Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi’l evvelîne ve’l âhirîn. Seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ Muhammedini’l Mustafa ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’l cezâ. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Bu hadis-i şerifi Ebû Şeyh rahmetullâhi aleyh kitabına kaydetmiş. Ebu Hureyre radıyallahu anh Peygamber Efendimiz’ den rivayet etmiş. Allah-u Teâlâ hazretlerinin kendisine bildirmesi ile Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:
''Aziz ve celil olan Allah-u Teâlâ hazretleri şöyle buyurur: 'Kulum benden bir şey isterse, ben ona istediğini bahşederim, veririm. Eğer kulum benden bir şey istemezse ona gazap ederim.''
Peygamber Efendimiz, mânasını Allah-u Teâlâ hazretlerinden nakil ve rivayet ediyor. Allah’ın öyle buyurduğunu kendisine bildirmesi üzerine o da bizlere naklediyor. Aziz olmak. ''Aziz Allah'' diyoruz. ''Allahu azze ve celle.'' diyoruz. ''Mutlak mânada her yönden galip olmak.'' mânasına gelir.
Ayet-i kerimede geçiyor: Ve-azzenî fi’l-hitâb. ''Benim karşıma çıktı, benimle münakaşa etti ve münakaşada beni yendi.'' demek. Her şeyi yenen, her şeye galip gelen olduğu için Allah-u Teâlâ hazretlerine azze diyoruz. Celle de ''celil olmak, yüce olmak, ulu olmak'' mânasına geliyor. Peygamber Efendimiz; ''Kudreti sonsuz olup da her şeyi yenen ve ululuğuna son ve nihayet bulunmayan yüce Allah-u Teâlâ hazretleri buyurur ki'' diyor.
''Kulum benden bir şey isterse istediğini veririm. İstemezse ona gazap ederim.'' Bu ikinci cümlesi daha önce duymamış olanlar için oldukça şaşırtıcı olabilir. Çünkü dünya insanları ve dünya zenginleri kendisinden bir şey istenmediği zaman memnun olurlar. Biraz fazla istendiği zaman yüzleri kırışmaya, buruşmaya başlar. Bir insan birkaç defa istedi mi; ''Daha geçen sefer vermedim mi?'' diye itiraza başlarlar. Leyse ke mislihî şey’ün. Rabbimizin misli, emsali yok; onun gibi hiçbir varlık yok. Hiçbir şey O’na benzemez, hiçbir sıfat O’na benzemez. Hiçbir yaratık sıfatlarında ve zatında Allah-u Teâlâ hazretlerine benzemez. Allah-u Teâlâ hazretleri cömerttir ama işte böyle cömerttir. İstendi mi istenileni bahşeder. İstenmediği zaman gazap eder. Doğrudur da.
Hakikaten bir insan böyle kerim Rabbi varken, o Rabbine başvurmazsa istemezse, gafil, cahil, ukala demektir. Daha kim bilir nice kusurları vardır ki Allah’ın gazabına layık oluyor; Allah ıslah eylesin, bizi kendisinin gazap ettiği duruma düşürmesin. Bundan anladığımız şudur ki Rabbimizden istemeliyiz. ''Hocam! Biraz ayıp olmaz mı? Allah-u Teâlâ hazretlerinin dergâhı, ulu dergâhtır, azametli dergâhtır. O dergâhı, o makamı küçük, ufak tefek şeyler için rahatsız etmek caiz olur mu? Acaba irili, ufaklı, her şeyi isteyebilir miyiz?''
Her şeyi isteyebilirsiniz! Duyunca ne kadar hoşuma gitti, her yerde söylüyorum; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuş: ''Ayakkabınızın bağcığı bile kopsa, onu bile Allah’tan isteyin.'' İlla köşkler, saraylar çok büyük şeyler değil; küçük şeyler de istenir, büyük şeyler de istenir. Allah kendisinden bir şey istenmesini seviyor, onun için istememiz gerekiyor. Dua ibadettir, onun için istememiz gerekiyor. O bize bizden yakındır, onun için istememiz gerekiyor.
