06.12.1987 - Hapşırmak, Hz.Osman'ın Hilafeti ve Şehitliği

06.12.1987 - Hapşırmak, Hz.Osman'ın Hilafeti ve Şehitliği
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Yâ Osmânu elâ ubeşşirüke hâzâ Cibrîlü yuhbirunî ani’llâhi mâ min mü’minin yağtisu selâse atasâtin mütevâliyâtin illâ kâne-l-îmânü fî kalbihi sâbiten.
Sadaka Rasulullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu hadîs-i şerîflerinde, Hz. Osman radıyallâhu anh’a -Allah şefaatine nail eylesin – hitaben buyurmuşlar, bize bildirmişler ki;
Yâ Osmânu, “Ey Osman”, elâ ubeşşirüke, “Dikkat et, müteyakkız ol, gözünü aç, âgâh ol, mütenebbih ol ki seni müjdeliyorum.”
Müjde sana. Elâ edatı Arapça’da ikaz, irşat için söylenen bir edattır. Bizim “şşşttt, bana bak” dediğimiz zaman nasıl “şştt” sözü, “hey” sözü bir ikaz alameti oluyorsa, onun gibi bir mânaya geliyor. Peygamber Efendimiz, Hz. Osman Efendimiz’e elâ; “Dikkat et, bak, bana iyi kulak ver; seni müjdeliyorum.” demiş.
Hâzâ Cibrîlü, “Şu Cebrail aleyhisselâm…”
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Peygamberliği dolayısıyla Cebrail aleyhisselâm’ı görüyor ama; Peygamber Efendimiz, Hz. Osman’a diyor ki;
“İşte bak, Cebrail burada.”
İşte bu Cebrail, Yuhbirunî, “bana haber veriyor ki” kendisi haber veriyor, anillah, Allah’tan haber getirip bildiriyor. Bana haber veriyor ki; mâ min mü’minin, “hiçbir mü’min yoktur ki” yağtisu veya yağtasu da oluyor; iki bâbdan da geliyor, selâse atasâtin, “üç defa hapşırırsa”
“Hiçbir üç defa hapşıran mü’min yoktur ki peşpeşe üç defa hapşırırsa iman onun kalbine iyice yerleşmiş olmasın.”
Hapşırmak içimizden, birden patlayıp gelen bir hadise. Bir de esnemek var. Hapşırmanın dimağı hafiflettiği, ruhu safâlandırdığı, hisleri kuvvetlendirdiği söyleniyor, Allah’ın rahmetinden bir rahmet olduğu, ihsan olduğu söyleniyor. Hakikaten insan hapşırdığı zaman şöyle bir irkilip kendine geliyor. Yani kendine gelme, uyanıklık alameti oluyor.
Şerhte de [Gümüşhanevî] Hocamız takviyetü’l-havâs demiş. Hislerin, duyguların kuvvetlenmesinin sembolü, alameti oluyor. Bu bakımdan hapşırmak makbul görülmüş, makbul bulunmuş, makbul olduğu bildirilmiş.
Esnemek de, insanın gevşeme, uyku isteme, dikkatinin dağılma alameti. O da şeytandan; makbul bir şey değil.
Birisi uyanıklık alameti, -insan hapşırdı mı uyuyorsa bile, uyanır- birisi uyumaya meyil alameti olduğundan; birisi makbul, ötekisi makbul değil.
İnsan peşpeşe üç defa hapşırırsa o hapşırma da imanın kalbe yerleşmesinin, kalpte sabit olmasının bir sebebi oluyor. Mü’min kul için, imanın kuvvetlenmesi oluyor. Çünkü teyakkuz haline geliyor; gafletten kurtulmuş, şeytanın kendisine oynadığı, oyunlardan sıyrılmış oluyor.
Bazı şeylerin sırlarını, inceliklerini, derinliklerini anlayamayabiliriz. Hepsini anlamamız mümkün olmuyor. Kısaca şerhlerden de bahsederek, şerhlerdeki bilgileri de görerek, göstererek bir şeyler izah ediyoruz, anlatıyoruz. Hapşırma ile esneme arasında böyle bir fark var. Hapşırma iyi bir şey oluyor, esneme olmuyor diye bir bilgi olarak öğrenmiş olduk. Bu meselenin mânevî tarafı böyleymiş; böylece öğrendik.
