03.08.1986 - Meyve Satışı, Ticaret Ahlakı, Düşmanlık Etmek, Kardeşlik, Selam

03.08.1986 - Meyve Satışı, Ticaret Ahlakı, Düşmanlık Etmek, Kardeşlik, Selam
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ tubâu's-semeretü hattâ yebdüve salâhuhâ. Lâ tebtâu's-semerate hattâ yebdüve salâhuhâ ve yezhebe(tezhebe) anhü'l-âfetü.
Meyvenin satışı ile ilgili bir ticarî hükmü bildiren iki hadis-i şeriftir.
Birincisini, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'den Abdullah İbn Ömer radıyallahu anhuma rivayet etmiş;
"Meyvenin salahı, iyiliği iyice belli olmadıkça satılmaz."
"Bu ağaç var ya işte yazın meyve verecek ya ben sana onun meyvesini sattım, ver parasını."
Öyle şey yok! Bunun yağmuru dolusu, karı kışı, afeti seli fırtınası var. Sam yeli bazen vuruyor filan, bir şeyler oluyor; olmayabilir. Alan kimse mağdur olmasın.
İkinci hadis-i şerifte de açıklamış;
"Onun salim olduğu, tamamen olgunlaştığı görülmedikçe ve afetlerden mahfuz olduğu belli olmadıkça meyveyi satmayın."
Yani tarlada, ağacın üstünde meyve görülecek, olgunlaşmış; o zaman satarsın.
"Bak, şu ağaçtaki portakalları satıyorum. Şu belirmiş olan karpuz tarlasında karpuzlar var. Sana bunu şu kadara satarım." diyebilirsin. Ama, "Ben buraya karpuz ektim, al." Öyle şey yok!
Allah'ın kudretinden korkmak lazım!
Allah-u Teâlâ hazretleri bize azap gönderip bizi inim inim inletmeye kâdir mi?
Kâdir!
Bizi durduğumuz yerden, ne olduğunu anlamadan meyvesiz, yiyeceksiz, içeceksiz, susuz bırakmaya kâdir mi?
Kâdir!
İşte misal… Karpuzları ekmişler, tarlada hiçbir şey bitmemiş. İkinci defa ekmişler.
Allah bizi yolunda daim etsin. Gazabına maruzlardan, azabına, cezasına uğrayanlardan eylemesin. Eylemesin ama… Tabii insan dua ediyor. Günahkârız, eksiğimiz, kusurumuz da çoktur, yüzümüz de karadır ama mümkün olduğu kadar Allah'ın yolunda gitmeye çalışmak lazım! İsyan ederek, günahlara dalarak, günahta devam ederek dua olmaz. İnsan kendisini düzeltmeye çalışacak da "Yine beceremedim, yine eksiğim var. Ancak bu kadarına gücüm yetti." diyebilecek. Ama günaha devam, duaya da devam... Öyle şey yok! Müslümanın günahtan kesilmesi lazım geliyor.
Allah affetsin, ıslah etsin, doğru yola getirsin. Bizleri de tevbe edip hak yola dâhil eylesin. Batıldan ayağımızı, haramdan nasibimizi kessin, doğru yolda eylesin.
Lâ tebâyeû bi'l-hasâ ve lâ tenâceşû ve lâ tebâyeû bi'l-mülâmeseti ve meni'şterâ mehaffeleten kerhen fe'l-yerüddehâ ve'l-yerüdde meahâ sâan mine't-taâmi.
Ebu Hureyre radıyallahu anh'ten… Burada da alışverişin cahiliye devrinde yani cahillik zamanında, İslâm gelmeden önce Araplar arasında cari olan şekilleri yasaklanıyor.
"Taş atmak suretiyle alışveriş yapmayın."
Demek ki taş atarak, kura çeker gibi bir usulle alışverişleri varmış. Öyle değil! Alışverişte satan da alan da aldanmayacak; mal ortada olacak.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem çarşıyı pazarı dolaşır, malın altına üstüne bakardı. Üstü dizilmiş, altı bozuk olduğu zaman buyururdu ki;
Men gaşşenâ fe-leyse minnâ. "Kim bizi aldatırsa bizden değildir."
Öyle aldatmaca yok! Mostoro yapıp, gösteriş yapıp arkadan bozuğu, çürüğü çarığı satmak yok. Cahiliye devri alışverişleri de yok.
"Aldın mı?"
"Aldım."
"Tamam, bitti."
Sonra bazısı mal almaya gelir. Yanına birisi daha yanaşır.
