07.11.1987 - Cünüp ve Hayız Hali, Kuran-ı Kerime El Sürmek, Anne Baba Hakkı
09.12.2019
25 dk
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Taberânî'nin rivayet etmiş olduğu hadis-i şerif cünüplük ve hayz haliyle ilgilidir.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyorlar ki:
"Cünüp olan ve hâiz olan Kur'an'dan herhangi bir ayet, bir şey okuyamaz.”
Cünüp erkek veya kadının olabileceği bir durumdur. Hayz da hanımların aybaşı halidir. Cünüp olan erkek ve hayz halinde bulunan kadınlar, Kur'ân-ı Kerîm'i okuyamazlar. Bir ayet, bir sure okuyamazlar. Yıkandıktan, temizlendikten sonra okuyabilirler. Bu Kur'ân-ı Kerîm'e hürmetin, saygının bir nişanesidir. Ne kadar muhterem ne kadar ihtirama şayeste mübarek bir kitabımız vardır ki insanın ağzı, dili var fakat kendisi onu okumaya layık bulunmayan bir sıfatla muallel bulunduğu zaman okuyamıyor. Kur'ân-ı Kerîm'in bu kadar şanının yüceliğini her anımızda hissetmeliyiz. Kur'ân-ı Kerîm'e layık olmaya, Kur'ân-ı Kerîm'in elimizde bulunduğunu bir ganimet bilmeye gayret etmeliyiz. Kur'ân-ı Kerîm'i abdestli olarak okumalıyız. Okunmasını öğrenmeliyiz, tefsirini takip etmeliyiz, ahkâmını bellemeliyiz, hayatımıza tatbik etmeliyiz. Kur'ân-ı Kerîm şahsiyet-i maneviyesinin insan üzerinde şefaat hakkı vardır. Kur'ân-ı Kerîm'in şefaatine ermeliyiz.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi Kur'ân-ı Kerîm kendilerinden davacı olan kimselerden eylemesin.
"Yâ Rabbî! Ben bu zatın evinde idim beni açmadı, okumadı, duymadı, dinlemedi, bana uymadı, benim emirlerime tâbi olmadı.” diye Allah'a şikâyet edilen kimselerden olmayalım. Kur'ân-ı Kerîm'in hakiki ehli olalım, Kur'ân-ı Kerîm'in şefaat ettiği, "Yâ Rabbî! Evet bu beni okudu, sevdi, bu benim ayetlerime tâbi oldu, ben ona şefaat ediyorum.” dediği ehli Kur'an olan şefaat-i Kur'ân'a eren kimselerden olalım. Evlatlarımıza, nesillerimize, zürriyetlerimize Kur'ân-ı Kerîm'i en güzel tarzda sevdirerek öğretmeyi, bu öğretmenin müesseselerini tesis etmeyi başlıca gayemiz bilelim.
İstanbul Türkiye'nin kültür merkezidir. Asırlarca koskoca üç kıtaya yayılmış olan Devlet-i Aliyye-i Osmaniye'nin hilafet merkezi olmuştur. Sayısız medreseleri, camileri, ilim müesseseleri, çeşit çeşit üniversiteleri, okulları vardır fakat Kur'ân-ı Kerîm'i okumak isteyen bir münevver kimseye Kur'ân-ı Kerîm'i öğretecek bir müessese, şimdiki zamane insanlarına hitap edecek bir sistem geliştirememiş olduğumuz için büyük vebal altındayız.
Bana Şişli'den, İstanbul'un sosyete ve zengin insanlarının yaşadığı semtinden bir müracaat olmuştu, birisi Kur'ân-ı Kerîm öğrenmek istiyor diye haber getirdiler. Kendisi de hanımı da doktor münevver iki kişi Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenmek istiyorlar hocam dediler. Ben de memnuniyetle, hay hay öğreteyim. Kendim öğretemezsem Kur'ân-ı Kerîm'i öğretebilecek talebelerim var onlara söylerim. Eğer bu şahıslar doktor oldukları için meşguliyetleri fazlaysa benim tayin ettiğim talebem onların evine gider Kur'ân-ı Kerîm'i öğretir dedim.