Yâ Osmânu inna’llâhe mukmisüke kamîsan fe-in erâdeke’l-münâfikûne alâ hâl’ihî fe-lâ tahla’hu hattâ telkânî.[1]
Bu hadîs-i şerîf; Tirmizî, Taberanî, Müstedrek, Ahmed b. Hanbel, İbn Mâce’de olup Zeyd b. Erkam radıyallûhu anh’ten rivayet edilmiştir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Hz. Osman-ı Zinnûreyn radıyallâhu anh’a buyurmuş ki;
“Ey Osman! Allah celle celâlüh sana bir gömlek giydirecek; münafıklar o gömleği senden çıkartmak isteyecekler. Sakın o gömleği, bana kavuşuncaya kadar çıkartma.”
Bu hadîs-i şerîf, gizli remizli bir hadîs-i şerîf. Ama Hocamız rahmetullâhi aleyh Gümüşhaneli hazretleri altına bir hadîs-i şerîf daha denk getirmiş, rivayet etmiş. Onu da yazmış, -ikinci hadîs-i şerîfe geçiyorum- diyor ki:
Yâ Osmânu, inneke se-tü’tiye’l-hilâfete min ba’dî ve se-yürîdüke’l-münâfikûne alâ hal’ihâ fe-lâ tahla’hâ ve sum fî-zâlike’l-yevm tuftır indî.
Bu hadîs-i şerîf, Enes radıyallâhu anh’ten, ikinci hadîs-i şerîf; müteşâbihül mâna olan, remizli olan birinci hadîs-i şerîf hakkında bize, açıklayıcı bir bilgi getiriyor.
İkinci hadîs-i şerîf de, başka bir kanaldan rivayet edilip gelmiş olan hadîs-i şerîfte buyurmuş ki:
Yâ Osmanu inneke se-tü’tiye’l-hilâfete min ba’dî. “Ey Osman, Allah muhakkak ki sana benden sonra halifelik verecek.” Hilafeti verecek sana. Ve-se-yürîdüke’l-münâfikûne alâ hal’ihâ. “Münafıklar da o hilafeti senden çekip almak isteyecekler.”
Seni hilafetten düşürmek isteyecekler. Sana âsî olacaklar, karşı çıkacaklar, seni devirmeye kalkışacaklar.
Fe-lâ tahla’hâ. “Sen o münafıkların lafına bakarak, o hilafetten vazgeçme.” Ve sum fî-zâlike’l-yevm, “onların, başına üşüştükleri o günde, oruç tut.” Tuftır indî. “Yanımda iftar edersin.”
İftarı benim yanımda yaparsın.
Bu iki hadîs-i şerîfi beraberce inceleyecek olursak, birinci hadîs-i şerîf; hadis kitaplarının en kuvvetlileri olan, sıhah-ı sitte içinde rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîftir.
İkinci hadîs-i şerîf de ,oradaki mânayı biraz genişletiyor. Peygamber Efendimiz, kendisinden sonra Hz. Osman’a halifelik verileceğini bildiriyor.
Bilemez mi?
Bilir. Allah bildirince bilir. Âciz nâçiz, günahkâr kusurlu kullar olarak, bizler dahi bazen bazı şeyleri Allah rüyada gösterince biliyorsunuz,biliyoruz. Yani bilinebiliyor; insan bazı şeyleri aynen görüyor ve yahut remizli olarak rüyada görüyor, ertesi gün oluyor. Hatta o rüyayı gördükten sonra, etrafındakilerle konuşuyor, “şöyle olacak bak”, şıp şöyle oluyor.
Rüya, bir mâneviyat tarafından, çeşitli şekilde haberlerin ve istikbale ait bazı bilgilerin ulaşması için bir yoldur. Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri insanın ruhuna, her şeyine hakim, her şeyine sahip. Oradan, o mâneviyat âleminden bir işaret, ihsan edebiliyor. Ama her rüya ille çıkacak mânasında değildir. Sonra herkes gördüğü rüyanın manasını da doğru anlayamaz, anlamayabilir. Hatalı olabilir. Ama rüyada bir takım esrarengiz, istikbale ait bilgilerin ,gösterilebileceğinin misalini Kur’ân-ı Kerîm’de bile buluyoruz.
