27.04.1986 - Müslüman Kardeşliği

27.04.1986 - Müslüman Kardeşliği
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtuve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahûbi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inneefdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selemle ennehû kâl:
Nazaru’r-racüli ilâ ehîhi’l-müslimi hubben lehû ve şevken ileyhi hayrün min i’tikâfi senetin fî mescidi hâzâ.
Hz. Ömer radıyallahu anh’ten rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîftir. Hâkimi’t-Tirmizî rivayet etmiş, daha başka rivayetleri de var. Peygamber Efendimiz buyurdu ki;
“Adamın, müslüman kardeşine nazar etmesi, bakması…”
Nasıl bakması, ne sebeple bakması?
Hubben lehû.“Onu severek bakması.”
Efendimiz;
Nazaru’r-racüli ilâ ehîhi’l-müslimi hubben lehû ve şevken ileyhi hayrün min i’tikâfi senetin fî mescidi hâzâ. “Adamın müslüman kardeşine muhabbet duyarak nazar etmesi, yüzüne bakması, ona şevk duyarak, arzu, muhabbet duyarak candan bir sevgi ile ona bakması; şu benim mescidimde bir sene ibadet için itikâfa girmekten daha hayırlıdır!” buyurdu.
“Şu benim mescidim…” dediği Medine-i Münevvere’deki Mescid-i Nebevî’dir. O Mescid-i Nebevî’nin hükmünü de biliyorsunuz: O mescitte kılınan namaz, başka yerlerde kılınan namazdan bin kat daha üstündür! Yalnız Kâbe-i Müşerrefe’nin olduğu yerde kılınan namaz oradan üstün oluyor. Orası yüz bin oluyor. Peygamber Efendimiz’in mescidinde kılınan, yapılan ibadetler bin misli oluyor. Demek ki orada bin misli kuvvetli!
Biz burada camide bir sene ibadete girsek [bir de] Mescid-i Nebevî’de girsek; Mescid-i Nebevî’deki bir senelik ibadet, buranın bin senesi gibi olacak, o kadar kıymetli olacak!
Peygamber Efendimiz neye bağladı?
“Müslümanın, müslüman kardeşine sevgi duyarak, şevk duyarak, yüzüne muhabbetle bakması, şu benim mescidimde bir sene ibadetten daha hayırlıdır!”
İşte buradan ve buna benzer hadîs-i şerîflerden çok kuvvetle, tereddütsüz olarak anlayacağız ki;
Müslümanın müslümanı sevmesi, muhabbet etmesi, kardeşliğini sağlam tutması lazım!
İşte biz bunu henüz zihnimize yerleştirmedik. İnsan bazı şeyleri duyar da içine yerleştirmez, onun hayat prensibi hâline gelememiştir. Onu tam hazmedememiştir, biz bunu hazmetmeliyiz. İçimizde birbirimize karşı kinler, kırgınlıklar, dargınlıklar, küskünlükler, hasetler, adını bildiğimiz bilmediğimiz binbir çeşit kötü duygular kaynaşıyor. Bir sürü kalabalığız ama kıymeti yok! Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyurdu ki;
“Ahir zamanda, dünyanın sonuna doğru -Müslümanlığın zayıfladığı bir zamanı kastediyor- bütün ümmetler sizin üzerinize çullanacaklar, size saldıracaklar. Tıpkı yemek kâsesine, yemek yiyenlerin üşüştükleri gibi sizin üzerinize üşüşecekler.”
Hani çorba kâsesine herkes dalıp çıkıyor ya, hepsi birden üstüne çullanıyor ya, onun gibi. O zaman dediler ki;
“Yâ Resûlallah! Bizim o tarihlerde, o zamanda sayımız az olacak da ondan mı?” Peygamber Efendimiz;
“Hayır, sayınız az olmayacak.” Bel entümkesîrun. “Bilakis siz çok olacaksınız ama sanki selin üstündeki çör çöp tanesi gibi kıymetsiz bir kalabalık!”
