07.02.1988 - Öyle Bir Zaman Gelecek ki Altını Gümüşü Olmayan Rahat Yaşayamayacak, Kıyamet Alametleri

07.02.1988 - Öyle Bir Zaman Gelecek ki Altını Gümüşü Olmayan Rahat Yaşayamayacak, Kıyamet Alametleri
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Ye'tî ale'n-nâsi zemânün men lem yekün meahû asfaru ve lâ ebyadu lem yetehenne bi'l-ayşi.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buyurmuş ki;
Ye'tî ale'n-nâsi zemânün ''İnsanlar üzerine bir zaman gelip çatacak ki men lem yekün meahû asfaru ve lâ ebyadu lem yetehenne bi'l-ayşi. Yanında sarı renkli olan altını, ak renkli olan gümüşü olmayanın; dinarı dirhemi, parası pulu olmayanın yaşayışı rahat olmayacak.''
''Rahat olmayacak'' demek, ''ağzının tadını bulamayacak'' demek.
Elbette öyle değil midir?
Ama eski devirlerde öyle değildi. O zaman yeryüzü genişti, insanların adedi azdı. Kayıtlar, tahditler, hudutlar böyle değildi. İsteyen istediği yere gidiyordu, oturabiliyordu. Bir araziyi çeviren orada kalabiliyordu. Yerler geniş olduğundan ''burası benim'' diye karşısına birisi çıkmıyordu. Başına birisi dikilip de ''Ver bakalım şu kadar para'' demiyordu. Bir iş tutan tutar, parası olan olur. Olmayan bir mağarada, bir çayırda, bir ormanda veya bir dağın tepesinde yaşar. Ağaçların meyvelerini yer, odunları keser, satar veya satmaz. Böyle rahat bir yaşam vardı.
Para olsa da olurdu olmasa da olurdu. İnsanlar mütevazı ve dünyaya rağbeti olmayan kimselerdi. Lüks ve konfor peşinde değillerdi. Karnını bir şeyle doyurdu mu kâfi geliyordu, yetiyordu. Bir avuç arpa, kendisinin ekip biçtiği bir kenara koyduğu arpa kavurması ona yetebiliyordu. Veyahut yufka ekmeği yaparlarmış da yufka ekmeğinin yanık kısımlarını yanmamış olan kısımlarına katık ederek yerlermiş.
Çeşit çeşit meyveleri nereden bulsunlar?
Biraz üzüm, biraz incir veya hurma kurutma imkânı varsa kuruturlar. ''Kurtlanırsa kurtlansın'' deyip onu yiyip öyle geçiniyorlarmış ama şimdi öyle değil.
Şimdi nefes almak bile parayla, yolda yürümek parayla, vatandaş olmak parayla. Babadan dededen bir arazi kalsa bile onun da vergisini ödemen lazım. Bir yerden gelirin yoksa o zaman yandın, halin harap. Yani para gerekiyor! Kör olmayasıca para gerekiyor. Allah hepimize helalinden nasip etsin, haramından korusun; parasız olmuyor.
İşte o zaman gelmiş. Birisinin babasından, dedesinden bir arazi kalmış; ''Ben buraya girerim, bir ev yaparım, yaşarım.'' diye düşünmüş. Yaşa da göreyim bakayım! Belediye gelir, dikilir başına;
''Buraya ev yapamazsın! Ebatı şu kadar, boyu bu kadar olacak. Caddeden şu kadar çekeceksin; şu kadar yükseltemezsin, bu kadar alçaltamazsın. Bu arazinin bina vergisini verdin mi? Şerefiye, aydınlatma, temizlik, Tanzimat vergilerini verdin mi?''
''Param yok! İstersen ceplerimi çıkarayım, tersine döndüreyim. İçinde tozdan başka bir şey yok.''
''Ben onu bunu bilmem, bu vergiyi vereceksin!''
Yani şimdi yaşam paralı, parasız yaşamak mümkün değil. Adam gidiyor, bir apartman dairesi alıyor, ev sahibi oluyor. ''Kapıcı parası, kalorifer parası'' derken kira kadar masrafı oluyor.