Hayır, onlar Kur'ân-ı Kerîm yazısını öğrenmek istemiyorlar, Kur'ân-ı Kerîm'in ayet ayet mânasını kendilerine anlatacak bir insan, bir müessese arıyorlar dediler. Ben de filanca hoca gayet güzel Kur'ân-ı Kerîm'i anlatır, onun yanına gidin. Filanca müessese bu iş için çalışmaktadır, oraya kaydolun diyemedim; çünkü yok. Sordum tefsir dersi veren bir hoca var mı diye bana bir müspet cevap veremediler. Koskoca İstanbul'da, koskoca daru'l-hilafeti'l-aliyye olmuş olan, bütün dünya üzerindeki Müslümanların tâbi olduğu bir devletin kültür başkenti olan yerde.
Eskiler yapmamışlar mı, eskiler belki yapmışlar; ama biz muhafaza edememişiz. Biz bu asra, bu çağa, zamana, bu zamanın insanının ihtiyacına cevap verecek bir tarzda dönüştürememişiz hizmetleri. Bir de Müslümanız diye ortada dolaşıyoruz. Paradan vazgeçememişiz, dünya işinden kendimizi çekememişiz, ahirette kendimize yarayacak işler yapamamışız. Sadece bir cami yapmayı biliyoruz, minare, şadırvan yapmayı biliyoruz; ama camileri yapacak, dini ayakta tutacak, ilmi, dindar insanı yetiştirecek müesseseleri kurmakta o titizliği göstermiyoruz.
Bir ara rahmetli Eşref Efendi diye tüccardan bir takva ehli kimse, Dâru'l-Kur'ân yapacağım dedi, yer aldı, bina yapımına başlandı. O zaman Anadolu'nun fakir çocukları, orada okuyan çocuklar ellerinde teskerelerle tuğla, harç taşıdılar, binasını yaptılar. Kocaman bir bina ortaya koydular ki ben de şöyle inşaat halindeyken gezdim, sevindim.
Bu koca bina, koca müessese Kur'an'a hizmet mi edecek Dâru'l-Kur'ân mı olacak?
Evet, Dâru'l-Kur'ân olacak.
Hepimiz sevinç içinde bitmesini bekledik. Bitti, Dâru'l-Kur'ân olmadı. Şu anda kolej olarak hizmet görüyor. Kolej olması başka. Dünya kadar kolej var İstanbul'da, Türkiye'de. Türkiye'nin her yerinde para da getiren bir şey olduğu için bir yığın kolej var.
Bizim Müslümanların zenginleri, alimleri, bilginleri nerde, Allah'ın dinine hizmet edecek babayiğitler nerede! Eskiler canlarını vermiş, şimdi can vermeye lüzum yok vakit verecek insan nerede? Niçin Kur'ân-ı Kerîm'i öğretecek, sabahtan akşama öğretecek müesseseler kuramamışız.
Topkapı Sarayında, Peygamber Efendimiz' in mukaddes emanetlerinin, kılıcının, sakalının, mübarek dişinin, ayağının izinin bulunduğu mukaddes emanetlerin yer aldığı emanât-ı mukaddese dairesinde padişahlar ferman eylemişler ki her gün, geceli gündüzlü, sabahtan akşama, hiç fasılasız Kur'ân-ı Kerîm okunurmuş. Hafızlar nöbet değiştirirlermiş, birisinin bıraktığı yerden Eûzü Besmele çekip ötekisi başlarmış, devamlı Kur'ân-ı Kerîm okunurmuş, İstanbul'a o mukaddes emanetlerin Yavuz tarafından getirilmesinden itibaren çağımıza kadar bu devam etmiş. Kur'ân-ı Kerîm cıvıl cıvıl, şırıl şırıl, pırıl pırıl orada okunmuş durmuş.
Bizim de Kur'ân-ı Kerîm'i böyle cıvıl cıvıl, pırıl pırıl, insanlara öğretecek müesseseler kurmamız lazım
Öyle bir Kur'ân-ı Kerîm ki abdestsiz el değdiremiyorsunuz.
