06.07.1986 - Zenginlik, Hayır Yapmak, Zulmü Kaldırmak, Hadis Nakletmek

06.07.1986 - Zenginlik, Hayır Yapmak, Zulmü Kaldırmak, Hadis Nakletmek
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ be'se bi'l-ğınâ li-men ittekâ. Ve's-sıhhatü li-men ittekâ hayrun mine'l-ğınâ. Ve tîbü'n-nefsü mine'n-nâîmi.
Lâ be'se bi'l-ğınâ li-men ittekâ. "Takvâ ehli, takvâ sahibi, Allah'tan sakınan, çekinen, titiz, has, ihlaslı Müslüman için zenginlikte bir beis yoktur."
"Bu ne demek?" diye şaşıracaksınız, anlayamayacaksınız.
Peygamber Efendimiz, ayetler iniyordu, Müslümanlara Allah yolunda malını ortaya koymasını emrediyordu. Onlar da neleri varsa ortaya koyuyorlardı. Harp yapılıyordu, sulh yapılıyordu, fakirlere o paralar dağıtılıyordu. Canlı, şen bir cemaat, bir topluluk ki her şey sevgi üzerine kurulmuş.
Tabii para biriktirmek, mal biriktirmek ayıp, doğru değil diye bir yaygın kanaat vardı. O kanaati aynen devam ettiren din alimlerimiz olmuş; "Biriktirmek câiz değildir, hepsini Allah yolunda sarf edeceksin." diye söyleyenler olmuş.
Tabii hayatta da insan biraz biriktirip bir şeyinin olmasını da istiyor. Konunun çeşitli taraflarını anlatacak başka hadîs-i şerîfler de var. İşte bu havadaki, böyle manevi zevke sahip topluluğa, sahabe-i kiram topluluğuna Peygamber Efendimiz sanki özür diler gibi diyor ki:
"Takva ehli olursa zenginliğin bir mahsuru yok."
Anlıyor musunuz inceliği?
Aslında herkes zenginlikten kaçıyor da yaka silkiyor da zenginliği istemiyor da onlara müdafaa eder gibi, özür diler gibi "Canım işte artık takva ehli ise onun mahsuru yok." diye Peygamber Efendimiz onu müdafaa ediyor. İşin ana noktası bu.
O zamanın Müslümanı... Peygamber Efendimiz' in kendisi, onların en büyük numunesi; ertesi güne bir şey biriktirmezdi, evinde bir şey bırakmazdı, hepsini tasadduk ederdi.
Kitaplarımız yazıyor:
Bir defasında miktarını unuttum, bilmem ne kadar para gelmiş. Ortaya bir sofra örtüsü yayıyor, parayı yığdırıyor, bir tümsek oluyor. Gelene vermiş gidene vermiş, gelene vermiş gidene vermiş, gelene vermiş gidene vermiş; o para yığını bitmiş. Bitmiş, ondan sonra bir kişi daha geliyor;
"Yâ Resûlallah! Muhtacım, bana yardım et."
"Hiçbir şeyim kalmadı." diyor.
"Ama otur, bekle şurada, bir şey gelirse onu da sana vereyim." diyor.
Efendimiz' in hâli böyleydi. Ertesi güne yanında para biriktirip gezdirmezdi, hemen ihtiyaç sahiplerine intikal ettirirdi.
Onu gören sahabe-i kiramın hâli de öyleydi. Onlar malı Allah'ın rızasını kazanmakta birer vesile vasıta olarak görürlerdi de Allah yolunda sarf ederlerdi.
Biz bu durumda çok hasta durumdayız. Bu konuda şu sırada hepimiz fevkalade hastayız. İçimizde bu hastalıktan kurtulmuş, sıhhatli çok az insan vardır. Biz bizeyiz, gelin beraber ağlaşalım, dertleşelim:
İslâm'ın bu kadar ihtiyacı vardır, İslâm'ın bu kadar hayır yapılacak tarafları vardır; paralar kasada, paralar çantada, paralar evde, paralar bilmem şurada... Kimsede para yok! Zenginin yanına gidiyorsun, öyle ağlıyor ki nerdeyse çıkartıp para vereceğin geliyor.
