10.10.1987 - Duanın Kabul Olunması, Sadaka Verilmesi, Dünya Mutluluğunun Alameti, İyi Komşu, Geniş Ev, Binek

10.10.1987 - Duanın Kabul Olunması, Sadaka Verilmesi, Dünya Mutluluğunun Alameti, İyi Komşu, Geniş Ev, Binek
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi hakka hamdihî ves’salâtu ves’selâmu alâ hayra halkihî seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd dîn.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Selâsu daavâtin müstecâbâtün; "Üç dua vardır ki bunlar müstecap dualardır, kabul olurlar."
Da'vetü's-sâimi ve da'vetü'l-müsâfiri ve da'vetü'l-mazlûmi. "Birisi, oruçlunun duası makbul olur." Oruçlu Allah rızası için kendi arzularına gem vurmuş, dizgin vurmuş, kendisini tutan, nefsine hâkim olan kimse… Açlıktan benzi sararmış, boynu bükülmüş... O dua etti mi… Hele iftar vaktine yakın, oruçlu sofraya biraz erken oturmalı, o vaktini duayla geçirmeli. Akşam ezanının top patlama veyahut ezan okunma zamanı yakın olan kısımları çok kıymetli, çok sevaplı zamanlardır. O vakitlerde oruçlu kimse duayla meşgul olmalı… Allah-u Teâlâ hazretlerinden hayırlar istemeli ki duası makbuldür.
Demek ki oruç tuttuğumuz zaman biz de duayı çokça edelim. Buradan şimdi kurnazlık tarafına geçiyoruz. Bir şeyin olmasını istiyorsak oruç tutalım ve o işin olmasına oruçluyken dua edelim. Allah'tan isteyelim ki oruçlunun duası reddolmaz deniliyor, isteğimiz olsun. Tersine kurnazlık tarafından da bu kaideyi çıkartabiliriz. Madem oruçlunun duası makbulmüş, o halde biz de bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, duamızı takviye etmek ve kabul olmasını daha garantilemek için oruç tutuverelim, oruçlu ağızla dua etmeye gayret edelim.
İkincisi;
Da'vetü'l-müsâfiri. "Seyahat eden kimsenin, seferde olan kimsenin de duası makbuldür." Çünkü o bir çeşit mazlum bir kimsedir. Kendi evinin rahatını bıraktı, yola çıktı, yoruldu, tozlandı… Hastalanır, boynu bükük olur; kendi diyarı gibi olmaz, orada ne yapacağı belli olmaz. İşte yolcunun o meşakkatli zamanında Allah ona acıyor, duasını kabul ediyor. Misafirin duası makbul olduğundan, ne mâna çıkar? Şimdi bu hadis-i şeriften kurnazlık tarafını döndürelim, kendimize bulmaya çalışalım. Yolcuyu misafir edersek, duasını alırsak bize ettiği dua geçerli olduğundan sevap kazanırız, kâr ederiz. O bakımdan yolcuları barındırmaya, misafir etmeye gayret etmeli.
Hacca giden kardeşlerimizden duyuyorduk. Anadolu'nun şehirlerine geldikleri zaman otobüslerin etrafına ahali üşüşür, "Hadi bizim eve misafir gelin." diye çağırırlarmış. Demek ki dedelerimizden öğrendiğimiz huylar, âdetler güzel! Öyle yapınca o gelecek, bir şeyler yiyecek… Bir kere kendi rızkıyla beraber gelir, eve bereket bırakır, öyle gider. Ev sahibini rızkını yemesi mümkün değil, kendi rızkıyla gelir. Hatta kat kat fazlasıyla gelir. Ondan sonra günahları affettirmiş olarak gider. O bakımdan duası da makbul olduğundan yolculara ihtimam etmeliyiz.
Geçenlerde bizim bir seyahatimiz oldu. Uzun bir yere gideceğiz, gece oldu, bastırdı. Yolda uğradığımız kasabada ihvanımızdan birisinin evine gittik.
"Selamun aleyküm."
"Aleyküm selam."
Evi kocaman, üç katlı… Aslında biz otele de gidebiliriz, paramız da var, parasız değiliz ama hem arkadaşı görmüş oluruz hem de o demek ki sevap kazanacaktı biz yolcu olduğumuz için…
"Selamun aleyküm." dedik.
"Aleyküm selam" dedi.
"Kusura bakmayın, evde hanım yok." dedi.
"Pekâlâ öyleyse." dedik. Zaten ya o kasabada ya biraz sonraki kasabada kalacaktık. "Selamun aleyküm" dedik, gittik.
