10.07.1988 - La Havle Vela Kuvvete Demek, Sinirlenince Zikretmek
27.06.2026
26 dk 56 sn
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi’l evvelîne ve’l âhirîn. Seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ Muhammedini’l Mustafa ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’l cezâ. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Yekûlü’l-lâhu azze ve celle: Kul li-ümmetike yekûlûne lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh aşran ınde’s-subh ve aşran ınde’l-mesâ’ ve aşran ınde’n-nevmi yedfeu anhüm ınde’n-nevmi belvâ’d-dünyâ ve ınde’l-mesâ’ mekâyidetü’ş-şeytân ve ınde’s-subhi esvâu ğadabî.
Hz. Ebu Bekir Efendimiz’ den Deylemî rahmetullahi aleyh rivayet etmiş. Şöyle buyuruluyor: Yekûlü’l-lâhu azze ve celle. ''Aziz ve celil olan Allah-u Teâlâ hazretleri buyurur ki;'' Kul li-ümmetike. ''Ümmetine söyle.'' Inde’s-subhi. ''Sabahleyin, 10 defa lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh desinler.'' Ve aşran ınde’l-mesâ’. ''Akşamleyin de 10 defa lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh desinler.'' Ve aşran ınde’n-nevmi. ''Ve geceleyin uykuya yatacakları zaman da 10 defa lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh desinler.''
Demek ki Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz’ e böyle vahy eylemiş. ''Ey Resûlüm! Ümmetine söyle. Sabahleyin 10 defa lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh desinler. Akşamleyin 10 defa lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah desinler. Bir de gece yatacakları zaman 10 defa lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh desinler.''
Uyku esnasında okuduğu takdirde, ne olur?
''Bu okuması ondan dünyanın belalarını defeder.'' Çünkü geceleyin dünyanın maddî-manevi belaları insanın üzerine gelebilir. Neler neler vardır, ne gibi hallere uğrayacağı hiç belli olmaz. Hatta demişler ki; ''Geceler nice hadiselere gebedir.'' Geceleyin ne olacağı belli olmaz. Yatıyorsun; ışık yok, ortalık karanlık. Kurt dumanlı havayı sever. Düşman kötülük yapacaksa geceleyin gelir. Haşarat o vakit çıkar. Yılanı, akrebi çıyanı var, çeşit çeşit olaylara maruz kalabilir. Gündüz olsa, görse kendisini savunur. Yılanı, akrebi vurur öldürür. Daha başka düşmanlara karşı da tedbirini alır. Ama gece mışıl mışıl uyuyor. Hiçbir şeyden haberi yok. 10 defa lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh derse Allah koruyor. Dünyanın belalarını Allah ondan defediyor. Onun için gece yatarken böyle demeye kendimizi alıştıralım. Gece yatarken 10 defa lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh diyeceğiz.
Mânası nedir?
''Güç kuvvet Allah-u Teâlâ’nın elindedir, O’nun dışında güç kuvvet yoktur.'' Allah bir şeyi dilerse yapar, yaptırır. Bir şeyi dilemezse kimse onun dilemediği şeyi yapmaya muvaffak olamaz. Allah seni koruyacaksa kimse sana zarar veremez. Yerine göre, burada söylenişine göre o mânaya geliyor. Onun için dünyanın belalarından kurtulalım diye, yatarken lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhı söyleyeceğiz.
Akşamleyin okunduğu zaman, şeytanın hilelerine karşı korur. Şeytanın hilesi tesir etmez. Akşam oldu mu, henüz alacakaranlıktır. Akşam ezanı okununca daha etraf görünür. Sonra yatsı okunacak, karanlık iyice basacak, uyku vakti gelecek; o zaman insanların çeşit çeşit sıkıntılara uğraması muhtemeldir. Şeytanın hileleri, tuzakları vardır. O arada insan şeytan tarafından kandırılabilir, çeşitli günahlar işleyebilir. O bakımdan akşamleyin de 10 defa lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh desin.
Sabahleyin okunduğu zaman da Allah’ın gazabının en kötü tarzda gelmesi muhtemel ise bile, onu engeller. Sabah okuduğu zaman insan Allah’ın gazabından kurtulur, emniyet içinde olur. Akşam okuduğu zaman şeytanın hilesinden kurtulur, emniyet içinde olur. Gece okuduğu zaman da dünyanın belalarından emniyet içinde olur; huzur içinde yatar, kalkar.
