06.09.1987 - Ashabın Başka Yerlerde Vefatı, Çocukları Ölenler, Allaha Hüsn-ü Zan Yapmak

06.09.1987 - Ashabın Başka Yerlerde Vefatı, Çocukları Ölenler, Allaha Hüsn-ü Zan Yapmak
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ yemûtü ehadün min ashâbî bi-beledin mine'l-büldân illâ kâne lehüm nûran ve beasehullâhu yevme'l-kıyâmeti seyyide ehli zâlike'l-beled.
Sadaka Resûlullah fi mâ kâl ev kemâ kâl
İbn Asâkir'in Hz. Ali Efendimiz' den rivayet ettiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuşlar ki:
"Benim sahabemden bir kimse beldelerden bir beldede, ülkelerden bir diyarda vefat ederse orası için nur olur ve Allah-u Teâlâ hazretleri kıyamet gününde o mübarek sahabeyi o beldenin ehlinin efendisi olarak ba's eder, onun peşinden gelirler."
İstanbul'da 27 kadar sahabe kabri biliniyor. Burayı cihat aşkıyla muhasara etmeye geldikleri zaman kimisi şehit olmuş, buralara defnedilmiş; en meşhurları Peygamber Efendimiz' in mihmandarı "Eyüp Sultan" deyiverdiğimiz Ebû Eyyûb, Hâlid b. Zeyd el-Ensârî hazretleri Haliç'te camisi ve arkasında kabri olan mübarek zât!
Demek ki beldemiz için nurdur, rûz-ı mahşerde kıyamet gününde bu beldeden yetişmiş olan Müslümanların önderi olacak, Müslümanlar onun peşinde gidecekler. Onlar bizim için en büyük şereflerdir. Allah cümlemize şefaatlerine ermeyi nasip eylesin.
Turist çekmek için çeşit çeşit gayretler gösteriyoruz, yatırımlar yapıyoruz, 4 yıldızlı 5 yıldızlı oteller tesis ediyoruz… İlk yapacağımız şey bu mübarek zatların kabirlerini şöyle intizama sokmak ziyaret edilebilir, görülebilir hâle getirmek! Onun için Haliç'in çevresini, o kabirleri, kabirlerin etrafını en güzel parklar, bahçeler haline getirmeliyiz!
Bazı eski vazifeli kardeşlerim aracı olmuşlardı; ben gittim, vakıflardan bir kısmını görmek istedim. Türbenin içine birisi girmiş. Eskiler kıymetini bilmişler binayı yapmışlar. Ben türbenin kitabesini okuyayım, camından bakayım… derken kadının birisi içeriden çıktı:
"Burası evdir ne bakıyorsun ne geliyorsun ne dolaşıyorsun?.." dedi.
Caddenin üstü ama yaygara yapıyor.
"Peki sen buraya ne diye geldin? Burası sahabe kabri!
O oraya çöreklenmiş bir kimse; pis, pasaklı, bakımsız, üzülecek durumda!
Bir başka sahabe kabrine gittim, Ayvansaray'da eskiler yine kıymetini bilmişler. Kesme taştan, Süleymaniye camiini vs. camileri yaptıkları beyaz taşlardan duvar yapmış. Kesme taştan kapı yapmış; üstüne kitabe koymuş, içinde de küçük bir mescid var ama yıkılmış, duvarları kalmış. Bizim ilgisizliğimizden yıkılmış bakımsızlıktan o mescidin dört duvarı kalmış. O mescidin sahası içine de birisi bir gecekondu kondurmuş.
Hepsi acı; caminin yıkılması acı, cami niye yıkılıyor!.. Allah'ın evi! Bakılması lazım, Müslümanların bakması onu yıkık hâle getirmemesi gerekirdi. Sahabe kabrine itina edilmesi lazım. Fakat daha acısı buraya bu gecekondusunu yapan adam caminin içine, caminin duvarları içine gecekondusunu yapmış.
