Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Enes radıyallahu anh'ten.
Kâne izâ asbaha ve izâ emsâ yed'û bi-hâzihi'd-de'avât; Allâhümme innî es'elüke min fücâeti'l-hayri ve e'ûzu bike min fücâeti'ş-şerri fe-inne'l-abde lâ yedrî mâ yefceuhû izâ asbaha ve izâ emsâ.
''Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz sabaha çıktığı zaman veya akşama erdiği zaman şu sözlerle dua ederdi diyor Enes radıyallahu anh: Allahümme innî es'elüke min fücâetil hayri. ‘Yâ Rabbi! Ben senden ansızın bahşettiğin hayrı isterim.'' Ve eûzü bike min fücâeti'ş-şerri. ‘Ve ansızın gelen şerden sana sığınırım.'' Fe-inne'l-abde lâ yedrî mâ yefceuhû izâ ashaba ve izâ emsâ. ‘Böyle dua etmek lazım çünkü kul sabahleyin başına ne gelecek, akşam olunca başına ne gelecek bilmez. Allah'tan hayrını istesin, şerrinden sığınsın ki Allah onu korusun.'''
Hakikaten insan gece yatar, sabah ne gibi bir hadiseyle karşılaşacağını bilmez. Bakarsın ertesi gün birdenbire hiç ummadığı bir durumla karşılaşmış. ''Hay Allah! Filancanın başına şu hal gelmiş.'' diye insan hayretler içinde kalır.
Rabbimiz cümlemizi hayırlara erdirsin ve şerlerden korusun. İki cihanda mesut ve bahtiyar eylesin.
Kâne izâ asbaha ve izâ emsâ kâle: Asbahnâ alâ fıtrati'l-İslâmi ve kelimeti'l-ihlâsi ve alâ dîni nebiyyinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve milleti ebînâ İbrâhîme hanîfen müslimen vemâ kâne mine'l-müşrikîn.
Peygamber Efendimiz, böyle dua edermiş. Bu da bir sabah duası. Peygamber Efendimiz sabaha çıktığı zaman ve akşama ulaştığı zaman böyle dua ederdi.
Asbahnâ alâ fıtrati'l-İslâmi ve kelimeti'l-ihlâsi ve alâ dîni nebiyyinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. ''İslâm fıtratı üzere ve ihlâs sözü üzere sabahladım. Ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in dini üzere sabahladım.'' Ve milleti ebînâ. ''Atamız İbrahim aleyhisselam'ın milleti üzere sabahladım.'' Hanîfen müslimen. ''Hakk'a meyletmiş, Hakk'a yönelmiş, kendini Rabbine teslim etmiş bir kul olarak. '' Ve mâ kâne mine'l-müşrikîn. ''O İbrahim ki Allah'ın sevgili kulu ve halîlullâh peygamberi müşriklerden olmadı, şirke sapmadı; aya güneşe, puta yıldıza tapmadı. Allah'ın varlığına, birliğine ikrar getirip büyük bir mücadele verdi, müşriklere boyun eğmedi. İşte onun Allah'a teslim olan ve hakka teveccüh eden milleti üzere, Muhammed-i Mustafa’nın dini üzere, ihlâs kelimesi üzere ve fıtrat-ı İslâm üzere sabahladım.''
Fıtratü'l-İslâm ne demek?
''Allah'ın hak dini üzere; O'nun razı olduğu, tabii, insanın fıtratına uygun, katıksız; beşerin yalan yanlış itikatlarının bulaşmamış olduğu dini.'' demek.
Dünyada pek çok insanın bir inancı var. Bu inanç nereden kalmış, aslı nedir?
Belki bir aslı vardı, belki o kavmin peygamberinden öğrendiği bir şeydi; sonradan sapıttı. Belki de bazı insanlar kendiliklerinden bazı şeyleri âdet haline getiriyorlar, o âdetler sonra din haline geliyor da insanlar olmadık şeylere tapınmaya başlıyorlar.