Şu kadar sahabe evsafında has müslüman olsa dünyayı fethederdi!Ama her taraf doluyor, %99’u müslüman, dünya üzerinde bir milyar müslüman var, diyoruz; bir şey olmuyor. Her yerde mazlum, her yerde mağdur!..
Peki, müslümanlara herkes niye çullanıyor? Müslümanların arkası yok mu, öteki müslümanlar bir şey yapmaz mı?!..
Yapmadığı için herkes çullanıyor. Müslümanı herkes yensemiş, müslümana ne yaparsan yap hiçbir şey olmaz diye herkes gelip hıncını ondan alıyor. Onun parasını alıyor, onun canını alıyor, onun yuvasını yıkıyor, onun malını yağma ediyor. Demek ki selin üstündeki çöp gibi olmuşlar!
Neden?
Esas hastalık bu: Birbirimizi tam sevmiyoruz. Hâlbuki sevmenin sevabı bu kadar yüksek!
İyice hatırınızda tutun: Müslüman kardeşinin yüzüne şevkle, muhabbetle bir bakmak; Peygamber Efendimiz’in mescidinde bir sene itikâf etmekten daha hayırlıdır!
Müslüman müslümanı sevecek.
“Allahu Teâlâ hazretleri bazı kulları Arş-ı Âlâ’nın gölgesinde nurdan minberlerin üstünde gölgelendirecek!”
Mahşer halkı sıkıntı çekerken mahşer halkında terler kulakları hizasına gelmişken, siz buraya gelin bakalım, onları nurdan minberlerin üstüne oturtacak, nurdan libaslar giydirecek, yüzleri nur olacak, herkes gıpta edecek. Mahşer halkı onlara bakacaklar, gıpta edecekler. Çünkü kendilerinin güneş tepelerine yaklaştırılmış, sıcaktan beyinleri kaynıyor. Terlemişler, ayakta durmaya takatleri kalmamış, diz çökmüşler. Hesap ne olacak diye de korkularından ödleri patlıyor. Çünkü hesaplar açılacak, bu dünyada işledikleri kusurlar dökülecek, tartılacak, ölçülecek. Eğer eksik gelirse cehenneme düşecekler. Ne olacağı da belli değil, 50 bin yıl bekleşecekler! O bekleşmenin, o sıkıntıların hiçbirisini çekmeden, arşın gölgesinde gölgelenecek insanlardan bir gurubu da birbirleriyle Allah için muhabbet edenler.
Bizim eski insanların, ihvan dediği, kardeş dediği, âhiret kardeşi dediği bundan; o sevaba ermek için! Anlamıyorlar da açıp da anlatmak icap ediyor.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki;
Nimeti’d-dârü’d-dünyâ li-men tezevvede minhâ li-âhiratihî hattâ yurdiye rabbehû ve bi’seti’d- dârüddünyâ li men saddethü an âhiretihî ve kasurat bihî an ridâ rabbihîve izâ kâle’l-abdü kabbehallâhü’d-dünyâ kâleti’d-dünyâ kabbehallâhu a‘sânâ li-rabbihî.
Bu hadîs-i şerîf dünyayı, dünya dediğimiz şeyi değerlendiriyor. Burada buyruldu ki;
Nimeti’d-dârü’d-dünyâ. “Şu dünya dediğimiz yer ne güzel bir yurttur, ne güzel bir mekândır!”
Efendimiz dünyayı methetti: “Şu dâr-ı dünya ne güzel bir yerdir!”
Kim için?
Li-men tezevvede minhâ li-âhiratihî hattâ yurdiye rabbehû. “Rabbini razı edinceye kadar, burada âhireti için hazırlanana; şu dünya ne güzel bir yurttur.”
Sebebini söyledi, dünyayı methetti ama körü körüne methetmedi. Burada âhiretine azık toplayıp, hazırlık yapıp da Rabbini razı eden kimse için dünya ne güzel bir yerdir, ne güzel bir yurttur diye övdü.
Neye işaret etti?
Buradan âhirete hazırlanmanın esas olduğuna işaret etti. Devamında -bu sefer tersine- buyurdu ki;
Ve bi’seti’d- dârü. “Bu dünya ne kötü bir yurttur, ne fena bir yerdir!”