Allah verir. Kendisine candan iltica eden kullara verir. Vereceği muhakkaktır. Üd’ûnî estecib leküm. ''Bana dua edin ben sizin duanıza isticâbe ederim, karşılık veririm.'' İşte bu isticâbenin mânası üzerinde durmak gerekiyor. Bir karşılık verecek ama nasıl verecek?
Bazen istediğinin aynını verir; bazen istediğinden âlâsını, daha üstününü verir. Bazen de ''Sen onu istiyorsun ama şu maksatla istiyorsun. Alırsan o maksat hâsıl olmayacak, tersi olacak.'' der, vermez; onun yerine başka şey verir. Bazen de senin istediğin şey kadere aykırı ise verilmeyecek bir şeyse vermez; onun yerine sevap verir. O da bir karşılıktır.
Mesela hiç kimse sevdiği bir büyüğünün ölmesini istemez. ''Annem ölmesin, babam ölmesin.'' der, istemez. Dua eder; ''Allah’ım! Ömür ver. Yâ Rabbi! Yaşasın, şu hastalıktan kurtulsun.'' der ama Allah onun ömrünü yazmıştır; şu kadar yaşayacak, ondan sonra ahirete göçecektir. O zaman senin o istediğini aynen vermez, yani o kula ömür vermez. O kulun eceli geldiği için onun canını alır ama sen ona dua ettiğin için yine seni mükâfatlandırır, sevap verir. Ahirette o kadar büyük sevap verir ki Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin kitabında da yazdığı gibi, hadis-i şeriflerde de geçtiği üzere, ahirette bazı kimseler, kendilerine amel defterleri sunulduğu zaman açıp içinde çok hayırlar görecekler, çok sevaplar görecekler. O sevaplara şaşıracaklar. ''Yâ Rabbi! Acaba biz bu sevapları nereden kazanmışız? Biz bunu nereden kazandığımızı bilemedik.'' diyecekler. Allah-u Teâlâ hazretleri onlara buyuracak ki; ''Kullarım! Bunlar sizin dünyada yaptığınız duaların karşılığıdır. O zaman istediğiniz şeyler, benim kaderime muvafık olmadığı için onu yapmadıysam, yerine bu mükâfatı verdim. Onun için bu mükâfatlara, sevaplara nail oldunuz.''
Kâinatın yöneticisi biz değiliz, Allah-u Teâlâ hazretleri. Biz neler neler isteriz. Dağlar olmasın, her taraf ova olsun. Kış olmasın. Yağmur yağsın. Çömlekçi yağmur yağmasın, güneş çıksın ister. Ekin eken de yağmur yağsın da ekinleri sulansın ister. Herkesin kendine göre bir derdi var. Bazen de bu istekler birbirine zıt olur. Allah-u Teâlâ hazretleri kendi azameti ile kendi tasarrufu ile kâinatı hikmetle yönetir. Biz hikmet sahibi değiliz, bilemeyiz. O, hikmetle yönetir. Onun için bizim her istediğimiz olamaz. Bazen de kullar suçlu olur, edepsiz olur, ondan olmaz. Bu işin pek çok yönü vardır ama Allah, dua edenin karşılığını verir.
Bir de şöyle bir durum vardır. Allah-u Teâlâ hazretleri buyurmuş ki; ''Ey Peygamberim! Zalimlere söyle, o zulmü işleyip duruyorken bana dua etmesinler. Çünkü aksini yaparım. Zalim, edepsiz, hem böyle edepsizliği, günahı işliyor hem de şunu, bunu istiyor; o zaman tam onu cezalandıracak şeyi yaparım.'' O bakımdan hikmetleri sonsuzdur. Bazen de olur; Allah-u Teâlâ hazretleri kulun duasının bereketine; kazasını, kaderini, takdirini tebdil eder.