Onun için lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh’ı söyleyeceğiz. Bir hadis-i şerifte; ''Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh arş-ı âlânın hazinelerinden bile değerli bir hazinedir.'' diyor. Manevi bir hazinedir. Ya çok sevap kazandırdığı için bir hazinedir, ya Allah’ın korumalarını celp ettiği için bir hazinedir, ya da insana çok kıymetli bazı bilgiler vermesi yönünden bir hazinedir. Çünkü insan biliyor ki; lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh. ''Güç kuvvet Allah’ındır. Allah’tan gayrının gücü kuvveti yoktur.'' demektir. Allah dilerse korur, ötekilerine bir şey yaptırtmaz. Allah korumazsa aldığı tedbirlerin bir faydası olmaz. Kırk tane kapının arkasına saklansa yine ceza ve bela kendisine gelir. İmanı çok kuvvetlendiren bir cümle.
Onun için sabah, akşam, gece uyku esnasında 10’ar kere lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh’ı söyleyelim. Ayrıca mânasının derinliğini de düşünerek ona nüfuz etmeye çalışalım. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh. ''Allah’tan başka güç kuvvet yoktur. O var, ona dayanırım, ona tevekkül ederim.'' İnsan bu duyguyla hareket etti mi, Allah onu sever korur. Çok hayırlara erdirir. Onun için lütfen mânasına da dikkat ederek söyleyelim.
Dördüncü hadis-i şerif.
Yekûlu’l-llâhu: Ye’bne Âdeme in zekertenî fî nefsike zekertüke fî nefsî ve in zekertenî fî melein zekertüke fî melein efdale minhüm ve ekrame. Ve in denevte minnî şibran denevtü minke zirâ’an ve in denevte minnî zirâ’an denevtü minke bâ’an ve in meşeyte ileyye herveletü ileyke.
İbn Şahin rivayet etmiş -rahmetullahi aleyh-. Bu hadis-i şerifin başka hadis-i şeriflerde aynı mânada başka ibarelerle rivayeti zaten vardır. Yekûlu’l-lâh.''Allah der ki; Allah buyurur ki:'' Ye’bne Âdem. ''Yâ İbn Âdem!'' demektir. Allah ne der ne buyurur? ''Ey Âdemoğlu!'' buyurur. Hepimiz Hz. Âdem’in evlatları olduğumuz için, Benî Âdem’iz.
İbn, çocuk demek. Benî, çocuklar demek. Birisi tekil, birisi çoğul. İbn Âdem! ''Ey Âdem’in oğlu!'' Yâ Benî Âdem! ''Ey Âdem’in çocukları!'' Çoğul sigası ile. Benî Âdem kelimesini biliyoruz da İbn Âdem sözünü bilmiyoruz. ''Ey Âdem’in oğlu olan insan, kişi!'' Biz hepimiz Hz. Âdem atamız aleyhisselam’ın torunlarıyız, ondan geldik, Onun için Âdem’in oğulları, torunlarıyız, onun için Benî Âdem’iz.
''Eğer sen beni kendi içinde, kendi nefsinde, sessizce zikredersen, ben de seni kendi nefsimde, sessiz zikrederim.'' Bir insan oturuyor, sessizce duruyor, acaba şimdi ne düşünüyor?
Ne bileyim ben! İnsanın aklından geçenleri kimse bilemez. Belki içinden ''Allah, Allah'' diyordur. Kendi kendine, kimsenin duyamayacağı, anlayamayacağı şekilde; ''Allah, Allah'' diyordur. Böyle ''Allah Allah'' derse, Allah da onu kendi nefsinde anar. Herhalde sessiz demektir.
İkincisi; ''Ey Âdemoğlu! Sen beni kalabalıkta, kalabalığın içinde zikredersen, ben de seni senin o aralarında zikrettiğin topluluktan daha faziletli, daha kerametli, daha asaletli toplulukların içinde zikrederim.''
Mesela biz şimdi kalksak lâ ilâhe illallâh desek veyahut Allah Allah desek, bir cami cemaati insan Allah demiş oluruz. İçimizden birisi, topluluk içinde zikrediyor, Allah Allah diyor. O zaman Allah o kimseyi; daha hayırlı, daha faziletli, daha asaletli bir zümre içinde zikreder, kendisine yakın has melekleri arasında zikreder. ''Bak bu kulum beni anıyor. Gafil değil, cahil değil, şeytana uymuş değil, şaşırmış değil, imansız değil, beni zikrediyor.'' diye metheder.