Kimin için?
Li men saddethü an âhiretihî. “Âhiretten yüz çevirtip saptırttığı kimseler için ve Rabbinin rızasını kazanmakta onu engellediği zaman dünya ne kötü bir yurttur!”
Demek ki dünyanın iyiliği, kötülüğü izafiymiş; kula göre değişir.
“Dünya iyidir.”
Kimin için?
Âhirete çalışan, Rabbinin rızasını kazanan için!
“Dünya kötüdür.”
Kimin için?
Dünyaya boğulan, âhiretten yüz döndürmeye sebep olanlar için ve Rabbinin rızasını kazanmakta insanı çelmelediği, Rabbinin rızasını kazanmaya mâni olduğu zaman dünya ne kötü bir yerdir!
Tabii burada “dünya” dediğimiz şey, “dünyalık” demektir. Mal mülk, para pul, evlat, çoluk çocuk, kavim kabile…insanın övünülecek, beğenilecek hoşuna gidecek her şeyi. Eğer bunlar âhiretini kazanmasına vesile oluyorsa ne güzel yer, ne güzel mal, ne güzel varlık!Âhiretini kaybetmesine vesile oluyorsa, âhiretten yüz çevirmesine oyalanmasına sebep oluyorsa, Rabbinin rızasını kazanmakta geri kalmasına sebep oluyorsa ne fena bir yer! Adamına göre!..
Ve izâ kâle’l-abdü kabbehallâhü’d-dünyâ kâleti’d-dünyâ kabbehallâhu a‘sânâ li-rabbihî. “Allah dünyayı kahretsin, gibi ona beddua eden, Allah dünyayı kötü eylesin, hor eylesin diye böyle dua eden kimseye, dünya;‘Bizi kullanıp da Rabbine bizi isyanda vasıta edenlerin, Allah yüzünü kara etsin, Allah onları berbat etsin!’ der.
Dünyanın bir kabahati yok. Eline mal mülk geçmiş, harca, hayır hasenât yap; sevap kazan. Hem kazanmıyor hem de dünyayı zemmediyor, kötülüyor. O zaman dünya da ona beddua eder:“Biz eline geçmişiz de bizim varlığımızı, imkânlarımızı Rabbine isyanda kullanmış!..” diye dünya da onun aleyhinde dua eder.
Peygamber Efendimiz’in başka hadîs-i şerîflerini de okudum,kaçacak bir taraf yok! Biraz da üzüldüm. Hani cemaat burada sıkışıyor, arka taraflara da otursunlar, aşağı taraflara da otursunlar, diye biz bu caminin sağını solunu yapıyoruz. Ama bir taraftan da dünyayı imar ediyoruz, ne olacak diye de içime bir korku geliyor.
Peygamber Efendimiz bu dünyayı hiç övmemiş, hiç sevmemiş, hiç yüzüne bakmamış. Peygamber Efendimiz diyor ki;
“Ben sizin dünyalığa sahip olmanızdan daha çok korkuyorum. Fakirliğinizden daha fazla, dünyalığa sahip olmanızdan korkuyorum.” Demişler ki;
“Yâ Resûlallah! O zaman ihtiyaçlarımızı karşılarız da, karnımız doyar da Rabbimiz’e daha çok ibadet ederiz.”
“Hayır, bu hâliniz daha iyidir.” diyor. İnsanın gönlü; “Biraz da methediversin, şu niyetle olursa iyi olur…” diye kaçacak bir nokta arıyor.
Efendimiz dünyayı methetmemiştir; Allah da sevgisin;i bizim gönlümüze vermesin, yerleştirmesin, sokturmasın, içimizi fesat etmesin! Kazandığımızı, paramızı pulumuzu, imkânlarımızı Allah’ın rızasına ermek, âhiretin nimetlerini kazanmak için sarf etmeye bizi muvaffak eylesin.
Her zaman söylediğim bir hadisi daha nakledeyim, diyor ki;
“Sizden kim vardır ki kendi malından daha çok başkasının malını sevmesin?”
