08.11.1987 - Bedir Gazvesine Katılanlar, Felak ve Nas Sureleri, Şiir
09.12.2019
23 dk 51 sn
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Yâ Hâlid! Lime tü'zî racülen min ehl-i Bedr? Lev enfakte misle Uhudin zeheben lem tüdrik amelehû.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;
Yâ Hâlid, lime tü'zî racülen min ehl-i Bedr? "Ey Halid! Bedir savaşına katılmış mübarek mücahitlerden bir kimseyi niye ezalandırıyorsun?" Lev enfakte misle Uhudin zeheben lem tüdrik amelehû. "Eğer sen şu gördüğün koca Uhud dağı gibi altın infak etsen, sadaka versen, tasadduk eylesen, fukaraya dağıtsan onun amelinin derecesine yaklaşamazsın. Derece bakımından onu yakalayamazsın, o seviyeye gelemezsin; böyle mübarek bir adamı niye rahatsız ediyorsun?"
Hitap ettiği şahıs meşhur mücahit komutan, usta asker Halid b. Velid el-Kureyşî el-Mahsumî. Kahramanlığıyla, komutanlığındaki dirayeti ile tanınmış kimse. Peygamber Efendimiz onu "Sen Allah'ın kılıcısın!" diye methetmiş. Çünkü kılıcı çekip karşı tarafa vurdun mu devirir keser gider; o da düşmana gitti mi alt edip öyle geliyordu. Nice fütuhat yapmış meşhur komutan: Dımaşk şehri, Şam arazisi Halid b. Velid'in eliyle Müslümanların arazisine katılmış. Halid b. Velid, meşhur komutan. Suriye'de, Hama şehrinde metfun.
Bizim ziyaret ettiğimiz zamanlarda bir camisi vardı, camisinin avlusu vardı, caminin avlusunda abide vardı. Sonra Hafız el-Esed denilen adam orada "Müslümanları tepeleyeceğiz…" derken şehrin altını üstüne getirince o cami şimdi var mı yok mu bilmiyorum. Suriye'ye bir daha gitmediğim, gidemediğim için durumunu şu anda bilmiyorum. Öyle bir kimse. Halid b. Velid kahraman bir adam, çok gazalara katılmış bir insan. O abideye de bu sözlerini yazmışlar, o diyor ki:
Le kad şehittü miete zahfin.
Diyor ki; "Yüz tane savaşa girdim çıktım; şu benim vücudumda bir kılıç izi, bir ok saplantısı emaresi, başka türlü harp yarası olmayan bir karış yer yoktur. Her tarafı harplerde aldığı yaraların izleri doludur. Bu kadar yaralandım. Ve hâ ene zâ-emûtu alâ firâşî. İşte bakın görüyorsunuz şimdi yatağımda ölüyorum! Fe-lâ nâmet a'yünü'l-cübenâ. Korkakların gözleri açılsın, uyumasınlar!"
"Yüz tane savaşa girdim çıktım, Allah öldürmedi. Bu kadar yaralandım, ölmedim; şimdi yatağımda uzanmış ölüyorum!" diyor.
Demek ki öldüren, yaşatan kim imiş? Allah celle celâlüh!
Bir işi olduran, oldurmayan kim imiş? Allah celle celâlüh!
Bir şeyi murat ettiği zaman kim karşısında durabilir? Hiçbir şey ve hiçbir kimse karşısında duramaz!
İnnemâ emruhû izâ erâde şey'en en yekûle lehû kün fe yekûn. "Ol der, olur."
Olmaması mümkün değil. Çünkü her şey ona muti olmak zorundadır. Sadece küstah, aciz, zalim, zalûm, cehûl, hürriyet verdiği, irade-i cüz'iye vermiş olduğu şu insan nesli olarak biz âsi oluyoruz. Allah'a bizden başka âsi olan yok!
Cinlerden şeytan âsi gelmiş, bir de biz insanlar âsi geliyoruz; her şey muti. Yeryüzü muti, hücreler, moleküller, atomlar muti, rüzgârlar, güneş, ay, yıldızlar… her şey itaat içinde, hepsi muti; bacak kadar boyumuzla bir biz âsiyiz! Allah bize akıl fikir versin!