Nitekim Yusuf aleyhisselâm daha küçücük iken, pırıl pırıl simasıyla herkesin gözünü kamaştıran bir mübarek kişicik iken diyor ki;
“Ey babacığım, -babası Peygamber Yakup aleyhisselâm -uykumda 11 tane yıldız gördüm. Ayı ve güneşi gördüm. Bana secde ediyorlardı.”
Yakub aleyhisselâm izahat vermiyor. O, Peygamber; Yusuf aleyhisselâm da ileride Peygamber olacak. Yavru, küçük ama o da pırıl pırıl bir insan. Yakup aleyhisselâm bilgi vermiyor. Sadece;
“Yavrucuğum, bu rüyanı öteki kardeşlerine anlatma. Sonra sana bir oyun ederler. Bir hile yaparlar sana Yusuf’um. Sakın ötekilere anlatma.”[2] diyor.
Yusuf kıssasını, Kur’ân-ı Kerîm’de Yusuf aleyhisselâm’ın sûresinde okuyoruz. Yusuf aleyhisselâm ne mâcerâlar geçirmiş; kardeşleri hakikaten onu kıskanmışlar, bazı oyunlar etmişler. Yakup aleyhisselâm’ın peygamberlik nuruyla görüp ihbar ettiği gibi, nice hadiseler başından geçmiş; köle olmuş, satılmış Mısır’da satın alınmış, saraylara dahil olmuş, zindanlara girmiş çıkmış. -Onun için bazı kimseler zindanlara “Medrese-i Yusûfiyye” diyor.- Zindanlara girmiş çıkmış ama ondan sonra mâsum olduğu, mübarek olduğu, simasının güzelliği kadar da kalbinin güzel olduğu anlaşılınca, Mısır’a sultan olmuş. Zindandan çıkmış; Hazâinü’l-ard,[3] o zaman tabiri caizse, Tarım Bakanı olmuş. Tarım ve ziraat işlerine bakan, yüksek bir şahsiyet olmuş.
Demek ki sonra da kıtlık olmuş. Kendisinin, kardeşlerinin yaşadığı diyâr-ı Ken’an’dan, kardeşleri gelmişler. Kıtlık olduğu için kendisinden buğday istemişler, kendilerine de bir miktar verilsin diye yiyecek istemişler. Başka yerde yok; orada var. Orada da uzun uzun mâcerâlar, hikmetler var. Arkasından kendi kardeşlerini ve ana-babasını diyâr-ı Ken’an’dan, kendisinin vazife gördüğü Mısır’a; imkanları bol sarayına, köşküne davet ediyor. Geliyorlar. Artık onun maiyetinde, orada mutlu bir yaşam olacak. O zamanın hürmet usulüne göre, tabi kardeşler mahcup. Çünkü Yusuf aleyhisselâm’a ne oyunlar ettiler. Yusuf aleyhisselâm da onlara ne cevap verdi?
Lâ tesrîbe aleykümü’l-yevm.[4] “Bu gün kendinize böyle şey yapmayın.”
Başa kakıp da,sizi tenkid edecek değilim; affettim hadi gelin diye bağışladı.
Onlar kötülük yaptılar, Yusuf aleyhisselâm iyilik yaptı. “Allah sizi mağfiret eylesin.” dedi. “İnşaallah afv u mağfiret eder.” dedi; hayır dua etti. Geldiler, mahcup oldular. Önünde hürmeten secde ettiler. O zamanın usulünde, o beldenin usulünde secde etmek varmış. Bizde yok. İnsanın insana secde etmesi yok. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki;
“Kişi, kişiye secde etmez.”