"Şöyle yaptım da fabrika kurdum da, param kalmadı da, şu kadar kredi aldım da, borçlandım da, pazartesi gününe şu ödenecek de, salıya şu ödenecek de..."
Vah yazık! Ceketimi satayım da bari para vereyim şuna. İnsan o hâle geliyor.
Fakirin yanına gidiyorsun;
"Hocam ben zaten fakirim, param yok ki!" diyor.
Hadi, peki bu işleri kim yapacak? Şu hayırları kim yapacak? Bu işler nasıl yürüyecek?
Bana geliyorlar:
"Hocam pırlanta gibi zeki bir çocuğum var, hep iftiharla geçti, hep teşekkür getirdi. Öğretmenler benim evime hücum ediyorlar; 'Aman bu çocuğu ziyan etme, iyi bir tahsil yaptır!' diye bana baskı yapıyorlar. ' Getir, biz okutalım!' diyorlar. Burs verecek müesseseler var, Avrupa'ya gönderecek müesseseler var." diyor.
Adam gelmiş, mesela matematik hocası geldi benim evime böyle dedi, çocuğundan bahsetti "On bir tane iftihar kâğıdı getirdi." dedi, "Çok zeki çocuk, bunu ne yapayım?" dedi.
Bak sana geliyor, soruyor.
Ben isterim ki en kaliteli hocalardan meydana gelen bir öğretim kadrosuna sahip güzel bir okulum olsun, en seçme gençleri burada alayım okutayım; her birisi birer cevher, memlekete en faydalı insanlar olsunlar. Bunu isterim.
Birisi geldi:
"Hocam benim yeğenim var. Ankara'da. Bu çocuk çok çalışkan, çok zeki. Şu kadar zamanda şu işi becerdi, bu kadar zamanda bu işi becerdi. Bunu nereye göndermemi tavsiye edersin? Ben bunun okumasını istiyorum. Kendisi de yanıp yakılıp okumak istiyor. Bunu güzel bir yere gönderelim." dedi.
Güzel sıfatları bozulmadan en kaliteli bir tarzda yetiştirmek...
Ben bunu kaçırmadan kendim yetiştirmek isterim. Kendim üniversitede profesörüm, arkadaşlarım var, ben bunun [eğitimini] gayet güzel yapabilirim. Türkiye'de en kaliteli eğitimi, numune eğitimi yapabilirim.
E yapabilirsin ama yap, göreyim hadi... Para yok ki! Para olmayınca olmuyor. Para olmayınca "Ne yaparsan yap çocuğunu..." diyorsun.
Kimin nesi varsa ortaya koyacak; en güzel müesseseleri kuracağız, en iyi tarzda çalıştıracağız. Numune olacak; temizlikte, kalitede numune olacak. Çocuklarımızı pırlanta gibi yetiştireceğiz; yabancı dil bilen, şarkı, garbı bilen, imanı bilen, küfrü bilen, oyuna gelmeyen insanlar, faydalı insanlar hâline getireceğiz.
Kurtuluşumuzun [çaresi] bunlar. Aksi takdirde gideriz...
Nasıl Afganistan Rusların işgaline gittiyse, nasıl Kırım Rusların işgaline gittiyse, nasıl Kafkasya tamamen ahalisi Müslüman olduğu halde gittiyse, nasıl Kazan tamamen Müslüman ahaliden ibaret olduğu halde gittiyse, nasıl Tuna vilâyetimiz gittiyse, nasıl Moro vilâyetimiz gittiyse öyle gider. Biz geride kaldıkça, düşmanımız bizden ileri oldukça, onlar adamlarını, evlatlarını mükemmel yetiştirdikçe...
Bizim kara sabanla traktörün karşısına çıkılmaz. Kağnı arabasıyla Mercedes yarıştırılamaz, mümkün değil; ikisi arasında dağlar gibi fark var. Harman makinesi ile orak bir olmaz. Sen güneşin altında orak biçeceğim diye ölürsün; o orak makinesini tarlanın bir ucundan öbür ucuna bir çalıştırdı mı buğdayı çuvallara doldurup götürüyor.