Nasıl tebdil eder?
Dua, başa gelene de fayda eder, başa gelecek olana da gelmemiş olana da tesir eder. Duanın bir tesiri olduğu için Allah-u Teâlâ hazretlerinin bir kaderinden bir kaderine intikale sebep olur. O bakımdan dua dediğimiz şey, müthiş bir şeydir. Dua mazlumun müthiş bir silahıdır. Ne bazukaya benzer ne sitinger füzesine benzer ne daha başka bir şeye benzer. O dua neler yapar. Kul, Allah’ın istediği gibi bir kul olsa o dua nelere kâdir olur. Tabi dinimizin pek çok incelikleri var, ahkâmının derinlikleri var. İnsanın dinde fakih olması, bu ahkâmın hudutlarını bilmesi ile mümkündür. Öyle herkes meseleyi olduğu gibi dümdüz bilemez. Oruç tutmak sevaptır ama bayram gününde oruç tutmak haramdır.
Dün oruç tutuyorduk da birdenbire ne oldu?
Ne olacak! Bayram oldu. Bayram günü oruç tutmak haram. Yeri ve zamanı vardır. Yersiz yaparsan olmaz. Keloğlan gibi her seferinde itilip kakılıp bir cezaya uğrarsın. Her şeyi hikmetle, yerli yerinde yapması gerekiyor, Allah’ın emrini bilerek yapması gerekiyor. Boynu bükük, gözü yaşlı, bağrı yanık, hassas, duygulu, merhametli, sevgili, şefkatli, Rabbine saygılı, haşyetli bir kul olması gerekiyor. Çok istemesi gerekiyor. İstediği zaman Allah verir. Nasıl verir?
Âlâsını verir. İstemediği zaman da gazap eder. Onun için, istemeyi bilelim, istemenin şeklini bilelim. Allah-u Teâlâ hazretleri istemenin usulünü bize Fatiha’da öğretmiş. Pattadak ihdina’s-sırâta’l-müstakîm diye başlamıyoruz. İlk önce besmele ile başlıyoruz, ondan sonra hamd ediyoruz. Allah’ın rahmetinden bizi haberdar eden sıfatları sayıyoruz. Rahman ve Rahîm olduğunu söylüyoruz. Maliki yevmi’d-dîn olduğunu söylüyoruz. Nice sıfatlarını sayıp O’nu övdükten, O’na hamd ettikten sonra dileğimizi söylüyoruz. Demek ki insan duanın şekline de zamanına da itina etmeli. Bazı zamanlar vardır, dua şıp diye kabul olur. Demirin tavında dövülmesi gibi; ısınıp ısınıp örsün üstüne koyulup şekil verilmesi gibi duanın da zamanı vardır. O zaman gelince buyur, yap duanı. O zamanları da kaçırmamak gerekiyor. İnsanın önüne fırsat gelir, güzel değerlendirmeli. Kaçırmamalı, dikkatli olmalı, uyanık Müslüman olmalı.
Onun için bizim manevi yolumuzun büyükleri diyorlar ki; hûş der dem olmalı, Müslüman, derviş, mutasavvıf, arif, her zaman, her nefes alışverişte şuurlu olmalı, gafil olmamalı. Neyin nereden geldiğine, nereye gittiğine, ne olduğuna, çevresinde ne döndüğüne agâh olmalı, ona göre tavır almalı. Dua zamanı ise dua etmeli.
Şakır şakır yağmur yağdığı zaman, rahmet iniyor. Duanın makbul olduğu zamandır. İslâm orduları düşmana saldırdığı zaman duanın makbul olduğu zamandır. Onun için dua etmek gerekiyor. ''Allah Allah!'' diye cihat ediyorlar. ''Niye 'Allah Allah’ diye hücum ettiler?'' Başkaları bizimkilerin halini anlayamaz. Onlar ''hurra'', bizimkiler ''Allah Allah'' diye bağırdı.
