04.05.1986 - Ashaba Hürmet, Dünyanın Kıymetsizliği, Roma, Bizans, Rum Diyarları Feth Olunacak

04.05.1986 - Ashaba Hürmet, Dünyanın Kıymetsizliği, Roma, Bizans, Rum Diyarları Feth Olunacak
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Vellezî nefsî bi-yedihî lâ yü'minu ehadühüm hattâ yuhibbeküm li-hubbî. E tercûne en tedhulu'l-cennete bi-şefâatî ve lâ yercûhâ benû Abdilmuttalib.
Abdullah b. Cafer radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz sahabesini teselli etmiş, övmüş. Buyurmuş ki;
Vellezî nefsî bi-yedihî. "Canım, nefsim elinde olan Allah'a ant olsun ki, ümmetten bir fert benim sevgimden dolayı sizi sevmedikçe mü'min olmuş olmaz."
Burada diyor ki; lâ yü'minu ehadühüm. "Onlardan birisi mü'min olmuş olmaz." Hattâ yuhibbeküm. "Sizi sevmedikçe."
Niçin? Li-hubbî. "Benim sevgimden dolayı."
Benim sevgimden sözünün zamir-i muttasılın -mastara bitişen zamirin- fâil ve mef'ul olması dolayısıyla iki mânası vardır. Birinci mânası şudur ki; "Onlar beni seviyorlar diye ümmet onları sevecek." Yani biz Resûlullah'ın ashabını seveceğiz.
Neden?
Onlar Resûlullah'ı sevdiler, hizmetinde bulundular. Etrafında pervane kesildiler, canlarını siper ettiler, vücutlarını siper ettiler, Resûlullah'ı el üstünde tuttular, baş üstünde tuttular, hizmet ettiler diye o Resûlullah'a bağlılıklarından dolayı biz de onları severiz. Ashabı, hizmetinde bulundular. Ne güzel [hizmet ettiler.] Ben Resûlullah'ı seviyorum; Resûlullah'ı seveni de seviyorum, Resûlullah'a bağlananı da seviyorum, Resûlullah'ın dostunu da seviyorum. Onu sevdim mi evlâdını severim, torununu severim, hırkasını severim, sakalının kılını severim, gözüme sürerim; her şeyini severim. Bir mâna bu.
İkinci mâna: "Benim sizi sevmeme bakarak onlar da sizi sevecekler. Ben ashabımı nasıl seviyorsam, benim sevdiğimi sevmeyen benden değildir. Onların da sevmesi lazım. Ben sizi ashab edinmişim, yanıma almışım, meclisime kabul etmişim, bağrıma basmışım, başkası sizi sevmiyor. Ben sevmişim, onlar sevmiyor, öyle şey olur mu? O zaman iman etmiş olmazlar."
Nereden bakarsan, yani ister o taraftan bak ister bu taraftan bak; Peygamber Efendimiz' in sahabesi insanların en üstünüdür, en mübarekleridir. Onların sevgisi gönlümüze yerleşik olacak. Ebû Bekr-i Sıddîk, Hz. Ömer, aşere-i mübeşşere, diğer sahabesi, ensar, muhacir, hepsi başımızın tacıdır; gökteki yıldızlar gibi pırıl pırıl mübarek insanlardır.
Devamında buyurmuş ki;
E tercûne en tedhulu'l-cennete bi-şefâatî ve lâ yercûhâ benû Abdilmuttalib. "Ey ashâbım! Siz benim şefaatime erip de cennete gitmeyi ümit ediyorsunuz da Abdulmuttalib oğullarının gitmesini ummuyor musunuz?"
"Onlar benim üstelik hem ashabım hem akrabam." Orada ikili [mâna] var.
"Siz benim şefaatimle cennete gitmeyi umuyorsunuz da Abdulmuttalib oğullarının gideceğini ummuyor musunuz?"
"Onlar da gider. Öncelikle gider." demek. Haşimoğulları, Peygamber Efendimiz' in akrabası, onlar da elbet gidecek demektir.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in şefaati ile Ümmet-i Muhammed şerefyâb olacak, hayırlara erecekler, günahkârlar kurtulacak.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in beş kademede şefaati var:
Birincisi; mahşer halkı Allah-u Teâlâ hazretlerinin divanına durdukları zaman güneş tepelerini kaynatacak, beklemekten dermanları kesilecek, diz çökecekler, terlere batacaklar. Çok sıkıntılı bir bekleyiş olacak. Ancak sadaka verenler, sadakaları kendilerine gölge edecek. Allah'ın iyi kulları Arş'ın gölgesinde gölgelenecek. Ötekiler çok şikâyet edecekler. Hatta diyecekler ki; "Şu hesap ne zaman görülürse görülsün de cennete gideceksek cennete gidelim, cehenneme gideceksek cehenneme gidelim." Yani o beklemek insanlara o kadar zor gelecek. Daha ortada defterlerin açılıp da insanların sorgusu suali yok. Beklemek o kadar canlarına tak edecek. Peygamber peygamber dolaşıp; "Şefaat eyle de Rabbimiz hesaba başlasın." diyecekler. Peygamber Efendimiz şefaat edecek. Başkalarının [ona] hiç cesareti yok. O zaman ilk önce hesap başlayacak, yani o bekleyişten kurtulacaklar. İlk şefaati bu.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in ikinci şefaati; Allah-u Teâlâ hazretlerinden günahları dolayısıyla cehenneme düşmesi mümkün olan insanların affını isteyecek, cehennemden affedilecekler. Cehenneme düşmeden cennete girecekler. İkinci şefaati bu. Yani hesabı kötü, hesaba tam vurulsa, Efendimiz şefaat etmese cehennemi boylayacaklar. Çünkü hataları, kabahatleri var. Efendimiz şefaat edecek, cehenneme girmeden cennete girecekler. İkincisi bu.
