14.06.1987 - Dua ve Rızık

14.06.1987 - Dua ve Rızık
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammed’in ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîs-i kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammed’in sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ yerüddü'l-kadere ille'd-duâü ve lâ yezîdü fi'l-umuri ille'l-birru ve inne'r-racule le-yuhramu'r-rızka bi'z-zenbi yusîbuhû.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Sevbân radıyallahu anh'ın rivayet ettiğine göre buyurmuşlar ki:
Lâ yerüddü'l-kadere. "Allah'ın kaderini, takdir-i ilâhîyi, Allah'ın hükmünü, tayin etmiş olduğu mukadderatını bir şey geri çeviremez." İlle'd-duâü. "Ancak dua çevirir."
Dua değiştirir, onu reddeder, tağyir eder.
Ve lâ yezîdü fi'l-umuri ille'l-birru. "Ömrü bir şey artırmaz, ancak iyilik arttırır."
İyilik etti mi insanın ömrü uzar, artar, ziyadeleşir.
Ve inne'r-racule le-yuhramu'r-rızka bi'z-zenbi yusîbuhû. "Ve şurası da muhakkaktır ki bir adam işlemiş olduğu bir günahtan dolayı rızkından mahrum olur."
Rızkı, işlediği günahtan dolayı kesilir.
Önce bir hususu hepinize hatırlatmak istiyorum. Size söylemek hatırıma geldi ki bu ilim meclisleri cennet bahçeleridir. İnsan İstanbul'da bentlere gitmiş, Gülhane parkına gitmiş, Çamlıca'ya çıkmış... Cennet bahçesi nerede, Gülhane Parkı nerede?..
Allah hepinizden razı olsun. Mübarek olsun. Allah ahirette de cennet bahçelerinde safa sürmeyi cümlenize, cümlemize nasip eylesin.
Bunu böylece bilesiniz. Bir insanın iyi Müslümanlığı –hatta dünyevî işlerde de- sıkıntı zamanında, keyfin kaçacağı zamanda belli olur. Bir zaman gelir insana sıkıntılar yüklenir; keyfi kaçar, ağırlıklar, musibetler dolanır. O zaman onlara rağmen doğru yolda yürümeye devam edecek mi yoksa yan çizecek mi? Geri mi dönecek, vaz mı geçecek?
İşte Allah kullarına bunu mutlaka imtihan eder. Bu hususta ayet-i kerimeler vardır. "Siz, "müslümanım" dedikten sonra hiç sıkıntılara uğramayacaksınız, musibetlere dûçar olmayacaksınız, meşakkat çekmeyeceksiniz mi sanıyorsunuz? Hayır! Biz sizden önceki ümmetleri de birçok sıkıntılara uğratıp imtihan ettik. Kimler sadık kullarmış, kimler yalancıymış anlaşılsın diye." tarzında ayet-i kerime var. Bu hususta çok ayetler var.
Bir insanın sıdkı, sadakati, vefası, sıkıntıyı ve meşakkati göğüslemesi, davası ve inancı uğrunda Allah yolunda yaptığı fedakârlıkla ölçülür. O bakımdan insanın önüne çeşit çeşit yollar serildiği, imkânlar çıktığı zaman eğer o insan Allah'ın rızası yolunu velev biraz musibetli, meşakkatli, sıkıntılı bile olsa tercih ediyorsa ne mutlu ona.
Eğer birazcık sıkıntıdan yan çiziyorsa, geri dönüyorsa, vazgeçiyorsa demek ki zayıf kulmuş. Allah imtihan etti, imtihanı kaybetti. Çünkü Allah imtihan ediyor. Allah'ın bize, bizim ibadetimize ve bizim bir şeyimize ihtiyacı yok. Çünkü her şeyimiz O'nun. Zaten her şeyi O vermiş.