Öyle bir Kur'ân-ı Kerîm ki hayızlı olan bir kadın el değdiremiyor; değdirmek şöyle dursun, dudaklarından o ayetleri okuyamıyor el değdirmiyor ama o da yetmiyor, dudaklarından bile okuyamıyor. Temizlenecek, pak olacak ondan sonra okuyacak.
Bu ne demek?
Demek ki biz Kur'an'a layık değiliz ki Allah bize Kur'an'a hizmeti nasip etmiyor. Layık değiliz ki Allah Kur'ân-ı Kerîm'e hizmeti bize nasip etmiyor.
Allah bizleri kahrına uğratmadan gazabıyla ezmeden rahmetiyle ıslah eylesin. Kendi dinine hizmet etmeyi, etmeye koşmayı cümlemize nasip eylesin. Şu mübarek Kur'ân-ı Kerîm'e en güzel tarzda hizmet etmeyi nasip eylesin.
Anadolu'nun hangi kasabasını gezdiysem oralarda çok muhteşem, tepenin üstünde, etrafı avlulu, bahçeli bağlı çok büyük Kur'ân-ı Kerîm kursları gördüm. Bazı dostlar gelip benimle konuştular. Bende bazı kursları ziyarete gittim. Hafız yetiştirme çok zayıf, yetişenler az. Kur'ân-ı Kerîm'in diyanet müesseselerinde, Kur'an kurslarında eğitimine baktım talep az, yetiştirilen talebelerin bir senelik bir eğitim programı var. Bir sene siyer okuyacak, şunu okuyacak, bunu okuyacak, ondan sonra dağılıp gidecek, göstermelik yani. Kur'ân-ı Kerîm'e yetmez. Bir sene bir talebeyi al, birazcık öğret ondan sonra, yetmez! Hafızlık da yetmez! Bir kenarda Kur'ân-ı Kerîm ayetlerini başını sallaya sallaya, belini sallaya sallaya büyük bir gayretle bir çocuk öğreniyor.
Sonra? Sonra Allah ıslah eylesin.
Yani yeterli değil. Kur'ân-ı Kerîm'e hizmeti ciddi yapmalıyız. Kur'ân-ı Kerîm Allah'ın kelamı, Kur'ân-ı Kerîm bizim bütün dinimizin ahkâmının kaynağı. Biz ona Selimiye Kışlası gibi binalar yapmalıyız. Çeşit çeşit dallarında çeşit çeşit ilimlerinin öğretildiği yüzlerce, binlerce alimin girdiği çıktığı müesseseler olmalı, hafızlarımız sadece lafızlarını ezberlememeli ahkâmını bilmeli. Ahkâmını bilmekle yetinmemeli hayatta onu kendisine tatbik etmeli.
Evime beni birisi getirdi Allah razı olsun. Benim dedem diyor, bayağı büyük alimdi. Filanca yerde yetişmişti ama ben dedeme buğz ederdim. Çünkü tam benim istediğim, hayalimdeki alim tipinde değildi. Şöyle yapardı, böyle yapardı filan filan böyle anlatıyor, tenkit ediyor. Yani kendi dedesi olduğu halde tutarsızlıklarını tenkit ediyor.
Muhterem kardeşlerim! Kur'ân-ı Kerîm'in sadece lafızlarını, sözlerini ezberlemek yetmez.
Oku bakalım hafız efendi diyorsun okuyor, mânayı yarım başlıyor öbür tarafta yarım bırakıyor. Başlamış olan paragrafın yarısından alıyor öbür yarısına gelmeden bitiriyor; çünkü Arapça bilmiyor. Siz bakıyorsunuz tam yarım yerde kaldı, hadi devam et biraz daha, sadakallahulazim diyor.
Neden? Yetişme yeterli değil.
Hafız olacak, Arapça bilecek, ahkâmını bilecek, yaşayacak ve başkasına da o duygusuyla, o Kur'ân-ı Kerîm ehli olmasıyla ışık tutacak. Tutamıyor, yanlış yol gösteriyor. Doğru yolda gidecek insanın önüne çıkıyor öyle yapma şöyle yap diyor. Birtakım misalleri var zihnimde, bildiğim şeyler. Yola gitmiş doğru bir iş yapacak, caminin [imamıyla] karşılaşmış, sen öyle yapma böyle yap demiş yanlış yol göstermiş.