Peygamber Efendimiz bir kısım [ümmetine] cehenneme girdikten sonra şefaat edecek. Onlar da cehennemde yanmaktan kurtulup çıkacaklar. Böyle kademe kademe şefaatleri var.
Ümmet-i Muhammed şefaate erecek de hem ümmeti olup hem de akrabası olan Abdulmuttalib oğulları girmeyecek mi?
"Ey ashabım, siz cennete girmeyi kendiniz umuyorsunuz da benî Abdulmuttalib'in girmesini ummuyor musunuz? Onlar da girecekler, onlar da lütfumla, şefaatimle, Allah'ın affetmesi ile girecekler." diye buyurmuş.
Bize buradan düşen, Peygamber Efendimiz' in ashabına saygımızı muhafaza etmemizdir. Bu mânayı belirten hadîs-i şerîfler çok.
"Ama hocam onlar birbirleri ile mücadele etmişler. Ben bir tarafı tutarım, öbür tarafa yüklenirim."
Çok büyük hata edersin. Başka mezheplerden öyle yapanlar var. Ehli Sünnet mezhebinin dışından bazı insanlar var ki taraf tutmuşlar. Ama bizim büyüklerimiz diyorlar ki:
“Çok şükür ki Allah bizi onların zamanında yaşatıp da onlardan birisini tercih edip onların yanında yer almak durumuna düşürmedi. Kılıçları elimize alıp da onlarla savaşıp da kılıçlarımızı onların kanıyla kanlandırmadı. Şimdi dilimizle onları yaralamayalım. Aradan zaman geçmiş…”
Kanaat ve içtihat dolayısıyla o öyle mazur olur da sen bir tarafı tuttuğun zaman hata edersin. Allah'ın sevgili kuluyla zıtlaşan insan Allah'ın kendisine harp ilan etmesine sebep olmuş olur. Allah'ın dostlarına söz söylemek yok, onu öğreneceğiz.
Bu devirde bunun ehemmiyeti nedir?
Bazı bozuk mezhep taraftarları vardır, Türkiye'de de vardır, eskiden beri vardı, İstanbul'da da vardır. Sahabenin bazısını tutarlar, bazısına söverler. Sebbetmek deniliyor, ashaba sebbederler. "Şu şöyledir, bu böyledir..." diye atarlar, tutarlar. Şu hadisleri rivayet eden sahabenin bazısına bile çatarlar. Hatta bazı bozuk mezhep sahipleri sahabenin çok büyük bir kısmını defterden siliyor. Onlara [itibar etmiyor], ancak kendi ölçülerine uygun gördüğü parmakla sayılacak kadar 10-12 tanesine [itibar ediyorlar.] Öyle şey olur mu? Binlerce sahabenin hepsinin defterden silinmesi olacak iş mi?
Yapıyorlar.
Bunlar yapıldığı için bu nasihat bize bugün hayatımızda önemlidir. Siz ashabdan bir kimsenin aleyhinde konuşana ortak olmayın, mâni olun, söz söylettirmeyin, "Peygamber Efendimiz' in ashabıdır." diye. Çünkü onun sevgisiyle, Resûlullah'ın onları sevmesiyle biz de onları sevmekte mükellefiz. Veyahut onların Resûlullah'a bağlanıp, saygı duyup da hizmet etmesiyle onları sevmemiz bu gibi hadîs-i şerîflerde bize emredilmiştir.
Kardeşlerim!
Bizim yolumuz güzeldir. Ehli sünnet ve'l-cemaat yolu çok çok ciddi alimlerin düşüne taşına, en ihtiyatlı, en edepli, en terbiyeli, en ahlâklı insanların tutturduğu, Rabbimizin rızasına en muvafık yoldur. Ötekiler?
Kimisi öyle demiş sapıtmıştır, kimisi böyle demiş sapıtmıştır, kimisi onu inkâr etmiştir, kimisi bunu inkâr etmiştir, raydan çıkmıştır.