Hep siz başkasının malını, kendi malınızdan daha çok seversiniz, demek istiyor. Diyorlar ki;
“Bu ne biçim söz yâ Resûlallah; herkes kendi malını daha çok sever, başkasının malını niye sevsin?..”
“Hayır, siz para topluyorsunuz topluyorsunuz, yığıyorsunuz yığıyorsunuz; mirasçıya kalıyor. Demek ki topladığınız, mirasçının malı! Hâlbuki infak etseniz, harcasınız, hayır hasenât yapsanız, cihada sarf etseniz kendi malınız olacak!”
Demek ki harcamadığınız mal, başkasının malı olmuş oluyor, başkasının malını seviyorsunuz;asıl harcasanız kendinizin olacak, âhirete geçecek, harcamamak sureti ile onu sevmiyorsunuz!
Ekseriyetimizin huyu budur:
“Aman hocam! Şu çocuklar yetişecek de bilmem ne de bir şöyle olsun da bir böyle olsun da…”
Hacca gitmez, ibadet yapmaz, hayır yapmaz… hep başkası için çalışır. Hâlbuki Peygamber Efendimiz;“Allah herkese rızkını veriyor!” demek istiyor.
Hayır yaptığımız bizimdir, sarf etmediğimiz mirasçılarımızındır! Nasıl biz çalıştık kazandıysak onlar da kazanır, Allah onlara da verir. Hem Peygamber Efendimiz; “Vallahi sadaka verilince mal azalmaz!” diye yemin etmedi mi?
Etti!
O hâlde azalmaz. O hâlde hayrımızı hasenâtımızı çokça yapacağız, korkmayacağız. Cimri olmayacağız, çekinmeyeceğiz, elimiz sıkı olmayacak, Allah yolunda da sarf edeceğiz. Allah çoluk çocuğumuza da yine verir. Ölçülü bir tarzda, mutlaka hayr u hasenâtı çokça yapmamız lazım.
Vellezînefsîbi-yedihî lâ tekûmu’s-sâatu hattâ taktulû imâmeküm ve tectelidûbi-esyâfiküm ve yerise dünyâküm şirârüküm.
Huzeyfe hazretlerinden.Tirmizî’nin “hasen hadis” dediği, Ahmed b.Hanbel’de, Neseî’de, Tahavî’de ve Ziya-i Makdisî’nin kitabında olan bir hadîs-i şerîf. Sağlam hadîs-i şerîf.
Efendimiz buyurmuş ki:
Vellez înefsîbi-yedihî. “Canım, nefsim elinde olan, Allah’a yemin olsun ki.”Lâ tekûmu’s-sâatu.“Kıyamet kopmaz.”Hattâ taktulû imâmeküm. “Siz başkanınızı, imamınızı öldürmedikçe.”
“Müslümanların başındaki [imamını] öldürmedikçe, kıyamet kopmaz.”
Ve tectelidûbi-esyâfiküm. “Kılıçlarınızla birbirlerinize vuruşmadıkça, kılıçlarınızı birbirinize çekip de birbirlerinizle savaşmadıkça...”
“Allah’ın başınıza diktiği, vazifeli, sizin idareciniz, imamınızı öldürmedikçe kıyamet kopmaz.”
Bir şartı daha var: Ve yerise dünyâküm şirârüküm. “Dünyanıza en şerlileriniz hâkim olmadıkça, vâris olmadıkça kıyamet kopmaz.”
Demek ki kıyamet alâmetlerinden birisi has, hâlis, sevgili, müslümanların başı, başbuğu olan kimsenin öldürülmesi.
Kim tarafından?
Müslümanlar tarafından.
İmam, cami imamı değil; imâmu’l-ümme. Ümmetin imamını müslümanların öldürmesi.
Neden?
Müslümanlık kalmamış da ondan. Ortada Müslümanlık kalmamış, insaf kalmamış, dinin hükmünü bilmiyorlar; kendilerinin itaatle emrolundukları, itaat etmeleri boyunlarının borcu olan, büyüklerini öldürüyorlar.