Secde etmek yok. Ama Peygamber Efendimiz; “Bir kimsenin, birisine secde etmesine Allah tarafından müsaade edilmiş olsaydı, birisine ‘hadi falancaya secde edin’ denilecek olsaydı, kadınlara, efendilerine secde etmelerini söylerdim. ‘Hanımlar beylerine secde etsinler.’ diye söylerdim. Yok; ama hürmeti göstermek için böyle tavsiye ederdim.” demiş.
Bu neyi gösteriyor?
Hanımlarımızın, beylerimize saygılı olması gerektiğini, ilâhî bir vazife yapma düşüncesi ve şuuru ile evin hanımlığını yapması gerektiğini gösteriyor. Beylerin de, hanımlarına bu yuvadan sevap hâsıl olacak, nice hayırlar hâsıl olacak diye müşfik, adaletli davranması, hayrı temin etmesi gerekiyor. Helalinden rızık getirmesi, onları maddî-mânevî her türlü sıkıntıdan koruması gerekiyor. O da onlara karşı sanki Allah’ın vazifelendirilmiş bir hizmetçisi. Evin efendisi; ama aslında hizmetçi; onları korumak, onlara hizmet etmek için. İslâm, insanlara böyle karşılıklı güzel vazifeler yüklemiş.
Yusuf aleyhisselâm’ın önünde onbir kardeş secde ettiler. Anası babası da secde etti. O zaman Yusuf aleyhisselâm dedi ki;
Hâzâ te’vîlü rü’yâye min kablu kad ce’alehâ rabbî hakkâ.[5] “Ey babacığım, görüyor musun bu, sana, seneler seneler öncesi anlatmış olduğum rüyanın çıkmasıdır. Bak rüyam çıktı. Rabbim onu tahakkuk ettirdi.” dedi.
11 tane yıldız, kardeşleri; Peygamber kardeşi. Sonunda ona iman ettiler, hürmet gösterdiler tabi yıldız. Ötekisi Peygamber annesi. Babası da hem peygamber, hem peygamber babası. Tabi o baba güneş gibi, anne ay gibi, kardeşler yıldızlar gibi oluyorlar. Güneşlere tâbi ,yıldızlar gibi oluyor. Öylece rüyanın tahakkuk ettiğini “Rabbim onu tahakkuk ettirdi.” diye bildiriyor.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin gördüğü rüyaların da sonunda tahakkuk ettiğini Kur’ân-ı Kerîm bildiriyor.[6] O halde ,rüya denilen olayın ileriye dönük bir takım hadiselerden insanlara haber verme yolu, olduğunu Kur’ân-ı Kerîm gösteriyor, hadîs-i şerîfler de gösteriyor. O halde bu olabilir.
Rüya yoluyla insan görebilir. Peygamber olmasa da, salih bir kimse olsa da görebilir. Ve görülüyor. Mesela insan, imtihanda kendisine ne soru çıkacağını görebiliyor. “Yarın imtihanda şu soru çıkacak.” diye görebiliyor. Muhakkak görecek diye bir şey yok. Allah gösterirse görebiliyor ve göstermiş olduğu kimseler var.
Bazı kimseler, istikbale ait şeyler bilebiliyor da, insanların en şereflisi, en yükseği, en edeplisi, en güzeli olan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Allah’ın bildirmesiyle istikbale ait bazı şeyleri bilmez mi?
Bilir. Âmennâ ve saddaknâ. Her sözü haktır. Münafıklar, müşrikler koştura koştura Ebû Bekir es-Sıddîk’in önüne geldiler, önüne dikildiler;
“Gördün mü senin arkadaşının yaptığını?”
“Ne yapmış?”
“Bak bu gece Mirac’a çıktığını söylüyor, gökleri dolaşmış güya.”
“O böyle dedi mi?”
O dediyse doğrudur. Çıkmıştır. Ebû Bekir es-Sıddîk ne diyor? İlk önce acaba müşrikler oyun mu ediyor diye;
“O öyle söyledi mi?”
“Söyledi.”
“Ha söylediyse doğrudur. Çünkü yalan söylemez.”
Hz. Osman’ın halife olacağını bildi mi? Bilebilir mi?
Allah bildirmişse bilir.
Allahu Teâlâ hazretleri, ileride olacak hadiseyi ,Yusuf aleyhisselâm’a göstermiş de Peygamber Efendimiz’e niye göstermesin?