Hâlid b. Velîd ile Abdurrahman b. Avf radıyallahu anh arasında bir soğukluk, çekişme olmuş.
Bedir savaşına katılmanın müstesna bir mânası ve sevabı var: Müslümanlar zayıf. Müslümanların ilk yaptığı büyük mücadele! 313 kişi ile Bedir'e gidiyorlar, Kureyş 900 küsur kişi bir ordu gönderiyor; üç misli fazla. Bu mübarekler orada onlarla çarpışıyorlar. Elhamdülillah Allah'ın lütf-u keremiyle Bedir gazası oluyor, muzaffer dönüyorlar. Bu savaş çok önemli, bu savaşa iştirak fevkalade kıymetli. Bu savaşa iştirak etmeyenler dizlerini çok dövdüler, çok pişmanlık duydular. Bu savaşa katılanlar çok şerefler elde ettiler.
Seyfullah; Allah'ın kılıcı olan Halid b. Velîd radıyallahu anh bu savaştan sonra Abdurrahman b. Avf ile münakaşa etmiş. İkisi de sahabi. İnsanların bazen böyle şeyleri oluyor; münakaşa etmişler, sert konuşmuş. Peygamber Efendimiz Hâlid b. Velîd radıyallahu anh'e diyor ki:
"Ey Hâlid! Bedir savaşına katılmış, Bedir ehli olan bir adamı sen niçin ezalandırıyorsun? Şu Uhud dağı kadar altını sadaka versen, hayır yapsan onun derecesine erişemezsin. Öyle yüksek bir insana nasıl olur da sen böyle eza verirsin?!.."
Uhud Dağı -Medine-i Münevvere' ye gidenler bilirler- koskocaman bir dağdır. Medine ovadır, Medine'nin bir yanında kocaman, heybetli, güzel, sevimli bir dağ.
Peygamber Efendimiz; "Ben Uhud'u severim, Uhud bizi sever." buyurdu, biz de seviyoruz. Uhud Dağı çok güzel bir dağdır, büyük bir dağdır. Kocaman ovada yekpare, tek olduğundan Uhud diye isimlendirilmiş; ehad kelimesi ile mâna ilişkisi var. Ovanın ortasında sıradağ gibi uzunlamasına uzanmış kocaman bir şey.
"O kadar altını harcasan onun derecesine, seviyesine gelemezsin!" diyor. Allah şefaatlerine nail eylesin.
İnsanların bazen iyi insanlara muhalefeti olur. Hayatımızda bizim de böyle hatalarımız olmuştur. İyi insanın karşısına çıkmamak lazım, karşısındaki insan mübarek bir kimse ise çıkmamak lazım; çıkarsa Allah'ın gazabına uğrar!
Allah'ın evliyasından, dostlarından bir dostun karşısına hasım olarak çıkmak Allah'a harp ilan etmek gibidir. Allah öyle sayıyor:
"Kim benim dostlarımdan birine karşı çıkarsa onu, bana harp ilan etmiş sayarım!" diyor. Çünkü Allah dostu, Allah'ın dostu, sevgilisi, velisi olan bir kimseye kalkıp da eza cefa edilmez, edilmemesi lazım. Eden insan hayır bulmaz, felah bulmaz, iyi bir neticeye uğramaz; başına büyük belalar gelir. İnsanlar günahları güle güle yapıyorlar ama burunlarından fitil fitil gelir.
Birisine anlatıyorlardı:
Kedisinde olmayan malı, tapu oyunları ile üstüne geçirmiş. Sayıverdiler; bilmem hangi şehirde, hangi felakette ölmüş, falanca kardeşi bilmem hangi belaya uğramış; ailesi iflah olmamış!
Sen o vakıf malını geçirdin, filanca şeyi böyle yaptın ama sonucu işte böyle olur. Onun için Allah dostları ile zıtlaşmaktan sakınılması lazım. Siz de karşınızdakilere, mübarek insanlara zıt çıkmaktan sakının, çekinin.