Sonra, kılıçlarıyla birbirlerinin karşısına geçip vuruşuyorlar. Müslüman müslümanı ,kırıp öldürüyor. Sonra, dünyanıza şerlileriniz hâkim oluyor. İyiler hâkim olurken, adaletli, dindar, insaflı, hayırlı insanlar idare edip dururken, onlar devrilince başa şerliler onlar idare ediyor.
Bu değişiklikler olmadıkça, kıyamet kopmaz. İmamınızı öldürmedikçe, silahlarınızla birbirinizle çatışmadıkça, dünyanıza şerliler hâkim olmadıkça kıyamet kopmaz.
Acaba bu işler oldu mu?
Cevabını siz kendiniz arayın, bulun.
Vellezî nefsîbi-yedihî lâ tekûmu’s-sâatu hattâ yazhere’l-fuhşu ve’l-buhlu ve yuhavvene’l-emînu ve yü’temene’l-hâinu ve yehlike’l-vuûluve’t-tazhere’t-tuhûtu. Kîle: ve me’l-vuûluve’t-tuhûtu? Kâle: el-vuûluvücûhu’n-nâsive’t-tuhûtuellezîkânutahteakdâmihim lâ yu’lemubihim.
Râvisi Ebû Hüreyre radıyallahu anh. Hadîs-i şerîf Müstedrek’te kayıtlı.
Vellezînefsîbi-yedihî. “Canım, nefsim elinde olan Allah’a yemin olsun ki.”Lâ tekûmu’s-sâatu. “Kıyamet kopmaz.”Hattâyazhere’l-fuhşu.“Fuhşiyat, kötülükler zâhir olmadıkça kıyamet kopmaz.”
Başka ne zâhir olmadıkça?
Ve’l-buhlu.“Cimrilik.”
“Cimrilik ve kötülükler ortaya çıkmadıkça, kıyamet kopmaz.”
Kur’ân-ı Kerîm’e başladık, Fâtiha’yı bitirdik, Elif lâm mîm’e geldik. Hemen daha Kur’ân-ı Kerîm’in ilk başında:
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elif lâm mîm. Zâlike’l-kitâbu lâraybe fîhi hüdenli’l-müttâkin. Ellezîneyu’minûnebi’l-ğaybi ve yukîmûne’s-salâte ve mimmâ razaknâhüm yünfikûn.[1]
Takvâ ehli insanların sıfatlarını sayıyor. Bir; yu’minûnebi’l-ğaybi. “Gaybe inanırlar.” Cennete, cehenneme, hesaba, mizana inanıyorlar.
Neden?
Muhbir-i Sâdık haber vermiş. Mucizelerini gördükleri,Resûl-i Emin haber vermiş. İnanırlar.
Ve yukîmûne’s-salâte. “Namazlarını ikâme ederler, idâme ettirirler, devamlı kılarlar.” Bir kılıp, bir yanar bir döner, bir bırakır tarzda değil, namazın üzerinde devamlı, müdâvim olurlar ve dosdoğru kılarlar.
Üçüncüsü; ve mimmâ razaknâhüm yünfikûn. “Bizim onlara bahşettiğimiz rızıklardan, nimetlerden başkalarına infak ederler.”
Allahu Teâlâ hazretleri derhal üçüncü adımda -iman, namaz, infak- hemen arkasından, kesenin ağzını açmayı, daha kitabımızın başında bize emir buyuruyor. Hem de buyuruyor ki; ve mimmâ razaknâhüm. “Bizim onlara nimet ve rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.” Bu mal senin değil ki, bunu sana Allah verdi ve senin ondan Allah’ın kullarına dağıtmanı istiyor.
İslâm böyle. Allah’ın emirlerinden birisi, namazsa, hemen arkasından zekât geliyor. Zekât, mâlî ibadet. Çünkü her şey parayla oluyor.
Yani iş dönüyor dolaşıyor, hani “gözü kör olsun” mu derler ne derler-gözü filan yok ama tabir- her şey parayla oluyor. Hayır yapmak şekli olmasa, bu işler yürümez. Parayla oluyor.