Rahatlık anlayışı artık eskisi gibi değil. Rahat ve konfor da çok fazla. Onun için insanlar vergiler koymuşlar. Bir bakımdan bunları da normal karşılamak gerekiyor. Allah insana sıhhat verir de para kazanır, bir şekilde öderse bir şey değil. Ödeyemezse onları da koruyup kollamak, yardımcı olmak; o zayıfların, fakirlerin, mazlumların, yetimlerin dulların halini biraz gözetmek de etrafındaki er kişilerin, babayiğitlerin, mertlerin, merhametlilerin işi olmuş oluyor.
Rabbimiz Teâlâ zenginlerimize merhamet versin, fakirlerimize güzel hal nasip eylesin, vücutlarımıza afiyet versin, bizi namerde değil merde de muhtaç etmesin, kimseye muhtaç etmesin. Rabbimiz bizi alnımız açık, yüzümüz ak; kimsenin önünde eğilmemiş, kimseye boyun bükmemiş; kimseye el açmamış insanlar olarak yaşatsın. İhtiyaçlarımızı, kendi gayb hazinelerinden ihsan ve ikram eyleyip bizi gayrısından müstağnî eylesin. Öyle yaşayıp öylece ölelim.
Mehmet Akif merhumun dediği gibi;
O rükû olmasa dünyada eğilmez başlar.
Müslüman, kimsenin önünde eğilmez ama namaz var, secde var; rükû yapıyoruz, secde yapıyoruz, o sebeple eğiliyoruz.
Yoksa Müslüman eğilir mi? Müslüman eğilmez! Kimseye ''eyvallah'' demez!
Çiğnerim, çiğnenirim Hakkı tutar kaldırırım. diyor şair, Müslüman kimseden korkmaz; Hak neyse onu yapar.
Ama o Müslümanlar nerede?
Yahudi Filistin'de sopayla vura vura Müslümanı öldürüyor; millet orada burada keyfine bakıyor. Bizim memlekette en büyük şirketler onların elinde. Her türlü imkâna sahipler, her türlü konforları var. Rahatlık içindeler. İspanyollar onları kesiyorlardı da bizimkiler; ''Yazıktır, insandır, kesmesinler.'' diye gemilerle aldılar. İspanya'dan gemilere bindirip Osmanlı diyarına getirdiler. ''Ne de olsa Ehl-i Kitap’tır.'' dediler. Ama “Besle kargayı oysun gözünü.” Öyle oluyor.
Ama onların böyle olması onlardan değil, bizden! Kabahat bizde, kabahat tüm müslümanlarda! Bir kere Allah'ın sevgili kulları olmadıkları için Allah ceza veriyor. Çünkü yoldan çıkmış, raydan çıkmış, sapıtmış, şaşırmış; Allah bela veriyor!
Bela gelmez kula, kul azmayınca;
Kaza gelmez kula, Hak yazmayınca.
Allah yazıyor, ondan öyle oluyor.
Ama bela neden geliyor?
Kul azdı, sapıttı da cezayı hak etti, ensesinde tokat patladı; ondan oluyor. Bizim birkaç asırdır çektiğimiz dinimizden döndüğümüzdendir, dinimize hizmetten geri kaldığımızdandır. Allah uyanıklık nasip etsin.
Akıllı, uslu, tahsilli, terbiyeli, görgülü, bilgili kardeşlerimizle oturduk ''Ne yapalım ne edelim?'' diye bir sohbet havası içinde konuştuk. İçinde mühendisi var, idarecisi var. Çok yüksek memuriyetlerde bulunmuş, idarecilik yapmış, müdürlük yapmış kimseler var. Döndük dolaştık, geldik iyi Müslüman olmaya. İş, İslâm'a hizmet etmeye, irşat ve tebliğ çalışması yapmaya geldi, dayandı. Gerisi laf, gerisi hep fasa fiso, başka bir şey yok! Allah yolunda çalışırsan, Allah'ın dinine hizmet edersen, Allah'ın emirlerini tebliğ edersen, cahilleri gafilleri irşat ve ikaz edersen en güzel çalışma bu. Başka türlü de kurtuluş imkânı yok. Allah akıl fikir versin.