Güneşe tapınıyorlar. Mesela bugün dahi Japonlar güneşe tapınıyor ve imparatorlarını güneşin oğlu olarak biliyorlar. Hintliler ineğe tapıyor. Çeşitli hayvanlara tapanlar var. Mısırlılar eskiden ineğe tapınırlarmış. Daha başka birçok şeylere tapınırlarmış. Firavun; ''Ben sizin rabbinizim.'' diyor, demek ona da tapınıyorlardı. Firavun; ''Size benden gayri bir tanrı tanımıyorum, bana tapının.'' diye zorbalıkla tazyik ediyordu, kendisine tapındırtıyordu.
İnsanlar arasında çok çeşitli inançlar var. Amerika'da bir adam çıktı, etrafına insanları topladı, hepsini bir ormana götürdü, orada topluca intihar ettiler.
İsveç'e gittiğimiz zaman orada gördük; saçlarını tıraş etmişler, arkada bir tutam saç bırakmışlar, boncuk bağlamışlar, çarşaf dolanmışlar, ellerinde ziller. Hindistan'ın, Kirişna dinine mensuplarmış. Zil çalarak bir o tarafa bir bu tarafa dans eder gibi, ahenkli birtakım şeyler söyleyerek çarşı pazarda gösteri yapıyorlardı. Hıristiyanlığı da bırakmış, Hintlilerin dinine girmiş.
Bir Avrupalı, Güneydoğu Asya'da, elçilikte vazife yapmış, sonradan Müslüman olmuş. Diyor ki; ''Güneydoğu Asya'nın çeşitli inançlarını gördüm. Budizm'i gördüm, Brahmanizm'i gördüm çeşit çeşit dinlerini gördüm. Onların inançlarında, ibadetlerinde bir akıl, bir mantık, bir ölçü, bir fayda görmedim. Ama İslâm'ın her ibadetinde bir anlam var. Her ibadetinde bir hikmet var, bir fayda var.''
Geçen gün bir arkadaşın evindeydik; enfarktüs geçirmiş bir kardeşimizle beraber oturuyorduk. Öteki de bypass ameliyatı geçirmiş. İkisi konuşuyorlar:
''İlaç kullanıyor musun?''
''Kullanıyorum'' diyor o bypass ameliyatı geçiren. Göğsü açılıyor, damarı ayağından çekiliyor, koparılıyor, bu tarafa takılıyor. Büyük bir ameliyat.
Berikisi; ''Ben pek ilaç kullanmıyorum. Peygamber Efendimiz' in sünneti bana yetiyor. Pazartesi perşembe günleri oruç tutuyorum. Bir de eyyâm-ı biyz oruçlarını tuttum mu, yani Arabî ayların on üç, on dört ve on beşinci günleri oruç tuttum mu, tam bir regülatör vazifesi, düzenleyici vazifesi görüyor.'' diyor.
Sair günler yemek yiyor; pazartesi yemiyor, oruç tutuyor. Sair günler yemek yiyor; perşembeye gelince oruç tutuyor. ''Haftanın iki günü mideyi dinlendirmek bana birçok hapı almaktan daha iyi geliyor.'' diyor.
Farzlar olsun, Peygamber Efendimiz' in tavsiye etmiş olduğu sünnetler olsun İslâm'ın emirlerinin hepsinde bir hikmet var, her şeyi güzel. Tatbik eden memnun kalıyor. Hadislerde geldiği zaman size anlatıyoruz; ''Efendimiz, pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmayı severdi, tutun.'' diyoruz ama o hasta, kendisi denemiş, tecrübe etmiş; ''Bu oruçlar beni düzenliyor, sıhhatimi tanzim ediyor.'' diyor, çok önemli.
Hâlihazırda sıhhatli olduğumuzdan bu oruçların kıymetini anlayamıyoruz, o orucu tuttuğumuz zaman ne kadar faydalar kazandığımızın farkında değiliz ama bilen biliyor. Onun için İslâm fıtrat dinidir. İnsanın fıtratına uygun, hilkatine muvafık dindir.