Kardeşlerim! Burada bir şey var. Bir insanın evde hanımı olmazsa misafir ağırlayamayacak mı? Ağırlar, ne olacak… Buyur edersin, zor bir şey değil. Ben şahsen hiç korkmam, evde ister hanım olsun ister olmasın. Kapıda, "evde hanım yok" demek bana İslâmî bakımdan güzel, edebe uygun bir şey olarak görünmedi. Tabi insan yakın kardeşimiz, ihvanımız diye bir şey demiyor ama bunu vaazda da söylemeden edemedim. Misafiri ganimet bilmek lazım!
Peygamber Efendimiz' in bir hadis-i şerifi var, diyor ki; "İnsanın kapısındaki dilenci Allah'ın kendisine hediyesidir." Kapıya gelmiş, tak tak vuruyor;
"Allah rızası için bir şey ver." diyor.
Hadis, "Allah'ın hediyesidir." diyor yani demek ki ona biraz bir şeyler vereceksin. Gelen dilenci olmazsa bir arkadaş olursa daha üstün olur. Yolcu olursa daha üstün olur. Bir hocası olursa daha da üstün olur. O bakımdan o arkadaşımız yanlış bir şey yaptı. Biz kalktık, bir başka arkadaşın evine gittik. Kapıyı çaldık, onlar da güleç yüzle karşıladılar. Allah razı olsun, gece saat ikide bizi misafir ettiler.
Hocamız rahmetullâhi aleyh; "Bir beldede bir insanın arkadaşı, ihvanı olur da otele giderse arkadaşlığa sığmaz." derdi. Paramız var, otele gidebiliriz ama arkadaşlığa sığmaz. Hatta otelde de daha rahat ederiz. Çünkü arkadaşımızın imkânları mahdut olabilir; yatağı dar, somyası kötü, temizliği az olabilir. Ben giderim birinci sınıf otelde, banyolu bir odada rahat ederim ama; "Arkadaşın olduğu yerde otele gitmek arkadaşlığa sığmaz." diyor.
Hocamız lokantada yemek yemeyi hiç tavsiye etmezdi. Bir arkadaşın evinde tuzla ekmek, zeytin peynir, katıksız kuru ekmek yemek lokantaya gitmekten daha hayırlıdır. Terbiye o olduğu için kapıyı çaldık, gittik. O da öyle dedi. İnsanın nefsine de biraz ağır geliyor, tabi boynu bükülüyor, üzülüyor.
Siz öyle yapmayın! Misafiri ganimet bilin! "Bana hayır, sevap ve bereket getirecek bir kimse, kısmet kapıma geldi." diye sevinerek kapınızı açın. Ne olacak yani…
Suudi Arabistan'a giden, hac ve umre yapmış olan bir insan için hem misafir olmak kolay hem de misafir ağırlamak kolay. Orada misafir salonu gibi bir salona yirmi kişi alıyorlar. Bir yatak, üstüne bir örtü, tamam… Konforlu bir şey olmasına lüzum yok. Sonra evde ne varsa onu çıkartırsın.
"Yemek yok."
Yemek yoksa kahvaltılıklar buzdolabında dolu, olur yine… Bizimkiler kahvaltılıkları yemekten saymazlar. İlle pişmiş baklava, börek, pilav, kızartma, dolma, et, süt… bir şeyler isterler. Hayır, öyle değil! Bir ekmek olursa, yanında bir katık oldu mu yeter.
Onun için misafirden korkmayın, misafir ağırlamaktan geri durmayın. Yanlış bir şeydir. İslâm'da misafire, yolcuya ikram etmek hadis-i şeriflerden öğrendiğimize göre fevkalade sevaplı ve kıymetlidir. Duası da makbul olduğundan onun duasını almak için insan elinden geleni yapmalı.
Ve da'vetü'l-mazlûmi. "Mazlumun duası da müstecaptır."
Başka bir hadis-i şeriften biliyoruz ki kâfir bile olsa duası kabul olur. Mazlumun mü'min olma şartı da yoktur. Zulme uğrayan şahıs ister Hristiyan, ister Yahudi, ister Mecusi olsun… İster başka bir kimse olsun… Mazlum ise, haksız bir muameleye tâbi tutuluyorsa… O da boynu bükük feryat edip de dua ediyorsa Allah onun da duasını kabul eder. "Sen benim mü'min kulum değilsin, ben senin duanı kabul etmem." demez. Mazlumun duası makbuldür.
O bakımdan zulmetmemeye, kimsenin bedduasını almamaya herkesin çalışması lazım. Herkes bunu yapıyor da… Mesela sokakta gidip birisine veya mahallemizde bir kimseye zulmedemeyiz. Çünkü polis var, mahkeme var, hapis var. Onun için kolay kolay kimse kimseye zulmetmiyor. Fakat başka türlü zulümler oluyor. Koca karısına zulmediyor, dövüyor. Adam çocuklarına zulmediyor. Zalim, baskı kuruyor, olur olmaz şeyden pataklıyor. O da zulümdür.