Onun için, büyüklerimizin tecrübelerini ayaklar altına almayalım. Büyüklerimiz edeplerini muhafaza etmişler. Biz de edebimizi, saygımızı muhafaza edelim. Hayır yapıyoruz derken şerre düşmeyelim, kendi dilimizle kendimizi helâk etmeyelim. Çünkü bu dil insanı çok zararlara uğratır. Bir laf işte... Söylediği bir laftan dolayı insan mahvolur gider. Onun için, saygımızı takınalım. Zaten bütün Müslümanlara hüsnüzan edeceğiz. Her gördüğümüzü Hızır bileceğiz. Peygamber Efendimiz' in sahabesi, elbette evveliyetle onlara sevgimiz, saygımız sonsuzdur.
Allah şefaatlerine nail eylesin. Cennete bizleri onlara komşu eylesin.
Vellezî nefsî bi-yedihî inne'd-dünyâ ehvenu ala'llâhi min hâzihi's-sahleti alâ ehlihâ. Velev kâneti'd-dünyâ ta'dilu inda'llâhi miskâle habbetin min hardelin lem yu'tihâ illâ evliyâehû ve ehibbâehû min halkıhî.
İbn Ömer radıyallahu anhümâ hazretlerinden. Bu hadîs-i şerîfinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurdu ki:
"Nefsim elinde olan Allah'a ant olsun ki, dünya Allah nazarında şu kokmuş oğlak parçasının kalıntı derisinden daha değersizdir."
O ölmüş, kokuşmuş hayvanın yarısı tahrip olmuş derisi o oğlağın sahibine ne kıymet ifade eder?
Dünya da Allah indinde o kıymettedir. Allah indinde dünyanın bir kokmuş deri kadar kıymeti yoktur.
Velev kâneti'd-dünyâ ta'dilu inda'llâhi miskâle habbetin. "Eğer Allah indinde dünya bir habbe ağırlığı kadar, yani bir hububat tanesi ağırlığı kadar kıymet ifade etseydi, Allah indinde bu dünyanın zerre miktarı bir değeri olsaydı..."
"Kâfire hiçbir şey vermezdi de ancak kendi evliyasına verirdi."
O halkından kendisini sevenlere verirdi. Kâfire hiçbir şey vermezdi. "Kıymeti yok, bırak yesinler..."
Görüyorsun ki dağda yolun kenarında trafik kazası olmuş, bir kirpiyi, tilkiyi kenara atmışlar, kargalar gelmiş gagalıyor. Veyahut bir başka köpekler gelmiş, etini yiyor. Yesinler, ne kıymeti var; leş, kimse onun peşinden koşup da [gitmez ki...] Tarlaya buğday attığı zaman karga gagalamasın diye bekliyorlar. Ama ötekisine hiç kimse aldırmaz. Çünkü değersizdir. Allah indinde dünya da böyle değersiz.
Bunu neden bildiriyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz?
Bu hadîs-i şerîfler bize; "Dünyanın kıymeti yoktur, ey sahabem, ey ümmetim! Dünyaya aldanmayın, değmez! Bu dünyanın fâni zevkleri, lezzetleri için ahiretinizi yakmaya değmez." demek istiyor.
Sahle, birkaç mânaya geliyor. Bir mânası; doğumdan sonra hayvandan boşalan pis su. Bir mânası; leş kalıntısı. "Soyulmuş deri" mânasına [da geliyor.]
Rivayete, açıklamaya göre; Peygamber Efendimiz bir yerden geçiyormuş, ölmüş bir oğlak görmüş. İşkembesi deşilmiş. Onu görünce demiş ki:
"Bu hayvanın sahipleri nazarında bir kıymeti var mıdır, ashabım? Kaç para verirler buna?"
Demişler ki:
"Hiçbir dirhem etmez yâ Resûlallah, bunun kıymeti hiç yok, ölmüş, parçalanmış, kokuşmuş."
Peygamber Efendimiz onu mahsus soruyor. Yani soruyor ki zihinleri oraya takılsın, dikkatleri toplansın.
"Para etmez, bir dirhem bile etmez yâ Resûlallah." deyince arkasından buyurmuş ki:
"İşte dünya da Allah indinde böyle bir pul etmez."
Bu kadar kıymeti yok.
Peki biz insanoğulları bu bir pul etmeyen şey için niye birbirimizi yiyoruz? Niye birbirimizi mahvediyoruz? Niye kendimizi helâk ediyoruz? Niye ahiretimizi elden çıkartıyoruz? Niye cehennemin dibine hak ediyoruz?
Olacak iş değil. Ya Resûlullah'ın sözüne inanmayacaksın ya inanıyorsan yaptığın edepsizliği bırakacaksın. Başka çaresi yok!
Resûlullah'ın sözü haktır, bu dünyanın kıymeti yoktur.
"Hocam içinden altın çıkıyor. İşte bağı var, bahçesi var, tarlası var..."