Tabii biz hüsn-ü zan eyleriz: Her mü'min Allah'ın dostudur! Allah indindeki derecesini nereden bilelim? Onun için hiç kalp kırmamaya, kimseyi ezalandırmamaya, üzmemeye dikkat ederiz, etmemiz lazım. Kimseyi incitmeyeceğiz. Kendi aramızda şefkatli, merhametli, muhabbetli olacağız, birbirimizi incitmeyeceğiz. Yunus Emre'nin;
Dövene elsiz gerek
Sövene dilsiz gerek
Derviş gönülsüz gerek… dediği gibi olacağız. Kahramanlığımız, babayiğitliğimiz, kabadayılığımız varsa din düşmanlarına karşı kahraman olacağız, bizi gördüğü zaman adamın ödü patlayacak; öyle olmamız lazım.
Şimdi işler tersine döndü. İngiliz'miş, Fransız'mış, Amerikalıymış bilmem ne; turistleri gören yelkenleri suya indiriyor. Her türlü iltifat, her türlü hürmet, sevgi, saygı ona var.
Allah hidayet eylesin.
Yâ Hâbis! Elâ uhbirüke bi-efdali mâ taavveze bihi'l-müteavvizûn? Kul eûzu bi-rabbi'l-felak ve Kul eûzu bi-rabbi'n-nâs hüve'l-muavvezetân.
Hâbis el-Cühenî radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Temim kabilesinden sahabe olan bir kimse. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu mübarek sahabesine radıyallahu anh hitaben diyor ki;
Elâ uhbirüke bi-efdali mâ taavveze bihi'l-müteavvizûn? "Sığınan insanların sığınmak için söylediği sözlerin en güzelini sana haber vereyim mi? Onlar Kul eûzu bi-rabbi'l-felak ve Kul eûzu bi-rabbi'n-nâs sureleridir."
Hepimizin bildiği sureler! Kur'ân-ı Kerîm'in en son sayfasında üç tane sure vardır. Kur'ân-ı Kerîm artık hatmolucak, sonuncu sayfası. Kul hüvallâhü ehad, Kul eûzu bi-rabbi'l-felak, Kul eûzu bi-rabbi'n-nâs. Üç tane sure vardır.
İnsanlar Allah'a sığınmak istediği zaman bir şeyler söyleyecek değil mi?
"Yâ Rabbi! Sen beni koru, hıfzeyle, sana sığınırım, sen beni sakın, kolla!.." filan diyecek. İşte bu söylenecek sözlerin, yapılacak duaların en faziletlisi budur. Elhamdülillah ki Rabbimiz bize bu sureleri ikram eylemiş. Bu sureler Kur'ân-ı Kerîm'imizde var, bunları okuruz tamam. Gece yatarken, başımız bir derde girdiği zaman, sığınmak istediğimiz zaman bunları okuruz.
Kul eûzu bi-rabbi'l-felak min şerrî mâ halak ve min şerri ğasikîn izâ vekab ve min şerrin neffâsâti fi'l-ukad ve min şerri hâsidîn izâ hased.
Kul eûzu bi-rabbi'n-nâs melikin nâs ilâhi'n-nâs min şerri'l-vesvâsi'l-hannâs ellezî yüvesfisu fî sudûri'n-nâs mine'l-cinneti ve'n-nâs.
Her mahlûkun şerrinden korunmak için, büyü, sihir yapanların sihrinin boşa çıkması için, düğümleri düğüm düğüm düğümleyip de üstene üfürüp üfürüp de karşı tarafa kötülük yapmak isteyenlerin kötülüklerini engellemek için, şeytanın şerrinden, insanların kötülerinin şerrinden mahfuz olmak için bu sureleri okumak lazım. Sabah okuyun, akşam okuyun!
Kul hüvallâhu ehad'da muavvezâttandır, bu hasseye sahip olan surelerdendir. Üçüne birden muavvezât denilir. Son ikisine -iki sure olması için tesniye sigasıyla olması dolayısıyla- muavvizeteyn denir. Üçü birden bahis konusu olunca muavvezât denilir: Kul hüvallâh, Kul eûzu bi-rabbi'l-felak, Kul eûzu bi-rabbi'n-nâs sureleri kıymetli surelerdir. Çok hıfzetme, koruma kabiliyeti hassesi olan surelerdir. Bunları okuyun, insan en iyi bunlarla sığınmış olur.