Yanlış yol göstermiş, neden?
İlim azalmış, taklit başlamış. Öz gitmiş, ruh gitmiş; şekil kalmış.
Yani çekirgenin kendisinin içinin gidip de kabuğunun kalması gibi. Ağustos böceğinin çatlayıp kabuğunun kalması, içinin gitmesi gibi bir durum var.
Allah bizi samimi, candan, heyecanlı, gayretli, şuurlu Müslüman eylesin. Dinimizin ahkâmını Kur'ân-ı Kerîm'in mânasını, tefsirini, ruhunu iyice anlayıp, kavrayıp güzel kulluk yapmaya muvaffak eylesin. Kur'ân-ı Kerîm'e olan sevgimizi ve saygımızı arttırsın.
Bakın Kur'ân-ı Kerîm'e abdestsiz el değdirilmiyor. Kur'ân-ı Kerîm cünüpken, hayızken ağızdan bile okunamıyor, o kadar hürmete layık bir kitap ama biz o hürmete layık kitabın hiçbir şeyinden haberdar değiliz. Ahkâmını bilmiyoruz, çocuklarımız da bilmiyor, hanımlarımız da bilmiyor, kimse bilmiyor. Üniversitedeki profesörler bilmiyor, ondan sonra da Müslümanız diyoruz geziyoruz. Allah'ın gazap edeceği, başımıza taş yağdıracağı şeye de umursamıyoruz; canım olsa da olur olmasa da olur diye bir fetva veriyoruz. Şöyle yapsan ziyanı yok, zaman sana uymuyorsa sen zamana uy, Allah gafûru'r-rahîm'dir, affeder diyerek öyle günahlara teşvik ediliyor ki Müslümanlar başlarına taş yağar. Zaten günahların çokluğundan da belli.
Yok mu bunlara bunun günah olduğunu söyleyecek bir zümre? Dinde tefakkuh eylemiş, derinleşmiş bir zümre, Allah'tan korkan bir zümre bu yaptığınız yanlıştır diye söylese bu insanların çoğu hakikaten belki ıslah olacak? Yaptığı şeyin yanlış olduğunu bilmiyor. Bilakis ona ters teşvikte bulunuyorlar diyorlar ki bu yaptığın şey de mahsur yoktur yapadur, devam et. O da ferah ferah yapıyor. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu? "Sen Müslümansın niye içki içiyorsun, kumar oynuyorsun, niye böyle fitne çıkartıyorsun, dargınlık yapıyorsun? Sen Müslümansın niye böyle Allah'ın emirlerine ters işler yapıyorsun.” diyorsun; benim kalbim temiz diyor, mahsur yok sanıyor. Hep bunlar cahillikten doğan, kıyamet alametleri olan şeyler gibi görünüyor.
Allah tez elden bizleri halini, hatasını anlayıp da tevbe edip, yoluna dönenlerden eylesin.
Ama kendi kendimize söz verelim ki; bugünden itibaren Kur'ân-ı Kerîm'imizin her gün birer sayfasını okuyup mânasını anlayacağız, tatbik edeceğiz. Kur'ân-ı Kerîm'e daha büyük saygı ve bağlılık göstereceğiz. Kur'ân-ı Kerîm'e daha çok hizmet edeceğiz diye söz verelim şu anda kendi kendimize. Bugünden itibaren tevbe edelim eski gafletimize, tembelliğimize, hepimiz Kur'ân-ı Kerîm'in hizmetkarı ve ehli olalım.
El-Cennetü tahte akdâmi'l-ümmehâti.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem "Cennet annelerin ayakları altındadır.” buyurmuş.
Tabii "Kaldır bakalım ayağını altında cenneti görebilecek miyim?” gibi bir mantığa girmeye lüzum yok. Burada mecazî bir mâna var. "Annenin bastığı yerin altı cennettir.” diye bir mâna çıkartmaya lüzum yok. Cennet annelerin ayakları altında demek; annelere olağanüstü hürmet edin, hizmet edin ki cenneti bulasınız demek oluyor. Mecazî bir mâna var. O bakımdan hepimiz analarımıza bilhassa analarımıza olağanüstü sevgi, saygı, gösterelim ve hizmet edelim.
