12.04.1987 - Abdest, Peygamber Efendimiz, İmanı Esrarı Sevmek, Allaha İsyanda Kimseye İtaat Olmaz

12.04.1987 - Abdest, Peygamber Efendimiz, İmanı Esrarı Sevmek, Allaha İsyanda Kimseye İtaat Olmaz
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ salate li-men lâ vudûa lehû. "Abdesti kâmil olmayanın namazı kâmil olmaz."
Abdesti olmayanın namazı yoktur. Bu birinci hadisteki gibi aynı. Devamı:
Ve lâ vudûa li-men lem yezküri'smallâhi teâlâ aleyhi. "Abdest almaya eûzübesmele çekip başlamayanın da abdestinin kemâli olmaz, abdesti tam alınmış olmaz."
Şimdi devam ediyor, yeni cümleler geliyor:
Ve lâ yü'minu billâhi men lâ yü'min bî. "Bana inanmayan Allah'a inanmış olmaz."
"Bana inanmayan" diyen kim? Peygamber Efendimiz.
Bir insan Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine inanmamış; lütfen, böbürlene, kasıla kasıla;
"Canım ben Allah'ın varlığını kabul ediyorum. Ateist değilim, tanrıya inanan bir kimseyim."
Peygamber Efendimiz'e bağlılığından ne haber? Onu söyle.
O iman etmiş olmaz.
Lütfen, sanki çok büyük bir ikrammış gibi diyor ki; "Ben Allah'ı inkâr etmiyorum, Allah'ın varlığına inanıyorum. Dinlere inanmıyorum ama Allah'ın varlığına inanıyorum. Derece derece... Dinlere inanıyorum ama falancaya inanmıyorum. Peygamber Efendimiz'e inanmıyorum..." gibi saçmalıklar oluyor; öyle olmayacak!
Peygamber Efendimiz'e inanmayan, bağlanmayan insanın Allah'a inancı da makbul değildir. Ona bağlıdır.
Neden ona bağlı? Mantıken nasıl bu iş?
Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'i de bize Peygamber Efendimiz getirdi. Allah-u Teâlâ hazretlerinin esmâ-i hünsasını, sıfat-ı esnasını, yani yüce evsafını bize Peygamber Efendimiz bildirdi.
Hristiyanlar şaşırdılar. Yahudiler daha önce şaşırmışlardı. Kimisi öküze tapmış, kimisi taşa tapmış, kimisi ağaca tapmış, kimisi aya güneşe tapmış. Bu Hititliler, işte çeşitli tanrıları var... Yunanlıların artık şarap tanrısı bile var! Hintlilerde, o kocaman Hint kıtasında dört yüz kadar inanç varmış.
Allah'a hamd-ü senalar olsun ki fazl-u kereminden bizi doğru yolda eylemiş. Ve insanların irşadı için peygamber göndermiş. Biz o peygambere tâbi olmuşuz. O peygambere tâbi olmazsa insan, bu aklıyla gittiği zaman nereye varacağı belli olmaz...
"Hocam insanların akılları yüksek."
Değil! İnsanoğlu aynı insan.
Amerika'da papazın birisi dört yüz tane adamı kendisine bağlamış; hepsini götürdü bir ormana, kendisi ve o adamlar dâhil hepsi birden intihar ettiler. Kafaya bak! Hangi akla hizmet ettilerse, hangi fikre hizmet ettilerse; hepsi orada topluca gittiler, kendilerini öldürdüler. Demek ki değişmiyor.
Gezin, hatta etrafınıza bakın, çok gezmeye de lüzum yok: Bizim devlet dairelerindeki ojeli kızlara filan sorun; ne kadar bâtıl itikatları vardır, ne kadar saçma sapan, uğurluluk uğursuzluk, muska, büyü, şunu bunu, yıldız falı, kahve falı, bilmem daha adını duyduğumuz duymadığımız acayiplikler... Çok bâtıl inançlar vardır.
O bakımdan Peygamber Efendimiz'e tâbi olacak. Bu dine inanıyor, Allah'a inanıyorsa Peygamber Efendimiz'e inanacak. İnanmadığı zaman olmaz. Kur'an'ı o getirmiş, imanı o telkin etmiş, Allah'ın varlığını birliğini o anlatmış.