Sen daha orakla [buğdayı] keseceksin de öbür tarafta öküzleri sabana bağlayacaksın da dövene bağlayacaksın da döndüreceksin de sapını keseceksin de başağının tanesini ayıracaksın da yabayla savuracaksın da rüzgâr samanını bir tarafa, tanesini bir tarafa [ayıracak]...
Ohooo... Hangi asırda yaşıyorsun? On birinci asırda mı yaşıyoruz, on ikinci asırda mı yaşıyoruz…
O halde asrın imkânını, vasıtalarını, aletlerini kullanarak yüksek Müslüman olacaksın.
Çamurdan ev ile betonarme bina aynı olmaz. Sandal ile koca gemi, sacdan gemi aynı olmaz. Pırpır uçakla koca jet uçağı aynı olmaz.
Adam küçücük bir uçak, bilmem kaç milyar para istiyor. Seneler senesi çalışacaksın, bir uçak alacaksın, düşman da arkasından bir füze sallayacak, düşürecek aşağıya; gitti senin paracıkların...
Bunları kendin yapman lazım. Bunun ince işini de kendin yap kaba işini de kendin yap; parası senin içinde kalsın, senin arkadaşının, kardeşinin karnı doysun, kesesi dolsun.
Bunları halletmemiz lazım. Bunların halledilmesi için de iş yapacak insanlara fırsat vermek lazım. İyi insanlar, kaliteli insanları geliştirmek lazım. Kaliteli insan yetiştirecek müesseseleri kurmak lazım.
Bunları yapmak için de para lazım. İş dönüp dolaşıp paraya geliyor mu, tamam. Paranın musluğunu kapattı mı Müslüman geri kalıyor. Paranın musluğunu kapattığı zaman, bu tarafa döndürdüğü zaman Müslüman geri kalıyor.
Neden?
Çocuğu tahsilsiz, işi ibtidaî. Öteki şirketleşmiş, koca holding kurmuş; bu esnaf olarak kalmış, bir dükkân, dostlar alışverişte görsün; alıyor satıyor, alıyor satıyor... Sene sonunda ziyan…
Ötekisi holding; ticaret biliyor, iktisadî şartları biliyor, faizli nizamın oyunlarını biliyor, tedbir alıyor. O kâr ediyor şu kadar milyon; bu sabahtan akşama ondan daha fazla çalıştığı halde ziyan ediyor.
Bunları görmüyor muyuz? Görüyoruz.
İçimizde iktisat tahsili yapan kardeşlerimiz yok mu? Var, profesörü bile var.
Niye tedbir almayız?
Her şey dönüp dolaşıyor, müşterek çalışmaya geliyor. Müşterek çalışmaya gelince bizim arkadaşlarımız orada yok.
Her şey dönüyor dolaşıyor, para vermeye geliyor. Para vermeye gelince bizim arkadaşlarımız orada yok.
Ne olacak, benim cebimdeki üç kuruşla beş kuruşla bu iş olmaz ki! Söylemekten ben utanıyorum, dinlemekten siz kızıyorsunuz.
"Tamam, salavat getirin, batıyoruz." demiş adam. O yok bu yok, o yok bu yok; hadi salavat getirin, bari salavat getire getire batalım. Batıyoruz.
Parayı ortaya dökeceksin.
Zenginlik takva ehli insana zarar vermez, neden?
Çünkü zengin takva ehli olursa vereceği zamanı bilir de verir. Ama takva ehli olmazsa parayı sımsıkı tutar da vebal altına girer, bütün bu Ümmet-i Muhammed'in çektiği vebal gider, ahirette onun kafasında patlar! Allah ondan hesabını sorar:
Kuveytli' ye soracak, Suudlu'ya soracak. Onlardan bize de sorgu sual gelir, kıyısından kenarından. Onlar o paralarla uçaklarının tokmaklarını altından tokmak yapıyorlar, filanca yerde kumar oynamaya gidiyorlar, falanca yerde [vesaire] yapmaya gidiyorlarsa Allah onlardan mutlaka soracak. İhtiyacından fazlasını harcadıysa mutlaka soracak.