Bir askeri ataşemiz, Paris'te vazife yaparken bir Fransız’la dost olmuş. O Fransız bir gün çok fena durumdaymış; morali bozuk, kaşları çatıkmış.
''Derdin ne?''
''İntihar edeceğim.''
''Niye intihar edeceksin?''
''Karım kötü yola saptı; beni, şerefimi ayaklar altına alıyor.''
''Boşa o zaman.''
''Bizim Katoliklikte evlendin mi boşanmak yok. Ebediyen devam eder.''
İntihara razı oluyor ama boşanamıyor. Din fıtrata uygun olmadı mı, insanların uydurmasıyla bozuldu mu insanları nerelere sürüklüyor. Onun için İslâm'ın kıymetini bilelim. İslâm'ın fıtrat dini olduğunu, insanın hilkatine uygun olduğunu, sıhhatini takviye ettiğini, ruhunu beslediğini ve gerçeklere uygun din olduğunu iyi bilelim. Başka dinleri incelediği zaman insan bunu anlar.
Naylon çorap ilk çıktığı zaman herkes sımsıkı sarıldı, çok sevdi. ''Her akşam yıkıyorsun sabahleyin tekrar giyiyorsun. Halbuki bizim çoraplar çabuk yıpranıyor, yamanıyor.'' dediler. Ama sonra herkesin ayağında, parmak arasında bir kaşıntı, bir mantar hastalığı, bir alerji başladı. O zaman; ''Bizim pamuğumuz, yünümüz, Şile bezimiz, Denizli havlumuz çok daha sıhhatliymiş, uygunmuş.'' demeye başladık. İnsan mukayese edince anlıyor.
Şimdi biz İslâm dinindeyiz, elhamdülillah anamızdan babamızdan Müslüman olarak doğduk ama İslâm'ın kıymetini bilmiyoruz. Çünkü mukayese yapmadık. Amerika'yı göreceksin, Afrika'yı göreceksin, Hindistan'ı göreceksin, Eskimoları göreceksin. Hepsinin inancına bakacaksın da ''Bunların inancı da inançmıymış, elhamdülillah ben müslümanım!'' diyeceksin. Bak o zaman nasıl sımsıkı sarılırsın. İslâm'ın güzelliğini, kadrini, kıymetini anlarsın.
Peygamber Efendimiz sabaha çıktığı zaman; ''Ben İslâm fıtratı üzere sabahladım. Bozuk bir itikat üzere değil, Allah'ın razı olduğu ve fıtrata uygun olan din üzere sabahladım.'' diye dua edermiş. Ve kelimeti'l-ihlâsi. ''İhlâs sözü, yani Allah'ın varlığını, birliğini ifade eden ve O'nu her türlü katıktan, bozuk ilaveden ayıklayan söz.'' İhlâs bir şeyi halis kılmak, safi kılmak demek.
Kelime-i ihlâs ne demek?
Allah hakkında doğru olan itikadı söylemek, doğru olmayan şeylerden O'nu sıyırıp safi kılmak demek. Onun için kelimeti'l-ihlâs deniliyor. Yani ''Allah vardır; şeriki, naziri yoktur, eşi ortağı yoktur, benzeri yoktur, küfüvvü dengi yoktur.'' İnsan lâ ilâhe illallâh Muhammedün resûlullâh veya eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh deyip O'nun varlığını bilip O'na inanıyor. İşte Peygamber Efendimiz; ''O hak ve fıtrat dini üzere sabahladık, bu güzel itikat üzere sabahladık.'' dermiş.
''İslâm fıtratı üzere sabahladık, ihlâs kelimesi üzere sabahladık.'' Ve alâ dîni nebiyyinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. ''Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem'in dini üzere sabahladık.'' Peygamber Efendimiz söylüyor; kendisine salavat-ı şerife getiriyor ve ''O'nun dini üzere sabahladık.'' diyor. Peygamber Efendimiz bunu yapardı. Talim için, öğretmek için kendisinden üçüncü bir şahıs gibi bahsederdi.