Peygamber Efendimiz zamanında da, öyle miydi?
Evet, Peygamber Efendimiz’in zamanında da işler parayla dönüyordu. EbûBekr-iSıddîk hazretlerinin müslüman olduğu zaman, 90 bin altın lirası vardı. Hepsini İslâm’a verdi. Osmân-ı Zinnûreyn hazretleri hatırlı ağa zenginlerden idi. 100 deve yük, taşıyabilecek kadar sermayesi olan kimseydi. 100 deveyi taşıdığı yüklerle, metalarla, mallarla beraber kestirip, etlerini de mallarını da fukarâya dağıtacak kadar cömert, zengin insanlardı. O zenginler hepsi paralarını İslâm’a verdiler, paralar; İslâm’ın hizmetine girdi, ondan sonra İslâm dünyanın her tarafına yayıldı. O paralar verilmeseydi [olmazdı.]
Efendimiz Ebû Bekr-i Sıddık Efendimiz’e;
“Beni en yalnız kaldığım zamanda destekledi, mâlî bakımdan bütün kesesini, İslâm’ın hizmetine tahsis etti, kendi kızlarından bir tanesini, bana yardımcı, hayat arkadaşı olarak verdi.” diye, dua ediyor.
Parasız iş olmaz. Herşey parayla döner.
Yalnız, paranızın kontrolünü yapmanız lazım. Verdiğiniz para, nereye gidiyor? Yerine mi gidiyor, çarçur mu oluyor? Eser ortaya çıkıyor mu? Bazı kimseler sebeplenip, fındığın içindeki kurt gibi şişmanlayıp, haramla semiriyor mu?
Onu takip etmesi lazım.
Hayır yapan insan, hayrı verecek, arkasından da “Benim hayrım nereye gitti?” diye takip edecek.
Para işlerinin çok tehlikesi vardır. Para işine girişti mi insan; parayı sever, gevşer, yiyip içebilir. Haram yiyebilir. Onun için, parayı veren kimse, sağlam verecek ve takip edecek. “Şu benim verdiğim para ne oldu?” diye soracak. Günah değil, hakkı. Öyle yapması lazım ki; kimse haksızlık yapamasın, hayır paraları çarçur olmasın. Hayır paralarının hayra gitmesini sağlamak lazım.
Şimdi bunu niye söyledik?
Hadîs-i şerîfte diyor ki;
“Cimrilik ve fuhşiyât, zâhir olmadıkça kıyamet kopmaz.”
Eski müslümanlar paralarını verdiler, para az geldiği zaman canlarını verdiler, İslâm dünyanın her tarafına yayıldı. Okyanuslar tuttu İslâm’ı. Afrika deyip geçti, İslâm orduları Atlas okyanusuna dayandı, öbür tarafa geçemediler. Daha ilk yıllarda hemen Azerbaycan’a ulaştı, Hazar denizi kıyılarına ulaştı, Karadeniz’e ulaştı. Müslüman askerler, hemen Ege kıyılarına kadar geldi. Anadolu’dan geçtiler, gemilere bindiler, hemen İstanbul’u muhasaraya başladılar. Yani o zaman ki imkânlarıyla, ulaşabilecekleri her yere ulaştılar. Güneydoğu Asya’ya ulaştılar, Hint kıtasına ulaştılar, Çin’e ulaştılar, her tarafa dağıldılar. Paralarını verdiler, yetmedi; canlarını verdiler. Seve seve verdiler. Allahu Teâlâ hazretleri de kat kat fazlasını verdi. Dünyanın her tarafı müslümanların oldu.
Sonra cimrilik başlayınca, el sıkılığı başlayınca İslâm geriledi. Dünyaya meyil başlayınca, para sevgisi, mal sevgisi başlayınca İslâm geriledi.
Öyle olmaz. Allah yolunda vereceksin.
Lentenâlü’l-birre hattâ tünfikû mimmâ tuhibbûn.[2] “Sevdiklerini Allah yolunda sarf etmedikçe, birrü takvâya ulaşamazsınız.”