Demek ki paraya ihtiyaç varmış; Allah bizi helalinden paraya sahip eylesin, kazandığımız paraya bizi köle etmesin. Paranın pulun, dinarın dirhemin kulu kölesi etmesin. Para kazanılıyor, kazanılacak.
Sonra ne olacak?
Allah yolunda harcanacak. Kazanılacak, harcanacak. Senin elinden geçecek, öbür tarafa gidecek. Kazanacaksın, kimseye muhtaç olmayacaksın ve sevap kazanacaksın. Yiyeceksin, yedireceksin. Giyeceksin, giydireceksin. Dostlarına ikramda bulunacaksın. Feda olsun! Ayrıca fukaranın hakkını ayırıp vereceksin. Cihada para ayıracaksın, Allah yoluna para ayıracaksın. O paralar gidecek ama onunla cenneti kazanacaksın.
''Yok! Ben onları öyle zor kazandım ki eğer sen onu Sarayburnu'ndan savurup denize atsan arkasından balıklama denize atlarım. Paralarım çok kıymetli, kimseye vermem.'' dersen, o zaman ayet-i kerimede geçen o cezaya çarptırılırsın.
''İnsanların o biriktirip, saklayıp, depo ettiği paralar cehennemde kızdırılacak kızdırılacak, ak kor haline gelecek, kıpkızıl hale gelecek ve onlarla sırtları, yüzleri, yanları dağlanacak; ‘İşte bu sizin dünyada Allah yolunda sarf etmeyip de depo ettiğiniz paralarınızdır. Buyurun, tadın bakalım. Nasıl iyi mi bu?'' diye Allah Teâlâ hazretleri onlarla cehennemde azap görüleceğini bildiriyor. Onun için para kıymetli, kazanması zor; kazanıldığı yer de sorguya tâbi, harcandığı yer de sorguya tâbi. Allah helalinden kazanmayı, yerine sarf etmeyi nasip etsin.
Antalya'nın bir kasabasına gittik. Dağın arasında küçük bir kasaba, daha önceden hiç duymamıştım. Nahiye, belki de bir köy ama biraz büyümüş, kasaba olmuş. Dediler ki:
''Hocam, bu kasabadaki şahısların hepsi düğünlerini Hilton'da yaparlar.''
Vay be! Antalya neresi, İstanbul neresi, vay vay vay! Bu kasabanın beyleri, paşaları düğünlerini Hilton'da yaparlarmış, aşağısı kurtarmazmış.
Antalya'da bir kasabanın filanca nahiyesindeki bir kişisin, camide doğru düzgün mevlidini yap; eşini, dostunu, ahbabını çağır, ziyafetini çek, düğün yemeğini yedir, cemaate dua ettir, hatim indir; çocuğun böyle evlensin.
Adı ''Hilton'' işte! Bir Amerikalı gelmiş, memleketimizin kanunlarından turizmle ilgili teşviklerinden yararlanarak boğazın en güzel yerine bir bina yapmış. Bir odası bilmem kaç yüz bin liradır. Ben hiç bilmiyorum. Gitmek de hiç de nasip olmadı, istemem de. Düğününü orada yapacak.
Neden?
Gösteriş! ''Ben düğünümü orada yaptırmazsam, sonra bana ne derler?'' diye düşünüyor. Zaten kız ağlar; ''Benim düğünümü niye Hilton'da yapmadın? Arkadaşımın düğünü orada oldu da benimki niye orada olmadı?'' der. Sonra düğün Hilton'da olunca tabi ki mevlidli, Kur'an'lı, hatimli mi, dualı mı olur? Orasını Allah bilir. Nasıl olduğunu bilmiyoruz. Nasıl olduğunu Allah bilir. Vah vah!
''Para benim, sana ne? İstediğim yerde harcarım.''
İşte öyle değil! Kazın ayağı öyle değil! Allah o paraları nereye harcadığını da sana soracak.
''Ama ben kendim kazandım.''
Kendin kazandığın halde nereye harcadığını soracak.