Bir dilencinin bir padişaha bir şey vermesi mümkün olmaz. Biz dilencilerden de aşağıyız. İnsanlık âleminde padişah da dilenci de insandır. Ama işte o Rabbimiz, biz O'nun kuluyuz. Biz dilenciden de aşağıyız. Biz O'na ne verebiliriz? Hiçbir şey veremeyiz. O'nun bize ihtiyacı yok. Bizim O'nun sonsuz, engin rahmetine ihtiyacımız var. Her zaman! Bir an bile O'nun rahmetinden eksik, mahrum kalsak, üzerimizden rahmetinin gölgesi çekiliverse yanarız, mahvoluruz.
Onun için O imtihan eder, kullarının halislerini, iyilerini seçer. Bunu böylece bilesiniz. Allah yolunda Allah âfiyet, saadet, selamet versin; sebat, vefa, vefakârlık nasip etsin. Allah kulluğunu güzel yapmak hususunda hepimize gayret ve kuvvet ihsan eylesin. Tevfikini refik etsin.
Muhterem kardeşlerim!
Bir ev yapılmazdan önce mimar planını çizer. Bu evin yüksekliği belli midir, bellidir. Odaları belli midir, bellidir. Lavabosu belli midir, bellidir. Elektriğin nereye konulacağı, merdivenin, su borularının nereden geçeceği belli midir, bellidir. Her şeyi bellidir, ondan sonra o yapılır. Ustaya verirsin, usta ona göre yapar.
Dünyevî basit işlerde bu böyle iken Allah-u Teâlâ hazretleri de bu dünya ve ahiret âlemini planlamış, yaratmış, tanzim etmiş, düzenlemiş, takdir etmiş, mukadder kılmıştır. Takdîrâtı vardır. Nasıl ev yapılmadan o arsanın üstünde nasıl bir ev olacağının maketini bile yapıyorlar, "Burası böyle olacak, bu kadar güzel olacak." filan diyorlarsa Allah-u Teâlâ hazretlerine bu kâinatın evveli, ahiri, önü, sonu malumdur. Her şeyi biliyor. Her şey belli. Takdir etmiştir. Bizim de rızkımız, ömrümüz, ecelimiz bellidir. Biz bilmiyoruz, O biliyor. Takdir etmiştir. O kâdir-i mutlaktır; takdir eder, kaderini yazar, çizer. İnsanoğlu da o kadere göre yaşar, gider.
Allah-u Teâlâ hazretlerinin kaderini ne değiştirir?
Yine Allah değiştirir. Biz kim oluyoruz!.. Peygamber Efendimiz, "Dua değiştirir." diyor.
Dua nedir?
"Yâ Rabbi! Ben senin kulunum. Şöyle et, böyle et." diye yalvarıyoruz, dergâhına arz ediyoruz. O da "Peki kulum! Madem gözyaşı döktün, böyle yalvardın, yakardın. Madem benim Rabliğimi, kendi kulluğunu bildin. Madem acizliğini anladın, gücün kuvvetin bende olduğunu idrak ettin. Mademki edebini takındın, boynunu büktün, benden yardım istiyorsun. Benden sana yardım etmek…" Yardım eder, istediğini ihsan eder.
Allah’ın takdirini bir şey değiştirmez, dua değiştirir. Dua edersin Allah'ın şanına, keremine, cömertliğine, azametine kulun isteğini reddetmek yakışmadığı için O ihsan eder. Allah-u Teâlâ, "Bana dua edin, ben sizin duanıza icabet ederim." buyuruyor.
O halde bizim elimizde ne vardır?
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri diyor ki:
"İki şey vardır. Bir, Allah'ın takdirine razı gelmek, boyun bükmek, teslim olmak… İki, dua etmek… Başka bir şey yok."
Şair;
Hoştur bana senden gelen,
Ya goncagül yahut diken.
Demiş. Uzun ve çok güzel bir şiir… Rabbimden ne gelmişse kabul, diyor. Ecel gelmiş, kabul. Hastalık gelmiş, kabul. Sıhhat gelmiş, kabul. Musibet gelmiş, kabul. Şunu helal bunu haram kılmış, kabul. Hepsi hoştur.