"Hocam! Adam her akşam burada sofra kurar, rakı içerdi." dedi.
Çok veballer yükleniyoruz! Allah bize çok büyük kıymetler vermiş; hiç kıymetini bilmiyoruz, çok veballer yükleniyoruz. Babamızın kabri olsa, kendimizin bir tarlası olsa veya bir dut ağacı, incir ağacı, armut ağacı olsa şahin gibi kollarız. Kimseyi yanına yaklaştırmayız ama sahabe kabri olunca, cami olunca sahipsiz kalmış hatta gecekondu yapılmış!
Gecekondu -benim bildiğim- sahipsiz yere yapılır. Sahipsiz bir arsaya yapılır. Ama caminin içine gelmiş yapmış! İlgililer de suçlu, civardaki komşular da suçlu, muttali olan bizler de suçluyuz! Tekrar cami hâline getirmemiz lazım.
Bu hadisin arkasında;
Ve kâle el-Buhârîyyu fîhi nazar. "Buhari; fîhi nazar, demiş." diye bir kayıt var.
Fakat bizim Gümüşhaneli [Ahmed Ziyâüddin] Hocamız yazdığı şerhinde diyor ki;
Ya'nî fîhi Mûsebnü Abdillah kâle'l-Buhârîyyü fîhi nazar lâkin lehû şevâhid merre mâ min ehad.
Doğrudur, sağlamdır, mânasına daha önceki başka hadisleri sayıyor. "Buhari böyle demişse de bu hadis-i şerifin doğru olduğuna [başka hadislerden] deliller vardır." diyor.
İstanbul'da 27 kadar sahabe kabri biliniyor. Bizim kardeşlerimizden bazıları videolarla onların kabirlerini tespit etmişler, bana da gösterdiler. Kimisi sur dibinde kimisi orta yerde kimisi cadde üzerinde kimisi yeraltı camiinde… Muhtelif sahabe kabirleri var, elhamdülillah İstanbul o bakımdan şanslı, bahtlı, güzel, mübarek bir belde.
Hatta bir de Peygamber var:
Kehf sûresinde Musa aleyhisselam ile beraber gezdiği bildirilen fetâ diye geçiyor. Yiğit bir genç, Musa aleyhisselam'ın yanında genç bir kimsenin hikâyesi var, Tefsir kitapları Yuşa aleyhisselam diyorlar. Yuşa aleyhisselam'ın da Beykoz'da kabri var, deniliyor. Demek ki elhamdülillah peygamber diyarı, sahabe diyarı, tabiîn diyarı olmuş oluyor. Elhamdülillah ne güzel bir belde! Allah beldemizin İslâmî nurunu, yapısını, şaşaasını, bu şansını, bahtını kara bahta döndürmesin, düşmana çiğnettirmesin!
Bizim kitaplarda bir şey yazılır: Rahmetli Fatih Sultan Mehmed Hân [İstanbul'u] fethettiği zaman bazı Bizans alimlerini hapishaneden çıkartmış, salıvermiş.
"Sizi hapse niye attılar?" diye sormuş.
"Biz mevcut Konstantin idaresine karşı çıktık. 'Bu insanlar bu beldeyi muhasara edecek insanlar; bizim kitaplarımızda yazılmış mü'min insanlardır, doğru yoldadır, biz yanlış yoldayız!..' dedik diye sizin bu yendiğiniz kimseler bizi hapse tıktılar!" diye söylemişler.
O alimler kitaplarda biliyorlarmış; "İstanbul'u ahir zaman ümmetinden mübarek kimseler fethedecek!" diye duymuşlar.
Allah bizlere akıl versin, bizleri lütfuyla ıslah eylesin. Düşmanla kahrıyla, zelzeleyle, yangınla, fitneyle fesatla terbiye etmesin, cezalandırmasın. Bize hakkı görüp uymayı nasip eylesin. Dinimiz için çalışmayı nasip eylesin. Kendimiz iyi insanlar olduğumuz gibi ailelerimizi, evlatlarımızı da Allah'ın sevdiği kullar olarak yetiştirmeyi nasip eylesin. Şu belde ahalisini imandan sonra küfre düşürmesin.