Onlar niye ''hurra'' demiş?
Hurra, galiba acele demek; ''Haydi bakalım acele edin, süratli olun.'' Bizimkiler ''Allah Allah!'' diyorlar. Çünkü zikretmenin sevabı var. Yapılan dualar makbul.
Sonra bazı kimselerin duası makbuldür. Annenin, babanın duası makbuldür. Kendisine ittibâ edilen hocanın duası makbuldür. Anne babanın ve hocanın duası da geçer, bedduası da. Onun için onları ganimet bilmek gerekiyor. Hayır dualarını almaya çalışmak gerekiyor. Hastanın duası makbuldür. Yolcunun duası makbuldür. Hacının, umre yapan kişinin eve dönene kadarki zamanda duası makbuldür. Yolda yakala, hudutta karşıla; duasını al. Çünkü evine daha gelmedi. Eve geldi mi, seferîlik hali bitmiş olur. O istisnaî mevsim kapanıyor, sezon kapanıyor. Eve geldi mi bitiyor; eve gelmeden duasını almak gerekiyor.
Bizim Güneydoğu Anadolu’nun ahalisi meseleyi gayet iyi bilirler. Hacıları evlerine alırlar. Onlara ikramda bulunurlar. Sevabını bildikleri için; ''Aman ne olur, buyurun bize gelin.'' diye rica ederler, otobüsteki yolcuları paylaşırlar.
Sonra, mazlumun duası makbuldür. Kâfir bile olsa makbuldür. İşin fena tarafı bu! Onun için kimseye zulmetmemek gerekiyor. İnsan zulmedince burnundan fitil fitil gelir. Mazlumun duası makbuldür.
Bir de Müslüman kardeşin, arkadaşın, Müslüman kardeşe arkadaşa o yokken, onun olmadığı yerde, onun gıyabında yaptığı dua makbuldür. Sen şimdi burada tek başına duruyorsun, Ahmet adlı kardeşini hatırlıyorsun; ''Yâ Rabbi! Şu kardeşime hayırlar ihsan eyle.'' diyorsun. O yok ortada. Ortada bir menfaat, yağcılık, dalkavukluk bahis konusu değil; sırf hatırına geldi, onun için dua ediyorsun. Arkadaşın arkadaşa gıyabında yaptığı dua makbuldür. Belki en süratle makbul olan dualardan birisi de budur. Onun için ne yapacağız. Arkadaşımızın bize dua etmesini sağlayacağız. Bizim de ona dua etmek suretiyle onun iyiliğini istememizin mümkün olduğunu bilerek arkadaşlarımıza dua edeceğiz.
Rabbena hep bana! Rabbena hep bana!
Evet hep sana verir ama merak etme gayb hazinelerinde bir şey eksilmez; ona da istersen, ona da verir. Ona verdiği seninkinden kesinti suretiyle değil ki sen ona verilmesini istemiyorsun. Yok! Başkasına bir şey verilmesine tahammülün yok. Hiç kimseye verilmesin. Öyle şey olmaz.
Bedevînin birisi devamlı kendisine dua ediyormuş. Peygamber Efendimiz demiş ki; ''Sen Allah’ın rahmetini çok daralttın.'' Bedevî özel olarak bir şunu istiyor. Başka bir şey istemiyor. Öyle olmaz! Umumî istemek gerekiyor, çok istemek gerekiyor, herkes için istemek gerekiyor.
Makbul dualardan birisidir. Müslümanlar hakkında umumî bir duadır. Ama insan özel dua da etmeli. ''Filanca kardeşim imtihana girecek, filanca kardeşimin durumu biraz zorca.'' gibi; onlar için başkaları için dua etmeli. Elinizi açtığınız zaman duanızın bir bölümünü de yakınlarınız ve kardeşlerinize ayırın, biraz da başkaları için dua edin, değerli kardeşlerim! Ben âciz, naçiz kardeşinizi de duadan unutmayın.