Bakıyorsun; bizim hacı kardeşlerimizden, hoca, dindar, sevdiğimiz kardeşlerimizden bazısı kalkmış üfürükçüye gitmiş, kalkmış büyü vs. var filan diye hocaya gitmiş.
Bu işin de şeyleri var, onlar da "Tamam sana büyü yapılmış, şunu şöyle yap da böyle olsun…" diye adamı adamakıllı işkillendiriyorlar, üstüne bir sürü şüpheler daha oluşturuyorlar.
Ben hayret ediyorum, şaşıyorum. Allah akıl fikir versin. Güya Müslüman, güya derviş… Oraya neden gittin?
Hayret ediyorum; Kul hüvallâhu ehad, Kul eûzu bi-rabbi'l-felak, Kul eûzu bi-rabbi'n-nâs oku, tamam.
Büyü yapıldı diye bir vesvese geliyor, yuva yıkılıyor. Büyü yapıldı diye bir vesvese, iki kimse darılıyor…
"Evin köşesinde şöyle bir şey buldum…"
Bul, Kul hüvallâh, Kul eûzu bi-rabbi'l-felak, Kul eûzu bi-rabbi'n-nâs oku, geç git! Zihinlerinde büyüte büyüte artık bir hastalık halinde! Allah'a sığının; Allah'a sığınmak laf ile olmaz, tevekkül laf ile olmaz. Allah'a sığının, dayanın, güvenin başka bir şeye lüzum yok. Hocaya gidiyor, para veriyor bilmem ne; dini iyi bilmemekten doğan saçmalıklar.
Yâ Hassânu! Ecib an Resûlillâhi sallallahu aleyhi ve sellem Allahumme eyyidhû bi-rûhi'l- Kuds.
Peygamber Efendimiz' in sahabesinden şairleri vardı, onlardan bir tanesi Hassan b. Sabit’ti. Ufak tefek bir sahabe ama çok güzel şiirler söylemiş, Müslümanlığı müdafaa etmiş. Müşriklerin şiir yoluyla söylediklerine cevap vermiş.
O zaman şiir; bir propaganda aracı, şimdiki zamanın basın gazetesi vs. gibi tesirli bir şey. Birisi bir şiir söyledi mi, bir panayırda okundu mu kulaktan kulağa bütün kabilelere yayılıyor, laf oluyor, yerleşiyor; artık herkes onu konuşuyor, dedikodu mevzuu oluyor.
İşte o zaman müşrikler Peygamber Efendimiz' e hiciv, kötüleyici şiirler yazdıkları zaman Peygamber Efendimiz de silaha silahla mukabele kaidesine uygun olarak mü'min kimselere "Siz de bunlara İslâmî şiirler yazarak cevap verin!" buyuruyor, emrediyor; onlar da yazıyorlar.
Kur'ân-ı Kerîm'de de Şuara suresi vardır. Allah-u Teâlâ hazretleri orada şuaranın dine hücum edenlerinin ne kadar kötü kimseler olduğunu bildiriyor. Sonunda buyuruyor ki;
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve'ş-şuarâu yettebi'ahumu'l-gâvûn elemtere ennehum fî-külli vâdin yehîmûn ve ennehüm yekûlûne mâ lâ yef'alûn. "Yapmadıkları işleri söylerler, palavra atarlar. Her türlü azgınlık taşkınlık yolunda at oynatırlar. Allah'ın sapık, şaşkın insanları onlara giderler, kulak verirler, dinlerler, tâbi olurlar, değer verirler. Bir dedikodu makinesi halinde çalışırlar."
İllellezîne âmenû ve amilu's-sâlihâti ventesarû min ba'di mâ zulyemûn. "İnanan, iman eden, salih amel işleyenlere; yapılan bu tecavüzlerin, lisanla sataşmaların karşısında mukabeleten cevap verip de İslâm'a yardımcı olanlar müstesna!" diyor.