Peygamber Efendimiz' e sahabeden birisi "Kime hürmet, hizmet edeyim?” diye sormuş.
Anana.
"Kime hizmet edeyim?” Anana.
"Kime hizmet edeyim?” Anana.
"Kime hizmet edeyim?” Dördüncüde "Babana.” Demiş.
Üç defa annene hizmet et diye tavsiye ettikten sonra, sonra babana demesinden alimlerimiz anneye saygı ve hürmetin, hizmetin daha önde geldiğini haklı olarak çıkartmışlar. Annenin hakkı daha büyük olduğu için.
Baba dışarıdadır, çocuğun bakımıyla direkt meşgul olmaz, sabahleyin çıkar akşamleyin gelir. Evet, bir yorgunluk çekiyor ama sırf çocuk için çekmiyor, ailenin bütün fertleri için, anne için çekiyor. O bakımdan annelerin kocalarına, hanımların kocalarına tabii borçları var, hakkı geçiyor fakat çocuğun üzerinde asıl zahmeti çekip de hakları biriken anne oluyor. Bir kere dokuz ay kendi vücudunda bir ağırlık olarak taşıyıp büyütüyor, bin bir meşakkat çekiyor, midesi bulanıyor, yemek yiyemiyor, aş eriyor, zorlukla yürüyor, ondan sonra son derece korkulu, tehlikeli bir hayat memat meselesi olan doğum hadisesi gelip çatıyor; bin bir üzüntü, sıkıntı, ıstırap ve acı ile hatta ölüm tehlikeleri de bazen tahakkuk ediyor. Çocuğunu dünyaya getirirken anne ruhunu teslim edebiliyor. Ondan sonra iki sene altını temizle, sütünü yemeğini ver, vesaire vesaire, bunları baba çekmiyor. Geceleyin kalkıyor, meşgul oluyor, hasta olduğu zaman şey yapıyor, ağladığı zaman eline, kucağına alıyor, ayağına koyuyor, sallıyor filan. O bakımdan annenin hizmeti çocuğuna fevkalade yüksek olduğundan annelerin hakkı ödenmez derecede fazladır, babalardan da önde gelir. O bakımdan evlatların annelerine büyük büyük hizmetler etmeleri, sonuna kadar onlara sevgi, saygı ve hizmet göstermeleri icap ediyor. Zayıf mahlûklar oldukları için ihtiyarladıkları zaman himayelerine almaları gerekiyor. Böyle yaparsa bir insan cenneti kazanıyor.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, "Burnu yere sürtsün ol kimsenin ki annesinin veya babasının sağlığına yetişmiş olsun da cenneti kazanamasın.” diyor. Demek ki sağlığına yetişebildi mi insan, yani küçükken benim annem ölmüş hatırlayamıyorum, babam ölmüş hatırlayamıyorum diyenler vardır. Eh o fırsat onların elinde yok ama annesi veya babası veya her ikisine birden yetişmiş bir evlat onlara hizmet edip, gönüllerini alıp, duasını kazanıp da cenneti kazanamamışsa yazıklar olsun mânasında Peygamber Efendimiz diyor ki, rağime enfühû. "Burnu yerlerde sürtsün o evladın.” diye söylüyor. O bakımdan anne ve babaya hizmetin ve bilhassa anneye hizmetin cenneti kazanma vesilesi olduğunu bileceğiz ve onlara son derece büyük hürmet göstereceğiz, saygı besleyeceğiz.
Bunlar bilinmeyen şeyler değil; anneye hürmet babaya hürmet klasik bir vaaz mevzuudur. Herkes bunu biliyor ki, annelere hürmet gösterilir fakat fiilen gösterilmiyor. Fiilen gösterilmiyor, şeklen, fikren, bilgi olarak, ilmen biliniyor ki anneye babaya hürmet etmek lazım. Ama çocuk bir kere annesini saymaz, hele biraz böyle ilkokul çağı geçti mi annesinin, babasının sözünü dinleyen çocuk parmakla gösterilecek kadar az olur. Evladım oraya gitme! Dinlemez, "Bana ne!” der kalkar kapıyı yüzüne çalar çarpar, pat diye kapatır gider. Biraz daha büyüdü mü daha dinlemez, artık o biraz daha büyüdü mü aldığı terbiyenin eksikliğine fazlalığına göre karşı gelmeye başlar, biraz daha büyüdü mü hakaret etmeye başlar, biraz daha büyüdü mü icabında üstüne yürüyüp dövmeye, tartaklamaya kalkışır. Türkiye'de, etrafımızda gördüğümüz fiilî durum budur.