"Vay, bu mal ne kadar güzelmiş. Ne kadar da inceymiş. Kaça bu?"
"Efendim 2.500 lira."
"Sudan ucuz ya, ben 3.000 lira, 4.000 lira veririm."
Alacak değil! Buradaki adamın yanında rekabet yapıyor, malın fiyatını artırtıyor. Aslında satıcı ile ortak, malı daha pahalıya satacak. Peygamber Efendimiz, "Böyle şey yapmayın yani malı kızıştırmayın." diyor. Almayacağınız malın yanına gidip de adam alacakken; "Yok, ona satma bana sat. Ben şu kadar daha fazla veririm." diyerek kızıştırmayı yasaklamış.
Ve lâ tenâceşû diyerek, oyunu da yasaklamış.
"El koymak sureti ile alışveriş yapmayın." "Tamam, şu mal benimdir. Şu elimi sürdüğüm mal benimdir." falan diye... Yani bakın, malın evsafı belli olsun, ayıbı, kusuru, meziyeti belli olsun. Körü körüne alışverişi yasaklamış.
Ve meni'şterâ mehaffeleten. "Sağılan bir hayvanı satın alan kimse eğer hoşlanmayıp geri verecek olursa…" Memesi sütle doluydu, sağdı. "Onun karşılığında yiyecekten bir sa' vererek öyle reddetsin." "Almıyorum, vazgeçtim." dediği zaman istifade edip de öyle etmesin. "İstifadesinin karşılığını versin." diye buyurmuş.
Bu hadis-i şeriften bizim alacağımız ders şudur:
Alışverişte mal aşikâr olacak. Alan ve satanın rızası ile olacak. Yeden bi yedin karşılıklı olacak. Faiz -riba- muamelesi işlemeden, tertemiz, aşikâr bir alışveriş yapılacak. Götürü usullerle, her tarafı belli olmadan, körü körüne, karanlık bir alışveriş uygun değildir diye Peygamber Efendimiz' in tavsiyelerinden anlıyoruz.
Sosyal, içtimaı hayatımıza ait birtakım tavsiyeleri ihtiva ediyor.
Lâ tebâgadû ve lâ tekâtaû ve lâ tedâberû ve lâ tehâsedû ve kûnû ıbâdallâhi ihvânen kemâ emerekümullâhü ve lâ yehıllü'l-li-müslimin en yehcüre ehâhü fevka selâseti eyyâmin.
Sadaka Resûllullah.
Ravisi Enes İbn Malik radıyallahu anh, kaynakları da sağlam hadis kitapları; Buhari, Müslim, Tahavî, Ahmed İbn Hanbel, Ebu Davud, Tirmizî'de rivayet edilmiş bir hadis-i şerif.
Lâ tebâgadû. "Birbirlerinize buğz-u adavet etmeyin, düşmanlık yapmayın." Birbirinize kindarlık, hasımlık yapmayın. Ve lâ tekâtaû. "Birbirinizle alakaları kesip küsüşmeyin."
"Ben sana küstüm, sen bana küstün…"
"Defol gözüm görmesin, cehenneme kadar…" Konuşmuyorlar!
Dargınlık yok, birbirleri ile buğz edip, kin tutup adavetleşmek yok.
Ve lâ tehâsedû. "Birbirinizle hasetleşmeyin." Tefâul babı mufaele yani müşâreket mânasına... "Birbirinizle karşılıklı haset etmeyin." Haset ediyor;
"Adamın şu malı var, bu malı var, zengin… Vay be! Kuş sütü ile besleniyor ya..."
Nerede gördün? Atıyor, tutuyor yani haset ediyor. Kendisi bir mal çıkarmış ortaya, ötekisi bir mal çıkarmış. Onunki satılıyor, kendisininki satılmıyor; haset ediyor. Birisine halkın teveccühü fazla, ötekisi kendisine teveccüh edilsin istiyor; buna çamur atıyor, haset ediyor. İslâm'da öyle şey yok.
Hayatta bu gibi edepsizliklerin her çeşidi var ama Peygamber Efendimiz "yapmayın" diyor. Müslümansan, Peygamber Efendimiz' in has ümmeti isen, Allah'ın rızasını arayan bir insansan yapmayacaksın. Yoksa hani Peygamber Efendimiz, "Hayâ etmiyorsan ne istiyorsan yap." diyor ya…
İzâ lem testehi fesna' mâ şi'te. "Utanmazsan ne istersen yap."