Lâ yemûtu li-müslimin selâsetün mine'l-veledi feyelicü'n-nâra illâ tahillete'l-kasem.
Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce'den alınmış bir hadis-i şerif. Râvisi Ebû Hüreyre radıyallahu anh. Peygamber Efendimiz buyurmuşlar ki:
"Bir Müslümanın çocuklarından, yavrucuklarından üç tanesi vefat ederse onun cehenneme girmesi mümkün değil, ancak Allah'ın yemini yerine gelsin kadar bir girme çıkma olur!"
Bunu birazcık bilgilerimize göre genişletmeye çalışalım. Biliyorsunuz insana hayatı veren Allah, hayatı devam ettiren Allah, sıhhati veren Allah, hastalığı veren Allah, hastalığa şifayı veren Allah, vadesi yetince öldüren Allah…
Bir kimse bir kimseyi öldüremez! Eceli gelmişse, müddeti bitmişse o zaman Allah öldürebilir. Allah'ın istediğinden, takdirinden gayrısının olması mümkün değil! O hâlde ölümü de bu mânaya kadere rıza babında ölçülü, sabırlı bir hâlde karşılamak lazım.
"Ne yapalım? Allah verdi, Allah aldı. Evladım yaşasaydı sevinecektim ama ne yapalım ki ömrü bu kadarmış!.." diye [sabredilecek!]
Sabır darbenin geldiği ilk zamandadır, sonra insan nasıl olsa alışır. İlk felaket geldiği zaman saç baş yolup, gözünü yumup ağzını açıp ileri geri konuşmayacak. Çünkü kimisi küfre kadar varacak sözler söylüyor. Ağıt yakacağım diye de kötü sözler söylüyorlar; öyle olmayacak sabredecek. Yakup aleyhisselam'ın fe sabrun cemîlün dediği gibi sabr-ı cemil ile sabredecek, o zaman büyük sevabı var.
Üç tane felaket olursa, üç tane evladı ölürse o zaman cennetle müjdelenmiş oluyor, şahıs sabrederse cennetlik olacağına işaret oluyor bu hadis-i şerif. Sağlam kaynakları var. Ve başka hadis-i şeriflerde bu mânayı takviye ediyor.
Hatta bir kişi kalkmış, demiş ki:
"Yâ Resûlallah! İki çocuğu ölen de cennete girecek mi?"
Peygamber Efendimiz; "Evet." buyurmuş.
Demek ki iki çocuğu ölüp de ona da sabreden mü'min de cennete girecek.
Bir tanesi daha kalkmış:
"Bir çocuğu ölen de cennetlik olur mu yâ Resûlallah?" diye sormuş.
Peygamber Efendimiz ona da "Evet." buyurmuş.
Demek ki insan kadere rıza gösterip bu acı hadiseyi Allah'a olan saygısından, bağlılığından dolayı taşkınlık yapmadan hazımlı bir şekilde karşılar da dişini sıkarsa [cennetlik!]
Üzülmemek mümkün değil. Gözyaşı dökebilir ama yaka yırtmak, ileri geri konuşmak, kadere karşı gelmek, Allah'ın hoşuna gitmeyecek rızasına aykırı sözler söylemek yasak! Yoksa ağlayabilir, sessiz sedasız üzülebilir. Onun günahı da yok.
Zaten insan kendisini tutamaz, söylenen sözlerden, yapılan hareketlerden günah oluyor; sabrettiği zaman sevabı alır. Cehenneme girmez, cennete girer.
"Cehenneme girmez ancak yemin yerine gelsin kadar!" diyor.