Onun için harcadığın yer de önemli. Lüzumsuz yere harcayamazsın, telef edemezsin, zayi edemezsin, israf edemezsin. Allah müsrifleri sevmez. İsraf haram, yasak! İsraf edemezsin! Harcamalarını belli bir ölçüye göre yapacaksın, ölçünün ötesine gitmeyeceksin. Zenginsen zenginliğin biraz belli olacak. Giyiminden kuşamından adamın zengin olduğu belli olacak ki fukara ''Bu zengindir.'' deyip yanına gelebilsin, bir şey isteyebilsin. ''Bir ihtiyacım var.'' diyecek, o da çıkarıp verecek. Hadis-i şerifte; ''Bir insan atı ile gelip sizden bir şey istese bile boş çevirmeyin.'' Diyor.
''Hadis-i şerifte öyle denildi.'' diye elbette bunun da istismarcıları türemiş. Adamın cebi para dolu, belki bankada milyonları var ama dilenciliği meslek edinmiş, dolaşıyor. Tabi öyle olduğunu bilirsen vermezsin! Para daha senin yanındayken, ''Acaba çevremde hayır yapacak kim var?'' diye ararsın, bildiğin insana verirsin. Köyünde sorarsın, mahallende sorarsın. Zengin bir semtte oturuyorsan İstanbul'un, Ankara'nın, İzmir'in, Bursa'nın lüks bir semtinde oturuyorsan bir ara lütfen ve keremen inayet buyurup fakir mahallelerine, gecekondu semtlerine gidersin. Gecekondu semtlerinde bir namaz kılarsın. O senin güzel, pırıl pırıl ayakkabıların çamurlu sokaklarda biraz çamurlanır, batarsın çıkarsın, paçaların çamur olur. ''Çeşmeden su dolduracağız.'' diye mantosuz kızların ayazda tir tir titrediğini, evlerin damının aktığını, insanın akşama yemek yiyemediğini, hastalandığını, kan tükürdüğünü görürsün; merhamete gelirsin. ''Vazgeçtim, ben bundan sonra gülmeyeceğim. Bu tarafın çamuru kalmayıncaya kadar bana gülmek yasak.'' dersin, o zaman verirsin.
İnsan görmeyince elbette bilmiyor. Bilmeyince de parayı ne yapacağını, nereye koyacağını, nasıl harcayacağını şaşırıyor. Açın gazeteleri, lüks hayatın sahnelerini. Artistler nasıl yaşarmış, nasıl havuzun içine süt doldururmuş, ''cildi daha iyi olsun'' diye sütün içinde yüzermiş! Ondan sonra fotoğraflar!
İşte kıyametin neden kopacağı görülüyor. Bu çifte manzaradan kıyametin niçin kopacağı görülüyor! Müslümanlar geri durursa, ilgilenmezse, irşada çalışmazsa, gayrete gelmezse… Bu insanoğlu gemi azıya aldı mı durduramazsın artık. Freni yok, doludizgin cehenneme kadar gider, ondan sonra cehennemin uçurumuna yuvarlanır. Onun için hepiniz İslâm'ı öğreneceksiniz. Ondan sonra da öğreteceksiniz.
''Ben yirmi yıldır dervişim.''
Mâşaallah!
''Ben otuz beş yıllık dervişim.''
Sana iki kere mâşaallah!
''Ben elli yıllık dervişim.''
Sana üç defa mâşaallah!
İyi güzel ama bir çocuğa bile ana babasının bakımının bir zamanı var. Annesinden süt emmesinin zamanı iki yaştır. Dört yaşındaki çocuk süt emerse olmaz. Sen de artık İslâm'a faydalı olacaksın. Hep memeye yapışmışsın, boyuna süt içiyorsun.
Olur mu?
Biraz da sen başka insanlara faydalı olmaya başla. Şu kadar senedir Allah'ın emirlerini duyuyorsun, yasaklarını öğrenmişsin, Peygamber Efendimiz' in sünneti ne, duyuyorsun. İnsanın bir pazar günü öğrendiği bile yeter. Sen de biraz çalış, sen de biraz sofraya ekmek getir, hazır yeme! Sen de biraz İslâm'a faydalı ol, sen de biraz Allah'ın dinine hizmet et ki izzet bulasın. Hürmet et ki hürmet bulasın. Yardım et ki yardıma eresin. Merhamet et ki merhamet bulasın. İslâm'ın ihtiyacı var. Kadın da çalışacak, erkek de çalışacak, yaşlı da çalışacak, genç de çalışacak; olacak!