''Ey Âdemoğlu! Sen bana bir karış gelirsen, ben sana bir arşın gelirim.'' Burada insanların bildiği mesafe ölçüleri verilmek suretiyle, daha çok olduğunu gözleriyle tecessüm ettirebilsinler, anlayabilsinler isteniyor. Karış şu kadardır. Arşın bu kadardır, karışın birkaç misli fazladır. ''Kul Allah’a biraz yönelirse, Allah’a yaraşır bir iş yaparsa, Allah’ın lütf-u keremi ona kat kat fazla gelir.'' demek. Mecazen böyle anlatılmış oluyor. ''Sen, ey kulum! Bana bir karış gelirsen, ben sana bir arşın gelirim.'' Sözü Allah-u a’lem bu mânaya geliyor.
''Eğer sen bana bir arşın gelirsen ben sana bir kolan gelirim, daha fazla gelirim.''
''Eğer sen bana yürüyerek gelirsen, ben sana koşarım. Sen bana yürürsen, bana doğru yürümeye başlarsan ben sana koşarım.'' Bunlar hep Allah-u Teâlâ hazretlerinin, kullarının anlaması için söylemiş olduğu şeyler. Yoksa Rabbimiz mekândan ve zamandan münezzehtir, fiilleri kulların fiilleri gibi değildir. Leyse ke-mislihî şey’ün.
''Kulumdan küçücük bir gayret olursa ben onu kat kat mükâfatlandırırım.'' mânasında anlayalım diye böyle buyurmuş oluyor.
Onun için demişler ki; ''Kuldan işaret, Hak’tan beşaret.'' Kuldan küçücük bir emare, bir işaret bir pırıltı, bir hareket oldu mu, Cenâb-ı Hak’tan nice nice müjdeler, nice nice lütuflar gelir. Allahu Teâlâ hazretleri kulun kendisine yapmış olduğu küçücük iyilikleri, küçücük taatleri, küçücük ibadetleri kat kat mükâfatlandırır. Bir Lâ ilâhe illallâh diyoruz, cennetlik olmanın sebebi oluyor. Bir Sübhânallah diyoruz, yeri göğü dolduruyor. Yani yeri göğü dolduruyor, mizanı ağır getiriyor. Bir Allahu Ekber diyoruz, nice sevaplar kazanıyoruz. Bir Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh diyoruz nice nice dertler defolup gidiyor. İnsan nice nice hayırlara eriyor. Bunlar kolay şeylerdir ama mükâfatları büyüktür. Kul kolay şeyler yapıyor, mükâfatlar büyük büyük geliyor.
Neden?
Biz küçüğüz, kuluz, naçiziz; ondan. Allah da azametlilerin azametlisi, büyüklerin büyüğü, cömertlerin cömerdi olduğundan lütfundan, kereminden çok çok ihsan ediyor. O, O’na göre. Bizim yaptığımız da bize göre.
''Bağdat’ta ahali susuzluktan kırılıyor, yağmur yağmıyor. Topraklar çatladı, hayvanlar ölüyor. Hadi gelin yağmur duasına çıkalım.'' demişler, toplanmışlar. İbrahim b. Edhem hazretlerini çağırıyorlar; ''Sen de gel ya mübarek! Sen de bir âmin de.'' Hürmet ettikleri bir kimse ama onlara pek iltifat etmiyor. ''Siz kulluğunuzu güzel yapın, o Rabliğini bilir. Sizi susuz bırakmaz.'' diyor. ''Günah işliyorsunuz, suyunuz ondan kesiliyor.'' demek istiyor. ''Siz Allah’ın istediği kul olsanız, Allah sizi susuz bırakır mı?''
Bedevînin birisi geldi; ''Yâ Resûlallah! Susuzluktan, kuraklıktan kırılıyoruz, topraklar çatladı, hayvanlar ölüyor, çocuklar susuzluktan bağırıyor.'' deyince, ''Yâ Rabbi! Su ihsan eyle, yağmur yağdır.'' dedi. Hadis kitaplarında yazıyor ki hava açıktı, masmaviydi. Medine’nin bir tarafında bir dağ adı söylüyor; ''O dağın üzerinden sanki bir atın üzerinde süvariymiş gibi acele bir bulut geldi ve şakır şakır rahmet yağmaya başladı.'' diyor. O sıcakta oraya da rahmet yağdı mı bir güzel oluyor ki tadına doyum olmuyor. Millet öyle kumrular gibi üst üste, altınoluğun altında kalabalıkta ne yapacağını şaşırıyor. Veya Peygamber Efendimiz’ in türbe-i saadetinden gelen suların avluya döküldüğü oluğun altında karıncanın düğünü gibi, herkes; ''Aman oradan gelen sular bizim üstümüze aksın.'' diye şakır şakır ıslanmaktan korkmuyorlar, pek tatlı oluyor.