Kıymeti yok! Var ama sen kalmıyorsun ki, kalkıp gidiyorsun, göçüp gidiyorsun. Toplayacağım diye koşturuyorsun, koşturuyorsun, koşturuyorsun, ondan sonra da bırakıp gidiyorsun. Götüremiyorsun ki...
Neyi götürebiliyorsun?
Burada kendi elinle yapabildiğin hayrı götürüyorsun. Buradan kendin kendi elinle hayır yapabildin mi, Allah yoluna mal sarf edebildin mi, Allah yolunda hayırlı bir iş yapabildin mi, arkada bir eser, sadaka-i câriye bırakabildin mi, bir hayırlı evlat yetiştirebildin mi; ondan faydasını görüyorsun.
Biriktirdiklerinin hesabı kalıyor. Mirasçılar yiyorlar, hesabı sende... Hani bir kavim lokantaya giriyor, yiyorlar içiyorlar, çıkıp gidiyorlar, arkadaki adam ödüyor. Onun gibi. "Sen bu malları nereden kazandın? Ne oluyor? Ne kaldı?" diye orada hesap vereceksin. Mirasçı yer; helal. Ölüm hak, miras helal; o onu yer. O bakımdan, elde kalmayacak olduktan sonra, o seni terk edip gidecek olduktan sonra, vefasız olduktan sonra [kıymeti yok.] Vefasız dünya, vefası yok ki; öldüğün zaman gelemez ki, başkasının malı olur. "Ölünün malı" demezler, artık mirasçıların malı olur. Son nefesini verir vermez mülkiyet senden gider. Vasiyetini ya tutarlar ya tutmazlar.
Bazı arkadaşlar vardı, biliyorum, temenni ediyordum; "Yaşlandılar, hayır yapsalar, hasenat yapsalar..." diye. Durumları müsait. Yapması lazım. Ne olacak?
"Yapacağım, yapacağım, yapacağım..."
Ama yapamadan gitti. Miras bıraktılar, vasiyet bıraktılar; "Şunu şöyle yapsınlar, bunu böyle yapsınlar..."
Arkadakiler de yapamıyor.
İnsanın kendisinin göz göre göre yapması lazım.
Muhterem kardeşlerim! Para istemek için toplantı yaptık. Bu para istemek kadar da insanın yaka silkeceği zor bir iş yok. Benim kendi maaşım var, mevkiim var, makamım var, itibarım var. Ben gidip de başkasına el açacak duruma ne diye düşeyim?
İnsan hiç istemez. Dilenci değilim ki ben, istemem.
Fakat hayrı gördük, hayrın ehemmiyetini tespit ettik. Büyük işler, elbirliği ile olacak işler...
Yeri gelmişken söyleyeyim, tebliğ ederek istiyorum. Tebliğ ediyorum; hayırlar var, paralar yatırılacak, hayırlar olacak.
Eskiden padişahlar varmış, cihat ederlermiş, hazine doluymuş, sandıklarla paralar gelirmiş. "Yapılsın Süleymaniye camisi!" O koca dağ, bir tepenin üstüne ikinci bir tepe yığmışlar, etrafına medreseleri koymuşlar, aşevlerini yapmışlar, hastanesini yapmışlar. Koca bir şey. Bugün yapmak istesen devlet bütçesi kadar para gider. Yapmışlar.
Neden? Şaka değil, Kanunî devri; yapmışlar.
Bir başkası gelmiş, kesme taştan bu camiyi yapmış. Bir başkası gelmiş, Fatih camisi olmuş. Herkes birtakım hayırlar yapmışlar.
Bizim de karnımız doyuyor elhamdülillah. Hayır yapacağız. Bizim de arkamızdan eser kalacak. Bizim de eserlerimizin içinde cemaatler toplandığı zaman "Allah rahmet eylesin." diyecekler.
Şimdi biz burada kimlere borçluyuz?
Buraları canını ortaya koyup fetheden insanlara borçluyuz, yoksa burada duramazdık. Bu İstanbul'u fetheden Fatih Sultan Mehmet başta olmak üzere, mübarek ordusuna, hepsine borçluyuz, hepimizin onlara borcu var.
Neden?
Onlar çarpıştılar, bu güzel yeri aldılar. Üç tarafı deniz, fevkalâde manzaralı. Bir tarafı boğaz, ormanları var, ağaçları var, akarsuları var... Dünyanın bakıp da imrendiği bir beldeyi bize nasip etmiş. Allah razı olsun. Mekânları cennet olsun. Cennetmekân, Firdevs-i aşiyan olsun hepsine! Onlara borcumuz var.
Sonra buralara düşman geldi, tekrar silaha sarıldık, öldük, öldürdük, düşmanı defettik. Onlardan da Allah razı olsun. Yoksa İngiliz buraya gelmiş oturmuştu, Dolmabahçe'nin önüne donanmasını dizmişti. Sonra Ruslar, Ayastefanos denilen Yeşilköy'e kadar geldiler, Edirne'yi aldılar. Silaha sarıldık, kovduk. Onlara borçluyuz.