''Hocam durumumuz iyi. İskenderpaşa camii doluyor, dışarıda insanlar ayakta kalıyor, avlular da doluyor. Bazıları burada namaz kılamayıp komşuya gidiyor.''
İskenderpaşa camiinin içini kubbesine kadar üst üste insan doldursak ne ifade eder?
İstanbul, beş milyonluk yedi milyonluk bir şehir. Bu kadar milyonun içinde bu kadar insan nedir?
Bizim hepimizi toplasan, bir kışlaya doldursan biz ne kadarız, futbola giden ne kadar?
Keyfe giden ne kadar?
Zevke giden ne kadar?
Namaz kılmayan ne kadar?
Dinden habersiz ne kadar?
Allah, peygamber, din, iman tanımayan ne kadar?
Hesabını yaptın mı? Mahallende, kendi sokağında bir hesap yap. On tane ev bu tarafta var, on tane ev diğer tarafta var. Bunlardan kaç tanesi camiye gelir kaç tanesi gelmez? Kaç tanesi imanlı kaç tanesi imansız? Kaç tanesi namazlı kaç tanesi namazsız? Kaç tanesi haramdan korkar kaç tanesi korkmaz? Kaç tanesi namuslu kaç tanesi namussuz? Yap hesabını. O zaman Türkiye'de, dünyada da Müslümanlığın hesabı ortaya çıkar. Biraz çalışacağız.
Hiç reşit olmayacak mıyız?
Hep bebek mi kalacağız?
Arkadaşlardan birisi, profesörün konferansına gitmiş, konferansın sonunda bizim dinleyen arkadaşların intibahı var, diyor ki; ''Profesör hâlâ yardımı başkasından umuyor. Hâlâ ‘falanca şöyle yapsın, böyle yapsın.' diyor. Kendisini çocuk sanıyor, büyüyememiş.'' Senin ağabey dediklerinin yarısı mezara girdi. Sen abi oldun, baba oldun, dede oldun. Biraz da sen İslâm'a hizmet et.
''Canım yapıyorlardır.''
Kim yapıyor? Nerede? İslâm'a kim yardım ediyor?
''Yardım eden hiç kimse yok, bir sen varsın.'' diye düşüneceksin. ''Hiç kimse kalmamış, iş bana kalmış.'' diyeceksin; İslâm'ı yaymak, öğretmek ve savunmak için sen çalışacaksın.
''Ne yapacaksın reçeli, ekmek yersin yeter. Ne yapacaksın katığı, tuza banarsın yeter.'' diyor musun?
Hepsinin yeri var, hepsinin zamanı var. Elektrik de gerekiyor su da hava da gerekiyor güneş de para da gerekiyor sıhhat de tatlı da gerekiyor, tuzlu da ekşi de gerekiyor, turşu da. Hepsinin yeri var.
Ne yapacaksın, olur mu?
O zaman her şeyi kapatalım, bitsin! Ötekiler çalışsın, ötekiler milletin kafasını ütülesin. Ütülemek ütü ile değildir, tavuğu ütülemek gibidir. ''Ateşin üstünde çevire çevire, tüylerini yaka yaka kebap etmek'' demektir. Milletin kafasını ütülesin, dazlak kalır, hiç kıl kalmaz. Ondan sonra pişirilecek, yenilecek hale gelir. Sen konuşma! Ne yapacaksın? Kur'ân-ı Kerîm'i oku. Dininin inceliklerini halkın anlayacağı şekilde anlatma, anlatan eserleri okuma. Hemen Kur'ân-ı Kerîm'i oku. Tamam!
Peki, o ayet ne diyor? Onu anlayacak Arapçan var mı? Yok!
O zaman sana anlatacak bir mezhebe ihtiyaç var. Kitapçısı böyle derse artık ötekisine ne diyeceğiz, bilmiyorum. En akıllısı Deli Bekir, o da zincirde yatar.
Ye'tî ale'n-nâsi zemânün yed'û fîhi'l-mü'minü li'l-âmmeti fe-yekûlü'l-lâhu: Ud'u li-hâssati nefsike estecib leke fe-emme'l-âmmetü fe-innî aleyhim sâhitun.