Böyle böyle oluyor... İsimsiz kahramanlar...Kimisi getiriyor bileziğini veriyor, yüzüğünü veriyor. Bileziğini getiren oldu. “Anamdan kalma beşibiryerdem var.” dedi birisi, getirdi onu verdi. Böyle veriyorlar.
Yerini bulsun diye gayret ediyorum.
Siz de takip edin. Siz de isterseniz para vermeyin, malzeme verin. Yani ille öyle [para] şartı yok. Ama kesenin ağzı açılacak. Çünkü cimrilik ve kötülük yayıldığı zaman, kıyamet kopuyor. Cömert olacağız.
Ve yuhavvene’l-emînu ve yü’temene’l-hâinu. Kıyamet kopmasının alâmetlerinden iki tanesi daha karşımıza geldi: Yuhavvene’l-emîn.“Emniyetli kimseye hain damgası vuruluyor.”
Alçak, hain, vatan haini...
Ve yü’temene’l-hâin.“Asıl hain kimseye de itimat olunuyor.”
İş tersine dönmüş, ayaklar baş olmuş. Asıl emniyetli kimse; vatan haini muamelesi görüyor, hain muamelesi görüyor; hain olan kimseye itimat olunuyor.
Yühleke’l-vuûl.-Meçhul siygasıyla harekelenmiş, mâlum siygasıyla da olabilir.-Ve’t-tazhere’t-tuhûtu.“Vuûl helâk olunca ve tuhût ortaya çıkınca kıyamet kopacak.”
Bilmedikleri iki kelime...
“Vuûl ortaya çıkınca, tuhût ortaya çıkınca” ne demek bu?
Sordular. Kîle: ve me’l-vuûluve’t-tuhûtu?“Yâ Resûlallah, vuûl ne demek, tuhût ne demek?”
Vuûl helâk olduğu zaman, tuhût ortaya çıktığı zaman kıyamet kopacakmış. Neymiş bunlar?
Kâle.“Efendimiz buyurdu ki;”
el-Vuûl vücûhu’n-nâsi.“Vuûl, insanların seçkinleri, asil kimseler.”
Asaletli, eşraftan olan kimseler. Onlar helâk olacak. Terbiyesi, görgüsü, duygusu, bilgisi, edebi, vicdanı yerinde, insaflı, vicdanlı, tam asil, ağa, münevver, kültürlü, hakiki müslüman, takvâ ehli... Onlar helâk olacak.
Ve’t-tuhûtu ellezîne kânu tahte akdâmihim.“Tuhût da o asillerin ayakları altında olan kimseler.”
Taht, “alt” demek. Tuhût; alttakiler.
Yani onların ayakları altında olan kimseler, o ayak takımı, onun bilmem hangi işini yapardı filan... Hadi isyan ettiler, başa geçtiler, idareyi devirdiler, onlar aldılar gibi...Tulumbacı takımı, ayak takımı... İşte öyle olduğu zaman...
Lâyu’lemu bihim.“Hiç adı sanı bilinmeyen, soysuz sopsuz, ne olduğu belli olmayan kimseler başa geçtiği zaman.” buyurdu.
Bunların mefhumlarını, aksini düşünerek şimdi, başına dönüp söyleyecek olursak; demek ki iyilik yaparsak ve cömert olursak dünyanın hâli iyi olacak. Cimrilik yapıp, fuhşiyâtı yaymak yerine iyilik sahibi olursak ve cömert olursak, hayırlara paraları verirsek, hayırlar gelişecek. Emin kimseler, emniyetli işlerin başına getirilirse, hain kimselerin hıyaneti engellenirse, onlar saf dışı bırakılırsa işler iyi gidecek. Demek ki her işi ehline vermeliyiz.
İnna’llâheye’muruküm en tü’eddü’l-emânâti ilâ ehlihâ.[3] Kur’ân-ı Kerîm’in emridir: “Emanetleri, vazifeleri, işleri kim ehilse ona verin.”