Bir, kadere razı olmak, teslim olmak; bir de dua… Eğer Allah bize duanın kapısını açmasaydı, "Kullarım haydi cömertliğimden müsaade ediyorum; dua edebilirsiniz, isteyin bakalım istediğinizi." demeseydi, biz kim O'nun dergâhına söz söylemek, laf söylemek, bir şey istemek kim? Hiçbir şey diyemezdik. Boynumuzu bükerdik, biterdi iş. Ama kendisi fazl-ı kereminden, lütfundan "dua edin" buyurmuş.
Onun için dua nedir?
Dua ibadettir.
Neden?
Allah, "dua edin" dedi, ben de dua ediyorum, sözünü dinliyorum; ibadet. Onun için dua edin. Dua edeceğiz.
Dua nedir?
Dua ibadetin iliğidir, özüdür, hülasasıdır. Can damarıdır, anasıdır. Kemiğin bir dışı var, bir iliği var; onun gibidir. Dua bu dinin aslı, esasıdır. Bir mazlum kul bir büyük zulme uğrar, boynunu büker, "Yâ Rabbi! Zulme uğradım, sen benim Rabbim'sin, sen bilirsin." der, Allah'ın kahrı orada zalimi mahveder.
Yunanlılar bizim ordunun önünden geriye İzmir'e doğru ricat ederken, kaçarken kızgınlıkla çoluk, çocuk, gelin, kız, hepsini öldürüyor öyle gidiyorlar. Uşak'ta öldürdüklerini öldürmüşler, öldüremediklerini dipçikle, süngüyle, silah zoruyla camiye tıkmışlar. "Haydi, şimdi Allah'a dua edin. Burası Allah'a ibadet yeri ya! Haydi bakalım, Allah'a dua edin. Sizi bizden kim kurtaracak?" demişler.
Yakmaya niyetlilermiş. Kapıyı kapatıp camiyi ve koca bir cemaati yakacaklar. O niyetteyken, "hadi bakalım, sizi bizden kim kurtaracak" derken o sırada şehre Türk askerleri girmiş, arkadan o adamın ensesine Türk askeri gelmiş. O sözün üzerine gelmiş, bunu böyle anlatıyorlar.
Kim kurtaracak?
Allah! Peygamber Efendimiz ağacın altında uyuyordu. Bedevinin bir tanesi onu gördü. Baktı ki Peygamber Efendimiz uyuyor. Yavaş yavaş yanaştı. Efendimiz uyumaz, uyurken bile kalp gözü açıktır. Yanaştı, kılıcını aldı. Peygamber Efendimiz kılıcını ağaca asmıştı.
"Yâ Muhammed! Şimdi seni benden kim kurtaracak?" dedi, kılıç elinde. Müşriklerin, Kureyşliler'in takip ettikleri zâtı yakalamış. Öldürürse mükâfat alacak, hevesleniyor. "Haydi bakalım! Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?"
Peygamber Efendimiz hiç telaş etmedi. "Allah" dedi. Nasıl demekse o, Peygamber Efendimiz onu der demez adamın elinden kılıç "pat" diye yere düştü. Dermanı kesildi. Ne olduysa artık onu bilemeyiz ki... O Peygamber; o âciz! Peygamber'in karşısına çıkılır mı?
Elinden kılıç düştü. Bu sefer kılıcı Peygamber Efendimiz aldı. "Bakalım seni benim elimden kim kurtaracak?" dedi. O da o zaman kelime-i şehadet getirdi, Müslüman oldu.
Allah! Kurtaran Allah'tır. Başımıza gelen dertler, belalar Allah'tandır. Bizim bu çektiklerimiz hep O'nun takdiridir. Bize düşen dua etmektir. Elimizi açar, dua ederiz. Yalnız harama dua etmeyin;
"Yâ Rabbi! Bana bu akşam nasip et, arkadaşlarımla falanca yerde şu kadar içki içeyim."
Bu, alay etmek olur. İnsan büyük cezaya uğrar. İnsanın iyi şeylere, hayıra dua etmesi lazım! Hayırdua etmesi lazım! Hayır dua edin! Duanın en büyük güç ve kuvvet kaynağı olduğunu bilin ve isteyin. Allah verir ve verdiğini görürsünüz. Zaten şu andaki hayatınıza kadar nice şeyler istemişsinizdir de görmüşsünüzdür.