Sonra karı koca birbirinden ayrılıyorlar. Geçinememişler, ayrılmışlar. Olmasaydı iyiydi ama, tamam. Artık bir arada yaşamayacaklar belli, birisi ötekisinin işini yokuşa sürüyor; "İnleteceğim seni, perişan edeceğim seni, mahvedeceğim seni..." filan diye bir türlü boşandırmıyor. Öyle tanıdıklar var, Güneydoğu Anadolu'da… Evlenmiş, geçinememişler, ayrılmış. Adam gelmiş Ankara'ya. Kadın inadına boşanmıyor, bu adamcağız burada kıvrım kıvrım kıvranıyor. Bu da bir zulümdür. Geçineceksen oturup geçinirdin, geçinemedin ayrıl.
Yani muhterem kardeşlerim, zulmün çeşitleri var. Mazlumun duası makbuldür, insan her çeşit zulümden sakınmalı, kaçınmalı. Zenginin hayrını, sadakasını geç vermesi, borçlunun alacağını geç vermesi de zulümdür. Ben borçluyum, falanca kimse alacaklı, ben ona parasını vermiyorum hâlâ; bu da zulüm. Allah affetsin. Onu da acele vermeye çalışmak lazım. Adam sana lütfetmiş, ihsan etmiş, ikram etmiş bir borç veya mal vermiş. Sen ona borçlanmışsın, parayı vermiyorsun…
Oradan anlaşılıyor ki millet zulüm nedir, zalimlik nasıl olur, bunu pek bilmiyor. Onu kâr sanıyor ama kâr etmiyor, zarar ediyor.
Hasılı zulmün çok çeşitleri var kardeşlerim. Hadis-i şerifte geçiyor ki:
Matlu'l-ganiyyun zulmün. "Zenginin hayrını, sadakasını geç vermesi zulümdür."
Sadaka verecek, ötekisi onun alacaklısı filan değil. O fakiri biraz bekletmesi bile zulümdür, diyor. Hemen götürüp verecek, bekletmeyecek.
O bakımdan aziz kardeşlerim, zulmün her çeşidinden uzak durun. Çünkü mazlumun duası makbuldür. Açar ellerini, bir beddua eder, Allah da duasını kabul eder; senin feleğin şaşırır, evinde derbeder olursun, çoluk çocuğuna bir şeyler gelir, senin malına bir şeyler gelir, ticaretine bir zararlar gelir, nerden geldiğini anlayamazsın bile.
Allah-u Teâlâ cümlemizi adaletli, hoş halli kimseler eylesin, zulmetmekten ve zulme uğramaktan korusun.
Selâsün a'lemü enne hunne hakkun; mâ afe'mruun an mazlemetin illâ zâdühullâhu bihâ izzen vemâ feteha raculün alâ nefsihi bâbe mes'eletin yebteğî bihâ kesreten illâ zâdühullâhu bihâ fakran vemâ fetaha raculün alâ nefsihî bâbe sadakatin yebteğî bihâ vechallâhi teâlâ illâ zâduhullâhü bihâ kesreten.
Bu hadis-i şerifte de Efendimiz buyuruyor ki:
Selâsün. "Üç şey vardır." A'lemü. "ben biliyorum ki…" Enne hunne hakkun. "Onlar hakikattir."
"Şu üç söylediğim şey gerçektir, hakikattir, doğrudur."
Neymiş o doğru olan üç şey?
Mâ afe'mruun an mazlemetin illâ zâdühullâhu bihâ izzen. "Bir kişi kendisine yapılmış olan bir haksızlığı, bir zulmü affederse Allah o affından dolayı mutlaka onun izzetini arttırır." İzzetini, şerefini arttırır. Birisi kendisine haksızlık etmiş, zulmetmiş; o da onu affediyor. Zulme karşılık affediyor. Affederse Allah bu affeden kimseyi izzetlendirir, kıymetlendirir, değerlendirir, daha yüksek mevkilere, makamlara vasıl eder. Çünkü zulmeden karşı taraftı, zulme uğrayan kendisiydi; kendisi yine affetti. O zaman izzet buluyor. Bu gerçektir, bu böyle olur; kaide böyledir.
Vemâ feteha raculün alâ nefsihi bâbe mes'eletin yebteğî bihâ kesreten illâ zâdühullâhu bihâ fakran. "Bir adam kendi üzerine dilenmek kapısını açar da 'dileneyim de malım çoğalsın' diye düşünerek dilenme yolunu seçerse, Allah onun fakirliğini mutlaka arttırır." Ondan zenginleşmez, inadına fakirliğini arttırır. Burada şart olarak Efendimiz arada bir cümle söylüyor; yebteğî bihâ kesreten, yani mal depolamak için, malı artsın diye dilenirse… Çünkü bazen hakikaten fakir insan vardır, el açıyor "Allah rızası için bir sadaka ver." diyor. Onu aldı mı, gidip karnını doyuracak.