Allah-u Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'inde Peygamber Efendimiz' e salât-u selâm getirmeyi bize emrediyor, farz.
İnne'l-lâhe ve melâiketehû yusallûne ale'n-nebiyyi yâ eyyühe'l-lezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ. ''Salât-u selâm getirin.'' diye emrediyor.
Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde buyuruyor ki; ''Ben kendisinin yanında anıldığım halde bana salât-u selâm getirmeyenin burnu yerde sürtsün.'' Rağime enfu raculin zukirtü indehû fe-lem yusalli aleyye. ''Burnu yerde sürtsün veyahut burnu yerde sürter.'' demek. Çünkü Peygamber Efendimiz' i sevmeden insanın dini tamam olmaz.
Bu işin aslı, temeli, kökü, kaynağı, membaı Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'i candan sevmektir. Ona canını vereceksin. Fidâke ebî ve ümmî yâ Resûlallah! ''Anam babam sana feda olsun ey Allah'ın resûlü!'' diyeceksin. Onun adı anıldığı zaman gözlerinde değişiklik olacak, gönlüne bir başkalık gelecek, candan bir salât-u selâm edeceksin, dua edeceksin.
Peygamber Efendimiz; ''Ben kendisinin yanında anıldığım halde bana salât-u selâm getirmeyen, cimrinin ta kendisidir.'' diyor
Bunu hadis-i şeriflerden biliyoruz. Allah emrettiği için, ''Allah'ın emrini yapmama durumuna düşmesinler.'' diye, bize öğretmek için Peygamber Efendimiz açıkça ifade ediyor. Çünkü etrafındaki insanların kimisi çölden gelmiş bedevî. Kimi şeyleri hazır halde onların önüne koymak lazım ki şaşırmadan öğrenebilsinler.
Ve alâ milleti ebînâ İbrâhîm. ''Atamız İbrahim aleyhisselam'ın dini üzere.'' O neydi? Hanif idi. Mâilen ile'd-dîni'l-müstakim. ''Doğru olan dine meyletmiş, ona teveccüh etmiş bir kimseydi.'' Hz. İbrahim aleyhisselam zamanında insanlar güneşe, aya ve yıldızlara tapıyorlardı. Onun içinde bulunduğu cemiyette insanlar elleriyle çeşit çeşit putlar yapmışlardı. Onları put hanelerine koymuşlardı. Bir büyük put vardı; çeşit çeşit başka putlar vardı. İbrahim aleyhisselam onlara tapmadığı gibi tapılmasının da doğru olmadığını söyledi. Bir delikanlı iken, genç bir kimseyken; ''Yaptığınız doğru değil, putlara tapınmamanız lazım.'' dedi. Sonra daha da ileri, daha merdane, daha kahramanca bir şey söyledi: ''Bak elime fırsat geçerse ben sizin bu putlarınızın hepsini parçalayacağım!'' Bunu da dobra dobra söyledi. Ve onlar bir merasim münasebetiyle şehrin dışına gittikleri zaman put haneye girdi ve bütün putları parçaladı. Kullandığı baltayı da götürdü büyük putun boynuna astı.
Geldiler baktılar ki put hane harabeye dönmüş, tapındıkları putların hepsi yerlerde. ''Bunu kim yapmıştır?'' diye düşündüler. Yezküruhüm yükâlü lehû İbrâhîm ''İbrahim adı verilen bir kimse var ki bunları böyle kıracağını söylüyordu.'' ''Onu insanların önüne getirin.'' dediler. İbrahim aleyhisselam'ı getirdiler.
İbrahim aleyhisselam Allah'a dayanmış, hasbünallâhu ve ni'me'l-vekîl diyor. O şuurdaki insan, mü'min, iman numunesi, emsalsiz bir insan; Allah'ın dostu. Gayrıya aldıran bir insan değil. Gayrı ne yaparsa yapsın. Korkusu yok.
