07.12.1986 - Allahın Zatını Düşünmek, Çekirgelere Savaş Açmamak, Taun Hastalığı, İmamın Özellikleri, At Beslemek

07.12.1986 - Allahın Zatını Düşünmek, Çekirgelere Savaş Açmamak, Taun Hastalığı, İmamın Özellikleri, At Beslemek
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ tefekkerû fi'llâhi ve tefekkerû fi halkı'llâhi fe-inne Rabbenâ halaka meleken kademâhü fi'l-ardı's-sâbiati's-süflâ ve re'sühû kad câveze's-semâe'l-ulâ (ve fî nüshati'l-ulyâ) mâ beyne kademeyhi ilâ rükbeteyhi mesîretü sitte mieti âmin ve'l-hâliku a'zamü mine'l-mahlûk.
Abdullah İbn Selam radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş, Hulvânî'nin, Ebû'ş-Şeyh'in rivayet ettiği, kitabına yazdığı bir hadis-i şerif. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Lâ tefekkerû fi'llah. "Allah-u Teâlâ hazretlerinin mahiyeti üzerinde düşünmeyin. Allah-u Teâlâ hazretlerinin kendisinin zatı, künhü ve mahiyeti üzerinde tefekkür etmeyin."
Niye? Bu terazi o tefekkürü çekmez.
Peki, neyi düşünün?
Ve tefekkerû fi halkı'llâh. "Allah'ın mahlûkatını tefekkür edin, yaratıklarına bakın, yaratıklarındaki kanunları görün, güzellikleri görün, incelikleri sezin; Allah'ın büyüklüğünü oradan anlayın, yoksa insan Allah'ın kendisini anlayamaz."
Neden?
Leyse ke mislihi şey'ün. "O'nun gibi hiçbir şey yoktur ki benzeterek söyleyelim."
Gözler göremez ki bak diyelim;
Lâ tüdrikihü'l-ebsâr ve hüve yüdrikü'l-ebsâr hüve'l-latîfü'l-habîr.
Gözler O'nu göremez ki bak işte şurada diyelim.
Musa aleyhisselam; "Yâ Rabbi! Cemalini bana göster." dedi; dağ tahammül edemedi, dağ parça parça dağıldı.
Nasıl görecek?
Kendisi de baygın düştü.
İnsan gözle göremez. Zatını anlayamaz ki neye benzetecek? Anadan gözleri açılmamış bir insan etrafı dinliyor; "kırmızı" diyorlar, "sarı" diyorlar, "yeşil" diyorlar, "mavi" diyorlar; nereden anlayacak? Bu adam kırmızıyla yeşilin farkını nereden anlayacak?
Gözleri hiç açılmamış ki. Onun âleminde, görmezler âleminde iki renk arasındaki farkı anlatacak hiçbir şey yok ki nasıl anlatabileceksin?
Buyur sarıyla kırmızının farkını anlat bakalım buna. Maviyle yeşilin, morun farkını anlat; anlatamazsın çünkü bir şeyi anlatabilmenin yolları var.
Bildiğimiz bir şeye benzemediği için Allah-u Teâlâ hazretlerini anlatmamız mümkün değil. Allah-u Teâlâ hazretlerine gözlerin bakıp tahammül etmesi, görmesi mümkün değil, takatin fevkinde.
Onun için Allah-u Teâlâ hazretlerinin büyüklüğünü anlamak için insan mahlûkatına bakacak. Allah-u Teâlâ hazretlerinin fiillerine bakacak, etrafta olan hadiselere bakacak, tasarrufâtına bakacak, kâinattaki varlığını oradan anlayacak. Varlığına her hadise delil, her hadiseden O'nun varlığına delil çıkıyor ama zatını anlamak insanlar için muhaldir, imkânsızdır, olacak bir şey değil!
Onun için Allah'ın zatı üzerine düşünmeyin, mahlûkatı üzerinde düşünün.