Şu kitapları yazanlara borçluyuz. Bu kitaplar yazılmasaydı, bu hadisleri rivayet eden alimler olmasaydı, yazan hocalar olmasaydı bu hadisleri nereden okuyacaktık? Bizi hocalarımız Müslüman yetiştirmeseydi bizim hâlimiz nice olurdu?
Borcumuz var. Allah razı olsun, bize Allah'ın emirlerini yasaklarını tebliğ ettiler, gittiler. Bizim de bir şeyler yapmamız lazım.
Ben tebliğ olarak, tebliğ etmek için söylüyorum ki büyük paralara ihtiyaçlar var.
Onun için, bunları bildiriyoruz. Dünyanın kıymeti yoktur, dünyanın malı dünyada kalır, ahirete giden yapılan hayırlardır. Hayır yapalım.
Bâdirû bi'l-a'mâli's-sâlihati kable en tüşğalü. "Meşguliyetler gelmeden salih amellere sarılın."
Ölüm gelmeden hayrınızı, hasenatınızı yapın, yapalım. Hepimiz için durum aynı. Yani benim durumum hoca diye farklı değil, hepimizin hayır hasenat yapması lazım. Hepimizin kesemizin ağzını açıp inandığımız faydalı bir şeye para yatırmamız lazım.
Şimdi bu halkın durumunu ben biliyorum, fukarası var. Fukaradan ne isteyeyim ben?
Ben böyle konuşma yapıyorum, fakir talebe gelmiş, mikroskobunu satmış, bana mikroskobun parasını veriyor;
"Hocam bunu camiye kullan."
Ya ben senin paranı istemiyorum. Benim istediğim zenginin 100 milyonundan 2 milyonunu buraya koyması. Ben senin fukaracığın defterini, kitabını satıp da parasını -ama bereketi var ayrı da- istemiyorum. Sen doktor ol da ondan sonra ödersin. Mezun ol, ondan sonra ödersin.
Ötekisi çocuğuna sünnet düğünü yapacak, 20 milyon harcıyor. Allah yoluna bir hizmet yapacak, 500 bin lira veriyor, eli de titriyor... Hasta, ölecek adam... Ya ne oluyorsun?.. Çocuğuna harcarken nasıl harcadın?
Gel bakalım buraya... Şu çağırdığın hokkabaza kaç para verdin? Şu şaklabana ne kadar verdin? Bir gece için şu şarkıcıya kaç para verdin? Gel bakalım, söyle!
"Hocam ne sen sor ne ben söyleyeyim, zaten yüreğim yaralı."
Ona o kadar veriyor. Keyif için bir televizyon alıyor, bir video alıyor, her bir videokaset için şu kadar para veriyor; hayra gelince vermiyor. Olmaz!
Kökü dışarıda olan insanlar bizim gözbebeğimiz olan müesseselerin sahiplerine geliyorlar. Mesela karakola geliyor, mektebe geliyor. Nereden fayda gelecek kendisine? "Bu asker bana yarar. Bu polis bana yarar. Bu genç büyür, bana yarar." Onu düşünüyor, geliyor.
"Efendim, bir ihtiyacın varsa ihtiyacını görüverelim."
Allah Allah! Düğün değil, bayram değil, bu muhabbet niye?
Geliyor; "Şunu yapıverelim."
Yap bakalım... Tabii adamın ihtiyacı var.
"Şu iş olsun. Hadi karakolun şurası eksik."
Şurasını tamir ediyor, yapıyor; altına bir plaka, bir propaganda... Ötekisi bir propaganda, berikisi bir propaganda...
"İthal malı hayır."
Tevbe estağfirullah... Müslüman tepeden tırnağa kendisi hayırken, bu sefer hayrı da İngiltere'den, Amerika'dan ithal etmeye başladık! Beynelmilel cemiyetlerin üyesi olarak yapıyor, para yine bizim zavallı saf vatandaştan çıkıyor, unvan öbür tarafa gidiyor. Onların da sonra ne yapacağı belli olmaz.
Bize biz yâr oluruz, başkası yâr olmaz.
Bize başkası bir iyilik yapıyorsa gözümüzün, kaşımızın karalığından dolayı yapmaz. Bir menfaat düşündüğü için yapar. Onun için, yeri geldiği zaman hayrı bile kabul etmemek lazım. Karşı taraftaki adamın niyeti nedir?
Çünkü seni medyûn-u şükran bırakıp arkasından menfi iş yaptırmaya kalkar.
Onun için, Müslümanlar hayırlara sahip çıkın.
Biz bunu seziyoruz. Her şey de söylenmez, siz de sezin. Hayra sahip çıkın, hayrı siz yapın. "Leb" demeden leblebiyi anlayın. Bazen her şey söylenmez. Misafir gelir, baba çocuğuna kaşıyla gözüyle bir işaret yapar, biter. Bir işaret yapar, çocuk anlar. "Anladım anne, baba..." gider, yapar. Her şey dile dökülmez.