Gördünüz mü?
Allah’ın sevgili kulu olunca nasıl yağdırıyor. Daha ortada bulut yokken, ortalık masmavi iken, acele bir süvari gelir gibi bir bulut gelmiş, şakır şakır yağmur yağdırmış. Ne kadar yağdırmış? Rivayette o da yazıyor.
Bir hafta! Bir hafta yağıyor da ertesi hafta Peygamber Efendimiz minberde iken bir bedevî diyor ki; ''Yâ Resûlallah! Çok yağdı, bu sefer de felaket olacak.'' Peygamber Efendimiz demiş ki; ''Yâ Rabbi! Çevrelere yağdır.'' Resûlullah’ın edebine bak ki; ''Yağdır yâ Rabbi!'' dedikten sonra ''Kes yâ Rabbi!'' demiyor. ''Çevrelere yağdır yâ Rabbi!'' diyor. Yağmur o zaman öbür taraflara kaymış. Havâlinâ, ''Havalimize, etrafımıza yağdır yâ Rabbi!'' O Peygamber, biz onunla bir olur muyuz?
Bir olamayız tabi. Ama Mekke-i Mükerreme’nin bir imamından bahsettiler. Yine öyle bir kuraklık olmuş, yağmur duasına çıkmışlar. Yaşlı, mübarek bir kimse elini açmış, yine gök masmaviymiş, bir dua etmiş, o daha oradayken yağmur başlamış. Allah, peygamberine de verir, salih kullarına da verir.
Bir şehirde müftülük yapmış olan bir dostumuz vardı, o anlattı. Bir büyük kuraklık olmuş, pamuk tarlaları kurumaya başlamış. Epey bir sıkıntı, devam eden uzun bir kuraklık olmuş. Demişler ki; ''Müftü Efendi! Bir yağmur duasına çıksak.'' ''Çıkalım.'' demiş. Yağmur duası var. Salâtü’l-istiskâ denir. İslâm da yağmur için duaya çıkmak var. ''Çıkalım.'' demiş. ''Cumartesi'' demişler. Cumartesi günü yağmur duasına çıkmak üzere çevre kasabalara haber salmışlar. Cumartesi sabahı olmuş, Müftü efendinin yardımcılarından biri gelmiş. ''Hocam! Biz minibüslerle ahaliyi topladık, yağmur duası yapacağız diye koca meydana davet ettik. Her kasabadan yığınla insan geliyor ama örfî idareden izin almadık, şimdi ne olacak?''
Müftü Efendi arabaya atlamış, dosdoğru bölgenin örfî idare komutanı olan paşanın yanına gitmiş. Tabi il müftüsü gelince, paşa ''buyurun'' diye içeriye almış. ''Paşam!'' demiş, ''Ahali toplandı, siz bizim valimizsiniz, bölgemizin hâkimisiniz. Milleti yağmur duasına çağırdık, herkes sizi bekliyor; buyurun. Sizi almaya geldim.'' demiş. Kurnaz müftü! ''İzin almadım, kusura bakmayın.'' demiyor da lafı böyle değiştiriyor. Hatırınızda olsun, böyle bazı kurnazlıklar iyi olur. Tabi Paşa da ''Aman Hocam! İşim, gücüm var. Hadi benim yerime vekâleten sen oraya git, ben burada işlerimi yapayım, randevularım var.'' demiş. Zaten onun maksadı o; yürümüş, gitmiş.
İkinci mesele; ''Yirminci yüzyılda yağmur duası mı olurmuş?'' diye gazeteler hafta boyu tenkit etmişler.
Niye olmasın? İlim mi mâni? Yok!
Niye olmasın? Yirminci yüzyılda yağmur duası mı olur?
Her zaman olur! Dünyanın yaratıldığı zamandan biteceği zamana kadar her zaman yağmur duası olur. Kul her zaman Rabbine dua eder, şaşkın adam! Niye olmasın? ''Yirminci yüzyılda olmaz.'' ''Peki. Buyur yağmuru sen yağdır o zaman. Gücün yetiyor mu?''