Utanmayana her şey, her türlü edepsizlik serbest; buyur hepsini yap. Bizim sözümüz utanana, ahlâklı, imanlı, dürüst, Peygamber Efendimiz' e saygısı, Kuran'a, imana bağlılığı olan, dine inanan, ahirette hesap göreceğinin idrakinde olan, Allah'ın rızasını arayan kimseye… Birbirinize buğz etmeyin. Kinler, buğzlar, adavetler kalkacak. Küsüşmeyin, alakayı kesmeyin. Barışacaksın, dargınlık yapmayacaksın. Gelmeyene gidivereceksin. Alakayı kesene sen varıvereceksin. Resûlullah söyledi diye, onun hatırına, onun sevgisine… Evet, sana da ağır gelir ama…
Bizim kardeşlerimizden bir tanesi yeni derviş olmuş. Abdülaziz Efendi rahmetullahi aleyh de demiş ki:
"Hak sahiplerine haklarını ver, dargın olduğun kimselerle de barış."
Birkaç gün sonra sormuş;
"Nasılsın? Ne yapıyorsun?"
"Efendim, tavsiyelerinizi tutuyorum, barışıyorum ama dargın olduğum kimsenin yanına gidip ben barışıyorum. 'Haydi dargınlığı bırakalım, haydi barışalım.' diyorum ama izzet-i nefsime çok dokunuyor, zor geliyor." demiş. Hakikaten zor gelir insana. Küsmüşsün, o sana bir kötülük yapmış; gideceksin, barışacaksın. Kolay bir şey değil. Ama Allah için olursa insan tahammül eder. Allah rızası için harbe, açlığa, cihada, her şeye tahammül ediyoruz.
Hocamızın cevabı şahane, diyor ki:
"A evladım! Nefsin izzeti mi olurmuş?"
"İzzet-i nefsime dokunuyor." diyor yani, "Nefsimin izzetine dokunuyor."
"Nefsin izzeti mi olurmuş?" diyor. Çok ince ve çok önemli bir cevap! Bu nefis denilen şeyin izzet dediği şey izzet-i nefis değildir, aslında burun büyüklüğüdür, gururdur, kibirdir. Bu gurur, kibir, ucup, kendini beğenmişlik kötü bir huydur. Allah bu gibi kimselere tevfıkini refik etmez, hak yolu göstermez, hayra muvaffak etmez. Kibirli olan insan cennete giremez. Kibirliyi sevmez, mütevazı kimseyi sever. Allah kibirli olanı ille zelil kılar, ille burnunu yere sürtürür. Tevazu edeni de ille yükseltir. Bu, Allah-u Teâlâ hazretlerinin manevi kanunudur.
Onun için kibirli olmayacağız, nefsimizin bize içerden "fıs fıs" söylediği şeylere aldırmayacağız, Allah'ın emrini tutacağız.
Nefis sen ne yapıyorsun? Kim yanacak ateşte? Sok bakalım elini şu ateşe. Sok bakalım şu mumun ateşi üzerine. Şu kahve pişen ocağın üstüne parmağını biraz sok bakalım.
"Dayanamadı, elim ayağım yandı."
İşte bak! Bu kadarcığına dayanamazsan, bu ateş kaç defa yıkanmış da dünyaya öyle çıkmış, cehennemin ateşine nasıl dayanacaksın? Onun için "girme bu şeylere" diye kendimizi tutmamız gerekiyor.
Birbirinize buğz etmeyin, birbirinizle alakaları kesmeyin, birbirinize sırt dönmeyin. Tedâberû, birbine sırt dönmek, arka çevirmek demek. O bir tarafa gidiyor, o bir tarafa; yüzüne bakmıyor. Birbirinize haset etmeyin.
Allah vermiş ona, daha çok versin ne olur?
Sen de istiyorsan kendine iste. Kendine istemek serbest...
"Yâ Rabbi! Bu kardeşime çok zenginlik vermişsin, onun daha çok olsun, ona karışmam da bana da ver." diyebilir. Temenni ve gıpta edebilir.
"Yâ Rabbi! Şu kardeşime ilim vermişsin, maşaallah, bana da ver. Şu kardeşim şu camiyi, şu hayrı yaptırmış. Bana da nasip et yâ Rabbi!" diyebilirsin.
"Yâ Rabbi! Fakirlik canıma tak etti, biraz zenginlik ver, biraz nimet ver. Biraz da rahat edeyim."
Güzel şeyleri istemek serbest, yasak değil. Haset, karşısındakinin eline geçeni kıskanmak; o yasak.