Biz çok acı çekmiş bir milletiz; aklımızı başımıza toplamazsak daha çok acılar çekeriz.
Sen sahip çıkacaksın. Hayra sen sahip çıkacaksın, hayrı sen yapacaksın. Başkasına bırakma. İngiliz gelip de hayır yapar mı burada? Amerikalı gelir, Rus gelir, Fransız gelir, hayır yapar mı?
Fransız bir ara Ermenileri besliyordu, şimdi ticarî menfaatler döndü dolaştı, Türkiye ile dost olmak istedi. Yarın yine düşman olur. Yarın öbür gün, siyaset, dış politika ayrı bir şey... Ama sen kendi memleketine sahip olacaksın, sımsıkı elinde tutacaksın. Her türlü hayır hasenatı [sen yapacaksın.] Hayrı da ona kaptırırsan ondan sonra ayıkla pirincin taşını...
Karnın açsa sen para verme, evin yoksa para verme, ihtiyacın varsa para verme. Benim sözüm: parası var, nereye koyacağını bilemiyor. Malı var, ne yapacağını bilemiyor. İdaresinde âciz kalmış. Çocuklarına kalacağını hissediyor veya çocukları yok, akrabasına kalacak, onlar da hayırlı yolda değil, ayyaş sarhoş, gidecek. Yani benim sözüm hayrı yapabilecek insanlara!
Hayır için çok mecburiyetler var, çok paralara ihtiyaç var.
Peygamber Efendimiz' in zamanında da öyleydi. Ordu teçhiz edilecekti, paraya ihtiyaç vardı, zenginler keselerini açtılar. Kıtlık oldu, kimsenin yiyeceği kalmadı, zenginler keselerini açtılar. Bu iş böyle olur. Her devirde öyle olmuş. Her devirde parasız iş olmaz.
Bir işin yapılması için en başta gelen şeylerden birisi idealdir, fikirdir, ahlâktır, ona tâbi olarak plandır, projedir. Peki bunların hepsi var, sonra?
İkincisi paradır. Para olmadı mı durur. Plan yapılır, öyle durur; çünkü para yok. Ne yapalım, yapamıyoruz, para bulamadık. Bir arabayı çok beğenirsin, alacaksın; para yok, kalır. Her şey böyle olur.
Onun için, bu dünya Allah indinde bir oğlak leşinin işkembesinden daha değersizdir. Eğer bunun bir kıymeti olsaydı Allah kâfire bir içim su vermezdi, bir koklam dünyalık koklatmazdı. Kıymeti olmadığından onlara [vermiş.] Ancak evliyasına verirdi, sevdiği kullarına verirdi, halkın içinden sevdiklerine verirdi. Demek ki kıymeti yok.
Bir insana götürüp de kokmuş bir işkembe paketleyip hediye verir misin?
Vermezsin. İnsanın başına çalar; "Sen benimle alay mı ediyorsun?!" der. Kıymeti yok.
Allah Müslümana ahireti veriyor, cennetini veriyor, cemâlini nasip ediyor. Ona koşmamız lazım, ona gayret etmemiz lazım. Şu dünyanın fâni lezzetlerine takılmamamız gerekiyor. Bunu anlamamız lazım. Bunu anlıyoruz da fiilen anladığımızı göstermemiz lazım. Fiilen göstermiyoruz. Kalbimiz başka şey diyor, aklımız başka şey diyor.
O neden?
Şeytan kendi yakınlarını korkuturmuş; "Aman hayır yapma! Aman hayır yapma, fakir düşersin!" Şeytan böyle korkuturmuş. Peygamber Efendimiz de öbür yandan yemin ediyor:
"Vallahi hayırdan, sadakadan mal azalmaz!"
Şeytan bizi sevdiğinden mi "Aman hayır yapma, fakir kalırsın!" diyor?
Peygamber Efendimiz bize düşman olduğundan mı "Sadaka ver, sadaka yap, hayır yap; vallahi malın da azalmaz!" diye yemin ediyor?
Demek ki bizim mantığımızdan başka gerçekler var, perdenin arkası başka türlü... Peygamber Efendimiz vermemizi istiyor; şeytan vermememizi istiyor. Peygamber Efendimiz; "Malın azalmayacak, korkma, bir cesaret, yap, bak yine malın artacak." diyor. Şeytan da "Bak verme ha! Malın azalır, fakir düşersin, yoksul düşersin, bir şeyin kalmaz!" diyor. Buyur, imtihan dünyası, nasıl belli; insan nasıl bir o tarafa bir o tarafa çekiliyor.
İnsan burada aklını kullanacak, imanına göre hareket edecek. Küçükten bir dene, gör. İnsan denediği zaman görür.
Vellezî nefsî bi-yedihî le-tuftehanne aleyküm fârisu ve'r-rûmu ve le-tesubbenne aleykümü'd-dünyâ sabben ve le-yeksürenne aleykümü'l-hubzu ve'l-lahmu hattâ lâ yüzkere alâ kesîrin minhu ismullâhi teâlâ.