Medine-i Münevvere' de fakirin birinin başına bizim arkadaş gitmiş, "Al şu parayı." demiş. "Teşekkür ederim, almam. Biraz önce birisi verdi, bugünkü ihtiyacımı karşıladım. Bir başka fakire ver." diyor. Zenci kadıncağız, kenarda duruyor, önüne birkaç şey koymuş, satıyor. Fakir ama birisi daha önce bir sadaka verdiği için, artık o günkü ihtiyaç karşılandığından ötekisini almıyor. Çünkü Peygamber Efendimiz' in şehrinde… Çünkü iyi Müslüman… Biliyor ki "daha çok olsun, daha çok olsun" diye dilendiği zaman Allah'ın hoşuna gitmeyecek o şey. İhtiyacı kadarını alıyor, fazlasını almıyor. "Bu kadarı bana yeter, gerisini başka fakire ver." diye tok gözlülük yapıyor.
Demek ki insan çoğalsın diye dilenciliğe kalkışırsa Allah onu çoğaltmaz, inadına fakirliğe düşürür.
Vemâ feteha raculün alâ nefsihî bâbe sadakatin yebteğî bihâ vechallâhi teâlâ illâ zâduhullâhü bihâ kesreten. "Bir adam da kendi üzerine sadaka kapısını, insanlara tasadduk etme yolunu açar da onunla Allah'ın zatını ve rızasını kazanmayı murat ederse Allah-u Teâlâ hazretleri elinden para çıktığı ve sadaka olarak, hayır olarak kesesinden bir eksilme olduğu halde onun malını çoğaltır."
Yani sadaka verenin malı çoğalır, dilenenin fakirliği artar, affeden insanın izzeti çoğalır. Bunlar haktır. Bu manevi kaide böyle yürür. Allah-u Teâlâ hazretleri böyle yapar. Kendisine zulmeden kimseyi affedeni aziz kılar. Malım çoğalsın diye dilencilik yapan kimsenin fakirliğini arttırır. Allah'ın rızasını kazanmak maksadıyla sadaka yolunu tercih eden, hayrat-u hasenat yapan kimsenin de cebinden, kesesinden para çıksa bile neticede Allah malını çoğaltır, onu daha zengin hâle getirir.
Onun için bizler de affedici olalım. İstemekten, dilenmekten son derece sakınalım ve sadaka yolunu tercih edelim.
Muhterem kardeşlerim! İstemekten sakınalım derken, içimize bir itiraz gelir, "Ya biz dilenci miyiz, zaten istemiyoruz." filan diyebiliriz ama bir kere milletçe umumiyetle istiyoruz. Amerika'dan istiyoruz, Avrupa'dan istiyoruz… Ne diye isteyelim, kâfirden bir şey istenir mi?
Birisi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' e geldi, hediye olarak bir şey vermek istedi de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri; "Biz kâfirlerden, müşriklerden bir şey almayız. İstersen parayla sat. Parayla alırım ama parasız kabul etmem." dedi. Yani biz müşriklerden bir şey almayız, ne diye onlara boyun büküyoruz? Sanki o bize yardım yaptığı zaman aslında o yardım mı oluyor? Kendisinin döküntüsünü bize veriyor, ondan sonra acısını kat kat başka şeyden çıkartıyor.
Kore harbinde, harbe girmiş çıkmış delik deşik olmuş olan cipleri vermiş bize. Ondan sonra onların yedek parçalarından verdiğinin kat kat fazlasını çıkartmış. Zaten kendi memleketinde onları hurdaya atacaktı. Boyamış filan, sonra getirmiş bize vermiş.
İstiyoruz... Onur sahibi olacağız, almayacağız! Çinlilerin memleketlerinde zelzele olmuştu. Adamlar miktarını söylemediler, çok insan öldü; büyük bir zelzele oldu. O zaman Kızıl Haç, Avrupalıların ve Amerikalıların yardım teşkilatları yardım etmek istedi, Çinliler kabul etmediler. "Lüzum yok, almıyoruz." dediler. Demek ki milletçe isteme huyundan bir kere bir vazgeçmeliyiz.
Kimseye bağımlı olmadan, alnımız açık. Çünkü insan istedi mi borçlu olur. Adam ikide bir "Verdim, vereceğim, kongreden geçti, geçmedi…" diye oynatıyor. Kediye bir şey gösterirsin, kaldırırsın, zıplattırırsın, tekrar yanaştırırsın, koklatırsın, tekrar zıplatırsın; oyun oynuyor yani. O bakımdan tokgözlü olalım.