Yekûlu’l-llâhu azze ve celle eş-şâbbü’l-mü’mini bi-kaderî er-râdî bi-kitâbî el-kâni’u bi-rızkî et-târikü li-şehvetihî min eclî hüve ındî ke-ba’di melâiketî.
Gençlere bir iltifat olarak rast geldi.
Abdullah b. Ömer radıyallahu anhümâ’dan Deylemî rahmetullahi aleyh rivayet etmiş.
Peygamber Efendimiz; ''Aziz ve celil olan Allah-u Teâlâ hazretleri şöyle buyurur.'' Diyor.
Aziz ve celil ne demek?
''Her şeyi yenen, her şeye galip, azamet ve ululuk sahibi.'' demek; onu söylemiştik. ''Aziz ve celil olan Allah-u Teâlâ hazretleri buyurur ki; eş-Şâbbü’l-mü’mini bi-kaderî. Şâb uzun ''â'' ile Arapça’ da ''genç, delikanlı'' demek. Şebâb ''gençler'' demek. Şebâbet ''gençlik'' demektir.
Eski şarkılarda geçiyor: ''Eğlenip zevke bak, şebabet geçmeden.'' Vah zavallılar vah! Öyle demiş, dünyayı öyle anlamış. Halbuki Allah-u Teâlâ hazretleri bakın nasıl buyuruyor: eş-Şabbü’l-mü’mini bi-kaderî. ''Benim kaderime inanmış olan genç.'' Çünkü Allah’ın bir takdiri var; kimisini zengin kimisini fakir, kimisini güzel kimisini çirkin, kimisini uzun, kimisini kısa, kimisini çok akıllı kimisini kıt akıllı yaratmış. Çeşit çeşit. Ağaçlar, çiçekler, hayvanlar, böcekler, meyveler, sebzeler çeşit çeşit. İnsanlar da çeşit çeşit, parmaklar bile çeşit çeşit. Birisi ötekisine benzemez. Tek olarak göstersen, hangisinin hangi parmak olduğunu herkes bilir. ''Bu başparmak, bu serçe parmak, bu işaret parmağı.'' Herkes bilir. Dişler bile farklı. Sebebi var, hikmeti var. Farklılığında hikmet var. Ne yapacağız, kavga mı edeceğiz?
''Ben Allah’a küstüm!'' Kimisi öyle diyor. ''Allah’ım! Bana bunu da mı yapacaktın?''
Sen daha beterine layıksın da yapmamış. Sen kimsin? Edepsizin birisin. Bu ukalalığına göre seni ezmesi gerekiyordu da yine o kadar yapmamış. Birisine azıcık bir dokunuver, birazcık başına bir şey gelsin. Açıyor ağzını, yumuyor gözünü. Ne yer kalıyor ne gök kalıyor. Hani yecüc ve mecüc kavmi dünyayı istila edecekmiş; ''Yerdekileri öldürdük, göktekileri de öldürelim.'' diye gökyüzüne ok savuracaklarmış. Böyle edepsizler var. Öylesi değil!
Kadere inanmış; Allah’ın onun hakkındaki takdirine, mukadderatına, alın yazısına, çizgisine inanmış, saygılı, bağlı; ''Rabbim böyle takdir etmiş.'' diyor, itaatli. Böyle bir genç. Dört sıfat sayıyor. Bir, eş-şâbbü’l-mü’mini bi-kaderî. ''Benim kaderime, onun hakkındaki mukadderatıma, takdirime inanmış, bana dayanmış, tevekkül etmiş, güvenmiş genç.''
İki, er-râdî bi-kitâbî. ''Benim onun hakkındaki yazıma razı gelmiş.''
Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler.
''Olur mu ya? Ya başka bir şey eyleyiverirse!'' Hayır! Neylerse güzel eyler.
Hak’tan olacak işler.
Boştur gam u teşvişler diyor.