Ben; "Yâ Rabbi! Şu imtihanda şu soru gelsin!" deyip de o imtihanı geçen talebeler çok biliyorum. "Şu köşeyi dolaşınca köşenin başında filancayla karşılaşayım." deyip de onunla karşılaşan çok kimseleri biliyorum. Allah duaya icabet eder, senin istediğini verir, senin istediğinden âlâsını, daha güzelini, daha üstününü verir. Sevap verir, mükâfat verir…
Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri;
"Ahirette bazı insanlar defterleri açıldığı zaman çok sevaplar görecekler." diyor.
Diyecekler ki;
"Yâ Rabbi! Bu sevaplar bizim defterimize yazılmış ama biz bunu ne yaptık da kazandık acaba, bilemedik." Onlara denilecek ki, "Bunlar sizin dünyada yapmış olduğunuz duaların mükâfatıdır. Siz dünyada bazı şeyler istediniz verdim. Öyle şey istediniz ki onları vermedim, onun yerine bu sevabı verdim."
Yani insan bazen olmadık şeyi ister. Mesela annesi babası yaşlanmış, dayanamaz; "Yâ Rabbi! Buna ömür ver, yaşasın." der. Zaten Azrail gelmiş, başucunda bekliyor. Yani o yolcu artık, o dua eder. O zaman onun duasının sevabını ahirette görecek.
Onun için ağzı dualı [olun], hayır dualı, beddualı değil! Ağzını aç, gözünü yum, önüne gelene beddua yağdır; öyle değil! Hayır dualı Müslümanlar olalım. Allah'tan isteyelim. Başımıza gelen her şeyin çaresi Allah-u Teâlâ hazretlerindendir. Çaresizlerin çare sazı, kimsesizlerin sahibi, olmayacak işleri yapan, güç yetmeyecek işleri defeden Allah-u Teâlâ hazretleridir. Çünkü;
İnnemâ emruhû izâ erâde şey'en en yekûle lehû kün feyekûn. "Allah bir şeyi murat ettiği zaman emri 'ol' demektir, o iş olur."
O kadar! O'na bir şey zor değildir, ne derse o olur. Kul, Allah'ın bu azametini ve kulluğunu bilip dua ederse duasına erer.
Kitaplarımız yazıyor; eski tüccarlardan bir tanesi -evliyâdan bir kimse- şehirden şehre yalnız gezermiş. Malları hayvanına yükletir, kendisi gidermiş. Diyorlar ki, "Yolda yolunu haramiler keser. Yalnız gitme, kervanla git. Kervanın muhafızları var, kalabalık filan... Haramiler kolay kolay saldıramazlar. Sen böyle yalnız gitme."
O yine yalnız giderken bir gün haraminin birisi yoluna çıkmış, kılıcı çekmiş. Malını, parasını alacak, onu da öldürecek. O orada demiş ki, "Namaz kılayım." O da namaz kılmasına müsaade etmiş. Namaz kılarken elini açıyor, bir dua ediyor. O anda bir atlı süvari peyda olmuş, birden oraya girmiş, hemen bir mızrak savurup o yol kesiciyi öldürmüş. Ve adam kurtulmuş.
Peygamber Efendimiz minberde hutbe okurken bedevinin birisi kalktı, hutbeyi kesti; "Otlar sarardı, hayvanlar susuzluktan ölüyor Ya Resûlallah! Dua et de yağmur yağsın." dedi. Peygamber Efendimiz de "Yâ Rabbi! Yağmur yağdır." diye dua etti.
Hadisi rivayet eden Ravi; "Gökyüzü masmaviydi, hiç bulut bile yoktu. Medine'nin batı tarafındaki dağın üstünden hızlı gelen deve gibi bir bulut peyda oldu. Bir geldi üstümüze, şakır şakır yağmur yağmaya başladı." diyor.
O kadar yağmış ki aynı bedevi kaç gün sonra; "Yâ Resûlallah! Bu yağmur çok fazla oldu. Dua et de kesilsin." demek zorunda kalmış. Peygamber Efendimiz duasında "kesilsin" dememiş, "Medine'nin üzerinde değil de çevreye yağdır yâ Rabbi!" demiş.