Ötekiler şaşırmışlar. Hz. İsa aleyhisselam'ı severiz; peygamberlerimizden bir peygamberdir, mübarek bir insandır. Hristiyanlar onun söylemediği şeyleri bugün yapıyorlar.
Hz. İsa nasıl yaşadı; papazlar, papalar nasıl yaşadı? Hiç ilgisi yok.
Nerede saltanatlar, tantanalar, altınlar, gümüşler; -Bunları bazı papazlar söylüyorlar.- nerede onların yaşayışı, nerede Hz. İsa'nın tevazuu, safiyeti, temizliği?
Bugünkü İncil'de, bugünkü Tevrat'ta, yani Hristiyanların, Yahudilerin, hatta bazı profesörlerin ifadelerine göre Zerdüştlerin din kitaplarında, Budistlerin din kitaplarında ileride gelecek peygamberden bahis var ve ona tâbi olmalarını Allah peygamberlere söylemiş. Onlar da ümmetlerinden söz almışlar, ahd-u misak almışlar ki "O peygambere erişirseniz ona tâbi olun." diye. Bu, İslâm'ın gerçekliğini gösteren bir mucizedir. Bunu şimdi İngilizce kitaplarda, Pakistan'da yazılmış kitaplarda yazıyorlar. Zaten Kur'ân-ı Kerîm'in ayetleri de bu hususu beyan ediyor.
İnsanlar Peygamber Efendimiz'e tâbi olacak. Peygamber Efendimiz bizim Peygamberimiz olduğu gibi dünya üzerindeki bütün öteki inançlara, akidelere sahip olan insanların da peygamberidir. Kabul ederlerse kurtulurlar; kabul etmezlerse peygamberlerini inkâr etmiş olmanın cezasıyla cezalanacaklar.
Peygamberleri kim? Peygamber Efendimiz. Bizim Peygamberimiz onların da peygamberidir.
O bakımdan Peygamber Efendimiz burada o hakikati beyan etmiş. Yani diyor ki:
"Bir insan 'Allah'a inanıyorum' diye övünmeye kalkışmasın; bana inanmazsa Allah'a inanmış olmaz. Allah'a inancı tamam olmuş olmaz. Çünkü beni Allah gönderdi; bana Kur'an'ı Allah celle celâlüh indirdi. O bakımdan onun o [inancı] makbul değildir."
Görüyoruz, gazetelerde yazılarını okuyoruz. "Ben Allah'a inanıyorum, o kadar." diyor. "Efendim dindarların inancına da saygılıyım ama ben inanmıyorum." diyor. İnanacaksın; hakikat bu!
"Ben Allahsızım" diyor.
Bir insan Allahsız olamaz. Ben hayatsızım diyebiliyor musun? Yaşıyorsun. Ben güneşsizim diyebiliyor musun? Güneş var. Ben havasızım diyebiliyor musun? Havasız insan yaşayamıyor, hava var. İşte onun gibi, sen Allahsız olamazsın. Tanrısız da olamazsın; sadece Allah'ın varlığını inkâr eden bir kimse olursun, o kadar.
O bakımdan Allah'a hamd-ü senalar olsun, [Allah] bizi bu imandan ayırmasın.
Eski hükümdarlardan bir tanesi demiş ki:
"Savaşacağım, harp edeceğim, bana para lazım; parayı zekâttan toplayalım."
Alimler fetva vermişler. Çünkü Allah yolunda zekât harcanabiliyor, fîsebîlillah savaş da olunca savaş için silah almak da olabilir.
Büyük alimlerden bir tanesi karşı çıkmış. Diyor ki:
"Senin bir sürü cariyen var.
-Mısır hükümdarıymış, Şam'da oturuyormuş.-
"Senin bir sürü cariyen var, sarayların var. Cariyelerinin boynunda bir sürü altınlar var, kollarında bir sürü bilezikler var. Onları koy bakalım!"
Tabii memleketinden sürmüş ama o sözünden dönmemiş, bu böyledir diye.
Müslümanların fazla mallarını ortaya koymaları lazım. Kimi kardeşimizin şu kadar dairesi var, kimi kardeşimizin bu kadar malı var; ne olacak?
İhtiyaçtan fazlasını Allah yolunda hizmete koyacak.