Petrol geliri Müslümanların genel geliridir, sen onu nasıl kendi zenginliğin için kullanırsın?
Meâdin, toprak altından çıkan şeyler beytülmâlindir, sen onları nasıl öyle şahsen keyfin gibi istediğin gibi şunu yapmakta bunu yapmakta kullanabilirsin? Kullanamazsın! İslâm'a sarf edeceksin.
Ama İslâm'a sarf etmek için takva ehli olmak lazım. Takva ehli oldu mu parası olsun, zararı gelmez. Takva ehli insan para yardımı yapar.
Diyor ki:
"Okul olsaydı yardım ederdim, cami olduğu için etmiyorum."
Kıpkırmızı kesiliyorsun, bir şey diyemiyorsun, çıkıyorsun.
Okul için gittiğin zaman, o zaman da ona da bir başka bahane buluyor;
"Demin birisi gelmişti vermiştim, şimdi vermiyorum." diyor.
Artık söyleye söyleye bir hâl oldum:
Bu kesenin ağzı açılmadan iş olmaz!
Parayı bana verin demiyorum; ben de vereyim, sen de ver, ötekisi de versin, bu işler yapılsın diyorum. Her zaman söylediğim bu.
Parasız, namazla, Ramazan Müslümanlığıyla, oruçla bu işler hallolmaz, yetmez. Müslümanlık sadece bunlardan ibaret değildir. Asıl Müslümanlığın can alıcı noktası, bam teli; kesenin ağzını açabilmektedir.
Çok hoşuma gider, her zaman söylerim. Birisi gelmiş, bizim Ali Yakup Hoca, Allah selâmet versin, Bağdat'tayken, hoca ya biraz bilgisi var ya, Ali Yakup Hoca'ya demiş ki:
"Hocam ben zikri zikr-i cehrî mi yapayım, zikr-i hafî mi yapayım? Yani içimden mi Allah Allah diyeyim, yoksa aşikâre Kâdirîler gibi Allah Allah... böyle mi diyeyim?"
Zikri nasıl yapacağını soruyor.
Hoca bakmış adam zengin, huyunu da biliyor, biraz eli sıkı;
"Sen zikri böyle yapacaksın." demiş.
Eliyle para verme işareti yapıyor.
"Sen zikri böyle böyle değil de böyle yapacaksın." Adamına göre cevap. Çünkü işin can alacak noktası orası.
Her şeyi kolayca yapıyor...
"Bin rekât namaz kıl." desen kılıyor ama "Bin lira ver." dediğin zaman vermiyor. Olmadı!
"Her gün oruç tut." İşine de geliyor, lokantaya para vermeyecek, sonra göbeği de eriyecek, o da iyi; uygun geliyor, o zaman oruç tutuyor. Para vermeye gelmiyor.
Bunlar bizim kusurlarımız.
Biz birleşmemişiz, müesseseleşmemişiz, güzel çalışmamışız, gerekli tedbirleri almamışız, her şeyimiz ortada; her şeyimiz ziyan, zebil, yazık, acınacak durumda oluyor. Bu işleri beceremediğimiz için... Müslümanlık bunları becermek. Bunları becermedikten sonra evin perişan, sokağın perişan, üstün perişan, işin perişan.
Olmaz! Müslümanlık bir bütündür, öyle sadece namaz kılmaktan ibaret değildir. Bunu iyice bilelim!
Lâ be'se bi'l-ğınâ li-men ittekâ. "Takva ehli kimse için zengin olmakta bir mahsur yoktur, beis yoktur, zengin olabilir."
Neden? Çünkü gerektiği zaman verir de ondan. Açıkladık…
Ve's-sıhha li-men ittekâ hayrun mine'l-ğınâ. "Ama takva ehli için sıhhat zenginlikten daha iyidir."
Çünkü insanın biraz karnı ağrıdı mı ne namazın tadı kalıyor ne tesbihin... Birazcık başı döndü mü, birazcık keyfinde bir keder oldu mu, boğazı şişti mi gece ibadetine kalkamıyor.