Şeyh Sadi'nin güzel bir tespiti var. Şeyh Sadi Şirazî, İran'ın en büyük şairlerindendir. Diyor ki:
"Ömrümde aklımı kullandım, zekâmı kullandım, herkesi kendimden razı ettim, memnun ettim. Yani işimi becerdim, gönlünü alacak sözler söyledim, iyilik yaptım ve herkesi razı ettim."
"Hasetçi müstesna, hasetçiyi memnun edemiyorum. Ne yapsam memnun olmuyor."
Neden?
Hiçbir şekilde razı olmuyor, memnun olmuyor. Ancak bendeki nimetin gitmesini istiyor.
"Bu adam inim inim inlesin. Bu adam yerlerde kıvransın."
O zaman kenarda gülecek, hoşuna gidecek, içi rahat edecek.
Böyle şey olur mu?
Hasetçinin mantığı bu! Şeyh Sadi, "Herkesi razı ettim, hasetçiyi edemedim." diyor. Çünkü o benim elimdeki nimetin gitmesinden başka bir şeyle hoşnut olmuyor ki… İlle bendeki gidecek.
"Allah sana benden çok versin."
"Hayır! Bana vermese de olur ama ille sendeki gitsin."
Bu mantık yani kıskançlık duygusu… Bu kıskançlık insana çok şeyler yaptırtır. Kadınların kıskançlığını biliyorsunuz. Çocukların kıskançlığını, kaprislerini biliyorsunuz. Neler yaparlar?.. Bir bebeği kucağına alırsın, "şap şup" seveceksin, öpeceksin. Bakarsın, oradan kardeşinin karnı ağrımaya başlar. Kıskanır. O zaman kıskanmasın diye, "Haydi evladım. Ben seni çok seviyorum." filan biraz ona [ilgi göstermek] gerekiyor. Kıskanmamayı öğretmek lazım!
Peygamber Efendimiz, "Birbirinize haset etmeyin." diyor. Sonra buyuruyor ki;
Ve kûnû ıbâdallâhi ihvânen kemâ emerekümullâh. "Allah'ın size emretmiş olduğu gibi, ey Allah'ın kulları! Birbirinizle kardeş olun."
Allah bizim kardeş olmamızı emretmiş.
İnneme'l-mü'minûne ihvetün. "Müslümanlar ancak kardeştir." diye Kur'ân-ı Kerîm'in ayetleri emretti. Allah-u Teâlâ hazretleri bizi İslâm kardeşliğiyle kardeş etti. Lafta kardeşlik olmaz. Allah-u Teâlâ hazretleri bizim kalbimizi biliyor. Kardeşliğimizdeki eksiği ve kusuru da biliyor. Mantığımızdaki oyunları da bilir. İyi kardeşlik, hakiki kardeşlik yapmak zorundayız.
Peygamber Efendimiz, "Komşusu açken kendisi tok, sırtüstü, keyifli yatan bizden değildir." diyor. "Müslümanların dertleri ile dertlenmeyen bizden değildir." buyuruyor. Onun için biz kardeşiz. Afganistan benden kilometrelerce uzak bir ülke ama oradaki kardeşlerimin derdi benim yüreğimde. Türkistan'daki, Bulgaristan'daki kardeşimin derdi yüreğimde. Kırım'daki, Sibirya'ya sürülmüş filanca yerdeki, zulüm altındaki, Kuzey Afrika'daki, Güney Afrika'daki, Amerika'daki her yerdeki kardeşlerimden dolayı içim yanıyor. Çünkü Müslümanlar kardeştir.
Tabii burada bir şey var. Herkes üzülür. Üzülmek yetmez, kardeşlerim. Bunun çaresini bulmak zorundayız.
Bulgaristan'da bizim kardeşlerimizi eziyorlar, Iraklı adam, "Bulgaristan'ın iç meselesidir." diyor. Tüh sana! Ne biçim Müslümanlık! Yazıklar olsun sana! İç meselesiymiş… Orada ezilen senin Müslüman kardeşin. Bulgaristan'ın ticaretini reddetse, kabul etmese, "Senin malını almıyorum. Senin tırınla taşınırsa o taşımayı da kabul etmiyorum." deyiverse, bir ambargo uygulasa yola gelir. Rusya'ya, Amerika'ya bir ambargo uygulasak yola gelir.
Olmaz!