Efendimiz; "Mahlûkatı üzerinde düşünün." dedikten sonra bir melek anlatıyor, diyor ki;
Fe-inne rabbenâ halaka meleken. "Rabbimiz Allah-u Teâlâ bir melek yarattı ki." Kademâhü fi'l-ardı's-sâbiati's-süfla. "İki ayağı yedinci katta, en aşağı yer tabakasında." Ve re'sühû. "Kafası, başı da." Kad câveze's-semâe'l-ulâ. "En yüksek semayı geçmiş durumda." Mâ beyne kademeyni ilâ rükbeteyhi. "İki ayağı arasından dizine kadar olan mesafe, topuğuna kadar olan mesafe." Mesîretü sitte mieti âmin. "600 yıllık mesafedir."
Ve'l-hâliku a'zamü mine'l-mahlûk.
"Allah'ın sizin görmediğiniz, sizin gözünüze görünemeyecek olan melekleri var, cinleri var, başka mahlûkatı var, yedi kat seması var, arşı var, kürsüsü var. Bu görmediğiniz mahlûklardan bir tanesi işte şu melektir." diye anlatıyor.
Mesela Arş-ı azam, Arş-ı azamı taşıyan melekler, nice melekleri var. Bir tanesini anlatıyor ve arkasından da bir umumi hakikati beyan ediyor ki;
Ve'l-hâliku a'zamü mine'l-mahlûk. "Yaratan yaratılandan daha büyüktür, daha uludur."
Madem bunu yaratmış, Rabbimizin azametini oradan anla.
Biz de Allah-u Teâlâ hazretlerinin büyüklüğünü anlamak için gökyüzüne başımızı çevirip bakalım. Yıldızlar, yıldızlar, yıldızlar sonsuz derinlikler içinde bir sürü yıldız.
İlim adamları diyor ki; bunların ışıkları, saniyede 300 bin km hızla giden bir ışık, onların ışıkları bilmem kimisi yüz bin senede gelirmiş, kimisi milyon senede gelirmiş, kimisi milyar senede gelirmiş. Ne kadar uzaklardan yıldızlar geliyor, yıldızların ışıkları geliyor. Geliyor ama diyelim ki bir milyon sene önce oradan ışık yola çıkmış, buraya geliyor. Işık gelmediği zaman biz onu göremeyiz. Geldiği zaman da onun oradan çıkalı bir milyon sene geçmiş olduğu için, belki o orada yok. Senin gördüğün yerde belki o yıldız o anda orada değil.
Eğer daha o maviliklerin içinde başka yıldızlar varsa sen orasını mavi görüyorsun; o derinliklerde daha ışığı sana gelmemiş yıldızlar var. Eğer gelenler milyar seneyse işte o milyar sene uzaklıkta o yıldız şimdi ne oldu, bilmiyorsun. Arada zamandan, mekândan bir perde, kâinatın öbür tarafını göremiyorsun ama ve'l-hâliku a'zamü mine'l-mahlûk, "Yaratan yaratılandan daha büyük, daha ulu, daha azametli" olduğundan, buradan Allah'ın azametini anla; "Allah-u Ekber" dediğin zaman tüylerin diken diken olsun.
Allah-u Teâlâ hazretlerinin mahlûkatına bak, yaratılana bak, yaratanının azametini, kudretini, büyüklüğünü, kibriyâsını tefekkür eyle.
İşte biz bu kadar küçük, bacaksız mahlûklarız, bu kadar bacaksızlığımızla bütün nimetleri bize vermiş olan Allah-u Teâlâ hazretlerine bazı kimseler isyan ediyorlar. Bu kadar ulu, bu kadar büyük, bu kadar kudretli Rabbimize, bu kadar kâinatı yaratmış olan, kâinattan ulu Rabbimize karşı geliyorlar. Dilese bir anda mahvedecek olan kudret-i külliye sahibi Allah-u Teâlâ hazretlerine karşı geliyorlar.
Hayran olur belki. Hayran olur; Rabbinin yarattığı mahlûkatın büyüklüğü karşısında, azameti karşısında, mükemmelliği karşısında, bu nizamın harikalığı karşısında, rakamlar karşısında, kanunlar karşısında; kâinatın kanunları karşısında mest olur, hayran olur. Aklı başından gider ama sevgiden hayran olur.