Masmavi gökyüzünde, hızlı gelen bir deve gibi bulutlar birden oraya hücum etmiş. Oraya sevk eden Allah... İşte duanın icabet görmesi, kabul görmesi, duanın kabulünün alameti…
Kâbe-i Müşerrefe'nin yaşlı bir imamı var. Namaz kılar, dayanamaz dua eder, ağlar filan... Aynı şeyi anlatıyor arkadaşlarımız. Bir sene yağmur yağmamış. O imam yağmur duasına çıkmış. "Gökyüzü masmaviydi. Yağmur duası bitti, şakır şakır yağmur yağmaya başladı." diyorlar.
"Orası Mekke-i Mükerreme, Kâbe-i Müşerrefe! Orada yağar."
Bizim burada, Adana'da kıtlık olmuş, yağmur yağmamış. Müftülüğe vaizler müracaat etmişler; "Müftü Efendi, yağmur duasına çıkalım." demişler. "Olur, cumartesi günü çıkalım." demiş. Yani tatil günü bir zaman tayin etmişler, cumartesi günü çıkacaklar. Mahallî gazeteler de bu haberi yaymış:
"Müftü Efendi yirminci yüzyılda yağmur duasına çıkmaktan bahsediyor. İşimiz Allah'a kaldı, duaya kaldı…"
Söz arasında, bu "işimiz Allah'a kaldı" lafı da… Hangi işimiz Allah'ın değil?
"Bu adam Allahlık!"
Hangimiz Allahlık değiliz?
"İşi Allah'a kalmış."
Allah'a kalmayan işler bir başkasına mı kalıyor? Allah'tan gayrı bir başkası mı yapıyor şaşkın adam?
"İşimiz Allah'a mı kaldı."
Elbet! Zaten O'nun… Ne biçim, mantıksız laflar!
Tabi bir sürü itiraz, dedikodu filan... O gün olmuş, Müftü Efendi kendisi anlatıyor:
"Dedim ki, 'Yâ Rabbi! Ben senin yüzü kara, günahkâr, kusurlu bir kulunum. Senin indinde eksiğim vardır. Mevkiim, makamım nasıldır bilmem. Eksikli, kusurlu bir kulunum ama bu iş yayıldı. Bu edepsiz gazeteler aleyhimde yazı yazmaya başladılar. Dilersen verirsin dilemezsen vermezsin ama biz yağmur istesek sen yağmur vermezsen, bu adamların dilinden ne yapacağız? Bu adamlar bu sefer, 'Bak, dua etti yağmur yağmadı.' diyecekler. Kim bilir lafı nereye götürürler.'
Gökyüzü pırıl pırıl! Günlerce yağmur yağmamış, toprak çatır çatır çatlamış. Elimizi açtık, duamız bitti. Şakır şakır yağmur yağmaya başladı."
Adana'da olmuş hadise. Belki yılını bilip sorsam senesini de söylerim. Belki Adanalılar bilir.
Dua kabul olur arkadaşlar. Onun misali... Kitaplardan okuyoruz, eskiden de kabul olurdu, iyi insanların da olur, senin de benim de kabul olur… Kabul de olmuştur zaten, hayatımızdan misali çoktur. Neler istemişizdir Allah'tan, Allah vermiştir. Anında vermiştir. Anlamışızdır ki Allah veriyor. Yani şek, şüphe olmayacak, tesadüfe yormak mümkün olmayacak tarzda vermiştir.
Onun için ağzı dualı kul olun. Allah'a tevekkül edici kul olun. Allah'a bağlanın, gayrıya bağlanmayın. Allah'tan isteyin, gayrıdan istemeyin. Allah'a kulluğu güzel yapmaya bakın, yanlış yollara sapmayın.
İbrahim İbn Edhem, Allah mekânını cennet etsin, bizi şefaatine erdirsin, ne büyük şahısmış… Çok güzel bir sözü var. Demişler ki;
"Yâ İbrahim! Yağmur duasına çıkıyoruz. Gel, sen de dua et."
