsüsârlarından. Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir’le hayırda ,yarışırmış. “Dur şunu geçsem, dur şunu geçsem.” diye fırsat kollarmış ama, Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz her seferinde daha önde. Nihayet bir seferinde, para lazım, ordu techiz edilecek, Peygamber Efendimiz “Herkes ne imkânı varsa ortaya koysun.” gibi bir şey yapınca Hz. Ömer radıyallâhu anh oturmuş, düşünmüş taşınmış, hesaplamış; malının yarısını ayırmış.
“Malımın yarısını götüreceğim, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine teslim edeceğim.” demiş.
Bu sefer Ebû Bekir es-Sıddîk’ı herhalde geçerim filan diye hevesle gitmiş.
“Yâ Resûlallah! Malımın yarısı senin, buyur hayra sarfet. İstediğin şekilde kullan.”
Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz ne yapmış?
Nesi varsa vermiş. Peygamber Efendimiz çağırdığı zaman, kendisi hasıra bürünmüş, öyle gelmiş. Nesi varsa vermiş.
“Niye böyle yaptın, her şeyini verdin? Çoluk çocuğuna ne bıraktın?”
“Çoluk çocuğuma Allah’ı ve Resûlullah’ı bıraktım.” diyor.
O, Sıddıkâne vermektir. Ötekisi adaletle vermektir. Yarısını kendisine ayırmış, yarısını hak yola vermiş.
Hele bizimkiler, bizim halimiz ne olacak?
Hayrı görüp duruyoruz, yapmıyoruz. Karşında iki tane yol çıkıyor, çok âşikâr olarak birisi hayır birisi şer, yapmıyoruz.
İmam Gazzâlî hazretlerinin İhyâu ulûm’unda, benim çok etkilendiğim bir bölümünde diyor ki;
“Kardeşlik üç derecededir.” Dostluk, kardeşlik. Yani siz bizimle dost olun, biz sizinle dostuz, siz birbirinizle dostsunuz. İmam Gazzâlî hazretleri, “Müslümanlıkta bu kardeşlik , üç seviyede olacak.” diyor.
En aşağı seviyesinde ölçü nedir?
En aşağı seviyesinde ölçü, o kardeşini, senin evinde baktığın, bakmakla kendini görevli ve mesul saydığın kimse yerine koymandır. Mesela evinde yaşlı halan var, ona bakıyorsun. Evinde hizmetçin var ya da evinde yeğenin var. Köyden göndermişler, senin yanında kalıyor. Okusun, tahsil görsün diye kendi evinde bakıyorsun. Sen ona yemek çıkartmasan olmaz. Durumu biraz müsaitse masraflarını [karşılamasan] olmaz. Aslî ihtiyaçlarını göreceksin, “Gel bu odada yat, şu yemeği ye.” filan diye yardımcı olacaksın.
“Kardeşliğin aşağı seviyesi, onun aslî ihtiyaçlarını görmektir.” diyor.
Tamam. Muhtaç etmezsin, harçlığını verirsin.
Kardeşliğin; aşağıdan biraz yüksek, orta seviyesinde, neyin varsa bölüşürsün;
“Canım kardeşim, ciğer köşem, ben seni severim, sen beni seversin. Al yarısı senin, yarısı benim. Şu senin, bu benim olsun. Bak iki tane; şu senin, bu benim.”
Bölüşmek. Bunu şimdi, hakikî kardeşler bile yapmıyor. Hakikî kardeşlerin aslında öyle olması lazım, mirasta birbirlerine oyun oynuyorlar.
Cuma günü kadıncağızın birisi geldi, Cuma namazı vaktine kadar beni meşgul etti. Derdi var. Mirasta bir oyun etmişler, ötekiler mahrum etmişler, vermemişler. “Hangi mahkemeye gideyim, ne yapayım?” diye bana soruyor. Hakkı olanı bile vermiyor. Halbuki kardeşlikte, senin olanı bölüşüp ona yarısını vermeli. Elinde bir elman varsa ortasından kesiyorsun, yarısını verirsin, yarısı kendine kalır. Daha büyük imkânın varsa yarısı sana, yarısı ona. Kardeş payı dediğimiz tarzda, eşit olarak bölüşmek “kardeşliğin orta seviyesidir” diyor.