Diyorlar ki; e ente fealte hâzâ bi-âlihâtinâ yâ İbrâhîm. ''Ey İbrahim! Bizim putlarımıza, ilâhlarımıza bunu sen mi yaptın?''
İbrahim aleyhisselam, yaptıkları işin yanlışlığını anlatmak için onlarla şöyle konuşuyor: Bel fealehû kebîruhüm hâzâ. ''Belki en büyüğü yapmıştır.'' Fe's'elûhüm in kâne yantikûn. ''Konuşursa sorun bakalım.''
Diyorlar ki; ''Yâ İbrahim! Biliyorsun ki bu putlar konuşmaz, bir şey söylemez. Ne diye bizi sıkıştırıp duruyorsun?''
O zaman yapıştırıyor cevabı:
''Birisi saldırdığı zaman parçalanmaktan kurtulamayan, kendisini koruyamayan, sorulduğu zaman cevap veremeyen bu aciz şeylere niye tapınıyorsunuz?''
İşte İbrahim aleyhisselam'ın dini bu. Hakka meyletmiş, hakka yönelmiş, batıldan yüz çevirmiş; hiç sarsılmıyor.
Ya başına bir zarar gelirse?
Müslimen. ''Kendini Allah'a teslim etmiş, Allah'a sığınmış.'' Eslemtü.
İnnî veccehtü vechiye li'l-lezî fetara's-semâvâti ve'l-arda. ''Ben zâtımı yeri göğü yaratmış olan Allah'a teslim ettim.'' diyor. O'na dayanmış. İbrahim aleyhisselam, hasbünallâh'ın mücessem numûnesi.
''Allah bana yeter!'' sözünü birçok insan söyler de ona göre hareket etmeyi başaramaz. İbrahim aleyhisselam onu başarmış olan kahramanlardan, Allah'ın dostu. Hem hasbiyallâh. ''Allah bana yeter!'' diyor hem de Allah'ın yettiğini bilen bir insan gibi kahramanca hareket ediyor, hiç kimseden, korkmuyor.
Peygamber Efendimiz de diyor ki; ''Fıtrat-ı İslâm, İslâm fıtratı üzere sabahladım, ihlâs sözü üzere, kelime-i şehadet üzere sabahladım. Muhammed-i Mustafa’nın dini üzere sabahladım; Hanif ve Müslim olan İbrahim aleyhisselam'ın inancı üzere sabahladım.''
Bunlar bize ne işaretler veriyor?
Biz de sabaha kalktığımız zaman bunları hatırlamalıyız: Hak din üzere olduğumuzu, Allah'tan başka ilâhın olmadığını, Muhammed-i Mustafa’nın ümmeti olup onun yolunda gitmemiz gerektiğini ve İbrahim aleyhisselam gibi hakka meyledip batıldan yüz çeviren ve her türlü engelin karşısında kendisini Allah'a teslim edip kimseden korkmayan, kimseden çekinmeyen insanlar olmalıyız. Biz böyle Müslümanlar olursak o zaman izzet ve şeref bizim olur.
Böyle Müslümanlar olmadığımız zaman ceza olarak Allah başımıza Yahudi’yi musallat eder, Rum'u, Rus'u, Bulgar'ı musallat eder. İnsanın eceli değişmez. Vefatı nerede olacaksa orada olacak, o değişmez de insan onların karşısında rezil rüsva olur, perişan olur. Halbuki bu kuvvette olsak, bu çalışmada olsak belki oralarda kâfir kalmazdı. Bu itikatta insanlar oralarda olsaydı; ''Yahu sen benim yanımda bu has itikat varken bu batıl yolda nasıl duruyorsun?'' diye anlatırdı. Yedi asır Bulgarlara öğretememişiz, onun cezasını çekiyoruz. Halbuki bizim asıl işimiz oydu.