Lâ tükâtilü'l-cerâde fe-innehû cündü'llâhi'l-a'zam. "Çekirgelere cihat etmeyin, savaşmayın. Çünkü onlar Allah'ın en büyük ordularıdır."
Hacca gittik, Ramazan'da da görmüştük; orada ışıklar etrafında pır pır, pır pır uçuyorlar, yerlere sapır sapır, sapır sapır dökülüyorlar; her taraf yağmur gibi çekirge. Bütün sokaklar, bütün şeylerin altı parmak kadar çekirgeler. Onlar bazen bulut halinde gelirmiş. Savaşmak mümkün değil.
Bir bulut gibi bir tarlaya konarmış, pır pır pır gelip bir tarlaya konarmış, ondan sonra o tarladan pır diye kalktığı zaman tarlanın yeşilliği yok, bitti. Başka bir tarlaya konarmış, yemyeşil tarlaya, biraz sonra pır oradan uçtuğu zaman tarla bitti, her şeyi yer bitirirmiş. "Çekirge afeti." diyoruz.
Galiba Güneydoğu Anadolu'da filan bazen oluyor. Bizim memleketlerde, buralarda çok olmuyor. Fakat oralarda; biz bu sene biraz ucundan, kenarından bu çekirge afetini gördük. Tabi bunların hepsi Allah'ın mahlûkatı celle celâlühû ve amme nevâlühû.
Yağmur Allah'ın emriyle yağıyor, rüzgâr Allah'ın emriyle esiyor, güneş Allah'ın emriyle çıkıyor, kâinattaki her varlık Allah'ın emriyle var; Allah'ın emriyle hareket hâlinde, Allah'ın emriyle çalışma hâlinde.
Hakk'ın emri olmaz ise sanma bir çöp deprenir.
Allah izin vermese, emri olmasa hiçbir çöp bile kıpırdamaz. Her hareket, her oluş, her olay, her hadise Allah'ın emriyle, fermanıyla, izniyle oluyor. Allah-u Teâlâ hazretleri dilediğine afet veriyor, dilediğine safa veriyor, izzette ikramda bulunuyor. Bakıyorsunuz bir yanardağ patlıyor yirmi bin kişi, otuz bin kişi ölüyor. Bakıyorsunuz bir yere yağmur yağıyor, bir tarafta kuraklık oluyor.
Boynumuz bükük; bunların hepsi Allah'ın ordularından birer ordu, nasıl dilerse öyle yapar. Dilerse o orduyu sevk eder helâk eder, dilerse bu orduyu sevk eder helâk eder; elimiz kolumuz bağlı.
Çernobil'de bir atom patlaması oldu, radyasyon oraya yayıldı, buraya yayıldı. Bu radyasyonu şöyle anlayabilirsiniz; eskiden sobadan, mangaldan yelpazelerken çat halının üstüne, postun üstüne bir kıvılcım sıçrardı, yangın çıkardı, orayı tutuştururdu.
Bir kıvılcım ama biraz sonra üstüne basarsan sönüyor, kıvılcım çünkü veyahut bir yerde kendi kendine bıraksan yanmayacak; biraz etrafını yakıyor, sönüyor.
Ama bu radyasyon denilen şey, kıvılcım gibi daha küçük zerreleri atıyor. Bu, attığı yerde sönmüyor, aynı tarzda çalışmaya devam ediyor. Ekmeğe girmişse ekmekte oluyor, fındığa girmişse fındıkta oluyor, çaya girmişse çayda oluyor, meyveye girmişse meyvede oluyor, suya girmişse suda oluyor. İki tane atom bombası patlatsa, radyasyon olsa bitecek.
Dünyanın etrafındaki hava tabakası ki ona şimdi kitaplarda "atmosfer" diyorlar, atmosfer tabakasında bilmem kaç km ozon varmış.