Üçüncü, yüksek derecesi ise; kardeşin ihtiyacını öne almak, esas almak. Onun ihtiyacını görmek, kendisini sonra düşünmek. Öncelikle onu. Yani diyelim ki bir tane cankurtaran simidi var. Birisi bağlayacak göğsüne, ondan sonra denize atlayacaklar. Gemi batıyor, sandal batıyor, motor çarpıştı. Bir kişi bağlayacak, iki kişi var. İki kardeş arkadaş. Can yeleği bir tane, ne olacak?
Üstün seviyeli arkadaşlık ise “Al kardeşim ,şu can yeleğini sen bir boynuna geçir bakalım.”
“Yok olmaz, ben giymem sen giy.”
“Hayır, sen giyeceksin.”
Hakikî kardeşlikte kardeşini, tercih edecek. Ben yaşamayayım, sen yaşa. Ben öleyim, sen yaşa. Allah benim ömrümü sana versin. Eskiden, iyi dinî kardeşlikte böyle şeyler olmuş.
Kendisi açken yememiş, kendisine gelen yiyeceği “Bu kardeşim de aç galiba!” diye kendisinin aç olduğunu belli etmeden, ona göndermiş. Buna îsâr derler. Kardeşini kendisine tercih etmek. Bu, kardeşliğin üstün derecesi.
Kardeşin kardeşini, en aşağı arkadaşını, dostunu aslî ihtiyaçlarını görmekle sorumlu olduğu bir kimse yerine koyup, hiç kimseye muhtaç duruma düşürmeden yardım etmektir. Ve yahut elindeki imkânı yarı yarıya, ikiye bölüşmek. Onu, yarı yarıya imkânlarına ortak etmek. Ve yahut da hepsini ona verip kendisini sonradan düşünmek. “Kardeşim rahat etsin de sonra Allah kerim.” demek.
Bizim bunlarla hiç ilgimiz yok. Bizim Müslümanlığımız, eski devir Müslümanlıklarına göre çok çok geri durumdadır. Bunu anlamamız için, kütüphanenizde İmam Gazzâlî’nin İhyâu ulûm’u varsa birinci cildinde kardeşlik bölümünü baştan sona bir okuyun. Kardeşlik nasıl olurmuş, müslümanların birbirlerine nasıl kardeşlik etmeleri lazımmış? Orada okuyun. Yoksa bizimkiler, yani o mübarekler mezardan çıksalar “heytt” diye bizi sopayla kovalarlar.
“Sen nesin, müslüman mısın sen?”
“Müslümanım.”
“Şimdi ben senin yanına bir sopayı alır gelirsem,” Müslümanlık nasıl olurmuş, görürsün.”
Bizi kovalarlar. Çünkü bizim kardeşliğimiz kardeşlik değil. Ticaretimiz ticaret değil. Aklımız akıl, fikrimiz fikir değil.
Demek ki İslâm çıplaktır, elbisesi takvâdır. Dış süsü hidayet üzere doğru yolda yürümektir.
Ve zînetühü’l-hayâu.
Bir kadın, çamaşırlarını giyindi, üşümüyor. Süslü elbiselerini giydi, tamam. Bir de tabi mübarekler bilezik isterler, yüzük isterler, küpe isterler, broş isterler.
“İslâm’ın ziyneti de hayâdır.”
“Bu devirde, insan biraz utangaç, hayâ sahibi olursa hayatta başarı sağlayamaz.” diye düşünebilirsiniz.
Yanlış.
Peygamber Efendimiz diyor ki; hayâ muhakkak hayır getirir, şer getirmez. Hayâlı olan, utangaç olan insan; muhakkak hayra erer, şerre ermez.Peki ya hayası, dolayısıyla girgin olamazsa; Allah ona başka bir yerden yardım eder. Hayâ, İslâm’ın süsüdür, ziynetidir. Allah bizim hayâ damarımızı çatlatıp patlatıp da bizi arsız, yüzsüz kimseler haline getirmesin. O zaman millet, babasını kandırıyor. O zaman, çok açıkgöz olduğu zaman şeytana çarığı ters giydiriyor. Şeytanın hatırına gelmeyecek işleri yapıyorlar.
Allah bizi hayâ sahibi eylesin, hayâdan mahrum eylemesin.