Biliyorlar Allah'ın sevgili kulu, dua edince yağmur yağacak. O da tabi onların durumunu biliyor. Kim bilir ne edepsizlikleri var, o yüzden Allah onlara yağmur yağdırmayacak. O da hemen el açıp da "yağmur gönder" dememiş. Onlara diyor ki:
Ekîmû bi-ubûdiyyetiküm fe-innehû a'lemu bi-rubûbiyyetihî.
Bir ders vermiş ki ağırlığıyla altın; o kadar kıymetli sözler:
"Siz kulluğunuzu doğrultun, O Rabliğini bilir." Siz kulluğunuzu güzel yapın, dosdoğru yapın, O Rabliğini güzel yapar. "O, ne yapacağını bilir, siz adam olun." demek istiyor. Yani, "Siz edepsizliği bırakın, Allah size istediğinizi ihsan eder." buyuruyor.
Kasımpaşa'da bir heykel gördüm. Kavuklu, cübbeli, kuşaklı bir heykel! Merak ettim kimin heykeli diye, baktım "Cezayirli Hasan Paşa" diyor. Kaptan-ı Derya Cezayirli Hasan Paşa!
Cezayirli Hasan Paşa, Barbaros Hayreddin; Allah mekânlarını cennet etsin. Beşiktaş parkının oradan geçerken her zaman kendisine sevgiyle dua etmek isterim; mübarek insan, evliyâ… Düz, sıradan değil, evliyâ insanlar…
Cezayirli Hasan Paşa ilk defa sefere çıkmış.
Nereden?
Cezayir'den…
Nereleri dolaşmış?
İtalya'nın önlerini, Napoli'yi, Korsika'yı, Sardunya'yı, Marsilya'yı, İspanya'nın oraları dolaşmış; düşman yok. İtalya'nın batı tarafı, Batı Akdeniz'de dolaşıyor; düşman göremiyor. Doğu Akdeniz, Yunan adaları dediğimiz Ege adaları filan değil. Oraları da dolaşıyor da orda da düşman göremiyor. Ne yapsın cihat edecek bir [durum] yok. Devriye gibi geziyor. Oralarda tutmazsa burada yolu keserler. Çünkü adamlar Rodos adasına yerleştiler, Mısır ticaretini engellediler. Biliyorlar ki iktisat damarını kapatırsa devletin ekonomisi bozulur, devlet batar.
Adamlar, yüz tane plan yapmış; "Osmanlı Devleti'nin parçalanması için yüz plan" diye. Romanyalı bir diplomat onları tez olarak kitap haline getirmiş, oradan da Türkçeye tercüme edilmiş. Osmanlılar'ın yıkılması için yaptıkları planlar şeytanın aklına gelmez. "Şu adamların ticaretlerini karıştıralım, engelleyelim, iktisaden fakirleşsinler, çöksünler." diye onu bile düşünmüşler. Gelmişler burnumuzun dibinde Rodos'u kendi şövalyeleriyle doldurmuşlar. Oradan fitne fesat… Deniz yolculuğunu engellemeye çalışmışlar. Her şeyi yaparlar.
İşte onu engellemek için Batı Akdeniz'de dolaşıyor, devriye geziyor; düşman yok.
Bir adaya gelmişler, tenha bir koya demir atmışlar. Barbaros Hayreddin Paşa'nın hatıraları kitabında… Ben bu kitabı çok beğendim de bir korgeneral var, ona da gönderdim. O bana tebrik göndermiş, ben de ona hediye olarak gönderdim.
Geceleyin gecelemişler, sabah olmuş. Sabahleyin ortalık ağarmadan öteki kaptanlar acele ediyorlar ki toplanalım gidelim diye. Ama baş kaptanın gemisi kıpırdamıyor. Kayıklara binmişler, gitmişler, Cezayirli Hasan Paşa'nın kalyonuna çıkmışlar, demişler ki;
"Efendim! Siz ilk sefere çıkıyorsunuz, kusura bakmayın hatırlatmak gibi oluyor ama edepsizlik saymayın, haddi tecavüz saymayın, bu vakitten sonraya kalınmaz. Düşman arazisinde, düşman mıntıkasında daha ortalık karanlıkken işin ne olduğu belli olmadan denize açılmak lazım ki bir baskına uğramayalım. Biz koya girmişiz, demir atmışız, düşman üstümüze geliverse hareket bile edemeyiz. Yelkenlerimiz bile açık değil. Düşman, "güm güm güm" topları patlatır, bizi koya gömer. Onun için daha ortalık aydınlanmadan gitmemiz lazım gelirdi. Hala demir almadınız da ne oldu?" filan diye söylemişler.