O yemin nedir? Allah-u Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de buyurmuş ki;
Ve in minküm illâ vâriduhâ kâne alâ Rabbike hatmen makdîyya. "Ey insanoğulları sizden hiçbiriniz yoktur ki cehenneme girip çıkmasın!"
Bu Allah-u Teâlâ hazretlerinin takdiridir, kesindir; artık böyle olacak!
Nasıl olacak?
Herkes cehenneme girecek, mü'min cehennemde sırat köprüsünün üstünden geçip gidecek. Bu girme mü'min için sırattan geçerken geçme tarzında olacak. Bazı alimler de demişler ki üstünden geçerken ateşi mü'mine zarar vermeyecek!
Fe tekûnü ale'l-mü'mini berden ve selâma.
Mü'mine serin olacak, selametlik olacak; mü'min sırattan geçecek, kâfiri yakacak! Hatta cehenneme denilecek ki;
"Sen kendinin ahalini tut."
Cehennemin kancaları olacak. Allah göstermesin, Allah karşılaştırmasın, hiç de bilmeyelim. Sırattan geçerken kâfirler kancalara takılıp yakalanıp düşecekler. Mü'minler geçecek; kimisi çok hızlı geçecek, yıldırım gibi geçecek. İşte o geçiş müstesna! Onun dışında cehenneme girmez. Evladının acısına sabrederse, tahammül ederse, Allah'a âsi gelmezse, takdire karşı çıkmazsa, ağzını bozmazsa, edepsizlik yapmazsa, şuurunu kaybetmezse, yaka yırtmazsa, bağırıp çağırmazsa, rol yapmazsa.
Kimisi öyle bir rol yapıyor ki… Bizim memleketin bazı bölgelerinde de vardır, Suudi Arabistan'da da vardır. Bizim mevlitlerde özel çağırıyoruz ya;
"Hafız Efendi, gel mevlit oku…"
Ağıtçılar varmış; özel ağıt okuyan, mersiye okuyan kimseler, nahiye denilen nevhacılar varmış. Onlar cenazenin önünden gidip saç baş yırtıp feryat figan edip yakmalar yakarak ağıtlar düzerek yaparlarmış. Bunlar makbul değil, o meslek makbul değil. Adam veya kadın ağıtçılık mesleği olarak yapıyor; öyle olmayacak.
Müslüman Allah'ın takdirini metanetle karşılayacak, sabredecek, kadere rıza gösterecek. Kadere rıza göstermek çok yüksek bir makamdır, insanı manevi makamların çok yükseklerinden birisine yükseltir!
Bir kitapta okumuştum:
Eski ümmetlerden veyahut eski Müslümanlardan birisini haksız yere yakalamışlar;
"Sen casussun, sen hainsin, öbür diyardan buraya casus olarak geldin. Bize kötülük yapacaktın, gel bakalım…"
Yakalamışlar ve yakalayan komutan idamına karar vermiş. Hâlbuki adam Müslümanmış, dervişmiş; hakikaten dindar hakikaten manevi bakımdan derecesi iyi olan bir kimseymiş ama kötü kimse sanılmış, casus sanılmış yakalanmış; kafası kesilecek. Kafası kesilmeye götürülürken o derviş, iyi Müslüman kendi kendine, kendi nefsine demiş ki:
"Ey nefsim! Söyle bakalım, eskiden dervişlikten bahsederdin. Allah'ın takdirine rıza göstermek gerekir diye düşünürdün; 'Sabretmek lazım!' derdin. Açlığa sabrettin, yokluğa sabrettin, sıkıntılara göğüs gerdin; şimdi bir iftiraya, suizanna uğradın. Haksız yere seni götürüyorlar, kafanı kesecekler, idam edecekler, öleceksin. Şimdi bu takdire de razı mısın, söyle bakalım?!.."
Kendisini içinden şöyle bir yoklamış; bakmış ne korku ne itiraz ne bir reaksiyon… Razı!