Yetmiyor. O zaman Allah’a dua et. Hık mık! İçinde bir şey var ama ne olduğunu söyleyemiyor. İnancı yok. Yağmur duasından bir şey olur mu?
Olmaz! İçinde ''olmaz'' kanaati var. Bütün hafta boyu yazmışlar çizmişler; ''Olmaz böyle şey!'' diye müftüyü tenkit etmişler, veryansın etmişler. Müftü Efendi bunu bana kendisi anlatıyor: ''Neyse, Paşa’nın izin işini öylece hallettik. Geldik dua edeceğiz. Elimi şöyle dua ettim: 'Yâ Rabbi! Ben senin kusurlu, yüzü kara bir kulunum. Muhakkak ki eksiğim, kabahatim çoktur. Ama sen duaları kabul edicisin. Üstelik bir hafta boyunca bu edepsizler gazetelerde yazdılar, çizdiler, yirminci yüzyılda yağmur duası olur muymuş dediler. Yâ Rabbi! Bu dinsizlerin, imansızların karşısında beni mahcup etme.’ Ortalık berraktı, gökyüzü masmaviydi. Bir bulut geldi, şakır şakır bir yağmur yağdı.''
Allah duaları kabul eder. Allah vardır, vaadi haktır, duaları kabul eder, kullarına lütfeder, günahkârın günahını affeder, yüzümüzün karasına bakmaz. Eğer Allah-u Teâlâ bizim yüzümüzün karasına bakacak olsaydı başımıza taş yağardı. Mahvolurduk. Ama affediyor, mühlet veriyor. ''Tevbe etsinler.'' diye fırsat veriyor. Onun için Rabbimiz bize akıl fikir ihsan etsin de o fırsatları değerlendirip huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varmaya becerelim. Bu iş, onun tevfîkini refik etmesiyle olursa olur. Sevdiği işleri yapalım, huzuruna sevdiği kul olarak varalım, inşaallah.
Yekûlu’l-llâhu’bne Âdeme’zkurnî hiyne tağdabü ezkürke hiyne ağdabu ve lâ emhaguke fî men emhaku.
Allah-u Teâlâ hazretleri; ''Ey Âdemoğlu!'' diyor. ''Kızdığın zaman beni zikret. Sinirlendiğin, kızdığın, gazap ettiğin zaman beni zikret, beni hatırla, beni yâd et. Ben de gazap zamanında seni hatırlayayım, yâd edeyim, zikredeyim. Ve o zaman mahvettiğim, helak ettiğim insanlar arasında seni helak etmeyeyim.''
Muhterem kardeşlerim! Allah-u Teâlâ hazretleri ''Ben’i zikret.'' buyurmuş. Zikir Allah Allah demek veya esmâü’l-hüsnâdan birisini söylemek suretiyle olur. Zikir, bir de hatırlamak mânasına gelir. Mesela hatıra olarak bir kimseye mendilini verirsin, buna tezkâr derler. ''Hatırlatıcı, zikrettirici bir hediye, hediyelik eşya.'' mânasında. Bir ''hatırlamak'' mânasına genel mânası var. Bir de ''tekrar tekrar söylemek'' mânasında zikretmek mânası var. İkisi de buraya uygun düşüyor.
Sinirlendin, asabın bozuldu, gazaplandın, kalktın. ''Dur bakalım şimdi patlayacak, bir şey olacak.'' diye etraftakiler sana bakıyorlar.
O zaman ne yapacaksın? Zikret!
Nasıl zikredeyim?
Lâ ilâhe illallâh de, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh de. Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammed de, Allah Allah de, Yâ Latîf de, Yâ Rabbi de. Ne diyeceksen. Dikkat ederseniz dedelerimiz örf olarak bize bunu yerleştirtmişler.
Birisine kızdık mı ne deriz?
Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh. Aslında zikrediyoruz ama biz onu kızgınlıkla karşı tarafı yiyecek gibi söylüyoruz. ''Şimdi gelirsem kafanı patlatırım.'' mânasında söylüyoruz. Ama dikkat edilirse lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh diyoruz. Demek ki dedelerimiz bize doğru öğretmişler, sinirlendiğimiz zaman netice itibariyle lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh demeyi öğretmişler. Biz işin farkında değiliz. İpleri kaçırmışız. Ne olduğunu unutmuşuz.