Demek ki şiirin İslâm'ı korumak için söylenen cinsi uygunmuş. Fuzuli de "Bu ayet-i kerimelerin baş tarafları olsaydı, arkasından bu cümle gelmeseydi şairlerin hepsi mahvolacakken, imdat simidi, cankurtaran simidi gibi öteki kısmı yetişip biz şairleri kurtarmıştır." diyor. Fuzuli, divanının baş tarafında böyle yazmış. Öyledir.
Her şey niyete göredir. İnsan televizyonu hayra kullanılırsa hayır vasıtası olur, Kur'an öğrenmekte kullanırsa sevap olur. Şerde kullanılırsa şer vasıtası olur. Teyp; vaazı alırsın başka yerde dinletirsen sevap olur. Şarkı türkü alır, onu dinler, dinletirsen günah olur.
Günaha da kullanılabilir sevaba da kullanılabilir. Bıçak, silah; Müslüman, harpte kâfire karşı kullanır, hayırlı bir şey olur. Sulhta bir masum insana kullanılır, şer aleti olur.
Alet, şiirde öyle bir alettir. Dedelerimiz şiiri çok iyi, gayet iyi yolda kullanmışlar.
Yunus Emre'nin şiirlerinin her birisi birer vaaz değil midir?
Şol cennetin ırmakları… derken yüreğimizin yağı erimez mi? Gözlerimiz yaşarmaz mı?..
Dervişlikle ilgili şeyleri söylediğimiz zaman Yunus Emre'nin tarif ettiği dervişlere ne kadar hayran kalırız. Boynu bükük, gözü yaşlı, hassas, hizmet ehli, mübarek insanlar. Neredeyse şiirlerini öpeceğimiz gelir. İşte şiir söylemiş; şiirle Kur'an tefsiri yazmışlar, şiirle lügat yazmışlar, şiirle hadis kitabı yazmışlar, hadisi yazmış, altına onu şiir haline getirmiş...
Olur mu böyle şey?
Peygamber Efendimiz bile yaptırdı. Bir gün söyledi ki:
"Sizin üç tane arkadaşınız, dostunuz olsa birisi siz hayattayken etrafınızda bulunsa, sizi desteklese, ondan sonra desteklemese; birisi sizi öldükten sonra da kabre koyuncaya kadar gelse, hizmetinizde bulunsa, ondan sonra kabirden dönse, desteklemese; birisi de kabirde de sizin yanınızda bulunsa, bu dostlardan hangisini istersiniz?"
"Tabii kabirde de bize yoldaş olacak dostu isteriz." deyince, Peygamber Efendimiz izah etti:
"İnsanın hayatta iken kendisine yardım edecek dostu malıdır, paradır; hayra sarf ederse, sadaka-i cariye yaparsa sevap kazanır... Öldü mü, mal varisin olur, bitti. Yatakta son nefesini verdi mi mal gitti, başkasının oldu.
"İkincisi: İnsanın dostları, hısımı akrabasıdır; son vazifelerini yaparlar vefat ettikten sonra bedenini, cesedini ortada bırakıp kokuşturmazlar. Yıkarlar, kefenlerler, namazını kılarlar, kabir kazarlar, insanı kabre koyarlar."
Bu da bir vazife, tamam bu da güzel. Mü'minin mü'mine son vazifesi, bu da güzel ama kabre giremezler ki! Annesi olsa, babası olsa kimse kabre, gömülenin yanına girmez. O manevi bakımdan yalvarsa; "Ne olur, burada korkuyorum; biraz yanıma gelsene, otursana…" dese kimse duramaz, kalkar giderler. Onların ahbaplığı kabre kadar, o kadardır; kabre koyarlar giderler.
İnsana kabirde de fayda verecek olan dostu kimdir?
Ameli, yaptığı sevaplı işleri; okuduğu Kur'ân-ı Kerîmler, kıldığı namazlar, verdiği sadakalar, yaptığı iyilikler, haclar, sevaplı işler… Kabirde onların hepsi yoldaş olacak. Hem de -Allah her şeye kâdir- insan suretinde, insanın anlayacağı şekilde karşısına getirilecek.