Ozon maddesi ki oksijenin üç atomu bir araya gelince ozon oluyor. Bu; dışarıdan gelen radyasyonu, daha bir takım zararlı etkileri engelliyormuş, süzgeç vazifesi görüyormuş, geçmesine mâni oluyormuş. Dünyanın atmosferindeki ozon tabakası çok azalmış.
Bu bizim sıktığımız spreyler fıss fıss fıss, onlar havaya çıkıp gidip ozonun moleküllerini tahrip ediyormuş. Bu uçan, kartal gagası gibi olan, Konkort uçağı, o Amerikalılara karşı Fransızların İngilizlerin ortaklaşa yaptığı "Konkort uçağı" çok yüksekten uçarken ozon tabakasını tahrip ediyormuş. Bu ozon tabakası tahrip olduğu zaman, dünyanın uzaydan gelecek olan radyasyon tesirlerine mukavemeti kalmayacakmış.
Nerelerden nerelere. Allah-u Teâlâ hazretleri ozon tabakasını, perdesini kaldırıverse, dünyaya radyasyon yağıverse, işte kıyamet koptu. Çernobil'deki toprağın altına, betonun altına gömülen atomun etkisi susmasa, orada durmasa devam etse, alttan alttan işlese dünya mahvoldu, gitti. Filanca patlayan şey şöyle olsa, böyle olsa dünya mahvoldu gitti.
Rabbimizin rahmetiyle gazabı arasında, iki parmak arasında, bir işaretlik canımız var. Karıncadan da aciziz, karıncadan da bîçareyiz; günahlara dalmış, gidiyoruz.
Allah bizi gafletten uyandırsın. Kimisi kız peşinde, kimisi içki peşinde, kimisi kumar peşinde, kimisi rüşvet peşinde, kimisi adam aldatmaca peşinde, kimisi vatana hıyanette, kimisi zevk-u sefada, kimisi keyifte; gafil gafil bekliyorlar.
Allah-u Teâlâ hazretleri imanımızı kuvvetli eylesin. Rızasına uygun yaşamayı nasip eylesin. Hayat hayırlı olduğu müddetçe bizi hayırlı, uzun ömürlerle muammer eylesin. Çünkü nimetlerin en büyüğü; sâlih bir insanın uzun ömürle, sıhhat âfiyet üzere yaşamasıdır. Ölümün hayırlı olduğu zamanda da iman-ı kâmil ile amel-i sâlih üzere, Allah'ın sevdiği bir hal ve durumda iken, mü'min-i kâmil olarak ruhumuzu kabz eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kul olarak varmayı cümlemize nasip eylesin.
Lâ tefnâ ümmetî illa bi't-ta'ni ve't-tâûni ğuddeten ke ğuddeti'l-ibili'l-mukîmü fîhâ ke'ş-şehîdi ve'l-fârrü minhâ ke'l-fârri mine'z-zahf.
Hz. Âişe valimizden rivayet edilmiş bir hadis-i şerif. Tayâlisî'nin kaydettiğine göre Efendimiz şöyle buyurmuş:
Lâ tefnâ ümmetî illâ bi't-ta'ni ve't-tâûni. "Benim ümmetim ancak ta'n ve taun ile helâk olur, başka bir şeyle helâk olmaz." Bunlar salgın hastalıklar.
"Ümmet-i Muhammed'in en çok helâkinin, toptan kırılmasının sebebi salgın hastalıklar olacak." diye Peygamber Efendimiz buyurmuş.
Ve bu hastalıkların insana şehit mertebesinde bir derece verdiğini de bildirmiştir. Umumiyetle Ümmet-i Muhammed'in helâki böyle oluyor.
"Benim ümmetim ancak ta'n ve taun hastalıkları ile fâni olur, fena bulur yani kırılırlar."
Ğuddeten ke ğuddeti'l-ibili. "Bu hastalık da develerin ayaklarında çıkan 'deve guddesi' gibi bir şiştir, iltihaptır, öyle olur, ondan sonra vefat ederler."
Peygamber Efendimiz, bu hastalığın tarifini böyle yapıyor. Artık doktorlar bunun şimdi hangi hastalığa delalet ettiğini düşünsünler, bilsinler.