Millet lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh’ın mânasını bilmiyor. İnşaallah ne demek, mânasını bilmiyor. İnşaallah, ''Allah dilerse'' demektir. ''İnşaallah yarın öğleyin Eminönü’nde camide seninle buluşalım.'' ''Bana doğru söz ver.'' diyor. ''Verdim ya işte!'' ''Ama inşaallah diyorsun.''
İnşaallah demeyi ''Belki gelmem.'' mânasında sanıyor. İnşaallah demek; ''Başıma taş yağmazsa, arabam arıza yapmazsa, ölmez sağ kalırsam, Allah müsaade ederse geleceğim.'' demek. İnşaallahın mânasını bilmediği için; ''Sağlam söz ver.'' diyor. ''Sağlam söz versem ne olacak? Sağlam söz veririm, yolda bir trafik hadisesi olur; polis alır götürür, akşama kadar çıkamam. Bu elimde olan bir şey değil ki. Benim ertesi gün Eminönü’ne gelebilmem için, her şeye gücümün yetmesi gerekir. Benim her şeye gücüm yetmiyor ki. Ben Allah’ın âciz bir kuluyum. Nice nice mânileri atlayarak, Allah nasip ederse gelirim. Onun için inşaallah demem gerekiyor.'' Millet onun farkında değil. İnşaallah’ın mânasını bilmiyor. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh’ın mânasını bilmiyor. Lâ ilâhe illallâh’ın mânasını bilmiyor.
Bizim akrabalardan birisi vardı. Biraz kızdı mı lâ ilâhe illallâh derdi. Kendisini ne güzel alıştırmış, lâ ilâhe illallâh diye zikrediyor. Veyahut biraz kızdık mı, Allah Allah! diyoruz. ''Kızacağım, birazdan tepem atacak.'' der gibi. Bu durumda karşı taraf hemen çekinir. Ama aslında zikrediyoruz. Demek ki dedelerimiz iyi şeyler öğretmiş. Örf ve âdet olarak güzel şeyler öğretmiş. Bunların şuuruna erelim. Gazaplandığımız zaman Allah’ı zikredeceğiz.
Bir; böyle dille zikretmek, bir de hatırlamak. Allah insanları görüyor. Allah insanları ahirette bu dünyada yaptıklarından dolayı cezalandıracak veya mükâfatlandıracak. ''Ben şimdi kalkarsam, kızgınlıkla yerdeki koca kayayı alıp da karşıdaki adamın kafasını patlatırsam, onun kafasını delersem, çatlatırsam veya öldürürsem ahirette katil olarak Allah’ın cezasına uğrarım.'' diye insanın hatırlaması da gerekiyor. Veyahut şöyle hatırlaması gerekiyor: ''Yâ Rabbi! Bu haksızlık yapıyor, görüyorsun. Sen’in için, sana olan saygımdan, kulluk bağlarımdan dolayı taşkınlık göstermiyorum, sabrediyorum. Sen benim hukukumu koru.'' ''Sinirlendiğiniz zaman Allah’ı anın.'' diye Rabbimiz bize emrediyor, Peygamber Efendimiz bildiriyor:
''Ey Âdemoğlu! Gazaplandığın, sinirlendiğin zaman beni zikret ki ben de gazaplandığım zaman seni zikredeyim, helak ettiğim kimseler arasında seni helak etmeyeyim. Sen burada beni dinlersen, benim hatırım için aşırı iş yapmazsan, zulmetmezsen, haksızlık ve gadir yapmazsan ben de ahirette seni affederim. Helak ettiğim insanların arasına sokmam. Onlardan ayrı muamele ederim, cennetime sokarım.''
Pratik olarak aklınıza yerleştirin, sinirlendiğimiz zaman zikredeceksiniz. Ya lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh ya lâ ilâhe illallâh yahut Allah yahut sübhânallâh veya hasbünallah ve ni’me’l-vekîl. Bunların hepsi zikirdir, böyle zikredeceksiniz. Ama bunu alışılmış bir âdet olarak değil de mânasını düşünerek yaparsanız o zaman Allah sizi ahirette gazabına uğratmayacak, demektir. Gazabına uğratıp helak ettiği insanlar arasında etmeyecek, lütfuna ereceksiniz demektir.
Allah bize kızdığımız zaman sevdiğimiz zaman, her zaman Rabbimizin rızasını gözetmeyi nasip eylesin. Güzel huylar nasip eylesin, huzuruna vardığımız zaman bize rahmetiyle muamele eylesin. Cennetiyle cemaliyle bizleri müşerref eylesin.