Hadis-i şeriften biliyoruz ki;
Bir adam kabre girince bakacakmış ki kabirde çok güzel yüzlü, pırıl pırıl, sevimli, cana yakın birisi var.
"Sen kimsin?"
"Ben senin filanca zamanda okuduğun Tebâreke suresiyim." diyecekmiş.
Allah; Tebâreke suresine bir sevimli yol arkadaşı, kabir yoldaşı, arkadaşı sureti vermeye kâdir mi?
Allah-u Teâlâ hazretleri her şeye kâdir!
Demek ki salih ameller kabirde yoldaş olacak! Etrafını çepeçevre çevirecekler, yanına şeytanı sokmayacaklar; kabirde rahat edecek.
Peygamber Efendimiz bunları bu tarzda anlattı. Sahabe-i kiram şevk ile zevk ile dinlediler. Kim bilir Resûlullah Efendimiz' in sohbeti ne kadar tatlıydı?..
Sonra bir tanesi dayanamadı. Kalktı, dedi ki:
"Yâ Resûlallah! Müsaade eder misin, ben bunu şiir haline getireyim mi?"
Çünkü çok duygulandı.
Peygamber Efendimiz "Getir." dedi.
O da geceleyin üzerinde çalışmış çabalamış; vezinli, kafiyeli bir şiir haline getirmiş. Ertesi gün geldi:
"Yâ Resûlallah, o konuda şöyle bir şiir yazdım." dedi. Peygamber Efendimiz "Oku bakayım." dedi, okudu. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kendi hadisini dinlerken gözyaşı döktü, ağladı.
Demek ki hadisi şiir şeklinde tercüme etmek olurmuş!
Hocamız [Mehmed Zâhid Koktu] rahmetullahi aleyh de bazı konularda bendenize, fakire "Hadi bakalım, şunu şiir [şeklinde] yaz." filan diye birkaç defa söyledi. Ben de oturdum bir şey yazdım. Kaside-i Bür'e'nin baş tarafında Ebu Bekir es-Sıddık Efendimiz' in şiiri vardır. Kaside-i Ebu Bekir es-Sıddık radıyallahu anh diye bir başlık vardır:
Cud bi-lutfike yâ ilâhî men lehû zâdün kalîl.
Müflisün bi's-sıdkı ye'tî inde bâbike yâ celîl.
Zenbühû zenbün azîmün fağfiri'z-zenbe'l-azîm.
İnnehû şahsun ğarîbün müznibün abdün zelil, diye devam eder. Ben de oturdum; aynı vezin, aynı kafiye ile aynı mânayı şiir haline -elhamdülillah, nasip oldu- getirdim ve basıldı.
Olur! Şiir Allah yolunda kullanılırsa bir [vebali] yok. Peygamber Efendimiz Hassan b. Sâbit'e demiş ki;
Ecib yâ Hassân ecib an Resûlillah. "Ey Hassan! Resûlullah sallallahu aleyhi ve selem namına o müşriklere cevap ver!"
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Hassan b. Sabit’e vazife veriyor: "Sen cevap ver." diyor, Kendisi meşgul olmuyor. Hassan b. Sabit oturuyor, yazıyor, çiziyor; cevabı veriyor.
Ne diyor? Dua etmiş:
Allahümme eyyidhü bi-rûhi'l-Kudüs. "Yâ Rabbi, Hassan'ı Cebrail ile takviye et!"
Hassan b. Sabit’i bu şiiri yazarken Cebrail ile takviye et!
Allah'ın -celle celâlüh-! Büyük melek Cebrail aleyhisselam ile takviye ettiği bir şairin şiiri nasıl olur? Nasıl tesirli olur?..
Demek ki buradan bize çıkan ders şu oluyor, benim çıkarttığım ders: Kim bilir siz dinledikçe ne dersler çıkartırsınız. Peygamber Efendimiz burada müşriklerin dini kötülemek için yaptıkları hücumların çeşitlerine karşı, mukabil; aynı silahla müspet çalışmalar yapmayı bize gösteriyor.