Senin sevdiğin, senin akraban, senin yakının, damadın, amcazâden...
Hayır! Ehil kim, ehil olana vereceksin.
Hz. Ali Efendimiz, Peygamber Efendimiz’e geldi, dedi ki;
“Yâ Resûlallah, Kâbe-i Müşerrefe’yi ben bundan sonra açayım kapatayım, anahtarını bana ver. Mekke’yi fethettik ya, anahtarı ben de olsun.”
Peygamber Efendimiz, Kâbe’nin anahtarını eskiden beri tutan ailede, ibkâ etti. O vazifeyi ibkâ etti. Halbuki girmişlerdi, Mekke’yi fethetmişlerdi, ne isteseydi yapardı. İsteyen de kendi damadı, müslümanların ilklerinden Hz. Ali Efendimiz.
Hatta şöyle yapmış: Hz. Ali Efendimiz; “Ver Kâbe’nin anahtarını!” demiş. Kılıçla, okla, atla, deveyle girdiler, Mekke’yi fethettiler. Birkaç edepsiz, karşı koymak istedi. Onlar haklandı, ötekiler hepsi evlerine kaçtılar. Peygamber Efendimiz Kâbe-i Müşerrefe’ye girecek, namaz kılacak.
Kimde anahtarı?
Filanca aileden, falanca şahısta.
Hz. Ali Efendimiz gitti, “Anahtarı ver.” dedi. Mekke’yi fethettiler, Kâbe’yi ,Peygamber Efendimiz’e açacak. Adam “Vermem!” demesin mi? “Tevbe... Ölür müsün, öldürür müsün?” derler ya... Sen kimsin; zaten ben fethetmişim, sen benim esirim durumundasın.“Vermem!” ne demek?
Hz. Ali Efendimiz babayiğit, “Ver bakalım şunu!” dedi, çekti aldı. Kâbe’nin anahtarını tazyikle aldı, açtı kapıyı, Efendimiz namaz kıldı.
Gökten Peygamber Efendimiz’e vahiy indi. Allahu Teâlâ hazretleri; “Emanetleri ehline veriniz.” buyuruyor, diye. Peygamber Efendimiz Hz. Ali Efendimiz’e dedi ki;
“Git o şahsa ,bu anahtarı tekrar ver.”
İslâm bu işte! Hakiki Müslümanlık, görüyorsunuz... Sahneler nasıl?
Altından sahneler... Altın, pırlanta, elmas...Sahneler öyle, dünyada başka yerde emsâli görülmez...
Demek ki işleri emniyetli, hakiki ehli olan kimselere vereceğiz, işin düzgün gitmesi için. Ve asaletli, kültürlü, bilgili kimseler başta olacak, ayak takımlarına fırsat verilmeyecek.
Neden?
İzâkâne’l-ğurâbu delîle kavmin le-ye’tîhimile’l-ardı’l-ciyâfi.
Şair böyle söylüyor:“Bir kavmin kılavuzu karga olursa, onu cîfenin başına götürür.”
Uçar uçar, karganın yediği leş olduğundan, kavmini de sürükler oraya götürür.
Asil kimse olacak. Rezil kimse oldu mu, o rezaletten başka birşey bilmez ki.
Demek ki böyle yapacağız. Bu tarzda hareket edersek; sulhu sükûn, güzel hal devam eder.
Allahu Teâlâ hazretleri bizi has müslüman etsin. İslâm’ın inceliklerini iyi anlamak nasip etsin. Taklit Müslümanlıktan, yani folklor malzemesi gibi, müslüman olmaktan bizi korusun. Dinde fakih eylesin. Hakkı hak olarak görüp tâbi olmayı nasip eylesin. Bâtılı bâtıl görüp, ondan korunmayı nasip eylesin. Emr-i mâruf nehy-i münker yapmayı nasip eylesin. Yolunda dâim zikrinde kâim eylesin.
Bi-hürmeti esrâr-ı sûreti’l-Fâtiha.
06.11.1988 -
Hacamat Yaptırmak, Dua
06.02.1988 -
Beş Şey Fıtrattandır