İslâm kardeşliğinin canlı olması lazım! Arap kardeşlerimizin paraları çok diye Romanya, Yugoslavya, Bulgaristan, Yunanistan sömürüyor. Ticaretle mal götürüp istismar ediyor. Topluca hareket edip, "Hiçbir şeyinizi almayız, o kardeşlerimizin camilerini açın, serbest bırakın, onlara dokunmayın." deyiversek, kardeşlerimiz kurtulacak.
Silah atmak değil Yabancıların mallarını almayalım. Bak, nasıl yola gelirler!
Bizim bir kardeşimiz umreye gitmişti. Umreden elini kolunu salladı, boş geldi. Ötekiler hediye almak için çarşıya pazara çıktılar, o gitmedi. Diyor ki:
"Ben her yerde konuşmalarımda, 'Ticari yoldan çok kayıplara uğruyoruz.' diye söylüyorum. Oradan takke alsam Tayvan'dan; tesbih alsam Çekoslavakya’dan, yün, kenarı kıvrık, ay işaretli başlıkları alsam Romanya'dan; seccade alsam İtalya'dan… Hiçbir şey almam. Bir hurma, bir zemzem, bir misvak getiririm, biter."
Biz bu şuurda olsak hepsi yola gelir. Bütün Suudi Arabistan'ı Japon malları kaplamış. Bize de giriyor. Amerikan malı, İtalyan malı, Japon malı, Alman malı; fark etmez. Adamlar sattıkça zenginliyorlar, zenginledikçe mallarını ilerletiyor, geliştiriyorlar.
Biz hiçbir yerden bir şey almasak, kendi arabamızı kendimiz yapsak… Bu iş dört tekerlekten başlar, sonra mükemmelleştiririz. Biz de çaresini bulur, geliştiririz. Almayalım!..
Japonya'nın 10 taneden az hacı göndermiş. Ama bütün İslâm âleminin parasını sömürüyor. "Tamam, ben senden hiçbir şey almıyorum. Ne senin teybini ne videonu ne arabanı ne şuyunu ne buyunu… Hiçbir şeyi almıyorum." deyiversek, etrafımızda yalvarırlar.
Amerika da yalvarır. Çünkü biz onların açık pazarıyız. Açık pazarı olmasa elindeki malı ne yapacak? Turşusunu mu kuracak? Otomobil turşusunu kim görmüş? Almazsan çürüyüp kalacak. Almayıverirsin, olur biter. Çünkü zulüm yapıyor sana. Çünkü senin hürriyetine kastediyor. Çünkü senin ülkene saldırıyor. Çünkü senin kardeşlerini kesiyor.
Güney Afrika'yla çok büyük ticaretimiz varmış. En büyük ticareti yapıyormuşuz.
Güney Afrika'dan ne geliyor? Afrika'nın ta güneyinden Türkiye'ye ne gelir?
Gazete yazmıyor, dikkatli okudum. Yüzde 400 gibi rakamlar filan… Çok büyük ticaret!
Ne yapıyoruz?
Onları, o zencileri öldüre öldüre elmas madenlerinden çıkarttıkları elmasları alıyoruz. Burada boyunlarımıza, yüzüklerimize takıyoruz.
Ne olur elmas olmasa? Aç mı kalırız?
Bilakis tok oluruz. Paramız oraya gitmemiş olur. O adamlar orada zencileri öldürüp elmas madeninden elmas çıkartıyorlar, biz en büyük ticareti onlarla yapıp da [gösteriş] yapıyoruz. Gösteriş meraklısı bir milletiz. Parmağımızda elmas yüzük, boynumuzda elmas gerdanlık, kulağımızda elmas küpe olacak. Takmam onu! Allah rızası için takmam, ona da o parayı kaptırmam! O kardeşlerimi de orada elmas yüzünden ezdirtmem!
O da insan, o da ana baba evlâdı… Yazık değil mi?
Onun için Allah bize şuur versin.
Nereden çıkarttım bu sözleri?
Hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz buyurdu ki;
Ve kûnû ıbâdallâhi ihvânen kemâ emerekümullâh. "Ey Allah'ın kulları! Allah'ın size emrettiği gibi kardeş olun."
"Kardeş olun" demek, "tamam, kardeş olduk" diye yan gelip yatmak değil. Derdi ile dertlenmek, mümkünse yardım etmek. Hiçbir şey yapamasa malını almaz. Avrupa'dan hiçbir şey gelmese Türkiye'de her şey yapılıyor, elhamdülillah...
Almanya'ya gidiyorum, gittiğim seneler oldu, başka ülkelere gidiyorum.