Bu hadis-i şerifi okuduktan sonra tüylerimizin diken diken olması gerekiyor. Secdeye kapanıp oradan kalkmamamız gerekiyor. Gözyaşları ile seccademizi ıslatmamız gerekiyor. Gözyaşlarının kapının altından sokaklara akıp sel olması gerekiyor. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş
''İnsanların başına bir zaman gelip çatacak ki devirler değişip yıllar geçip insanlar öyle bir zamana ulaşacaklar ki o zaman mü'min elini açacak ve umumiyetle Müslümanların hepsi için dua edecek; ‘Yâ Rabbi! Ümmeti Muhammed'i aziz eyle. Yâ Rabbi! İnsanlara hayırlar ihsan eyle. Yâ Rabbi! Mesut eyle, bahtiyar eyle. Dertlilere deva, hastalara şifa, borçlulara eda ihsan eyle.'' diyecek. Ama Allah bu duayı kabul etmeyecek.''
Neden?
Herkes için dua etmek şefkatin, sevginin, merhametin, saygının, acımanın, insanlığın, kardeşliğin icabı olduğu için böyle dua ediyoruz, bu bizim dinimizde tavsiyedir. Biz herkes için dua ederiz. Tahiyyat'ta da namazın içinde de dışında da dua ederiz. Ama öyle bir zaman gelecek ki o zaman kişi herkes için, genel topluluk için dua edecek ama ona Allah-u Teâlâ hazretleri şöyle buyuracak:
''Kendi nefsinin öz ihtiyaçları için, kendin için dua et! Ben senin duanı kabul edeyim. Herkese yaptığın duayı kabul etmem. Ben o ahaliye kızgınım, onlara dua etme. Kendine dua edeceksen et. Bırak onları!''
Neden?
Çünkü bu insanlar Allah tanımaz, Peygamber tanımaz veyahut ''tanıyorum'' derse bile başımıza kaka kaka, minnet ede ede yaparlar.
''Tamam ya, daha ne istiyorsun, Allah'a inanıyorum işte!'' der.
''Yetmez. İnanıyorsan itaat et.'' Deriz.
''Tamam, Peygamber'i de kabul ettik.'' der.
''Peygamber'i kabul ettiysen hadislerini dinle, yolunda yürü.'' deriz, umursamaz.
Herkesin evine televizyon, şarkı türkü, aşk meşk sahnesi, çıplaklık, gazino, tiyatro, içki meclisi girmiş! Dünyanın öteki ülkelerindeki edepsizlerin hayatları, örfleri, âdetleri girmiş. Herkes onları seyrediyor. Bir seyrediyor, iki seyrediyor, üç seyrediyor, dört seyrediyor sonra; ''Yahu, galiba fena da değil bu hayat.'' demeye başlıyor. Ondan sonra ''Ben de öyle yapsam ne olur?'' demeye başlıyor. Çocuğun ismini değişik koymaya başlıyor. Yemeği değişik yemeye başlıyor. Selamı değişik vermeye başlıyor. Tavrı değişik olmaya başlıyor; sigarayı bir başka türlü tüttürüyor, bıyığın şekli değişik, saçın şekli acayip, pantolon bir başka türlü.
Değişti gitti her şey!
Allah-u Teâlâ hazretlerinin rızası nerededir? Biz onu aramak zorundayız, biz onun kuluyuz. Ya O'na güzel kulluk ederiz ya da bizim canımıza okur; dünyada da ahirette de perişan eder. Düşmanı musallat eder, hastalık verir, inim inim inletir. Sen paraları haramdan kazanırsın kazanırsın, bir kaza yaparsın canın cehenneme gider. Bunları bizim ahali için demiyorum da, günah işleyen kimse için diyorum. Karısı sakat kalır, kızı sakat kalır. Bacağı kırılır, kafası çatlar, kanlar içinde sıkışır kalır.
Neden?
Haramla beslendi mi iflah olmaz. O gülüyordu, inanmıyordu ama Allah'ın adaleti tecelli eder ve ondan sonra herkes gerçekleri görür. İbret-i âlem olur, âleme ibret olur.