Cezayirli Hasan Paşa odasında, seccadesinde ibadet ediyormuş. Diyor ki:
"Kardeşlerim! O kaideyi ben de biliyorum. Biliyorum, biraz daha bekleyin, biraz sonra demir alacağız. Birkaç parça düşman gemisi geliyor onların önüne çıkacağız. Onları esir alır, öyle gideriz."
Koyun içinde, gecenin karanlığında, seccadenin üstünde, be adam nereden bildin birkaç tane düşman gemisi geleceğini? Görmek filan mümkün olan bir zaman da değil. Tabi öteki kaptanlar yanından, "lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm" diye içlerinden söylene söylene çıkıyorlar. Birbirlerinin yüzlerine bakıyorlar. Diyorlar ki;
"Adam denizciliği bilmiyor. Kaidelere aykırı hareket ediyor. Bir de bize evliyâlık taslıyor. Gemi gelecekmiş de bilmem ne, istikbale ait sözler söylüyor…"
Hatıralar kitabında var bu. Sonra kayıklarına binip gidiyorlar. Biraz sonra emir geliyor, "Haydi bakalım! Yelkenleri açın, kürekleri çalıştırın, körfezden dışarı çıkıyoruz." Körfezden kürekleri dışarıya çıkartıyorlar ki neredeyse düşman gemileriyle burun buruna gelecekler. Karşı karşıya geliveriyorlar.
Nereden bildi?
Allah bildirdi. Allah sevgili kuluna bildiriyor. Adam evliya da ondan! Tesbih çekti, sabah namazı kıldı, ibadetini yaptı, devriyesini gezdi. Allah, memlekete eli boş dönmesin diye ona ganimet gönderdi. Onu önceden de bildiriyor.
Osmanlı'nın başarısını askerî rakamlarla, silahla vesaireyle izah etmek mümkün değildir. Beş-altı tane Osmanlı gemisinin körfezden birden karşılarını çıktığını görünce düşman gemileri hemen beyaz bayrakları çekmişler. Savaşma bile yok. Onları almışlar, yedeklerine bağlamışlar, Cezayir'e getirmişler.
Nasıl oluyor?
İnsan Allah'ın yolunda yürüyünce Allah yardım eder. Zaten yardım ediyor. Zaten her gün O'nun yardımıyla, her gün O'nun lütfuyla [yaşıyoruz].
O bakımdan sevgili kardeşlerim! İyi Müslümansak iyi Müslüman olalım, yarım Müslüman olmayalım. Hasımlarımız hep ona çatıyorlar bize;
"Bu kadar da tam Müslümanlık olur mu?"
Yarım Müslümanlık olmaz! Müslümanlık ya tam olur ya yarım oldu mu olmaz, kabul olmaz! Müslümanlık tam olması, dört başı mamur olması lazım! Dört yüz dirhem olması lazım, başka türlü olmaz. Bir dirhemi eksik olsa olmaz.
İyi Müslüman olalım, Allah'ın iyi kulu olalım. Allah o zaman dünya ve âhiretin hayırlarını dedelerimize ihsan ettiği gibi bize de ihsan eder. İnsan yarım Müslüman oldu mu Allah öteki yarısını da kabul etmez. "Ben böyle çürük çarık şeyi istemem."
Bir elmacıya gidiyorsunuz, elmaları çürük gördünüz mü almıyorsunuz.
Neden? Öbür tarafları sağlam? Yarısını kesip atın, sağlam taraflarını yiyin.