Hayâ giderken, imanı da götürür. Çünkü hayâ gitti mi, bu ikisi ikiz kardeş gibidir. Birbirine eklidir, bağlıdır. İmanın gereği hayâdır, hayâ gittiği zaman iman da gider, utanmıyor çünkü. Utanmıyor, korkmuyor, çekinmiyor, haramları yer. Sen onun sakalına, boynu bükük durduğuna bakma; içinde, kafasında kaç tane tilki dolaşıyor da kuyrukları birbirine değmiyor. Öyle olabilir. O bakımdan, Allah hepimizi hayâ sahibi eylesin.
Ve imâdühü’l-verâu. “Direği şüpheli şeyden kaçınmak”, titiz Müslümanlık yapmak.
Ve milâkuhu’l-amelü’s-sâlihü. “Özü, esası yani ayakta durmasının sebebi, onu canlı tutan; salih ameldir.”
Bir insan salih amel işlemezse, kuru lafın kıymeti yok, kalbini temizlemenin kıymeti yoktur. Salih amel işleyeceğiz. Bir cami dolusu müslümanız. Tamam, bu kardeşlerim, hepsi kıymetli kardeşlerdir, Türkiye’deki seçme Müslümanlar, kaymak tabakası.
Türkiye’nin % 99’u müslüman.
Belli değil.
Efendim ben müslümanım.
Belli değil. Yaptığın işten anlaşılır.
Hatta Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîflerinde, “Namazdan, oruçtan anlaşılmaz.” diyor. Bir insanın kavî Müslümanlığı; namazdan, oruçtan anlaşılmaz.
Allah Allah, Peygamber Efendimiz mi diyor?
Evet, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor.
“Muamelesine bakın.” diyor.
İnsanlarla muamelesi, ticareti, komşuluğu nasıl? Kocaysa kocalığı, hanımsa hanımlığı nasıl? Talebeyse talebeliği, hocaysa hocalığı nasıl? Teraziyi nasıl tutuyor? İşi nasıl? Menfaati karşısına geldiği zaman, hangi yolu tercih ediyor? Seni ekiyor mu, bir oyun ediyor mu? Ticarete beraber girmişler, sözleşmişler;
“Yarıya bölüşeceğiz. Tamam mı?”
“Tamam.” Ticaret kâr etmiş, bir silkeliyor arkadaşını, hiçbirşey vermiyor.
Neden?
Noterden yapılmamış, anlaşma tamam değil. Atıyor. Başından silkeleyip atıyor. Yanından bir omuz vuruyor, deviriyor. Bizim Müslümanlığımızın eseri; salih amellerimizdir, icraatimizdir. Bir insanın icraati müslümanca olmazsa, ortaya koyduğu eseri olmazsa…
“Şu camiyi ben yaptım, şu köprü benim eserim.” diyebiliyor musun?
“Hocam benim param yok, olsa yaparım.”
Olsun, bazı insanlar da öncü olur.
Şimdi bendeniz, âcizâne Ankara’ya gidiyorum. Çamlı yolun kenarında, yayla mevkîinde bir su çıkmış, bilek gibi akıyor, şarr şarr şarr şarr şarr. Güzel bir su akıyor. Veysel Karânî çeşmesi demişler. O mübareğin ismini vermişler. Çeşme güzel ama, yaz günlerinde millet geliyor, biraları açıyor, orada lıkır lıkır lıkır bira içiyor. Manzara güzel, çamlar, çimenler var ya adamın aklına Allah’a şükretmek gelmiyor da orada namaz kılması artması gerekirken, Allah’a isyan ediyor.
“Hadi gidelim şuraya.” dedik. Para koyalım, ağaçlardan çardak yapalım, etrafını çevirelim, cami diyelim, mescid diyelim;
Elhamdülillah, ben yapmadım ama orada bir cami var. Demek ki parası olmasa bile insan bazen öncü olabiliyor, yapabiliyor. O caminin yanında da artık kimse, o kadar da edepsiz değil. Orada içmezler.
Demek ki salih amel işleyeceğiz. Ömrümüzü salih amellerle ziynetlendireceğiz. Arkamızda eserlerimiz olacak.
Âyînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz;
Şahsın görünür rütbe-i akl-ı eserinden.
Eser, netice, sonuç iş.
Bir yığın müslüman. % 99’u müslüman.
Ne yapmış bu % 99 müslüman?
Ne yapmış?