Allah; ''Demek ki kâfirler iflah olmuyormuş, zalimler iflah olmuyormuş, Allah'a asi olanlar bir gün cezasını çekiyormuş, insanlara kötülük yapanlar bir gün mahvoluyormuş.'' dedirtir.
Zalimlere bir gün dönüp dolaşıp ''Biz hata ettik, hatamız da anlaşıldı, bizim işimiz yanlışmış, sen doğru yoldaymışsın, sen üstünmüşsün.'' dedirtir. Yusuf aleyhisselam ile kardeşleri de böyledir.
Allah, Firavun'a bile öleceği zaman;
Lâ ilâhe illa'l-lâhu'l-lezî âmentü benû isrâîle ve ene mine'l-müslimîn. ''Benî İsrail'in iman etmiş olduğu o Allah'tan gayri bir ilah olmadığını kabul ederim. Ben de Müslümanlardanım.'' dedirtti.
Bir gün der ama ne zaman?
İş işten geçtikten sonra.
Muhterem kardeşlerim! O bakımdan bu hadis-i şerifi bir daha okuyun; aklınıza yazın, defterinize yazın, levha yapın karşınıza koyun; işyerinizde bulunsun, odanızda bulunsun, aklınızdan çıkmasın. Rabbimizin rızasını kazanmanın yolu neyse ona koşturalım. Gazabından, kızgınlığından kurtulmanın çaresi ne ise onu yapalım. Çünkü Allah'ın gazabı, kızgınlığı başka bir şeye benzemez. Allah bir kuluna gazap etti mi o kulun her şeyi biter, mahvolur.
Bakın Peygamber Efendimiz ne diyor? Bir kere daha tekrar edelim:
''İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki mü'min bütün ahali için dua edince Allah-u Teâlâ hazretleri ona şöyle buyuracak: ‘Sen kendi nefsin için, kendin için dua et. Duana icabet ederim. Sen benim mü'min kulumsun ama genel ahali için dua etme. Çünkü ben onlara kızgınım.'''
Allah-u Teâlâ hazretleri içimizdeki beyinsizlerin akılsızların edepsizliklerinden, günahlarından dolayı bizleri helak etmesin. Allah'ın yasak ettiği şeyleri yapıyorlar, günah işliyorlar. Bir kısmı da onların bu yaptığının doğru olmadığını bildiği için; ''Yapmayın etmeyin, günahtır. Allah'ın gazabı gelir, azabı gelir. Doğru yolda yürüyün, emirlerini tutun, iyi kul olun!'' diyor ama ötekilerin onu dinleyecek hali yok. ''Külahıma anlat'' der gibi bildikleri yoldan hiç sapmıyorlar.
Bir grup da onlara diyecekmiş ki;
Lime teızûna kavmen. Allahu mühlikühüm ev müazzebehüm azâben şedîdâ. ''Allah'ın şiddetli bir azap ile helak edeceği veyahut da azaplandıracağı şu topluluğa ne diye öğüt verip duruyorsunuz! Laf dinlemeyen adamlar için uğraşmayın, bırakın, kulaklarına girmiyor.''
Kâlû ma'zireten ilâ Rabbiküm ve leallehüm yettekûn. ''‘Allah-u Teâlâ hazretlerine mazeret olsun' diye ve ‘Belki de doğru yola gelirler.'' diye en mühim şey anlatmaktır. Bugün hepimizin üzerine, boynuna borç olan en mühim mesele, zalimler dinlese de dinlemese de Allah'ın emirlerini herkese duyurmaktır.
Müslümanlar bir araya gelse her şeyi yapar. Radyo istasyonu kurar, televizyon kanalı kiralar, kitap dergi çıkarır. Hocalar Allah'ın dinini anlatırlar, ayetleri hadisleri anlatırlar.
Çanakkale'de, bizim akrabalardan birisi gitmiş kahvede konuşuyorlar:
''Vakit de bir hayli geçti, ikindi ezanını ben duymadım. Okunmadı mı?'' demiş.
''Evet, normal. İkindi okunmuyor burada.'' demiş adam.
''Niye?'' ''Cami kapalı, hoca yok da ondan.''