Hoştur bana senden gelen
Ya gonca gül yahut diken.
Ya hil’at ü yahut kefen.
Böyle diyebiliyor musun?
Böyle bir genç, kaderine inanmış; ''Allah’ın kaderi var, mukadderat var. Ölüm yazılmamışsa ölmem. Ölüm yazılmışsa kurtuluş yok. Doksan tane harbe girsem, kaderimde ölmek yoksa yine yaşarım.'' Bu kader inancı. ''Rabbim! Her şeyde bir hikmet vardır.'' diye kaderine de alın yazısına da razı. Allah’ın onun hakkındaki yazısına razı.
Arapça’ da ketebe fiili bazen, farz mânasına gelir. Mesela Kütibe aleykümü’s-sıyâmü kemâ kütibe 'alellezîne min kabliküm. ''Ey Emmet-i Muhammet, Ey mü’minler! Sizden önceki ümmetlere farz kılındığı gibi oruç size de farz kılındı.'' Her ümmetin ıslah olması için oruç tutması gerektiğinden, ta eski zamanlardan beri, Allah orucu hepimize farz kılmış ama kimisi değiştirmiş kimisi perhiz haline dönüştürmüş. ''Oruç tutmak zor oluyor, bunu perhize döndürelim, 10 gün ekleyelim.'' demişler. Pazarlık usulü. Tebdil etmişler. Kütibe. ''Yazıldı, farz kılındı.'' demek.
''Benim yazıma; emirlerime, yasaklarıma razı.'' Allah, ''Zina etmeyin.'' diyor ''Tamam, peki yâ Rabbi!'' ''İçki içmeyin.'' diyor, ''Peki yâ Rabbi!'' ''Namaz vakti kalk; uyku uyuma, namaza git.'' ''Peki yâ Rabbi!'' ''Rabbimiz ne yazmışsa; Kur’ân-ı Kerîm’inde ne emredilmişse, ona da razı.'' mânasına gelebilir. O da güzel!
Tabi insanın Allah’ın emirlerine, yasaklarına sevgiyle bağlanması gerekiyor. Resûlullah’a da bağlanması gerekiyor. Resûlullah’ın hükmüne razı olmayan kâfir olur, beğenmeyen kâfir olur. Kimisi Resûlullah’ı küçümsüyor. ''Hadis, sünnet o kadar önemli değildir.'' sanıyor. Sabit olmuş olan bir sünneti inkâr eden kâfir olur, beğenmeyen kâfir olur. O, ondan aşağı değil.
Demek ki gencin ikinci sıfatı, kadere inanması; Allah’ın emirlerine, yasaklarına, yazısına razı olması, bunlardan hoşnut olması, bir itirazının olmaması.
El-Kâni’u bi-rızkî. ''Benim ona vermiş olduğum rızka kanaat ediyor.'' ''Rabbim şu kadar rızık vermiş, çok şükür.'' diyor. Gözü haramda değil, başka yere dalmıyor. Başkasının cebine elini sokmuyor, harama tevessül etmiyor. Kendisine gelen rızka kanaat ediyor. Böyle bir genç. Üçüncü sıfatı da bu.
Dördüncü sıfatı, et-târikü li-şehvetihî min eclî. ''Şehvetini benim için terk eden genç.'' ''Delikanlı'' demişiz. Coşkun bir mizacı var. İçinde arzular, hevesler, istekler var. Ama Allah’ın emirleri ve yasaklarına saygılı, Allah rızası için günahlardan uzak duruyor. Şurada bir açık kadın görse başını bu tarafa çeviriyor, bakmıyor. Kadınsa o da harama bakmıyor. Başını eğiyor, öyle gidiyor. Şehvetine, nefsinin iştihasına, arzularına hâkim oluyor, onları bastırıyor. Allah rızası için yapılmaması gereken şey neyse onu yapmıyor. Yapılması gereken şeyi yapıyor, nefsini zorluyor, şehvetini terk ediyor.