Peygamber Efendimiz sahabesiyle konuşurken, beyat ederken hiçbir şey istememek üzere şart koşarmış. "Kimseden hiçbir şey istemeyeceksiniz ha! Dilenmeyeceksiniz, istemeyeceksiniz. Fakir de olsanız istemeyeceksiniz." diye şart koşarmış. Onlar o şarta o kadar riayet etmişler ki devenin üstüne binmişken kamçısı düşse inip kendisi alırmış. Deveden inmek, binmek kolay bir şey değildir. Ya deveyi ıhtıracaksın ya da üstüne çıkmak kolay bir şey değildir. Ama kendisi inip kamçıyı alırmış, arkadaşına "ver şu kamçıyı" demezmiş, istemiş olmayayım diye.
Bu bakımdan istememeye, tokgözlü olmaya kendimizi alıştıralım. Gözümüz, gönlümüz tok olsun; kimseden bir şey istemeyelim. Kimsenin malında gözümüz yok, verirse Allah verir. Allah'tan dileyelim, başkasına boyun bükmeyelim, el açmayalım.
Selâsü fedâile min saadeti'l-mer'il-müslimi fi'd-dünyâ; el-câru's-sâlihu ve'l-meskenü'l-vâsiu ve'l-merkebü'l-heyyinü.
"Üç fazilet vardır ki Müslüman insanın bu dünyada mutluluğunun alametidir."
Bir; el-câru's-sâlihu. "İyi bir komşu." İki; ve'l-meskenü'l-vâsiu. "Geniş, ferah bir ev." Üç; ve'l-merkebü'l-heyyinü. "İyi, hafif, güzel bir binek."
"Bunlar kişinin mutluluğunun alametidir, sebebidir. Bunlara sahip olan dünyada mutlu olmuş olur." diye Efendimiz bildiriyor.
Birincisi, iyi komşu… Demek ki insanın komşusu iyi oldu mu, ne mutlu o kimseye. İkincisi, geniş ev... Aslında insana bir oda, iki oda yetecek gibi oluyor ama misafir geldiği zaman bayağı odaların geniş olmasını temenni ediyor. Onun için evinin geniş olması, ferah olması istenen bir şeydir. Allah cümlemize iyi komşular, geniş evler nasip etsin. Bir de güzel bir binek... Güzel bir binek oldu mu, ne mutlu o kimseye. Dünyanın saadetinin bir vesilesi olmuş oluyor.
Selâsün münciyâtün haşyetullâhi teâlâ fi's-sırri ve'l-alâniyeti ve'l-adlu fi'r-rıdâ ve'l-gadabi ve'l-kasdu fi'l-fakri ve'l-ğınâ ve selâsün mühlikâtün, heven müttebeun ve şuhhun mutâun ve i'câbü'l-mer'i bi-nefsihî.
Bu hadis-i şerifin muhtevası biraz zengin. Efendimiz buyurmuş ki:
Selâsün münciyâtün. "Üç şey vardır ki bu üç şey insanı kurtarıcıdır." Bunlara sahip olan Allah'ın azabından, ikabından, gazabından kurtulur. Cennete girer, ikram-ı ilahiyeye nail olur.
Neymiş bu insanı kurtaracak olan şeylerin birincisi?
Haşyetullâhi teâlâ fi's-sırri ve'l-alâniyeti. "Gizlide ve âşikârede Allah-u Teâlâ hazretlerinden korkmak." Tabi tanınmış, bir maruf insan âşikâre de herkesin gördüğü yerde kötülük yapmaktan korkar da tenhada yapar. Kimse görmeyecek yerde, kimse görmeyecek zamanda yapar.
Suudlu aileler, Suudi Arabistan'dan uçağa biniyorlar; kapalı, çarşaflı ve peçeli… Havaalanından iniyorlar; hepsi kısa kollu, japone, etek kısa... Sen demek ki Allah'tan korkmuyormuşsun. Suud'un idaresinden korkuyor, oradayken görünmüyor, göstermiyor ama Türkiye'ye geldiği zaman, Aksaray'da gezerken veya Avrupa'ya gittiği zaman orada açık geziyor. Saçı meydanda, göğsü meydanda, tesettüre riayet etmiyor; onun nazarında haram helal fark etmiyor.