"Ne yapalım nasıl olsa bir gün öleceğiz, demek ki ölümüm bu anda olacakmış. Allah imandan ayırmasın…" gibi böyle bir razılık, teslimiyet halinde, içi rahat!
Tam öldürülme yerine kadar gelmişler; oraya geldikten sonra suçsuzluğu anlaşılmış, ölümden kurtulmuş. İmtihana bak: Öldürecek diye ta oraya kadar geldikten sonra tam idam edileceği sırada anlaşılmış, kurtulmuş. Ama adamın sözü çok önemli:
"Vallahi o badireden, sıkıntıdan, beladan halâsıma, kurtuluşuma değil; o andaki ihlâsıma seviniyorum hâlâ! Ondun kurtuldum, demek biraz daha yaşayacakmışım… Kurtulduğuma sevinmiyorum o anda kendimi yokladığım zaman içimden Allah'ın takdirine itiraz gelmemesine seviniyorum. Hâlâ o hoşuma gidiyor. Vallahi halâsıma değil, o andaki ihlâsıma seviniyorum!" demiş.
Kadere rıza budur, insana mükâfat gelir!
Güzel günler görür; çoluğu çocuğu olur, düğünü bayramı olur, herkes sevinir. Para kazanır, ticareti kâr eder; iyi o zaman güzel.
Bir de kötü şeyler gelirse; o zaman bas feryadı, aç isyan bayrağını, Allah'a karşı gel!.. O zaman olmaz. Allah bizi edepten ayırmasın.
Lâ yemûtenne ehadün minküm illâ ve hüve yuhsinü'z-zanne billâhi azze ve celle.
Bu da sahih kaynaklarda olan bir hadis-i şeriftir.
Lâ yemûtenne ehadüküm hattâ yuhsine'z-zannehû billâhi Teâlâ, fe inne hüsne'z-zanni billâhi semenü'l-cenneti.
[Müellif] niye iki hadis-i şerifi yan yana getirmiş?
Birisinin rivayetinde bir eksiklik varsa, rivayet zinciri zayıfsa ötekisi onu takviye ediyor. Bu kitabı yazan [Ahmed Ziyâüddin] Hocamız; "Bu mâna doğrudur." demek istiyor. Konusu aynı iki hadisi peş peşe onun için getirir. Birinci hadis-i şerifin mânasını verelim:
"Sakın ha sizden biriniz Aziz ve Celil Allah'a olan kanaatini, zannını iyileştirmeden, Allah'a hüsnü zan beslemeden ölmesin. Hüsnü zan sahibi olsun!"
Birinci hadîs-i şerîfin mânası bu.
İkinci hadis-i şerifin mânası:
"Sizden biriniz sakın Allah-u Teâlâ'ya zannını güzelleştirmeden, hüsnü zan beslemeden ölmesin çünkü Allah'a hüsnü zan beslemek cennetin bahasıdır, bedelidir, parasıdır!" Şimdi bunu izah edelim.
Hüsnü zan ne demek?
Zannını iyi tarafa yormak! Mesela ölüm hakkında hüsnü zan şu oluyor: Allah'ın rahmeti geniştir, umarım ki Gaffâr olduğu için rahmeti çok olduğundan benim günahlarımı bağışlar. İnşaallah kötü hâller ile karşılaşmam, Allah beni cehenneme sokmaz! İnşaallah mü'min olduğum için cennetine girerim... diye insan kanaat besleyecek hüsnü zan besleyecek.
Kötümser, karamsar olmayacak; iyimser olacak. Peygamber Efendimiz iyimser olmayı tavsiye ediyor. İnsan ömrünün sonuna doğru iyimserliğini arttıracak:
"Allah'ın lütfuyla cennetine girmeyi umuyorum, rahmeti çok geniş…" diyecek, bu kanaatte olacak.