Müslümanın asıl vazifesi Allah'ın dinine yardım etmektir, Allah'ın dinini başkalarına yaymaktır, din için çalışmaktır! Biz dünya için çalışmaya yönelmişiz; para kazanmaya, zevke sefaya, rahata, ticarete, kazanca dalmışız. Allah-u Teâlâ hazretleri; Tevbe suresi, 24. ayet-i kerimede Fe-terabbasû hattâ ye'tiya'l-lâhu bi-emrih. Eğer annen baban, karın kızın, ticaretin, köşkün sarayın, bahçen evin, dükkânın sana daha kıymetliyse, Allah yolunda cihad etmekten daha önde görünüyorsa, sen onlara meyletmişsen o zaman başına gelecekleri bekle.'' buyuruyor. Yani Allah onların cezası olarak Müslümanlara bunları veriyor.
Allah-u Teâlâ hazretlerinin cezası nasıl geliyor?
İşte bakın, ibret alın. Filistin'i sattılar, Yahudiler parasıyla aldı. Padişahımız orayı satmak istemedi, sattırmak istemedi. Çiftlik yapmak istedi; ''Padişaha ait çiftliktir, arazidir.'' dedi. Ama onlar oradan sokuldular, buradan girdiler; bazı kimselerden aldılar.
Amerikalılar; ''Bir kolej kuracağız.'' diye Boğaz'da sadrazamın arazisini almışlar. Padişah, ''onu sattı'' diye sadrazama darılmış. Tam Rumelihisarı'nın yanındaki yeri alıyorlar. ''Fatih İstanbul'u buradan fethetmişti, biz de yine buradan Müslümanların elinden koparacağız.'' diyorlar.
Bugün Hristiyan ülkelerindeki mülklerin, arazilerin büyük çoğunluğu kilisenin malıdır. Çünkü adam ihtiyarladı mı ''Sevap kazanayım.'' istiyor- artık ona cennette ne vaat ediyorsa- parasını, malını mülkünü getiriyor, kiliseye veriyor. Büyük imkânları var. Onlarla İslâm diyarlarında kilise kuruyorlar, okul kuruyorlar.
Müslümanlar çalışmıyor. Tabi ondan sonra milletimizin başına çeşitli yerlerden çeşitli sıkıntılar geliyor.
Rabbimiz bizi İbrahim aleyhisselam'ın kahramanlığında eylesin. Peygamber Efendimiz' e indirilen ahkâma uyup has ve halis din ile ve kelime-i şehadetin gösterdiği tevhid akidesi üzere ve fıtrat dini üzere Müslümanlığımızı yaşamayı nasip etsin.
Bir insan niye sabah akşam bunu söylüyor?
Çünkü kendisine hatırlatıyor. ''Her sabah, her akşam benim böyle olmam lazım, bu zihniyette bir insan olmam lazım.'' diyor. Ticaretini ona göre yapacak, o günkü faaliyetlerini ona göre yapacak. Konuşmasını ona göre yapacak. Çalışmasını ona göre yapacak. Bunu sabahleyin boşuna söylemiyor; ''Gününü ona göre tanzim etsin.'' diye söylüyor.
Rabbimiz; sabaha böyle giren ve gününü bu söylediği sözlerin ışığında geçiren kimselerden eylesin.
Bir de şunu söyleyeyim: Hocamız [Mehmed Zahid Kotku] rahmetullahi aleyh sabahları akşamları okuyalım diye bir dua kitabı meydana getirmiş. Sabahları biz burada okuyoruz. Okuyan kardeşlerimiz hatırlayacak.
Asbahnâ alâ fıtrati'l-İslâmi ve kelimeti'l-ihlâsi ve alâ dîni nebiyyinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve alâ milleti ebînâ İbrâhîme aleyhissalatu ve's-selâm.
Hocamız, bu duayı eklemiş, ihmal etmemiş. Sabahları Evrâd-ı Şerife’mizi okuyan kardeşlerimiz bu duayı da okumuş oluyorlar. Hanîfen müslimen ve mâ kâne mine'l-müşrikîn ilavesini de kendileri yapabilirler.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.