Dedelerimiz canlarını ortaya koymuş.
Biz, Türkiye'de şu kadar milyon Müslüman var, bir üniversite kuramamışız; yazıklar olsun!
Türkiye'de şu kadar Müslüman var; hani gazeteleri, hani mecmuaları, hani müesseseleri, hani hastaneleri, hani kadın doğum evleri? Hani nerede? Senin çalıştırdığın müesseseler nerede?
O bakımdan Allah hepimizi vebalden, mesuliyetten kurtarsın. Günahlarımızı bağışlasın. Yüzümüzün karasını ağartsın. Cümlemize fedakâr olmayı nasip eylesin.
Ve lâ yü'minu bî men lâ yuhibbu'l-ensâr. Hadis-i şerifin son cümlesi böyle: "Ensar’ı sevmeyen de bana iman etmiş olmaz."
Ensar kimdir?
Medine-i Münevvere' deki Müslümanlardır ki Mekke-i Mükerreme'den hicret eden, daha başka yerlerden hicret edip gelen muhacir Müslümanlara, evvelki Müslümanlara kucak açtılar. "Gelin, size orada kavminiz zulmediyorsa, baskı yapıyorsa bizim ülkemizde emniyette olursunuz. Gelin bizim şehrimize." dediler; kucak açtılar, misafir ettiler. Mekke-i Mükerreme'de Müslümanlar sıkıntıdayken, işkence görüyorken, müşrikler onlara ibadette rahat vermiyorken, iktisadi bakımdan baskılar yapıp duruyorken ötekiler yardım ellerini uzattılar, yardım ettiler ve Medine-i Münevvere' ye çağırdılar. Yakışık alır mı ondan sonra Ensar’a tepeden bakmak?
Yakışık almaz.
Peygamber Efendimiz diyor ki:
"Onları sevmeyen bana tam iman etmiş olmaz."
Mekke-i Mükerreme fetholundu. Ondan sonra Huneyn gazvesi oldu. Sonra, artık bitti işler, dönülecek, Ensar boynunu büktüler, dediler ki:
"Resûlullah Efendimiz artık doğduğu şehri de fethetti, Kâbe-i Müşerrefe de zaten orada, o halde Peygamber Efendimiz o fethettiği diyarlarda kalır. Biz de uzakta gurbette işte boyun bükeriz..." gibi böyle düşüncelere daldılar.
Peygamber Efendimiz o savaşlarda, Mekke'de yeni Müslüman olmuş olan kimselere çok pay verdi, çok para verdi. Asıl Medine-i Münevvere' den cihat için gelmiş olanlara verdiğinden fazla fazla miktar bu yeni Müslümanlara verdi.
Neden veriyor?
Gönüllerini ısındırmak için veriyor. Çünkü iyi Müslüman olmayan insanın maddeye meyli fazladır. İnsan iyi Müslüman olduktan sonra Allah yolunda her türlü fedakârlığı yapar. Onları İslâm'a ısındırmak için, İslâm'ı sevsinler, şimdi mağlup oldular, "Biz Müslümanların karşısında yenildik." diye içlerinde bir acı var, burukluk var; Peygamber Efendimiz onları paraya boğdu, ganimetleri onlara taksim etti ki gönülleri rahat etsin.
Bir kimse geldi Peygamber Efendimiz'e bir başka zamanda; -her zaman söylediğim misaldir-
"Yâ Resûlallah, ne güzel koyunlar var şurada!"
Baktı, koyunları gördü orada; ganimetten alınmış koyunlar.
"Çok mu beğendin?"
"Çok beğendim."
"Al bütün sürüyü..." dedi Peygamber Efendimiz, koca bir sürüyü bir insana verdi; tek bir insana.
Neden?
Peygamber Efendimiz' in yanında paranın kıymeti [yok]. Geceye parayı gecelettirmezdi, dağıtır verirdi.
O sürüyü o kabileye götüren insan, kabilede sordular, dediler ki:
"Nereden aldın bunları?"
"Hz. Muhammed cimrilikten korkmayan, fakirlikten korkmayan bir insanın verişiyle veriyor, cömertçe veriyor. İşte o verdi hepsini!" dedi.
Onun üzerine bütün kabile halkı Müslüman oldu, bütün kabile halkı!