"Ben çok günah işledim, Allah beni affetmez, ben mahvoldum, kahroldum, benim günahlarımı bir bilsen defterlere kitaplara yazsam sığmaz, taşar…"
Seneler önce ben lisedeyken Erenköy'de birisiyle karşılaştık, filozofvârî kayıkçı bir adam.
"Ben cehenneme gideceğim, biliyorum. Çünkü çok günahlıyım…" diyor.
Öyle yapmayacak, yanlış! O filozofluk taslıyor, kendisine yanlış kanaatler edinmiş; öyle olmayacak!
Efendimiz 'in tavsiyesi ne? Hüsnü zan besleyecek!
"Peki cennete gideceğini nereden biliyorsun?"
"Bilmiyorum ama umarım ki Allah'ın rahmeti geniş olduğundan beni de cennetine sokacak…"
Böyle diyecek. Çünkü hüsnü zan beslemek cennetin bahasıdır, bedelidir, cennete giriş onunladır.
Hani Gülhane parkına gireceksin, şu kadar para çık; Topkapı Sarayı'na gireceksin, şu kadar para çık… Bilet kesiyorlar, içeri öyle giriyorsun.
Peygamber Efendimiz "Cennetin bedeli hüsnü zandır." diyor. Demek ki ahir ömrümüze doğru, yaşlandığımız zaman hüsnü tarafımızı arttıracağız.
Ya şimdi, gençken!
Gençken havf ile recâ -korku ile ümit- iyimserlik ile karamsarlık, kötümserlik ortasında olacağız. Ne Allah'ın rahmetine çok güvenip dayanıp laubali olacağız ne de Allah'ın kahrından, gazabından korkup perişan olacağız. Ola ki Allah kahrına uğratır, onun için çalışayım, çabalayayım, dürüst Müslüman olayım, günah işlemeyeyim… diyeceğiz. Allah'ın rahmetinden de ümidi kesmeyeceğiz. Müslüman Allah'ın rahmetinden ümitvâr [şekilde]; İnşaallah cennete gireceğim ama ne olur ne olmaz ihtiyatlı davranayım, çalışayım çabalayayım, vazifelerimi ihmal etmeyeyim… diye düşünecek.
Hatta evliyâullahtan bir meşhur zât var: İbn Muâz er-Razî- diyor ki:
"İnsan havf ile recâ arasında, korku ile ümit duyguları arasında iki aslan arasındaki tilki gibi olacak!"
Tilki biraz bir tarafa yanaşsa aslan üstüne saldırır, biraz ondan kaçmak ister. Çok fazla kaçsa buradaki aslana yaklaşır, o saldırır, parçalamak ister. Tam ortada durur, onun gibi havf ile recâ sanki iki aslanmış; sen de bir tilkiymişsin, canını bunlara kaptırmamak, ağızlarına lokma olmamak için nasıl dikkat ediyorsun, onun gibi fazla ümide kapılırsın:
"Canım Allah bula bula beni mi cehenneme atacak; bunca kâfir var, Yahudi, Hristiyan, dinsiz, katil, hırsız arsız var; onları atar, ben olmam!.."
"Niye namaz kılmıyorsun, niye oruç tutmuyorsun, zekât vermiyorsun, niye hacca gitmiyorsun?.."
"Allah Gafûr'dur, Rahîm'dir…"
Bunun ümidi yersiz çünkü amel etmeden ümide düşüyor, belaya uğrayabilir. Zaten belaya uğramış; kılmadığı namazların, tutmadığı oruçların cezası var, besbelli! Tepetaklak gittiği, aşağı doğru uçmakta olduğu belli. Aşağı doğru gidiyor zaten daha dibi bulmamış ama pike, aşağı doğru gidiyor, o belli.
"Namaz kılıyorum ama namazlarım bir şeye benzemiyor, oruç tutuyorum ama oruçlarım bir şeye benzemiyor. Ben bir türlü adam olamadım, berbat bir insanım, artık benimle kimse konuşmasın. Murdar bir kişiyim, karım da benden ayrılsın…"
Ne oluyorsun?