Şehvet sadece cinsî şehvet değildir. Arapça’ da şehvet kelimesinin geniş bir mânası vardır. Mesela insanın çok yemek yemek istemesi. ''Ah şimdi şöyle güzel harlı bir ateşte, iyice terleye terleye, üstüne yağları damlaya damlaya pişmiş bir döner kebap olsa, ne kadar canım istedi.'' Veyahut ''Hacıbaba’nın kaymaklı baklavasını canım ne kadar istedi.'' O da şehvettir. Şehvetü’l-batn. ''Midenin, karnın şehveti.'' Cinsî arzulara da şehvetü’l-ferc denir.
Gerek cinsî arzu gerek midenin arzusu olsun, insanın arzuları gelip çattı mı, o arzuları dizginleyebilmeli. Yerinde mi yersiz mi, doğru istikamette mi yanlış istikamette mi?
''Aman daldan bir elma uzanmış, kıpkırmızı, kocaman, lezzetli. Elimi uzatsam alacağım. Canım da elma istiyor, hava da çok sıcak, kimse de görmüyor, zaten bahçeler arasında bir yoldayız.'' Almayacak. İçinde arzusu var ama almayacak.
Neden?
Çünkü haram, başkasının malı alınmaz. Kendisinin olmayan mal alınmaz. Almayacak, Harama bakmayacak, harama kuşak çözmeyecek. ''Şehvetini benim için terk eden delikanlı.''
Tekrar edelim: ''Aziz ve celil olan Allah-u Teâlâ buyurur ki benim kaderime inanmış, benim yazıma razı, ona gönderdiğim rızka kani ve şehvetini benim için terk eden, bu dört sıfata sahip genç, benim nazarımda, benim yanımda bazı meleklerim kadar kıymetlidir.'' Yani onu melek gibi suçsuz, günahsız, temiz, pak bir kimse olarak kabul ediyor; ''Benim nazarımda öyledir.'' diyor.
O halde bu hadis-i şerifi yazalım, işyerimize koyalım.
Gençlerin yatak odalarına girerseniz duvarlarında bazı resimler görürsünüz. Kimisi otomobil meraklısıdır. Dünyanın neresinde sürat otomobili varsa bakarsınız bütün duvarlar o otomobil resimleri ile doldurulmuş. Bir arkadaşın evine gittik, öyle. İrili ufaklı, küçüklü büyüklü, adını duymadığınız, markasını bilmediğiniz çeşit çeşit otomobil resimleri, uç uç böcekleri, kelebekler falan var. Kız veya erkek oluşuna göre değişiyor.
Biz odamıza neyi asalım?
Bunu yazıp assak ne güzel olur! ''Benim kaderime inanan, benim yazıma razı olan, benim verdiğim rızka kanaat eden, benim için arzularını terk eden, dizginleyen genç, benim nazarımda meleklerimden bazısı gibidir, o kadar kıymetlidir.'' Daima gözünün önünde olsa, her gününü ona göre geçirse, her işini ona göre yapsa. İnsan bir haramdan vazgeçti mi, gözünü alabildi mi, Allah ona öyle bir derece verir, kalbine öyle bir iman zevki, şevki, lezzeti verir ki evliyalığa yaklaşır. Onun için insan mutlaka o halleri engelleyecek bir irade gücüne sahip olmalı. Genç kardeşlerimiz bu sıfatlara sahip olmaya çalışmalı. Kadere inanacak, Allah’ın yazısına razı gelecek, rızkına kanaatkâr olacak. Şehvetini Allah için terk edecek. Bunlar da hatırımızda iyice kalsın.
Allah bize kızdığımız zaman sevdiğimiz zaman, her zaman Rabbimizin rızasını gözetmeyi nasip eylesin. Güzel huylar nasip eylesin, huzuruna vardığımız zaman bize rahmetiyle muamele eylesin. Cennetiyle cemaliyle bizleri müşerref eylesin.