Peygamber Efendimiz' in usulü böyleydi.
Sofra örtüsünü yayardı, üstüne buğday yığar gibi altınlar paralar yığılırdı; saymadan avuç avuç verirdi, dağıtırdı. Yani yanına gelen şeyi darmadağın hayır olarak dağıtırdı.
Sabahleyin koyun keserdi, geldiği zaman kesilmiş koyunu sorardı;
"Ne oldu?"
"Yâ Resûlallah, bütün hayvanı dağıttık, parça parça parçaladık; budu, kolu, kaburgası, ciğeri vesaire... Bize sadece bir kolu kaldı, bir parçası kaldı; ötekilerin hepsi gitti, dağıttık."
"Demek ki sadece kolu hariç hepsi bizim olmuş." dedi Peygamber Efendimiz.
Verilen bizim. Verilen ahirete sevap olarak yazıldığı için bizim. Burada yediğin helalse neyse de haramsa vebali, hesabı var. Onun için verileni tercih etti Peygamber Efendimiz; bol bol verdi. Onun cömertliğinin deryası cûşa geldiği zaman önündekiler hepsi kendisine hayran kaldılar.
Mekke ahalisine de çok verdi. Sahabenin biraz hüzünlendiğini görünce;
"Ey ashabım, size de kendimi ayırdım." dedi.
Peygamber Efendimiz Mekke'de durmadı, Medine'de ikamet etti. Mekke-i Mükerreme fetholduğu halde, ahalisi Müslüman olduğu halde Mekke-i Mükerreme'de yerleşmedi.
Vefalı insan... Vefa numunesi... Peygamber Efendimiz hakkında "vefalı insan" sözü hafif kalır. Vefa numunesi bizim için; tepeden tırnağa vefa! O Ensar’a sevgisinden, onların kendisine en sıkıntılı zamanda yaptığı o müzaheretten, yardımdan dolayı Medine-i Münevvere' yi kendisine yerleşme yeri yaptı, İslâm devletinin merkezi orası oldu; oradan ayrılmadı. "Size kendimi ayırdım!" dedi. Bırakın parayı pulu, ne yapıyorsunuz?
Hakikaten Medine ahalisi için Peygamber Efendimiz' in orada oturması, orada defnolmasından daha büyük şeref olur mu? Daha büyük bir hayır ve bereket bahis konusu olabilir mi?
En güzel şeyi verdi, en güzelini verdi.
Her zaman da söylerdi Efendimiz; "İmanın alâmeti Ensar’ı sevmek." Ensar’a tepeden bakmak yok. Muhacirlerin, Ensar’ın evvelce yaptığı yardımın kıymetini bilmesi lazım, unutmaması lazım. Rahata erdiği zaman, kötü günler geçtikten sonra o iyilikleri unutmaması lazım.
Efendimiz' in her şeyi öyledir. Sütannesini unutmamıştır, sütkardeşini unutmamıştır, eski akrabalarını gözetmiştir, kollamıştır. Vefa numunesidir. Tepeden tırnağa vefa doluydu Peygamber Efendimiz.
Allah cümlenizi başta Allah'a vefalı eylesin, sonra Peygamber Efendimiz'e vefalı eylesin, sonra dinimize vefalı eylesin. Biraz dünya parası görünce, mevki makamı görünce dinî hususları gevşeyenlerden eylemesin, eli sıkılaşanlardan eylemesin.
Zenginleştikçe milletin eli sıkılaşıyor. Zenginleştikçe, parası pulu arttıkça eli sımsıkı sıkılıyor. Elini pehlivanlar açamayacak hâle geliyor. Gelsin pehlivanlar, hadi bakalım bu parmağı buradan açabilirse, açamaz. Çünkü yaşlandıkça daha beter [eli sıkılaşıyor]. Ya sen yaşlandın, ölüp gideceksin; dağıtsana!
Bîşter dilbestegî bâşed be-dünya pîrrâ
Rîşte-i nahl kuhensâl ez-cüvûn efzûn terest.
Farsça, bir şair diyor ki:
"Büyük ağacın kökleri daha kuvvetlidir, daha dibe gider. Onun için ihtiyarın da dünyaya sevgisi meyli daha fazla olur."
Mü'min insan öyle yapmaz ki; ahirete hazırlanıyor, ver gitsin...