"Hocam! Nemelazım, çürüklü elma... Ben giderim sağlam elmamı alırım, onu yerim." diyorsunuz. Dinin yarısı çürük yarısı sağlam hem namaz kılıyor hem faiz yiyor hem Müslüman hem lıkır lıkır içki içiyor.
"Bu biradır. Bunun içinde alkol az, bilmem ne bilmem ne…"
Nereden çıkarttınız bu mantıkları? Çeşit çeşit mantıklar…
"Güzeli sevmek sevap... Ben namazı da kılarım, camiden çıktıktan sonra gelene geçene de bakarım."
Nereden çıkarttın bu mantığı? Günah! O namaz da kabul olmaz, Allah o namazı da insanın yüzüne çarpar. Öyle Müslümanlık olmaz.
Dört başı mamur Müslüman olalım. Allah-u Teâlâ hazretlerine tam bağlanalım.
Ömrü ancak iyilik arttırır. Peygamber Efendimiz, "Bilhassa anne ve babaya yapılacak olan iyilik ömrü çok ziyadeleştirir." diyor. Alimlerimiz diyorlar ki, "Ömür bellidir, ecel bellidir, insanın kaç yıl yaşayacağı bellidir. Bu nasıl oluyor?"
Allah kaderi nasıl değiştiriyorsa, ömrü de değiştirmeye kâdir… Böyle demiş Peygamber Efendimiz, başka türlü demesini bilirdi. Arap'ın en fasihi; Ene efsahu'l-Arabi, "Arap'ın en fasih, en güzel konuşanı benim." diyor. Edebiyatı, dili mükemmel… Etrafındakiler kullandığı kelimeleri sorarlardı; "Yâ Resûlallah! Öyle kelimeler kullanıyorsun ki biz o kelimeleri bilmiyoruz." derlerdi. Dili zengin Efendimiz ‘in... Gayet güzel konuşurdu. Onu öteki türlü anlatırdı bize.
Ömrü arttırır. Nasıl arttırırsa arttırır. Arttıran Allah! Kaderi takdir eden Allah dua ile değiştiriyor, ömrü takdir eden Allah arttırıyor. Sen dua edersin, ömrü artırır.
Ve insan yaptığı günahtan, işlediği suçtan, kabahatten dolayı rızkından mahrum kalır.
Rızık da tayin edilmiş değil miydi?
Rızık da tayin edilmişti ama sen edepsizlik yaptın, günah işledin, haram iş işledin, bu rızık kaldı işte... Yani rızık da gider, mahrum kalır. İnsan bir bereketsizliğin içine düşer. Onun için adam kendisi çalışıyor, karısı çalışıyor, çocuğu çalışıyor, evde herkes seferber, işe gidiyorlar, geliyorlar; ay sonunda evde para yok. Bereketsiz... Nereye gittiği belli olmuyor. Mahrum… Öbür tarafta daha az maaş alan bir kimse gül gibi geçiniyor, bu mahrum kalıyor.
Neden?
Çünkü işlenen günahtan dolayı rızık kesilir. Kıtlık gelir, ceza gelir, bela gelir. O günahlardan dolayı...
Kul hata edebilir, hepimiz çeşitli hatalara düşebiliriz. Ama ben şunu daima sizlere söylüyorum:
Hata ediyoruz tevbe ediyoruz, hata ediyoruz tevbe ediyoruz… Bıkmadık mı? Nerede kaldı mertlik, erkeklik? Biraz da insan verdiği sözde durmalı değil mi? Hep böyle yarım yamalak Müslüman olup hata işleyip de tevbe edeceğimize iyi Müslüman olsak da mânevî mertebemiz artsa ya… Derecemiz yükselse… Günaha düşmeden vaziyeti korusak, üstüne bir şey ilave etsek de daha ileriye gitsek ya…
Ona gayret edelim. Allah-u Teâlâ hazretleri bizi her çeşit günahlara düşmekten, bulaşmaktan, günahlarla pislenmekten korusun. Ve arif, edip, salih, veli, sevdiği kul olmayı nasip eylesin.
07.12.1986 -
Mekkeye Savaş Açılmaz,
13.11.1988 -
Peygamber Efendimizin Duaları