Ne alayım geleyim?
Eski bir bakan arkadaşla beraber gittik. Oralarda çarşıda pazarda bir mantonun yanına yanaştı, alacak, dedim ki:
"Bunun daha güzeli Türkiye'de var."
Daha komiğini söyleyeyim. Yanaştığın şey belki Türkiye'de yapılmış, buraya gönderilmiştir. Konfeksiyon...
"Buradan ne alıp götüreceksin? Alma!" dedim, vazgeçirdim. Lüzumlu şey alalım. Yapamadığımız bir şey alalım, zaten yaparız da… Türkiye'de yapılamayacak hiçbir şey yoktur. Her şeyi yapacak hâle geldik. Atom santrali de yaparız. Profesörler, "Para bulunuz, kâfi." diyor. Gazetelerde söyledi, "Para oldu mu yaparız." dedi. Atom santrali de silah da uçak da yaparız.
Yunanistan silahlanıyormuş; şu kadar tank, bu kadar helikopter, bu kadar bilmem ne… Biz hepsini memleketimizde yapabiliriz. Yaparız da satarız da ama birlik, beraberlik ve kardeşlik şart! Etrafımız düşman dolu. Bir çitin içinde oturuyoruz ama dışarımızda kurtlar uluyor, ayılar böğürüyor, yaban domuzları ve tilki sesleri… Böyle bir ormanın içinde kalmışız ki her an tetikte durmak zorundayız.
Haydi gel birbiri ile uğraş, yan gelip yat, plajlarda vakit geçir, dini, imanı, mesuliyet duygusunu unut, vur patlasın, çal oynasın eğlen, çocuklarını afyonla, esrarla, dansla, kumarla, zinayla çürüt… Ortada nesil kalmasın. Olmaz ki!
Allah bize şuur versin. Allah bizi felakete güldür güldür giden şaşkın insanların arasından kendisini sıyıranlardan eylesin.
Peygamber Efendimiz aynı hadis-i şerifte devam ediyor:
Ve lâ yehıllü'l-li-müslimin en yehcüre ehâhü fevka selâseti eyyâmin. "Bir Müslümana, Müslüman kardeşinden üç günden ziyade küsüp uzak durması helal olmaz."
Üç günden ziyadesi helal olmaz. İki-üç gün sinirlendin, biraz semtine uğramadın filan… Üç günden fazlası yok. Ondan sonra gideceksin, yine "merhaba" diyeceksin. Yani ayranın kabarması geçinceye kadar birazcık vakit tanıyor, ondan sonra barışacaksın.
"Bir Müslümanın Müslüman kardeşine üç günden fazla dargınlığı helal olmaz."
Bizim çok akıllı bazı kardeşler vardır;
"O hadisin senedi nerede? Zayıf mı, kuvvetli mi?"
Kuvvetli hadis; haydi bakalım yap, buyur! Sapasağlam; Buhari’de de Müslim'de de var. Haydi, haset etme, dargınlığı bırak, bakalım! Bu kadar din düşmanları duruyor, gelip bize çatıyor.
Neden?
Rekabet var, haset var. Haydi, hadis-i şerifin hizasına gel, bakalım. Bir hadis söyledik mi, "Senedi nasıl?" diye sorarsın. Bunun senedi sağlam, buyur. Hemen ilk hatırına gelen;
"O hadis mi? Senedi ne? Sağlam mı, zayıf mı?"
Sağlam hadis! Haydi bakalım! Küsüşmeyeceksin, buğz etmeyeceksin, alakayı kesmeyeceksin, sırt çevirmeyeceksin, haset etmeyeceksin. Allah'ın sana emrettiği bütün Müslümanlarla kardeş olacaksın. Şu beğenmediğin benimle de kardeş olacaksın, mecbursun. Ben de seninle… Ben seni beğenmiyorum, sen de beni beğenmiyorsun ama kardeş olacağız. Şeytanı iteceğiz, nefsi bir tarafa koyacağız; kardeş olacağız.
Düşmanlık hüner değil, herkes düşmanlık eder. Erkeksen gel, dostluk et, bakalım. Asıl babayiğitlik o; nefsi ayaklar altına alacaksın, şeytanı yeneceksin, Allah'ın yoluna gireceksin, sevaplı iş yapacaksın... Yoksa günahlı iş yapmak, cehenneme gitmek çok kolay… Koyuversen kendini, zaten yuvarlanır gidersin. Tutunduğun takdirde kurtuluyorsun. Cehenneme gitmek gayet kolay. Hemen kapıdan çıkıyor, dosdoğru cehenneme… Gayet kolay… Bir adam öldürürsün; bir Müslümanı kasten öldüren ebediyen cehennemdedir, ayet-i kerime var, cehenneme gidersin. Şunu yaparsın gidersin, bunu yaparsın gidersin...