"Seni haktan yığanı her ne ise ver gider." diyor Yunus Emre.
Evliyâullahtan birisi anlatıyor: "Çalıştım çabaladım..." Mürşidi büyük kimse, kendisi büyük alim. Uğraşmış didinmiş... "Kitaplarımı bile tasadduk edinceye kadar gözümün perdesi açılmadı." diyor. Kitabını da vermiş, elinde bir şeycik yok, çırıl çıplak, tiril tiril kalmış. O zaman maneviyatın perdeleri açılmış.
Bizim hâlimiz ne olacak?
Derviş; evinde televizyon…
"Hocam feyzim az oluyor."
Daha ne istiyorsun?
Sen Müslümansan Müslümanlığın prensiplerini bil, ona göre çalış çabala. Dünyada bir sürü mağdur Müslüman var. Keyif zamanı mıdır? Yatma zamanı mıdır? Tembellik zamanı mıdır? Cimrilik zamanı mıdır?
Kimsenin düşündüğü yok. Sanki hepsi kendisinin lâzım-ı gayrı mufârıkıymış gibi düşünüyor. Yanlış!
Lâ darara ve lâ dırâra men dârra dârrahu'llâhu ve men şakka şakka'llâhu aleyhi.
Ebû Said hazretlerinden ve başka râvilerden gelmiş bir hadis-i şerif.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;
Lâ darara. "İslâm'da zarar vermek yoktur."
Zarar; bir insanın malına, bedenine bir noksanlık vermek. Zarar vermek İslâm'da yoktur.
Ve lâ dırâra. Dırâr da birisinin yaptığı bir zarara inat, karşılık olsun diye, "Sen misin bana bunu yapan, ben de sana şunu yaparım!" diye zarara zararla mukabele etmek. İslâm'da o da yoktur. Diyelim ki bir insanın ağacını kesmek yoktur, bir insanın koyununu öldürmek yoktur. Çünkü o mali bir telef olmuş oluyor, bir zarar olmuş oluyor. Zarar yoktur.
"O benim harmanımı yaktı, ben de onunkini yakayım."
O da yoktur.
E ne yapacak? Senin harmanın yandı; şimdi sen onun harmanını yakmazsan için rahat etmeyecek. Ne olacak?
Kadıya gideceksin, derdini açacaksın, davacı olacaksın. Bizzat kendin gidip harmanı yakamazsın çünkü harmanın kabahati yok; buğdayın, malın, koyunun, atın kabahati yok.
İslâm'da zarar yoktur. Zarara zararla mukabele etmek de yoktur. Bu kaide umumî bir kaidedir. Müslüman eşyayı telef etmemeyi esas alır.
Hatta büyüklerden birisini anlatmışlardı:
Sönmüş olan bir ampulü atmış, patlatmış. Birisi sönmüş, yani yanmıyor; atmış, patlatmış. Hocası diyor ki:
"Öde bunu."
Niye? Yapılmış bir şeyi patlattı, kırdı. Yapılmıştı, belki birisi onun kökünü çıkartacaktı.
Onu bir işe yaratacaktı, bir yerde bir işe yarayacaktı belki. Sen onun şeklini bozdun. Öde bakalım.
Neden? Terbiye olsun.
Bir evde insan yoksa, birkaç ay kiracı yok; mahallenin bütün çocukları evin bütün camlarını kırıyorlar. Taşları ellerine alıyorlar, şangır... "Kah kah kah..." Şıngır... "Kah kah kah..." Her düşen camdan bir zevk alıyorlar; vahşi bir zevk! Olmaz. Bir tarafta mal telef oluyor, öbür tarafta zevk. Öyle şey yok.
İslâm'da zarar vermek yok. Birisi sana zarar vermişse onun zararına mukabil senin de ona zarar vermen, o da yok. İslâm eşyayı korumayı esas alıyor; hakkını başka yoldan alırsın.
Men dârra dârrahu'llâhu. "Kim bu kaideye uymaz da birisinin zararına zararla mukabele etmeye kalkarsa..."
"Ya sen Müslümansın, böyle yapma."
"Olsun, çok kızıyorum, ben onun canına okuyacağım!" diye...
Darrahu'llâh. "Allah da bu sefer ona zarar verir."