Kuvvetli Müslüman zayıf Müslümandan hayırlıdır.
Hepiniz sıhhatli olun. Sigarayla bu ciğerlerinizi kurum doldurmayın. Sabah kalkın, jimnastik yapın. Kolunuzu [bedeninizi] çalıştırın. Tarlada çalışın. Biraz bedeniniz çalışsın, hareket etsin. Biraz arabaya binmeyin, yürüyün, sıhhat kazansın.
Mehmet Akif merhum Halkalı'ya kadar yürüyerek gidermiş. Halkalı'ya yürünerek gidilir mi buradan?
Her gün mü artık, kaç günde birse, orada derse yürüyerek gidermiş. Pehlivanlıkta üstüne söz söylettirmezmiş.
Kuvvetli Müslüman daha hayırlıdır. Kuvvetli olun.
Hanımlar da kuvvetli olsun. Hanımlar da halsiz, yerinden kalkamaz, öyle olmaz.
Hepimiz güçlü, kuvvetli, sağlam, hareketli, çevik olacağız. Çocuklarımız da öyle olacak. Mızmız, yük taşıyamaz, bir meşakkatin altına giremez, bir hizmet versen yapamaz.
Hayır! Güçlü kuvvetli olacağız. Her bakımdan sıhhatli ve kuvvetli olacağız. Sıhhat önemli.
Ve tîbü'n-nefsi mine'n-nâîmi. "İnsanın gönül hoşluğu, o da nimettendir."
Hani "Elhamdülillah, hiç tasam yok, bugün keyfim yerinde, iyiyim hoşum." diyorsun, o da bir nimettir. Derdin yok, üzüntün yok elhamdülillah, o da Allah'ın bir nimetidir.
Allah hepimizi maddî ve manevi bakımdan sıhhatli eylesin. Güçlü, kuvvetli, sağlam Müslüman eylesin. Gönlü hoş kişilerden eylesin. Takva ehli eylesin. Bol helal kazançlar nasip etsin. O bol helal kazançlarımızla çok hayırlar yapmak nasip etsin. Ardımızda namımızı yürütecek camiler, çeşmeler, hayırlar, hasenatlar, mektepler tesis etmeyi nasip eylesin.
Lâ be'se ve'l-yensuranne'r-raculü ehâhu zâlimen ev mazlûmen in kâne zâlimen fe'l-yenhehû fe-innehû lehû nasrun ve in kâne mazlûmen fe'l-yensurhu.
An Câbir.
Lâ be'se ve'l-yensuranne'r-raculü ehâhu. "Muhakkak ve muhakkak kişi kardeşine yardım etsin..."
Hadise şu:
İki çocuk kavga etmiş. Birisi ötekisinin arkasına birkaç patlatmış, onun üzerine onun taraftarları ayağa kalkmışlar, bu çocuğun taraftarları da kendisininkini korumak üzere ayağa kalkmışlar.
Bunlar;
"Ey muhacirler, toplanın!" diye bağırmış…
Bunlar;
"Ey Ensar, toplanın!" diye bağırmış. Çocuk kavgasından bir fitne çıkmış. Mekke'nin Müslümanları, Medine'ye göçmüş muhacirler ile Medine'nin Müslümanları Ensar kavga edecek duruma gelmişler.
Peygamber Efendimiz gürültü üzerine çıkmış:
"Ne oluyor?" Demişler ki:
"İki çocuk kavga etti, sonra iki taraf birbirine kalkıştı, kavga çıkacak gibi oldu."
Herkes kendi taraftarını tutuyor. Buyurmuş ki:
Lâ be's. "Tutsun, beis yok. Tutsun ama mutlaka ve mutlaka kişi kardeşine yardım etsin. Ama zalim olsa da mazlum olsa da yardım etsin."
Ne demek bu? Arkasından izah ediyor:
"Eğer zalim ise zulmünü alıkoysun, öyle yardım etsin. Eğer mazlum ise o zaman mazlumluk çekmemesini, mazlumluktan kurtulmasını sağlamak için yardım etsin."