Olmaz! Âşikârede ve gizlide insanın Allah'tan korkan kimse olması lazım. Allah'tan korktuğu hatta gizlide daha çok belli olur. Önünde para var, sahibi yok, uzatsan alacaksın, senin olacak; hayır, almıyor, "Bu benim hakkım değildir." diyor, yürüyüp geçiyor. Veyahut kimsenin görmediği bir yerde bir günah işleme imkânı var, nefis de çekiyor, şeytan da kışkırtıyor; "Hayır, ben bunu yapmam." diyor. İşte tenhada ve kalabalıkta, âşikârede ve gizlide Allah'tan korkan bir insanın bu duygusu onu kurtarır. Kurtarıcı bir duygu bu, böyle olan kimse kurtulur.
Ve'l-adlu fi'r-rıdâ ve'l-gadabi. "Kızdığı zaman da hoşnut olduğu zaman da adaletten ayrılmamak..." Bu da insanı kurtarıcı bir duygudur. Bizler umumiyetle kızdığımız ve kin tuttuğumuz kimseye haksızlık etmeyi severiz. Onu inletmek, kıvrandırmak hoşumuza gider; insan tabiatı böyledir. Sevdiğimiz kimseye de iltimas geçeriz. Hocalar da öyle yapar; sevdiği talebeye bol not verir, sevmediği talebeye zor yerden sorar, inadına sınıfta bırakır filan. Bu doğru olmayan şeyi, insanoğlunun içinde böyle bir duygu vardır diye bileceğiz.
Bundan kendimizi korumalıyız. Kızsak kızgınlığımız bizi adaletten ayırmamalı; sevsek sevgimiz bizi haksız muameleye sevk etmemeli. Sevsek de kızsak da adaletli olmalıyız. Hak edene vermeli, hak etmeyene vermemeliyiz. Kızdığımız kimse doğru söylerse tasdik etmeliyiz. Sevdiğimiz kimse yanlış söylerse, "Seni severim ama söylediğin yanlış, bunu böyle yapmamalısın." diye ona itiraz etmeyi becermeliyiz.
Geçen gün anlattılar. Bizim kıymetli bir kardeşimiz vardı, Allah rahmet eylesin, arabayla Suudi Arabistan'a giderken bir trafik kazasında ailesiyle beraber vefat etti. Orada hocalık yapıyordu. Mekânı cennet olsun. Çok hoşuma giden birkaç şeyini söylediler, size nakletmek istiyorum. Bizim arkadaşlara, "Hiçbir sabah namazından sonra uyumadım." demiş. Yani, "On yaşından beri hep sabah namazına giderim. Hiç de sabah namazından sonra uyumadım." İlim, öyle birikiyor. Sabah namazından sonra uyumuyor; çalışıyor çalışıyor çalışıyor… Alim oluyor. Sabahtan sonra uyudu mu bir ağırlık çöküyor insanın üstüne, ondan sonraki gününü de uykulu uykulu geçiyor. Çok uyuduğuna göre daha zihni berrak olsa… Hayır, öyle olmuyor; çok uyuyunca daha uyuşuk oluyor.
Pazar günü insan işe gitmediği zaman öğleye kadar uyur. İkindide yine ağzı ayrılacak gibi esner.
Neden?
Uyku uykuyu getirir. Uyku maya gibidir, öteki uykuyu da getirir. Bizim oralarda bir tekerleme var; "Uyku kırk kantar, uyudukça artar." derler. Uyudukça artar. Demek ki o kardeşimiz uyumuyormuş, çalışıyormuş. Maşaallah! Keşke sağ olsaydı, İslâm'a ne güzel hizmet ederdi.
Bir şeyi daha hoşuma gitti. Bir toplulukta vazifeli olarak gitmiş. Yüksek bir şahıs karşısında toplantıda konuşuyor ama çok yüksek bir kimse. Çıkmış; yanlış, ters, imana uygun olmayan şeyler söylemiş. Kimse itiraz edemiyor. Güya o da mü'min ama dini iyi bilmediği için yanlış şeyler söylemiş. Etrafındakiler de ona olan sevgilerinden, saygılarından itiraz edemiyorlar. Bu adam kalkmış, demiş ki:
"Yanlış oldu, öyle olmaz. Bu şey yanlıştır, sizin söylediğiniz İslâm'a uygun değildir. Siz Müslümanların fikrini değil de kâfirlerin fikrini sanki müdafaa eder duruma düştünüz. Sizin bu prensibiniz yanlış, İslâm'da bu böyle değildir." diye bir güzel itiraz etmiş. Karşıdaki kızarmış, bozarmış, gitmiş, odasına çekilmiş. Ötekiler de demişler ki:
"Bizim başkanı çok üzdün."
Üzdü ama hakkı söylüyor. Hakkı söyleyebilmek lazım! O da onu seviyordu, seviyordu ama sevmek başka haklılık haksızlık başka. Onun için biz sevdiğimiz insan bir yanlış iş yaparsa düzeltebilmeliyiz. Sevmediğimiz insan bir doğru iş yaparsa doğru diyebilmeliyiz. Böyle olmuyor, taraf tutuluyor.