Bizim akrabanın da biraz parası var; ''Aman, parasını ben vereyim. Siz köylüsünüz, para toplayamıyorsunuz, kıyamıyorsunuz, kıymetli geliyor. Siz bulun hocayı, parasını ben vereyim.'' demiş.
Camisiz, ezansız, namazsız, niyazsız bir köy tasavvur edebilir misiniz?
''Bizim köylerimiz Müslüman köyü.'' diye biliriz. Bir zamanlar öyle Müslüman idi ama şimdi hepsi başka bir yol tutturdu, Allah ıslah etsin! Namaz kılanı az, Allah yolunda gideni az, haramdan korkanı az, Allah'ın emirlerini tutanı az, Peygamber Efendimiz' in yolunda yürüyeni az. O köyün ahalisi; parasını başkası vereceği halde hocayı yine bulamamışlar, yine istememişler. Biri ölse ne olacak? ''Zaten canı çıkmış, gitmiş. Hoca ona dua etse ne olur etmese ne olur; gömerler, olur biter.'' Gömmeseler de kargalar yese ne olur? O da mühim değil.
Bazen kenarda bir hayvan ölüyor da kuşlar yiyor. Akbabalar etrafında dolaşıyor. Öyle diyecekler herhalde. ''Sırf ölüyü yıkamak için de hoca tutulur mu?'' En iyisi hiç tutmamak. Cami de kapalı. Sabahleyin de kimsenin uykusu bozulmaz, kimse rahatsız olmaz.
Çünkü gece yarıma, bir'e kadar televizyon seyredecekler, uykuları yetmez. Sabah uyumaları gerekiyor. Onun için müezzin çıkıp da minareden bağırınca, uykuları kaçar. Sonra çocuklar zayıflar. Yiyip yiyip semirecekler, ''o vakitte uyanırlarsa olmaz'' diye düşünüyorlar herhalde. Allah ıslah etsin, akıl fikir versin!
Biz güya Allah'ın dostlarıyız, mü'minleriz. Biz çalışmıyoruz ki! Ömrümüzde kaç tane insanı bâtıl yoldan hak yola çekmişiz? Bir hesap yapalım. Kaç kişi bize heves ederek, bizim sözümüzle doğru yolu bulmuş? Bir hesabını yapın. Kimi hak yola getirdiniz? Allah biliyor. Allah'ın soracağı sorguyu, suali, hesabı siz dünyada kendinize sorun.
''Yahu, ben bunca yıl yaş yaşadım. Ömrüm Allah'ın hoşuna gidecek, rızasına uygun şekilde mi geçti, aykırı mı geçti?''
''Hocam, aykırı geçti ama ben emekli olduktan sonra sakal bırakacağım, hacca gideceğim, namazımı kılacağım.''
Hesabı böyle. Emekli oluncaya, hacca gidinceye kadar ne olacak peki?
Hacca gittikten sonra, zemzem suyundan içildikten sonra içki içmek doğru değilmiş! ''Şimdi küplerle içeyim de hasretlik kalmasın.'' Sabah akşam lıkır lıkır içiyor! Milletin mantığı böyle çalışıyor.
''Genç yaşında hacca gitme!'' Niye?
''Hacca gidersen zemzem suyu içtikten sonra içki içmek günahtır!''
Zemzem suyunu içsen de içmesen de içki her zaman günah, her zaman haram! Bir de hacca gitmeyi geciktiriyor. Beyzadeye günahtan ayrılmak zor geliyor. Günahtan ayrılmayacak, işleyecek, sonra hacca gidecek, hepsini temizleyecek. Oh! Ne dünyalık geride kalacak ne âhiretlik geride kalacak. Bir cebinde birisi bir cebinde birisi olacak. Tamam! Hem nefsin arzusu oldu hem şeytan alkışladı hem de öbür tarafta ibadet etti!
Sen Allah-u Teâlâ hazretlerini ne sanıyorsun?
Bu senin şaşkın, perişan mantığın!
Allah-u Teala hazretleri her şeyimizi rızasına uygun yapmayı cümlemize nasip eylesin.
Fatiha-i Şerife mea’l besmele.
08.11.1987 -
Az Konuşmak, İstemek,
07.11.1987 -
İyi Komşu, Yol