O önemli. Yapmışsa ne âlâ. Memlekete damgasını vurmuşsa ne âlâ. Böyle gittiğin zaman, sıcak hava bir güzel değişik bir şey. Allah Allah. Bu memleket, ne güzel memleket. Tertemiz, pırıl pırıl yolları. Kibar, cana yakın insanları, dürüst ticareti.
“Bak ben parayı yanlış vermişim, yanlış almışım, adam arkamdan çağırdı, paranın üstünü verdi.”
Böyle olmalı. Eskiden bizim memleketimize gelen seyyahlar, böyle şeyler anlatıyorlar. Çok güzel bir memleket tasviri yapıyorlar, dedelerimizden, “Çok dürüst insanlar, temiz insanlar.” diye bahsediyorlar.
Neden?
İnsanın eseri işleridir. İşleri, eserleri güzel olursa anlarız. Yoksa İslâm havada kalır.
Ya Aliyyu elâ u’allimuke du’âen ted’û bihî lev kâne aleyke mislu adedi’z-zerri zunûben le-ğufirat leke maa ennehû mağfûrun leke. Kuli’l-Allâhumme lâ ilâhe illâ ente’l-halîmu’l-hakîm tebârekte subhâneke rabbe’l-arşi’l-azîm.
Bir dua öğretiyor; Peygamber Efendimiz,eğer hafızanız çok kuvvetliyse, şıp diye,duyunca hemen hafızanıza girecekse ,girer.
Girmezse,kaleminizi çıkartıp,yazarsınız.
Yazamazsanız,bu kitabın 498.sayfasının, en sonundaki hadisten onu öğrenip , ezberleyin. Güzel bir dua:
Bu hadîs-i şerîfinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem demiş ki;
Yâ Ali, “Ey Ali.” Elâ u’allimuke du’âen, “Dikkat et, ben sana bir dua öğreteceğim ki” ted’û bihî, “Onunla dua edersin.”
Ben sana bir dua öğreteyim, sen onunla dua et yâ Ali.
Ve kâne aleyke mislu adedi’z-zerri zunûben, “Eğer zerreler adedince, karıncalar kadar çok, kıyır kıyır kaynaşan çok günahın olsa.” Le-ğufirat, bu duayı yaptığın zaman, günahların mağfiret olunur yâ Ali.
Maa ennehû mağfûrun leke. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, “Her ne kadar senin günahların, afv u mağfiret olunmuşsa da bu duayı ettiğin zaman, yine mağfiret olunur.” diyor.
Neden, böyle söylüyor, Peygamber sallallahu aleyhi ve selem Efendimiz,
Demin anlattığım gibi, Hz. Ali Aşere-i mübeşşere’dendir ve onların en üstünüdür. Hz. Ali Efendimiz çok üstün bir insandı. Ondan dolayı. Allah, onun günahlarını affetmiş ama bu dua, kıymetlidir. O halde biz, fırsattan bil istifade, kulak veririz, Hz. Ali Efendimiz’e öğretilen bu duayı öğreniriz, biz de öyle dua ederiz. Çünkü biz, Hz. Ali gibi cennete gireceği garantilenmiş bir kimse değiliz. Gözümüzü açalım, ona öğretilen duayı biz kaçırmayalım değil mi?
Neymiş o dua?
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki; Kul, şöyle söyle dua ederken yâ Ali;
Allahümme lâ ilâhe illâ ente’l-halîmu’l-hakîm tebârekte subhâneke rabbu’l-arşi’l-azîm.
Rabbü’l-arşi’l-azîm, sübhânekeye bağlı olarak esre okunur.
Rabbe’l-arşi’l-azîm, münâdâ, yani “Ey, Arş-ı azîm’in sahibi, Rabbi olan Allah!” mânasında, münâdâ manasında olur.
Rabbü’l-arşi’l-azîm, ötreli okunuşu da entenin haberine bağlı olarak olur. Hepsi caiz.
Allahümme lâ ilâhe illâ ente’l-halîmu’l-hakîm tebârekte subhâneke rabbe’l-arşi’l-az’im.
Rabbe’l-arşi’l-azîm olur. Rabbü’l-arşi’l-azîm olur. Rabbi’l-arşi’l-azîm olur.
Hepsinin, Arap diline göre vechi var.
Mânası kısaca şöyledir.