El-Mukîmü fîhâ ke'ş-şehîd. "Bu hastalığın çıktığı yerde; bu taun hastalığının, salgın hastalığın çıktığı yerde ikamet eden kalıp ölürse şehittir, şehit gibidir." Ve'l-fârrü minhâ. "Oradan, o bölgeden firar edip kaçan, savaştan kaçmış gibidir."
Bakın, muhterem kardeşlerim! Peygamber Efendimiz böyle buyuruyor. İslâm canı kurtarmaya çok önem verir, sıhhate çok önem verir. Vücudun tehlikelerden uzak olmasına çok önem verir. Fakat bu salgın hastalığın çıktığı yerde durmayı tavsiye ediyor. "Çıkmasın, dursun!" diyor; "Duran şehit gibidir. Kaçan; savaştan kaçan, -ödlek, savaştan kaçıyor, alçak- cepheden kaçan gibidir." diyor.
Günahkâr oluyor. Onun için aman bu ne kadar güzel bir fikir, bunu şimdi herkes anlayamazsa doktorlar anlıyor. Başlarını sallıyorlar ya, çünkü salgın hastalık çıkan yerde karantina uygulanır, polisler etrafı sararlar, oradan dışarıya kimseyi çıkarmazlar. "Buradaki hastalık öbür tarafa gitmesin." diye, zaten öyle yapıyorlar. Sebebini şimdi anlarlar.
Peygamber Efendimiz o zaman öyle diyor:
"Ashabım korkmayın, durum. Hastalık çıkmışsa orada durun, durmanız şehitlik kazanmanıza sebep olur, oradan firar etmeniz, oradan başka bir beldeye gitmeniz savaştan kaçmak gibi ödlekliktir ve günahtır."
Neden? Eğer kaçarsa hastalığı öbür tarafa da götürecek kardeşlerim! Ne yapalım, ölürse ölür, kalırsa kalır.
Büyüklerimizin, o sahabe-i kiramın, büyük evliyâullahın hayatlarını okuduğumuz zaman görürüz ki bu gibi hastalıklarda hiç korkmamışlar. "Geldiyse geldi, ne yapalım?" demişler, bulundukları yerlerden ayrılmamışlar; onun şehitlik olduğunu, kıymetli bir mertebe olduğunu bilmişlerdir.
O bakımdan ne yapalım, ecel bir yerde geliyor. İnsanın eceli gelmeden, vadesi yetmeden zaten ölmesi yoktur, bu gibi durumlarda böyle bir tavır içinde olmanın gerektiğini biliniz.
Lâ tükaddimû beyne eydîküm fî salâtiküm ve lâ alâ cenâiziküm süfehâiküm. "Namazlarınızda ve cenazelerinizde, cenaze namazı kıldıracağınız zaman önünüze sefihlerinizi, aklı kıtlarınızı, beyinsizleri geçirmeyin."
İmam olacak kimse hatırlı, şerefli, Allah indinde makbul, takva ehli, saygıdeğer kimse olsun; öyle süfeha takımından olmasın. "Hafif meşrep, hareketleri dengesiz, çocuksu, olgun olmayan halleri olan kimse" demek.
Demek ki namazlarımızda başımıza geçireceğimiz imam, mihraba geçireceğimiz imam; cenaze namazı kıldırırken o öne süreceğimiz imamın, aklı başında, şerefli, haysiyetli, itibarlı kimselerimiz olmasını Efendimiz tavsiye buyurmuş.
Neden?
Çünkü o gurubun sözcüsü, Rabbimizin huzurunda imam. O gurubun sözcüsü hafif meşrep bir kimse olursa, aklı kıt bir kime olursa, kendisini kollamasını korumasını bilmeyen, vakarlı onurlu bir kimse değilse; o şahıs o cemaate Allah'ın sevmediği bir kimse, elçi olmuş oluyor, o bakımdan uygun değil.
İtibarlı, Allah'ın sevgili bir kulu öncü olursa o zaman tabi netice alınır. Cenaze namazı kılınırken de öyle olması lazım. O halde imamlarımızı takva ehli insanlar arasından seçmeliyiz. İmamlarımızın da ölçülü, akıllı, dengeli kimseler olmasına itina etmesi gerekiyor; iki taraflı bir şey bu.