Geçtiğimiz devrede de savcı veya karakol amiri hangi zihniyetten ise gelen sanığın kendi zihniyetinden olanını arka kapıdan kaçırtıyor. Bunu biliyoruz. Savcı salıvermiş veya karakoldaki adam salıvermiş diye hep duyuyorduk. Böyle olmayacak! Sevgi ve kızgınlık insanı adaletten ayırmamalı.
Böyle olursa ne olur?
Bir insan kızsa da sevse de adaletten ayrılmazsa bu duygu onu kurtarır. Dünya ve ahiretin dertlerinden, sıkıntılarından, cezalarından halas olur.
Ve'l-kasdu fi'l-fakri ve'l-ğınâ. "Zenginlikte de fakirlikte de orta orta yoldan giden, taşkınlık ve azgınlık yapmayan, israf veya feryâd-u figan etmeyen, itidalli olan kimse…"
Bu duygu da insanı kurtarır. Fakir umumiyetle feryâd-u figanı basar; zengin umumiyetle israfa düşer. Bu ikisi de yanlış. Zengin ölçülü, fakir sabırlı olacak.
Hadisin öbür kısmında, selâsün mühlikâtün buyuruyor. Bunlar münciyât idi, insanı koruyacak, kurtaracak şeylerdi. Yani her zaman ölçülü olmak, her zaman adaletli olmak, her zaman Allah'tan korkmak; bunlar kurtarır.
Peygamber Efendimiz; "Şu üç şey de insanı helak eder." diyor. Helak edecek şeyleri de öğrenelim;
Birisi; heven müttebeun. "Peşine takılınıp da sürüklenilip gidilen hevâ-i nefs." Bu insanı helak eder. Çünkü insanın içindeki arzulara kontrolsüz olarak tâbi olması sonunda çok günahlar işlemesi her zaman görülüyor. "Nefsim istedi, canım çekti, yaptım." diye içki içiliyor, kumar oynanıyor, haramlar irtikap ediliyor vs. Birçok şey hevâ-i nefse uymaktan oluyor. Onun için insanın en büyük düşmanlarından birisi hevâ-i nefsidir.
Süleymaniye kütüphanesinde eski kitapları karıştırıyordum. Çok güzel, yaldızlı bir kitap elime geçti. Fotoğrafını da çektim. Şemalar yapmış, insanoğlunu ortaya koymuş, etrafını dört duvarlı bir kale gibi yapmış. Dört duvarında dört tane komutan var, insanı koruyorlar. Kalenin dış tarafına da düşman gelmiş saf bağlamış. Kaleyi muhasara etmiş, dört yanını sarmış. Onlar da hücum edecekler.
Kalenin bir duvarının karşısındaki düşman ne?
Hevâ-i nefs. Onu bir düşman saymış. Onlar insana hücum edip mahvetmek üzere etrafta dolaşan düşman gibidir. Birisi hubb-ı dünya, birisi şeytan, bir tanesi daha var.
Onun için hevâ-i nefse uymamaya çok dikkat etmeliyiz. Hevâ-i nefs, gözünü kapattığın zaman insanın içinden canının çektiği, iştiha duyduğu şeylerdir. Nefis; çok yemek, çok uyumak, çok gezmek, çok gülmek, çok eğlenmek, boş gezmek ister. Çalışmaya yanaşmak istemez, açlığı sevmez, oruçtan bucak bucak kaçar. İbadeti sevmez, tembellenir, çeşitli bahaneler bulur, kaçacak delik arar.
İşte Müslüman olarak nefsin o arzularına set vurabilmeliyiz. Başlıca mühim işlerimizden birisi budur. Onun için nefsimize tâbi olmayalım, hevâmıza uyup da helak olmayalım. "Eğer insan hevâsına uyarsa bu hevâ insanı helak eder." diye Peygamber Efendimiz bildiriyor.
İkincisi; "İnsanı itaati altına almış olan cimrilik duygusu." Cimrilik duygusu da insanı mahveder. Müslüman insan cömert olmalı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'den ve evliyâullahtan, büyüklerimizden gördüğümüz cömertliktir. İnsan kesesinin ağzını açacak, gücünün yettiğince hayırları yapacak. İnsan ne kadar eli açık, cömert olursa Allah hem ona bereket verir hem kazancını çoğaltır hem de sevabı artar. Onun için Rabbimiz cümlemizi cömert olmaya muvaffak eylesin. Cömertliği sevdirsin, hayır ve hasenat sahibi eylesin.
Eğer cimri olursa, cimrilik de insanı helak eder. Cimri olduğundan zekâtını vermez, günaha girer. Sadakayı vermez, günaha girer. Malı ile cihat etmez, günaha girer. Müslümanlık geriler, gelir düşmanlar, malını mülkünü alır.