Aklen caiz, Kur’ânen caiz, şer’an caiz, hadis cihetiyle caiz. Olur, gösterebilir.
Bu, ilme, mantığa aykırı mı?
Değil. Çünkü bu, olay, vakıa. Rivayet değil.
Zaten sen veya ben bu akşam rüya görüp de ertesi günü olacağını görebiliyorsak ilim, buna ne der?
“Kabul ettim.” der; başka bir şey diyemez. Başka bir şey derse, “Heyt! Sen ilim değilsin, gözlerin kapalı, bir şeyden haberin yok.” deriz. İstikbale ait bazı şeyler olabiliyor. Hz. Osman’a da bildirilmiş:
“Sen benden sonra halife olacaksın, münafıklar da senin karşına çıkacaklar. Seni devirmeye çalışacaklar.”
Öyle oldu mu?
Oldu.
Hz. Osman Efendimiz’i, devirmeye kalkıştılar. Hanesini sardılar. Kur’ân-ı Kerîm okuyorken içeriye girdiler. Bir tanesi, mübarek sakalına yapıştı, elinde silah. Hz. Osman Efendimiz Kur’ân-ı Kerîm okuyor. Yapışan kimseye şöyle göz ucuyla baktı.
“Evlâdım, baban seni bu haldeyken görseydi çok üzülürdü.” dedi. Mübarek bir kimsenin bir oğlu; kızmış, sinirlenmiş, aldanmış. Mübarek bir insana, düşmanlık yapıyor; sakalına yapışmış kesecek. O da sakin.
Neden sakin? Hz. Osman niye sakin?
Âsîler onun konağını, etrafını sardığı zaman, ellerinde kılıçlar içeriye doluşurken Kur’ân’ı Kerîm okuyordu, sakindi.
Niye?
Cevabı hadîs-i şerîfte. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ne diyor?
“O gün oruç tut, yâ Osman, akşama iftarı benim yanımda yaparsın. O gün oruç tut.”
Hz. Osman Efendimiz şehit edildi, o gün oruçluydu. Akşam, Peygamber Efendimiz’in huzuruna, cennete gitti. Aşere-i mübeşşere’den; gayet âşikâr bir şekilde. O şehit oldu; cennete gitti, Peygamber Efendimiz’in yanına geldi. Onu öldürenler dertlerine yansınlar.
Buradan bize ne ders çıkar?
Kızgın kalabalıkları ,bazı münafıklar kışkırtır da iyi insanların aleyhine döndürtebilir. Sizler de beşer olduğunuza göre, size bir haber geldiği zaman, haberi kontrol edin. Bir insanın aleyhinde size bir şey söylendiği zaman, onu tahkik edin, hemen kızmayın, hemen aleyhine dönmeyin; konuşun. Bir de onu dinleyin, hiç olmazsa hüsnü zan edin.
Bana dediler ki;
“Filanca kişiler şöyle ters bir yola girmişler, şöyle ters bir iş yapıyorlar.”
“Yâ! Vah vah…” dedim.
O şahıslar iki gün sonra geldiler.
“Ya, böyle rivayetler çıkmış.” dedim.
Hiç aslı yok. Hiç esası yok.
Demek ki tahkik etmek lazım. Bir dostunuzun aleyhinde bir şey duyduğunuz zaman hemen aleyhine dönmeyin.
Neden?
Çünkü; insanların dilinden kimse kurtulamamıştır. Peygamberler kurtulamamıştır. Peygamberlere “şair”, “mecnun”, “kâhin” demişler. “Akşam birileri bir şey söylüyor; sabah o bize naklediyor.” demişler. Nice Peygamberlere, nice nice iftiralar etmişler. Hatta hatta Yaradanları Allahu Teâlâ hazretlerine dil uzatmamış mı? Yahudiler ne demiş?
Yedullahu mağlûletün ğullet eydîhim ve lu’inû bi-mâ kâlû.[7]
“Allah’ın eli sıkıdır.” diye. Söylenir mi bu laf? Tevbe estağfirullah. Ne insanlar gelmiş geçmiş; ne edepsizler gelmiş. Allah kurtarsın.