Cennete gitmek, iyi insan olmak zor! Kötü insan olmak kolay, çabalamadığın zaman kötü insan olursun, batarsın, dibe gidersin, çamurun dibini boylarsın. Onun için lafla Müslümanlık olmaz. Müslümanlığımız hep lafla. Lafa geldiği zaman…
"Sakalın boyu şu kadar mı olacak, bu kadar mı? Bir tutam mı olacak, bir tutamdan fazlası şöyle mi?"
"Yüzüğü sağa mı takacağız, sola mı?"
"Saat sağ kolda mı olacak, sol kolda mı?"
Küçük şeylerle uğraşıyoruz. Asıl mühim ve büyük olan yani bütün Müslümanları ilgilendiren ve topyekûn gelişmemizi, korunmamızı sağlayacak olan şeylerde yaya duruyoruz.
Bizim şimdi uyuyacak zamanımız mı? Bizim şimdi duracak zamanımız mı?
Uçağını kendin yapabiliyor musun? Yok!
Tankını yapabiliyor musun? Yok!
Almanlara yalvardık, leopar tankını vermedi. Amerikalılara yalvardık, F-16'ları vermedi. Filancalara yalvardık… Ne yalvarıyorsun; yap kendin, olsun bitsin! Birisi düşer, ikisi düşer, üçüncüde düşmemesini sağlarsın. Öteki adamlar çok mu süper zekâ yani? Ne üstünlüğü var? Bizim sanayi çarşısındaki çarıklı ustalara bıraksan onlar yaparlar. Tüp gazla çalışan araba yapıyorlar. Pata pata pata… Bir de baktım, araba dolaşıyor. Tüp gazı koymuş, dört tekerlek uydurmuş… İşte, fabrikaya lüzum yok, bizim usta yapıyor. Her şeyi yaparız, evvelallah yaparız.
Ama temeli, birlik ve beraberlik… Temeli iman… Temeli Allah'ın rızası üzere olmak… Ahiretimizi mahvetmeyecek bir iman zemini üzerinde olması lazım. O olmadıktan sonra… Düşmanlarımız bizi dağıtmaya, bizim ahlâkımızı bozmaya çalışıyor.
Dünyaya meyletmemekle, ciddi çalışmakla yükselir. Zevke sefaya daldığı zaman kurulmuş imparatorluklar çöker. Tarihte bunun misalleri var. Bilinen şeyler...
Lâ tebdeû bi'l-kelâmi kable's-selâmi ve men bedeeküm bi'l-kelâmi kable's-selâmi fe lâ tücîbûhu.
İbn Ömer radıyallahu anhuma'dan Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki:
"Selamdan önce söze başlamayınız. Ve bir kimse size selam vermeden söze başlarsa sorduğu soruya cevap vermeyin, konuşmayın."
Hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz böyle diyor.
Bizim usulümüz, adabımız nedir?
Önce selam vermektir. Es-Selamu aleyküm veya es-selamu aleyküm ve rahmetullah veya es-selamu aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtuh gibi bir selam vermektir. Peygamber Efendimiz, "Hatta birisi bir kimse ile karşılaştığı zaman, bir ağacın etrafında dönüp tekrar karşılaşsalar bile; bir taşın etrafında dönüp tekrar karşılaşsalar bile her seferinde selamün aleyküm diyecek." buyuruyor.
Neden? Sevap var da onun için.
"Allah'ın dünyada ve ahirette selametliği, esenliği senin üzerine olsun." Yani, "Her türlü üzüntülerden, gamlardan, kederlerden Allah seni uzak eylesin, ahirette de cehenneme düşürmesin, azabına uğratmasın, darusselam olan cennetine seni dâhil eylesin." gibi geniş bir mânası var. Bunu Türkçe "günaydın tünaydın"la ifade edemiyoruz. Dinî bir mânası var.
"Allah'a ısmarladık", "bay bay"ın "eyvallah"ın karşılığı olmuyor.
Allah'a ısmarladık, ne demek?