Lâ tükaddimû süfehâeküm ve sıbyâneküm fi salâtiküm ve lâ alâ cenâiziküm fe-innehüm vefdüküm ila'llâhi azze ve celle.
Burada biraz daha izah etmiş:
Lâ tükaddimû süfehâeküm ve sıbyaneküm fi salâtiküm. "Namazınızda; beyinsizlerinizi, akılsızlarınızı, hafif akıllılarınızı, gevşek olanlarınızı, derecesi dûn olanlarınızı, aşağıları, çocuklarınızı, önünüze geçirmeyin." Ve lâ alâ cenâiziküm. "Cenazelerinizin önüne geçirmeyin, cenaze namazına geçirmeyin." Fe innehüm. "Çünkü bu öne geçirilen kişiler." Vefdüküm ila'llâhi azze ve celle. "Azîz ve celîl olan Allahu Teâlâ hazretlerine sizin elçiniz, sözcünüz demektir."
Onun için onu sözcülük yapacak kimse olarak seçin. Diyelim ki bir yüksek makama sizi çağırdılar, on beş kişi gidiyorsunuz. İçinizden en güzel ağzı söz yapan, en itibarlı, en hâline güvendiğiniz kimseyi seçersiniz ya; onun da öyle olması icap ediyor.
Lâ tekussû nevâsi'l-hayli fe-innehû ma'kûdün bi-nevâsîhe'l-hayru ve lâ a'râfehâ fe-innahâ edfâühâ ve lâ eznâbehâ fe-innahâ mezâbbühâ.
Bizim dinimizde cihat malzemesine büyük değer verilmiştir. Peygamber Efendimiz hadis-i şeriflerde o zamanın cihat malzemesi olarak at ve deve beslemeyi tavsiye etmiştir ki Müslümanlar düşmanlara karşı kuvvetli olsun ve savunmalarını, hücumlarını güzel yapsınlar.
Burada o atlarla ilgili tavsiyeleri var.
Ebû Dâvud, Beyhâkî ve İbn Abdi'l-Ber, Utbe b. Abd'den rivayet etmiş.
Lâ tekussû nevâsi'l-hayli. "Atların perçemlerini kesmeyin. Atların alınlarına dökülen saçlar vardır, onları kesmeyin." Fe innehû ma'kudün bi-nevâsîhe'l-hayr. "Çünkü onların bu perçemlerine hayır asılıdır."
Allah-u Teâlâ Hazretlerinin hayr-u bereketi onun perçemlerine asılmıştır.
Ve la a'râfehâ. "Yelelerini de kesmeyin, enselerindeki saç gibi olan şeyleri de kesmeyin."
Çünkü onlar onların ısınma araçlarıdır, elbiseleridir, ziynetli elbiseleridir.
Ve lâ eznâbehâ. "Kuyruklarını da kesmeyin!"
Çünkü onlar onun yelpazesidir, kendilerini savunurlar, korurlar.
Peygamber Efendimiz; atları kendi tabi halleriyle bırakmayı tavsiye etmiş oluyor. Yelelerinin, perçemlerinin, kuyruklarının kesilmemesini söylüyor. Tabi atların genel tüylerinin, vücutlarındaki tüylerin kesilmesi, kaşağılanması vesairesi o temizliğin icabı oluyor. Fakat ötekilerin kesilmemesi gerekiyor.
Artık şu devirde at, sanıyorum bir otomobilden de pahalı oluyormuş. Beslenmesi, bakılması, hele hele kaliteli bir at ise bayağı lüks bir şey oluyormuş. Hani at beslesen, şimdi bu devirde nasıl bakacaksın? Onunla nasıl savaş yapacaksın?
Devir değişti ama buradan çıkarabiliriz ki düşmanları korkutabilmemiz için, düşmanların hücumlarına karşı korunabilmemiz için gerekli her türlü âleti, edevatı, cihazı, mermiyi, silahı, tedbiri almalıyız. Düşman bizim tarafımıza baktığı zaman yüreği ağzına gelmeli.