"Canım ben cehennemlik bir insanım!"
O kadar da ümitsizliğe düşmek yok; o kadar da moral bozukluğu, depresyon, çöküklük yok! Allah'ın rahmeti var, Allah'ın rahmeti geniş, lütfu çok!
"[Allah-u Teâlâ] rûz-ı mahşerde o kadar rahmetiyle tecelli edecekmiş, rahmetini o kadar saçacakmış, insanlar o kadar istifade edecekmiş ki -cümlenin son noktasına bak- Peygamber Efendimiz diyor ki; şeytan aleyhillâ'ne bile 'Acaba ben de mi affolunuyorum.' diye heveslenecek!"
O bile heveslenecek ama yağma yok, onun affı yok! O melun o cehennemde ebedî ama o bile heveslenecekmiş. Onun için bu iki duyguyu ölçülü kullanmak lazım. Ölçüsüz kullandığı zaman hastalık belirtisi oluyor. Çünkü çok ümitlenince yapması gereken vazifelerin hiçbirisini yapmıyor.
Neye benziyor?
Bir talebeye benziyor. Nasıl olsa senenin sonunda sınıfı geçer.
"Yahu matematiğe, biyolojiye, kimyaya, edebiyata çalışsana, ev ödevlerini yapsana! Devam etsene, sen hava alırsın, senenin sonunda zor geçersin. Bu gidişle -perşembenin gelişi çarşambadan belli- sen bu sene çakarsın, çünkü hâlinden belli!.."
Ama çok çalışan bir talebe… Ben kendim talebelik yaptım, hocalık yaptım, bilirim; sizler yapmışsınızdır bilirsiniz: Talebe hüsnü niyetini gösterdi mi hoca kolaylık gösterir. Kafası burasını almıyor; ama ev ödevini yapmış, devam etmiş, derslerine çalışmaya gayret etmiş. Çocukta tutukluk var çok başaramıyor…
Tamam, o geçirilir. Ortaokulda, lisede öğretmenler odasında öğretmenler konuşurlar: "Bu çocuk terbiyelidir, iyidir, gayretlidir; kendisini toparlar, senesini yakmayalım…"
Geçirirler ama tembeli geçirmezler. Dünya işlerinde bile böyle oluyor. "Kerata tilki gibi zeki ama haylaz, hiç çalışmıyor; çaksın da görsün!.."
Onu çaktırırlar, "Çalışsın, öyle gelsin!" derler. Hocası da: "Bak sen geçebilirdin. 4 aldın, sana bir not daha verirdim, 5 verirdim; sınıfı geçerdin ama sen haylazsın, çok daha fazlasını yapacak olduğun hâlde yapmadığın için sana şimdi 3 veriyorum, bırakıyorum. Eylülde gel bakalım!" der.
O bakımdan mü'min korku ile ümit arasında olacak öyle yaşayacak. Salih amel işlemeye devam edecek. Moralini bozup da ümitsizliğe düşüp de kendisini dağıtmayacak. Köşeye oturmuş, perişan, çalışmaktan kesilmiş, evine çocuğuna bakmıyor…
Neymiş? "Ümitsizliğe düşmüş!.." Bu da olmayacak!
Ama ahir ömrüne doğru keyfi biraz yerine gelecek, biraz iyimserleşecek:
"Evelallah, Allah'ın izniyle, umarım ki rahmetine ben de ererim, cennetine girerim…" diye düşünecek. Kendimizi öyle alıştıralım başkalarına da böyle telkin edelim.
"Ne oluyorsun hacı amca? Elhamdülillah sakalın İslâm'da ağardı, Allah'ın rahmetine mağfiretine erersin inşaallah, elbette cennete girersin…" filan diye bu hadis-i şeriften aldığımız cesaretle biz de onlara moral verelim.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
03.07.1986 -
Riya, Evliyaya Savaş
03.07.1988 -
Oruç Tutmak, Nafile