"Ben seni Allah-u Teâlâ hazretlerine emanet ediyorum. Allah seni sağ salim ayrıldığımız gibi tekrar karşılaşıncaya kadar korusun, yine seni öyle bulayım." Hiçbir selam bu mânayı ifade etmiyor.
Bizim selamımız, kelamımız, her şeyimiz bir dinî şuura, bir güzel temenniye, bir İslâmî inanca dayanıyor. Onun için onun karşılığında öteki sözler yeterli olmuyor.
"Efendim 'Allah' yerine 'tanrı' diyelim!"
Allah, bizi yaratanın özel adı; tanrı cins ismi… Özel isim, cins isim; arada fark var. Türkiye'de bir sürü şehir var, bir sürü vilayet var ama her şehrin ayrı bir adı var; İstanbul, Ankara, İzmir vesaire gibi. Başka bir şehre İstanbul diyemezsin. Trabzon'a parmağını basıp da İstanbul diyemezsin. Özel ad...
Allah lafzı bizi yaratan Halikımızın özel adı. Onu bir başka şeye söyleyemezsin. "Mısırlıların Allah'ı üç metre boyunda, iki metre eninde filanca heykeldir." diyemezsin.
Neden?
Özel isim! "Mısırlıların tanrısı" diyebilir. Çünkü o cins isimdir. Tapılan şeye tanrı dedikleri için Allah'a "tanrı" denilebilir. Allah da Müslümanlar tarafından ibadet edilen olduğundan tanrı denilebilir ama Allah'tan gayrıya "Allah" diyemezsin. "Onların Allahları" diyemezsin ve onların taptıkları şeylere Allah adını veremezsin. O, onun yerini tutmaz. Tutmadığı için de bir şey bir şeyin yerini tutmadığı zaman üstün olanı kullanılır. Onun için burada inadı bırakması lazım.
Selamlaşmada bir inat, kelimeleri kullanmakta bir inat, her şeyde bir inat; birbirimize düşmüşüz. Aynı milletin fertleri, lüzumsuz bir sürtüşmeye düşmüşüz. Atı alan Üsküdar'ı geçiyor yani işini yürütüyor, bizi sömürüyor, malımızı alıyor, gidiyor. Biz birbirimizle dövüş içinde, yorganın gittiğinin farkında değiliz.
Küçük şeyleri bırakalım ve aklın, mantığın, ilmin dediği çizgiye gelelim. Selamün aleyküm'ün yerini "günaydın" tutmaz. "Allah" sözünün yerini "tanrı" kelimesi tutmaz. "Allah'a ısmarladık" sözünün yerini "bay bay" sözü tutmaz. Bunu idrak edelim.
Selam vereceğiz. Bu selam ona karşı olan güzel duygumuzun ifadesi, tercümanı oluyor. Ona dua etmiş oluyoruz. Onun için sevap oluyor. İnsan, es-selamu aleyküm dediği zaman on hasene; es-selamu aleyküm ve rahmetullah derse yirmi hasene; es-selamu aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü derse otuz hasene kazanıyor. Yani durduğu yerden bir selamla sevap kazanıyor.
Onun için eskiler sevap kazanalım diye… Mesela Abdullah İbn Ömer. Her zaman söylediğim bir şey ama hoşuma gittiği için ve sizin de hatırınızda kalsın diye söylüyorum. Bir arkadaşına bir gün diyor ki:
"Kalk, beraber pazar yerine gidelim."
O da şaşırıyor, diyor ki:
"Ey Ömer'in oğlu Abdullah! Ben seni, her şeyini, huyunu biliyorum. Sen çarşı pazarı pek sevmezsin. Çünkü esnaf müşteriyi aldatır, yalan yere yemin edilir. Orada bunlara kızarsın ve çarşıyı pazarı sevmezsin. Ne diye çarşıya pazara gitmek istiyorsun? Gel, şu işin iç yüzünü bana söyle."
O da diyor ki:
"Orada kalabalık çoktur, selam veririz, sevap kazanırız."
Ara sokaklarda insan az, çarşı pazarda insan çok. Oraya gidecek selamün aleyküm, selamün aleyküm, selamün aleyküm deyip sevap kazanacak. Çünkü ibadet gibi oluyor. İşte İslâm'ın [mantığı] böyledir. İslâm'ın mantığını anlamadan [konuşmamak] lazım!
Allah bizi İslâm'dan ayırmasın. Allah bizi şaşırtmasın.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti'l-Fâtiha.
05.06.1988 -
Namazı Camide Kılmak
06.12.1987 -
Hapşırmak, Hz.Osman'ın Hilafeti