Minibüse giriyorsun. Teybe bir şarkı koymuş. Allah Allah! Şarkıda ne laflar var, küfür. Yukarıdan aşağıya Allah’a, Peygamber’e çatmak. “Niye bunu bana yaptın, niye Allah’ım?” filan gibi. Söylemiyorum, kelimeleri de küfür. Edepsiz mi ararsın? İyi insana laf söylerler.
Atarlar seng-i ta’rîzi dıraht-ı meyvadâr üzre.
Güzel, meyveli ağaca târiz taşı atarlar. İsabet ettirirse meyveyi yiyecek.
İyi insana iftira atmayı neye benzetmiş?
Şair, çocukların meyvesini koparmak için meyveli ağaca taş atmasına benzetmiş.
Atarlar seng-i ta’rîzi dıraht-ı meyvadâr üzre.
Meyveli ağaca târiz taşını atarlar.
İyi insanlara da sataşan çok olur. Bir söz beni çok etkilemiştir. Meşhur evliyâullahtan, büyük Halvetî meşâyihinden Şemseddîn-i Sivâsî hazretleri. Evliyâullahtan sevdiğimiz, hatırasından sevdiğimiz bir kimse. Diyor ki;
Bir aceb sevdaya düşmüş Şemsî-i nâdanı gör,
Hakka makbûl olmak ister halka menfûr olmadan.
Kendi kendisine hitaben, kendisini ortaya koyarak diyor ki;
“Ben cahilin düştüğü şu arzuya, yanlış sevdaya, kanaate bak ki; halkın nefretini kazanmadan Cenâb-ı Hakk’a makbul olacağımı sanıyorum.” diyor.
İnsan, Cenâb-ı Hakk’a makbul olmak istedi mi, dobra dobra oldu mu dokuz köyden kovarlar. Ne çamurlar atarlar. Tepeden tırnağa boyarlar, neler söylerler.
Sahabeden bir mübarek, müslüman olmaya gelmiş. Diyor ki;
“Yâ Resûlallah! Ben yahudilerin tanınmış alimiyim, müslüman olmak istiyorum. Yalnız beni kavmimden tahkik et.”
“Niye?”
“Çünkü benim müslüman olduğumu söylersem, iftira ederler. Önceden bir tahkikatını yap.”
Çağırıyor Yahudi cemaatini;
“Sizin adamlarınızdan falanca aliminiz varmış. Var mı?”
“Var.”
“Nasıl bilirsiniz iyi bir kimse midir?”
“İyidir.”
“Ahlâkı iyi midir?”
“İyidir.”
“Bilgisi iyi midir?”
“İyidir.”
“Dürüst müdür?”
“Dürüsttür.”
Bilmem ne midir? Bilmem nedir. Hepsini söylüyorlar; neler söyledilerse;
“Peki, müslüman olsa?”
“Ooo olmaz, yapmaz.”
O da perdenin arkasından çıkıyor;
“Ben müslüman oldum. Sizi de Müslümanlığa davet ederim. Müslüman olun; Hak yol budur.” diyor. O zaman homurdana homurdana, iftira edip çıkıyorlar.
“İşte şöyle oldu da, böyle oldu da, menfaat için müslüman oldu da…”
Peki önceden niye söylemediniz?
Herkese söylerler.
Aşere-i mübeşşere’den, Sa’d b. Ebî Vakkas radiyallâhu anh bir yere vali olmuş. Mübareği, Hz. Ömer’e şikayet ediyorlar.
“Adaletli davranmaz, haksızlıklar yapar; şöyle yapar, böyle yapar.”
Hz. Ömer tahkikatçı gönderiyor. Çünkü kendisi halife, öteki vali. Tahkik eden kimseler geliyorlar ki öyle bir şey yok.
İyi insanların aleyhinde, söz söylerler. Laf söylendi diye defterden silmeyin, gözden çıkartmayın. Bir münafık, bir fasık ,haber getirdiği zaman aslını araştırın. Rahatlıkla şöyle deyin;
“O benim kardeşimdir; benim bildiğim o şahıs böyle bir şey yapmaz.”