Çünkü kaideyi bozdu. Kaideyi bozduğu için... Ya bir iş yanlış ise yapılmaz. Yanlış iş yaptığından Allah onu cezalandırır.
Ve men şakka. "Kim birisine meşakkat vermeye kalkarsa, sıkıntı vermeye kalkarsa..." Şakka'llâhu aleyhi. "Allah da onun gırtlağını sıktırır, ona meşakkat verir, onu zarara uğratır."
Bu mantık, zarara zararla mukabele etmek İslâm'ın özünde yok.
"Demek ki kan davası da yok." Tabii yok.
"O benim babamı öldürdü, ben de onun oğlunu öldüreyim."
Senin babanı öldüreni sen yakalayabildiysen, ona azmettireni yakalayabildiysen mahkemeye çıkartabildiysen, cezalandırılmışsa cezalanır. Aksi takdirde sen de onun akrabasından bir kimseyi peşine takip edip de falanca yerde yakalayıp öldüremezsin. Bu kan davası bâtıldır, İslâm'da yoktur.
Doğu Anadolu'nun [âdeti...]
Ağabeyim anlattı: Adam kaçmış diyarından, Türkiye'nin bir ucundan beri ucuna gelmiş, kan davasından korktuğu için! Ötekisinin de 16-17 yaşındaki çocuğu, bunun izini bulmuş, kalkmış gelmiş; tam ağabeylerimin dükkânının -gözünün- önünde bu genç bunun üstüne çullanmış, yıkmış yere, bıçaklamış; batır Allah'ım, batır Allah'ım, batır Allah'ım... Hıncını böyle saplaya saplaya, bıçakla öyle alıyor. Vahşilik tabii... İslâm gitti mi...
Muhterem kardeşlerim!
Şimdi İslâm'ın gittiğinin zararının ne kadar olduğunu kimse bilmiyor. Zararın ne kadar büyük olduğunun kimse farkında değil.
Gazetede okudum. Benim de sınıf arkadaşımdı, bir kuyumcu vardı, dairesinde onu öldürdüler. Hırsızlar çoluk çocuğunu bağlamışlar, o da içeri girince, babayiğit bir kimseydi; bıçaklamışlar, öldürmüşler.
Öldüren kim?
Öldüren "bir şeytan kadın" diyor gazete, öyle yazmış; şeytan kadın. Öldüren, öldürmeye azmettiren kadın, kadının kocası öldürenlerden birisi, ötekisi de sevgilisi... Yani cami mikrofonundan... Ancak ibret için söylenebilir herhalde, bir kadın iki erkeği idare ediyor ve iki erkeği adam öldürmeye, suç işlemeye, hırsızlık arsızlık yapmaya teşvik ediyor. Tamam, bir hadise, kapatalım mı böyle?
Kapatamayız, burada "Bu kadın niye böyle yetişti? diye soracaksın. Ben soracağım, yakalarına yapışacağım; bu kadın niye böyle yetişti?
Bu kadın İslâm'dan uzak yetiştiği için böyle yetişti.
Lâ darara ve lâ dırâra ve li'r-raculi en yedaa haşebeten fî hâitı cârihî ve't-tarîku'l-mîtâu seb'atu ezruin.
Lâ darara ve lâ dırâra. "Zarar vermek yoktur. Verilmiş bir zarara mukabeleten, intikam için zararla mukabele etmek de yoktur."
Bir adam komşusunun duvarına evinin kirişinin ucunu koyabilir. "O duvar benim, sen koyamazsın!" diyemez, oraya koyuverir. Maksat onun da işi görülsün. Ona dinimiz cevaz vermiştir. Bu kadar kolaylıklar olacak.
"Boş bir arazide yol miktarı yedi ziradır, yedi zira boş yer bırakılır." diye kaide koymuş.
Lâ tâate li-ehadin fî ma'siyetillâhi innema't-tâatü fi'l-ma'rûfî.
Bu hadis-i şerif Buhari’de, Müslim'de, Ebû Dâvud'da, Neseî'de, İbn Hibbân'da Hz. Ali Efendimiz radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.
Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Lâ tâate li-ehadin. "Hiçbir kimseye bir itaat olmaz."
Hangi konuda?
Fî ma'siyetillâh. "Allah'a isyan konusunda hiçbir kimseye itaat olunmaz."