Demek ki kavga eden çocukların başına Ensar da koşacak, Muhacir de koşacak. Ama ikisi "Vay! Bu benim tarafım, bu benim tarafım!" diye yumruklaşa girmeyecek.
Bakacaklar: Kim haklı?
Bu.
Kim haksız?
Bu haksız. Tamam, haksızın haksızlığını önlemekte bu [yardım edecek], ötekisi de haklının hakkını yerine getirmekte [yardım edecek]. Hakta birleşecekler. Hakkı icra etmekte birleşecekler.
Bir hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyurmuştu ki, geçtiğimiz [derslerde] okuduk;
Zül mea'l-hakkı haysü zâle. "Hak neredeyse orada olacaksın, hakkın yanında olacaksın."
Hak düşmanının yanında; düşmanına o zaman boyun bükeceksin, "Sen haklısın." diyeceksin, diyebileceksin. Baban haksız; "Baba sen benim babamsın, canımsın, başımın üstünde yerin var, başımın tacısın ama burada haksızsın." diyeceğiz. Kendin haksızsın; "Doğru söylüyorsun kardeşim, bu sefer hata bende, hata ettim, affet." diyebileceksin. Haktan yana olacağız. Taraf tutmak yok. Bir taraf tutmak varsa o da hakkın tarafını tutmak var. Hak nerdeyse öyle olacağız. Öyle olursak kurtuluruz.
Öyle olmazsak herkes bir partiyi tutar, herkes bir bölgeyi tutar; bölgecilik yapar, particilik yapar, zümrecilik yapar, hemşericilik yapar...
"Bu benim hemşerim, al işe..."
"Ya bunun ciğeri beş para etmez, niye alayım?"
"Hemşerim, falancanın oğlu."
"Ya gitsin adam olsun, ondan sonra gelsin. Burada şu şahıs iyi şahıs, bunu alacağız." diyebilmeliyiz.
Böyle olduğu zaman işlerimiz ileri gider.
Lâ be'se bi'l-hadîsi kaddemte fîhi ve ahharte izâ esabte ma'nâhu.
Peygamber Efendimiz bu son hadîs-i şerîfte kendisinin sözlerini başkasına nakletmek hususunda sahabesine diyor ki:
"Ey ashabım! Benim sözümün mânasını doğru naklettiğiniz zaman, aynı değil de öne alarak sona alarak söylemenizde, mânayı bozmadıktan sonra bir beis yoktur."
Çünkü onlar iyi insanlardı, Peygamber Efendimiz' in ashabıydı, Efendimiz' den gördüklerini başkalarına anlatıyorlardı. "Mescid-i Nebevî' de şöyle oturuyorduk birisi geldi, şöyle dedi. Peygamber Efendimiz şöyle cevap verdi, böyle oldu şöyle oldu..."
Bu sözleri söylerken biraz takdim biraz tehir bir şey olsa, "Acaba Resûlullah'ın sözünde değişiklik yapmanın günahı mı gelir bana?" diye çekiniyorlardı. Peygamber Efendimiz' in sözünü söylemekten, nakletmekten korkar hâle gelmişlerdi. O zaman ilim olmaz. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Mâna aynı olduktan sonra sözü takdimli tehirli söylemenizde bir beis yoktur." diyor kendi sahabesine.
Tabii bizler kitaplara yazılmış, ilim adamları tarafından [tahkik edilmiş] hadisleri doğru düzgün öğrenip doğru [nakletmeliyiz], tahrifat yapmamaya çalışmalıyız. Onlar da olanca güçleriyle zaten Peygamber Efendimiz' in hadislerini olduğu gibi öğretmeye çok gayret ettiler. Bize bu hadîs-i şerîfleri sağlam sağlam naklettiler. Allah hepsinden razı olsun.
Allah öğrendiklerimizle amel etmeyi cümlemize nasip eylesin. İki cihanın hayrına nail eylesin.
Fâtiha-i Şerîfe mea'l-Besmele.
13.02.1988 -
İnsanların Hayırlı Olanları,
13.09.1987 -
İlim ve Susmak,