“Yâ Rabbi! Senden gayri mâbud yok ancak sen varsın. Ancak sana ibadet ederiz. Sen Halîmsin, hilim sıfatına sahipsin, Hakîmsin, hikmet sıfatına sahipsin. Yâ Rabbi! Biz günahlar ederiz, bizim başımıza taş yağdırmazsın. Halîmsin; çünkü, birden gazap etsen, ateşler içinde bizi cayır cayır yakarsın, ezersin bizi. Ama Halîm’sin yâ Rabbi, Hakîm’sin yâ Rabbi. Her yaptığın işte hikmet vardır. Benim başıma ters bir şey, hoşuma gitmeyen bir şey geldi. Hikmetinden kim bilir, sual olunmaz. Ne sebeple olmuştur, bir sebebi vardır yâ Rabbi! Halîmsin, Hakîmsin. Yâ Rabbî, senden gayri ilâh yok. Sen Halîmsin, Hakîmsin.”
Tebârekte mübareksin yâ Rabbi, kutsalsın, her türlü şeyden pâksın,
Subhâneke seni tenzih ederim takdis ederim.
Rabbe’l-arşi’l-azîm veya rabbü’l-arşi’l-azîm veya rabbi’l-arşi’l-azîm.
“Sen Arş-ı azîmin sahibisin. Veyahut Arş’ın sahibi azamet sahibi Rabbimsin.” diye Allahu Teâlâ hazretlerine böyle duayı tavsiye ediyor.
Bu duada; Allah’ın varlığını, birliğini hatırlama var. Halîm olduğunu söylemek suretiyle kendimize hilimle, muamele etmesini isteme durumu var.
Yâ Rabbi, bize hilminle muamele et, yani böyle dua ederek gazabınla muamele etme demiş oluyoruz.
Hakîm olduğunu hatırlamak var. Her türlü noksandan münezzeh olduğunu zikretmek var ve Arş-ı azîmin sahibi olduğunu veyahut Arş’ın sahibi, azamet sahibi Allah olduğunu hatırlamak var. İnsan Allahu Teâlâ hazretlerini bu sıfatlarıyla bilirse, bunu ikrar ederse bu dua, burada bir şey istemedik diyebileceksiniz değil mi?
Mânasını söyledim. Allahtan bir şey istemedik, sadece “Yâ Rabbi, sen varsın, birsin, Halîmsin, Hakîmsin. Sen her türlü noksandan münezzehsin. Rabbu’l-arşi’l-azîmsin, Arş’ın sahibisin.” dedik. Hiçbir şey istemedik.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;
“Bir kimse Allahu Teâlâ hazretlerinin medh u senâsıyla meşgul olur da bir şey istemezse, Allah ona isteyeceğinden âlâsını verir.”
İnsan belki ne isteyeceğini bilemez;
“Ben bilmem yâ Rabbi, sen daha iyi bilirsin, ben razıyım senin verdiğine ne istersen lütfunla, kereminle ver.” demiş oluyor. Sadece O’nun, güzel sıfatlarını zikretmiş oluyor.
Lâ ilâhe illallah deyince, biz bütün öteki dinlerin hepsinden sıyrılıp yükseliyoruz.
Lâ ilâhe illâ ente, senden gayrı İlah yok yâ Rabbi, biz öyle Yunanlılar’ın taptığı gibi yüzlerce, bir sürü puta tapmıyoruz. Hıristiyanların şaşırdığı gibi, Allah’ın Peygamberini rab edinmemişiz. Yahudiler gibi işi çığırından çıkarmamışız. Senin gazabına uğramış değiliz. Senin varlığını, birliğini kabul ediyoruz. Sen azamet sahibisin, hilim, hikmet sahibisin, Arş’ın sahibisin. Her türlü noksandan münezzehsin, diyoruz. Bu bilgi, bu şuur bizi çok hayırlara erdiriyor.
Rabbimiz imanımızı kavî eylesin. Mârifetullah’a cümlemizi nâil eylesin. Ârif-i hakikî olmayı, sevdiği kul olmayı nasip eylesin. Cemâliyle müşerref eylesin.
Fâtiha-yı şerîfe ma’a’l-besmele.
[1] Ebû Nuaym, Hilyetü'l-evliyâ, I, 65-6; İbn Asâkîr, Târîhu Dımeşk, XLII, 58; Ali el-Muttakî, Kenzu'l-ummâl, XI, 617, r. 32994; Ramûz, II, 498/9.
04.05.1986 -
Ashaba Hürmet, Dünyanın
05.06.1988 -
Namazı Camide Kılmak