Babaya da itaat olunmaz, anaya da itaat olunmaz, hocaya da itaat olunmaz.
Anası kızını kötü yola teşvik ediyor, kızı uyacak mı anamdır diye? Hayır.
Babası oğlunu hırsızlığa teşvik ediyor, uyacak mı? Hayır.
İçki içmeye teşvik ediyor, uyacak mı? Hayır.
Hiçbir kula Allah'a isyan yolunda itaat yoktur, itaat edilmez. İtaat edilirse vebal olur. İtaat edilmesi gerekli kimselere bile isyan bahis konusu olduğu zaman itaat edilmez.
İnnema't-tâatü fi'l-ma'rûfî.
İtaat ancak aklen, şer'en, kanunen iyi olan şeylerde itaat olur. Yoksa bir âmirin, bir reisin, bir başkanın, bir komutanın bir kötü şeyi emretmeye hakkı ve salahiyeti yoktur; ötekisi uyarsa mesul olur.
Peygamber Efendimiz' in zamanında, bir birliğin başına birisini komutan tayin etmiş, göndermiş. O komutanla birliği arasında da biraz ihtilaf, gürültü patırtı çıkmış. O gürültü patırtı çıktığı zaman başkan kızmış, demiş ki:
"Odun toplayın. Çalı çırpı toplayın."
Çalıyı çırpıyı toplamışlar. Ondan sonra;
"Ateş yakın." Yakmışlar.
"Hadi girin içine!" demiş komutan.
Peygamber Efendimiz de "Komutanlara itaat edin." dedi ya tembihledi ya giderken...
"Peygamber Efendimiz size 'bana itaat edin' demedi miydi?"
"Demişti."
"Girin içine!"
Birbirlerine bakmış, demişler ki:
"Ne içine gireriz ne senin sözünü dinleriz. Gideceğiz, bunu Resûlullah'a söyleyeceğiz."
Döndükleri zaman söylemişler, demişler ki:
"Böyle yaptı yâ Resûlallah, acaba itaat etmemiz lazım mıydı? Ateş de olsa girse miydik?"
Demiş ki:
"Eğer girseydiniz cehenneme giderdiniz."
Demek ki ancak Allah'a itaat konusunda, marufta, yani aklın, kanunun, şer'in, ilâhî kanunun doğru gördüğü noktada itaat olur; kötülüklerde, isyanda itaat olmaz. Bu kaide umumîdir. Komutanlar, başkanlar vesaireler böylece bilsinler.
Lâ tâate li-mahlûkin fî ma'siyeti'l-hâlıkı.
İbaresi değişik. Bunun da çok kaynakları var.
"Allah'a isyan konusunda mahluka itaat olmaz."
Mahluk emretti, onun sözünü dinleyecek, Allah emrettiğini çiğneyecek; olmaz öyle şey.
İtaat nereye oluyor?
Allah'a oluyor. Allah'ın elçisi olduğu için Resûlullah'a oluyor. Resûlullah buyurduğu için sünnete oluyor. Kötülüklere itaat gerekmiyor. Müslüman kötülüklerin karşısına çıkacak; "Bu kötüdür." diyecek ve hakkı söyleyecek.
Cihadın en üstünü zalim kimsenin, zalim hükümdarın karşısında hak sözü söylemektir.
İmam Nevevî Sultan Baybars'a itiraz etmiş;
"Sen bunda fukaranın hakkı olan parayı alamazsın. Sen sarayındaki fazlalıkları ver." demiş, kötü olmuş.
Kötü olsun, yine sözünden dönmemiş.
Baskı yapsalar, dövseler sövseler, hakkı söylemekten alim vazgeçemez. Çünkü alimler Allah'a söz vermişlerdir ki doğruyu söyleyecekler, insanlara hakkı öğretecekler.
O bakımdan Allah-u Teâlâ hazretleri kendisine muti kullardan eylesin. İsyan yollarına saptırmasın. Velev anamız babamız bile olsa isyan konusunda emredildiği zaman isyana düşmemek gerektiği şuurunda eylesin. Cümlemizi cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.
Fâtiha-i Şerîfe mea'l-Besmele.
10.07.1988 -
La Havle Vela
10.07.1988 -
Dindar Genç