Bu, Müslümanlığın vazifelerinden birisidir. Bizim silahsız, mermisiz, uçaksız, tanksız, gemisiz, denizaltısız vesairesiz olmamız İslâm'a uygun bir şey değil. Yemeyip içmeyip, yazlığa gitmeyip, ekmeğimizi sadece bir katıkla yiyip fazlasını harcamayıp, lükse dalmayıp, elmas şunu bunu almayıp bunları yapmamız lazım.
Güney Afrika neresi?
Afrika'nın ta aşağı ucunda elmas çıkan yer. Türkiye ile korkunç ticareti varmış.
Ne ticareti? Elmas.
Orada zencileri öldüre öldüre elması çıkarıyorlar, ondan sonra bizimkiler de alıyor. Kadınlar parmağına elmas yüzük takacak, elmas küpe takacak, elmas gerdanlık takacak, elmas göğüs iğnesi takacak, broş takacak vesaire.
Olmayıversin, olmazsa ne olur?
Karnı doyduktan sonra, sırtı giyimli olduktan sonra bu tamamen lükse kaçan bir şey oluyor. Peygamber Efendimiz' in hadis-i şeriflerinden biliyoruz zaten fazla lükse, ziynete düşmemek gerektiğini, savaş için hazırlık yapmamız gerektiğini. Bizim dağımızın, tepemizin silah dolması lazım.
20 mm'lik uçak savar topları yapıyormuşuz, 35 milimlik de yapma hazırlığındaymışız. 20 milim, 2 santim çapında mermi atan, 1400 metre mesafeli uçaksavar. Adamlar on bin metreden uçuyorlar.
Amerika Libya'ya saldırdığı zaman, elindeki Rus silahlarının menzili, uçakları düşürmeye, yetmedi, kâfi gelmedi. Daha yukardan uçtular, bombaladılar.
Asrın teknolojisini her bakımdan alabilmemiz lazımdı. Geç kalmışız; yemeyip içmeyip, yatmayıp uyumayıp bu işleri başarmamız lazım.
Bizim üniversitelerimizdeki profesörlerimizin çalışması lazımdı. Şimdi uçağın izine manyetik olarak tâbi olan bombalar var, attığın zaman uçağın arkasından gidiyor, yakalıyor, patlatıyor. Koordinatlarını verdiğin zaman hedefi bombalayan; "Şuraya gideceksin." diye tarif ettiğin zaman oraya varıp giden bombalar var. Hatta "akıllı bomba" diyorlar.
Akılla değil, içindeki cihazlar mükemmel. Düşman onları yapıyor. Düşman onları yaparken, yıldızlar savaşını planlarken konvansiyonel silahlar yapmak için biz çok geri kalmışız. Tamam o da lazım; nihayet iş, göğüs göğüse savaşa geliyor ama çok önceden bunları bitirmeliydik. Bu onu gösteriyor.
İşte Peygamber Efendimiz' in hadis-i şeriflerinden onu anlıyoruz. Cihat malzemesi Müslümanın elinde devamlı hazır olacak, Müslümanlar kale gibi olacak!
Müslümanlar İslâm'dan uzaklaştıkça mahvolmuşlar. İslâm'dan uzaklaştıkça kaybetmişlerdir.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi tekrar İslâm'a kabul eylesin. Müslüman olarak yaşamayı nasip eylesin. Düşmanlarımızın karşısında nusretiyle teyit ve takviye eylesin. Kimsenin önünde hor, zelil eylemesin. Mağlup, mahcup eylemesin. Şu güzel ecdat yadigârı beldelerimizi düşmanlara çiğnetmesin. Düşmanlar tarafından istilaya uğramış beldelerimizi kısa zamanda kurtarmayı cümlemize nasip ve müyesser eylesin.
Fâtiha-i şerîfe me'al besmele.
13.11.1988 -
Peygamber Efendimizin Duaları
14.06.1987 -
Deniz Yolculuğu, Garp