Ebû Bekir es-Sıddîk, nasıl demiş? Samimi kardeşlik, arkadaşlık öyle olur. Nasıl Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hakkında, “O söylediyse doğrudur; çünkü yalan söylemez.” demiş. Siz de kardeşlerinizi böyle sevin ve böyle söyleyin. Tamam, hakkında bir rivayet duydun; artık ona soğuk selam veriyorsun. Hatırını sormuyorsun, yüzüne bakmıyorsun.
Neden?
Bir rivayet kulağına gelmiş. Bir sorsana mübarek. Aslını anlasana. Hüsnü zan etsene. Çünkü bazen zâhiren kötü gibi görünen bir şeyin başka bir sebebi, başka bir hikmeti vardır. Sen dış görünüşü itibariyle kötü görürsün ama aslında sebebi anlaşılınca, “O sebepten mi, o zaman olabilir.” der insan. O bakımdan hüsnü zan edelim. Kimsenin aleyhinde bulunmayalım. Ben ,buradan bir şey daha anladım. Birileri iftira etti, devirmek istiyor diye insan, Cenâb-ı Hakk’ın verdiği mevki ve makamdan aşağı inmez, inmemeli.
Hz. Osman’a hilafet verilmiş.
Biz düşünebilirdik ki; madem bu kadar münafıklar etrafını sarmış, kılıçlarını çekmişler “in aşağı” diye bağırıyorlar, isyan çıkarmışlar; inerim. Öyle şey yok. Kuru gürültüye pabuç bırakmak yok. İyi insan; iyi vazifeye yaraşır, yakışır. Temiz mal, helal mal müslüman kimseye yakışır. Çünkü malı hayra kullanır, makamı hayra kullanır. Onun için; iyi insanlar ,iyi makamlarda durmalı. Kötülerin söylemesi, tenkid etmesi üzerine inmemeli. Herhalde böyle bir ders de çıkıyor. Bir de anlaşılıyor ki; iyi insanlar, dünya gözüyle, pek hoş olmayan, bazı sonuçlara uğruyor.
Hz. Osman cennetlik bir kimse, şehit ediliyor. Öldürülmek kötü bir şey. Evine birileri girmiş; vurmuş, kırmış boynunu, kanını akıtmış, hatta üstüne ,kan damlamış olan okuduğu Kur’ân-ı Kerîm nüshası bizim müzelerimizde deniliyor.
Demek ki nebîlerin, velîlerin mertebesi şehadet oluyor, yüksek oluyor. Sonunda böyle olabiliyor.
Allah cümlemize, hüsnü hâtime, nasip eylesin. Oruçlu bir haldeyken, güzel bir durumda, iyi bir mü’min olarak ,Rabbimiz’in huzuruna varmamızı, emanetimizi öyle teslim etmemizi, imân-ı kâmil ile âhirete göçmemizi, Rabbimiz ,cümlemize,cümlenize nasip eylesin. Rabbimiz sa’îd olarak yaşayıp şehit olarak âhirete göçmeyi cümlemize nasip eylesin.
[1] Tirmizî, “Menâkıb”, 19, r. 3705; İbn Mâce, “Mukaddime”, 11, r. 112 ; Ahmed b. Hanbel, VI, 75, 86-7, r. 24466, 24566; Hâkim, el-Müstedrek, III, 106-7, r. 4544; Taberânî, el-Mu'cemü'l-kebîr, V, 192-3, r. 5061; el-Mu'cemü'l-evsat, III, 171, r. 2833; Heysemî, Mecme'u'z-zevâid, IX, 56, 90; Ali el-Muttakî, Kenzu'l-ummâl, XI, 587, 597, r. 32802, 32869; Ramûz, II, 498/7.
[2] 12/Yusuf, 4-5.
[3] 12/Yusuf, 55.
[4] 12/Yusuf, 92.
[5] 12/Yusuf, 100.
[6] 48/Fetih, 27.
[7] 5/Mâide, 64.
03.08.1986 -
Meyve Satışı, Ticaret
05.06.1988 -
Hak Hukuk Sahibi