Abdullah b. Büsr radıyallahu anh'ten Taberânî rivayet eylemiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki:
"Nefsim kudreti elinde olan Allah'a ant olsun ki, sizin üzerinize diyâr-ı Fâris -yani İran diyarı- ve diyâr-ı Rum -yani Anadolu ve Romalıların arazileri- fetholunacak."
"Oraları fethedeceksiniz, elinize geçecek." diyor Peygamber Efendimiz.
Kime?
Medine-i Münevvere' deki biçare, silahsız, zayıf, fukaracık ama Allah'ın sevgili kulları olan bir avuç sahabesine diyor. Bize şimdi birisi çıksa, dese ki; "Yakın zamanda Rusya'yı alacaksınız, Amerika da sizin olacak." Onun gibi bir şey!
Peygamber Efendimiz;
"Sizin üzerinize diyâr-ı Fâris fetholunacak." diyor. Yani bu zamanın Rusya’sı fetholunacak.
"Ve diyâr-ı Rum fetholunacak." Yani bu zamanın Amerika’sı elinize geçecek.
İki büyük imparatorluk. Sâsâni imparatorluğu, Roma Bizans imparatorluğu. "Bunlar sizin elinize geçecek." diyor Peygamber Efendimiz.
Ne zaman? Medine-i Münevvere' deki nihayet birkaç 100 binlik Müslümana diyor Peygamber Efendimiz. Küçük bir topluluğa diyor.
Neden? Nübüvvet nuruyla Allah-u Teâlâ hazretleri kendisine bildirmiş olduğu için söylüyor da ondan. Hak söylüyor da ondan. Muhammed el-Emin de onun için. Her sözü haktır da ondan.
İşin ucu görüldüğü zaman bir şeyi söylemek hüner değil. Havada kara bulutları gördüğü zaman; "Yağmur yağacak." Bu bir bilgi değil. Ama küçücük bir cemaate; "Korkmayın, meraklanmayın, tasalanmayın; İran da elinize geçecek, Anadolu da elinize geçecek, Balkanlar da elinize geçecek, İstanbul'u da Konstantiniyye'yi de fethedeceksiniz, hatta Roma'yı da fethedeceksiniz." derse ve çıkarsa, işte hak Peygamber olduğunun delili.
Roma da fetholunacak, Peygamber Efendimiz bildiriyor. Lâ ilâhe illallah ile Roma da fetholunacak. Bu misyonerlerin ocağı sönecek.
Milleti aldata aldata bir hâle geldiler.
Akidesine bir baksana! Kur'ân-ı Kerîm'in sesine bir kulak versene! Nesini tenkit ediyor?
Kur'ân-ı Kerîm'de Allah-u Teâlâ hazretleri buyuruyor ki:
"Ey Müslümanlar! Onlara deyin; 'Ey ehli kitap! Gelin aramızdaki müşterek olan imana; Allah'tan gayrıya ibadet etmeyelim, Allah'ın kullarını, peygamberlerini 'tanrı' deyip, 'tanrının oğlu' deyip de dinden imandan çıkmayalım. Benî Âdem olarak aramızdan bazılarımızı rab, tanrı edinmeyelim. Allah'a güzel kulluk edelim." diyor. Anlasana!
Biz Hz. İsa'ya sövüp saymıyoruz ki! Hz. İsa bizim başımızın tacı, büyük peygamberlerden bir peygamber. Annesi vardı, kendisi onun oğlu, yemek yerdi, içerdi. Allah'ın has hâlis bir peygamber kulu olarak diyar diyar gezip insanları hak yola çağırırdı. Ve mühim işlerinden birisi de "İleride Hz. Muhammed gelecek." diye onu tebliğ ederdi. Vazifesi oydu. İncil'in mânası, müjde.
Neyin müjdesi? Peygamber Efendimiz' in geleceğinin müjdesi, altı asır önceden...
Hz. İsa aleyhisselâm'ın yaptığı oydu. "Benden sonra bir peygamber gelecek, gelince tâbi olun, aykırılık çıkartmayın." diyordu.
"İran ülkeleri de fetholunacak, Rum ülkeleri de fetholunacak."
Ve le-tesubbenne aleykümü'd-dünyâ sabben. "Üstünüze dünya oluktan boşanırcasına boşalacak, ey ashabım!"
"Bardaktan boşanırcasına, yağmur yağar gibi üstünüze dünyalık yağacak. Şimdi fukarasınız, bir hurmayı akşama kadar kendinize azık edinirsiniz. Bazen hurmayı bir biriniz emersiniz, bir biriniz emersiniz. Karnınız açlıktan sırtınıza yapışmıştır. Ama çok şeyler elde edeceksiniz." diyor Peygamber Efendimiz.