Annesine kusursuz saygı gösteren insan çok az. Bir tanesini gördüm onu da müspet misal olarak zikredeyim. Zonguldak'a giderken orda bir küçük kasaba üzerinde bir zata uğradık. Beni götüren kardeşimizin, arkadaşımızın sınıf arkadaşı mıymış neymiş bir kimseye gittik. Ben o şahsın üzerine onun hayatını bir kitaba geçirmek, onun sözlerini banda almak, başkalarına örnek olsun diye dinlettirmek isterim. Onun kadar tatlı dilli, güzel konuşan, tatlı kelimeler bulup ifade eden; onun kadar annesine hürmet, izzet eden, sözleriyle insanı eriten, böyle hayran bırakan bir kimse ömrümde daha görmedim. Hemen gideceksin yanına hatta istedim ki kendi oğlumu o şahsın yanına vereyim üç ay konuşma öğrensin. Öyle bir insan. Böyleleri de var nadirattan. Hiç yok demeyelim Allah'ın nice kulları var. O kadar tatlı dilli, güleç yüzlü, hassas, sevgili, sevimli, hürmetli. Ben her sabah anamın elini öperim... Yani neler neler diyor. Artık şu anda hatırlamayacağım da ama belki bir daha bir ziyaretine gidersem cebime bir gizli teyp koyup sözlerini alacağım. Sözlerini alacağım çok çok müstesna.
Yanımda bir telefon etti, hepimizin yaptığı şey telefon etmek, santraldeki kıza bir numara verecek beni şuraya bağla diyecek, bu kadar basit. O konuşması bile tarihî, edebiyat kitabına geçmesi gereken bir konuşmaydı. Ona nasıl tatlı hitap etti! Ben öbür taraftaki santralcı kız olsam bütün her işi bırakırım onun işini yaparım, çok tatlı.
Bunları öğrenmeliyiz, güzel şeyleri bilmeli, bulmalı, öğrenmeli, tatbik etmeliyiz. Böyleleri de var; hep tersten, ters misallerle dünyanızı karartmayalım, aydın aydın gününüzü kara gün etmeyelim böyle kalbinizi gözünüzü şey yapmayalım, iyiler de var. İyi misalleri bulursak, terviç edersek, teşvik edersek, çoluk çocuğumuza numune alırsak, aldırırsak gelişiriz. Şu anda ne kadar kusurlu olsak üç beş sene sonra toparlarız. Kötüleri örnek alırsak o zaman şimdi ne kadar iyi durumda olursak olalım üç beş sene sonra tepetaklak gideriz. Bir çocuğun hayalinde sahabe-i kiram gibi temiz, safi bir İslâm'ı yaşama arzusu varsa bu memleket kalkınmıştır. İşin aslı budur. O bakımdan inşallah güzel misalleri bulalım.
Mecmualarımda ben dedim ki hep eski kitaplarda okuduğumuz eskiden yaşamış insanların hayatlarını yazıyoruz. Sahabe-i kiramdan filanca, meşhur hatunlardan filanca diye eskileri anlatıyoruz. Zamanımızda Müslüman bir insan yok mu, Müslüman bir hanım yok mu? Gidin onu bulun, onunla röportaj yapın, onun hayatını bilsin halk. Çünkü şu şartlar altında yaşıyoruz. Yaşayan insanları, yaşayan insanların iyilerini numune olarak ortaya koymalıyız ki gençler onları kendilerine örnek alsınlar, biz de rahat edelim. Uzun boylu söze lüzum yok filancayı örnek al, filanca sana numune olsun demek daha kestirme bir yol oluyor sevgili kardeşlerim.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.