Suriye Halep'te birisini anlattılar. Beş tane fabrikası varmış, oradaki Müslümanlar gelip kendisinden yardım istedikleri zaman vermemiş. Ondan sonra başa Hafız el-Esed idaresi geldiği zaman bütün mallarına el koymuşlar. "Ah! Keşke o Müslümanlar geldikleri zaman onlara yardım etseymişim. Şimdi mallara da el koydular." diyormuş. Kendisine hiçbir şey vermiyorlar diye üzülüyormuş.
İnsan cimrilik etti mi melekler; Allahümme a'tı mümsiken telefâ. "Yâ Rabbi! Cimri, pinti, eli sıkı olanın, vermeyenin malına telef ver!" diyor, öyle dua ediyorlar. Yani Allah onun malını telef eder. Yangın olur, zelzele olur, su basar, hırsızlık olur, arsızlık olur; çeşitli şeyler olur, malı elinden gider. Bu da ilahî bir cezadır.
İstimlak olur, bedelinden düşük olur. İstimlak olmasaydı oraya kaç tane apartman yapacaktı. Müteahhide verseydi şu kadar para kazanacaktı. İstimlak olur gider.
Bir arkadaşımız söyledi. Bir vakıf toplantısında herkes vakfa bir miktar para vermeyi kabul etmişti. Bir arkadaş da çıkartmış, "Ben de beş yüz bin vereceğim." demişti. Ertesi gün onu yolda gören birisi demiş ki:
"Ya sen beş yüz bin lirayı çıkartıp nasıl verdin? Hiç o kadar çok para verilir mi?"
Elli lirayla, yüz lirayla hayır bitiyor mu? İş yürür mü? Elbette çok vermesi lazım! "O kadar parayı nasıl verdin? Elin titremedi mi?" filan diye alay edince o arkadaşımız da demiş ki:
"Abi, sen benim babamın yaşıtısın. Onun akranısın, arkadaşısın. Biliyorsun babam bir ay önce, bir hafta önce neyse öldü, ahirete gitti."
Böyle hatırlatmış ona. Yani, "Sen onun yaşıtısın. Bak, babam ahirete göçtü. Sen de yakın zamanda öleceksin. Onun için hayrını hasenatını yap. Niye böyle hayır yapanla alay ediyorsun?" gibi söylemiş.
O da "Beni ölümle tehdit etme." demiş. Ölümle tehdit değil, Allah söyletmiş oluyor. Ondan sonra şehrin göbeğinde çok kıymetli geniş bir arazisi, arsası varmış. Onu hesaplıyormuş ki, "Oradan şu kadar milyon, bu kadar milyar gelir." filan... Belediye, "Orayı park yapacağım, bahçe yapacağım vs." diye bir istimlak etmiş. Tabi istimlakın ölçüsü onun o zamanki serbest piyasadaki rayicinin çok altında kaldığından milyonlar, milyarlar zarar etmiş. Ötekisine, "Sen nasıl beş yüz bin lirayı verirsin." derken, kendisi vermemek taraftarı olduğunu söylerken, "Ben olsaydım veremezdim." derken bu sefer Allah-u Teâlâ hazretleri nasıl malından çatur çutur daha fazlasını alıyor.
Onun için cimrilik insanı helak eder. Peygamber Efendimiz' in söylediğine göre helak edici şeylerden birincisi hevâ-i nefs, ikincisi insanı tesiri altına almış olan cimrilik, pintiliktir. Bu da insanı helak eder.
Muhterem kardeşlerim! Cömert olun. Allah cömerte cömertçe muamele eder. Dünya ve ahiretin hayırlarına erdirir. Cenneti kazandırır.
Ve i'câbü'l-mer'i bi-nefsihî. "Üçüncü helak edici huy da kişinin kendi nefsini beğenmesidir." Kendi kendini beğenmesi, mağrur ve burnu büyük olmasıdır. Adam beğenmez, kimsenin yanına sokulmaz, tenezzül buyurmaz, sofrasına gelmez, hor görür, hakir görür… İşte bu kendini beğenmek de hiç makbul olmayan bir huydur. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu huyu insanı helak edici bir huy olarak ifade ediyor.
Rabbimiz bizi mütevazı kullar eylesin, tevazudan ayırmasın ve kibirden, kendini beğenmekten, ucubdan uzak eylesin.
Bi-hürmeti esmâihil hüsna ve bi-hürmeti habîbihil mücteba ve bi-hürmeti esrâr-ı sûreti'l-Fâtiha.
06.04.1986 -
Cennet ve Cehennemdekiler
07.08.1988 -
İnsaf, Allahın Duaları