Ve le-yeksürenne aleykümü'l-hubzu ve'l-lahmu. "Et, ekmek aranızda çoğalacak, bollaşacak, kıtlık çekmeyeceksiniz. Çok bolluklara ereceksiniz." Hattâ lâ yüzkere alâ kesîrin minhu ismullâhi teâlâ. "Ama rahatlayınca gevşeyeceksiniz de o etin üstüne, o ekmeği yerken besmele bile çekmeden yiyeceksiniz."
Hangisi kıymetli?
Peygamber Efendimiz' in zamanında mahrumiyetli ama pırıl pırıl bir hayat, Efendimiz' in arkasında Medine-i Münevvere'nin hurma dalları ile örtülmüş kumdan zeminli basit mescid-i şerîfinde mübarek insanlar olarak yoksul, karnı aç, boynu bükük Allah'a tazarru etmek mi iyi; yiyip, içip, semirip, göbeği gerilip de Allah'ın adını unutmak mı iyi? Hangisi iyi?
Allah yolunda yürümek iyi.
Bir varlık ki insanı Allah'a güzel kulluk etmekten alıkoyuyor, eksik olsun! Bir hal, bir durum ki insanın boynunu büktürüp Allah'a güzel kulluk etmeye sevk ediyor, ne mutlu! Boynunu büküyor, Rabbine itaat ediyor. Boynunu büküyor, Rabbine iman ile sımsıkı bağlanmış, tazarru ve niyazla yolunca gidiyor, ne mutlu!
"Hocam bizim köyden filanca insanlar vardı. Köydeyken iyilerdi, hoşlardı. Buraya geldiler, zenginlediler. Şimdi çocukları namaz kılmaz, torunlarının dinden haberi yok. Kestane kabuğundan çıkmış, kabuğunu beğenmemiş. Şimdi bu yanına hiç bakmazlar; hiç dine, imana saygıları, sevgileri yok."
Yazık olmuş! Babaları daha mutluymuş, dedeleri daha da mutluymuş. Kendileri mahvolmuşlar.
"Hocam arabaları var, köşkleri var, deniz kenarında yalıları var..."
Başlarına çalınsın! Kıymeti yok; bırakıp gidecekler. Kime kalmış?..
Fatih Sultan Mehmet, muzaffer, beyaz atının üzerinde İstanbul'a girerken kibirlenmedi. Peygamber Efendimiz' in hadîs-i şerîfle methettiği bir komutan, bir emir. Kibirlenmedi de şöyle baktı, hatta hüzünlendi, dedi ki;
Bum nevbet mîzedend der târem-i efrâsiyâb
Perdedâri mikoned der kasr-ı kayser ankebut.
"Efrâsiyâb adlı efsanevî kahramanın türbesinde baykuşlar ötüyor. Kayser'in köşkünde, sarayında şimdi örümcekler perdeler germişler." dedi.
Yani her şey yıkılıyor. Bir zamanın saltanatlarının yerinde bir zaman geliyor, yeller esiyor. Fâni dünya, hiç ibret almıyor musun? Kim kalmış?
Ne nebiler geçmiş ne veliler geçmiş, ne deliler geçmiş, ne zıpırlar geçmiş; hepsi gidiyor.
Allah bize uyanıklık nasip eylesin.
İnsanın bir şey bulmadığı zaman sabredip de bulunca; "Çok şükür yâ Rabbi! Verdin, ne mutlu yâ Rabbi!" demesi lazım da bu da insanın bir kalleş tarafını gösteriyor, çiğ emmiş olduğu tarafını gösteriyor ki Efendimiz buyuruyor:
"Etiniz, ekmeğiniz artacak ama sizden pek çoğu onları yerken Allah'ın adını bile anmayacak!"
Ya hani yokken "Allah Allah..." diyordun? İşte verdi, daha çok Allah'ın adını ansana!
Hayır. Bir kâide bu:
İnne'l-insâne le-yetğâ en reâhü'stağnâ.
İnsanoğlu çiğ süt emmiştir. Kendisini ihtiyaçtan kurtulmuş, zenginlemiş, rahatlamış gördü mü tuğyân eder, unutur. Mün'im-i hakîkîsini, kendisine bu nimetleri ihsan eden Rabbini unutur.
Unutmayacağız kardeşlerim! Allah bize bir verdiyse, -çok nimetler veriyor, saysak sayamayız- o nimetlerin sahibini unutmayacağız. O'na şükran borcumuzu edâdan geri durmayacağız. O'na zikirden, O'na güzel ibadetten geri kalmamaya çalışacağız.
Rabbimiz bize verdiği nimetlere şükretmeyi, kendisine güzel ibadet etmeyi, kendisini cân-ı gönülden gözyaşları ile seve seve zikretmeyi, kendisine güzel kulluk etmeyi nasip eylesin. Cennetine cemâline nail eylesin, şöylece topluca…
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
06.02.1988 -
Alimler, Görüldüğü Zaman
06.12.1987 -
Takva, Hidayet, Vera,
