10.01.1988 - Zikir, Şükür, İbadette Allahtan Yardım İstemak, Kuran Okumak, Tebliğ ve İrşad

10.01.1988 - Zikir, Şükür, İbadette Allahtan Yardım İstemak, Kuran Okumak, Tebliğ ve İrşad
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Muâz b. Cebel radıyallahu anh’a diyor ki;
Vallâhi innî le uhibbuke.
Peygamber Efendimiz üç kademeli, takviyeli, te’kitli bir ifade ile [söylüyor]. Vallâhi. Bir kere yemin ediyor. Vallâhi innî. “Hiç şüphe yok ki ben…” Le ehibbuke. “Muhakkak ki seni severim!”
Resûlullah’ın böyle hitabına mazhar olan o mübarek zâta ne mutlu, Allah şefaatine nail eylesin. Bizi de Resûlullah’ın sevdiği ümmetlerden olmaya muvaffak eylesin.
Vallâhi. “Muhakkak ki ben seni mutlaka ve mutlaka seviyorum, severim yâ Muâz!” Lâ tedaanne fî dübüri külli salâtin entekûle. “Sana her namaz kıldığın zaman o namazın arkasından şu sözleri söylemeni tavsiye ederim:”
Neymiş yemin ederek, sevdiğini bildirerek her namazın arkasından tavsiye ettiği sözler?
Sizler de yazarsınız, ezberlersiniz, iyi olur. Biliyorsanız ne mutlu!
Allahümme einnî alâ zikrike ve şükrike ve hüsni ibâdetike.
Mânası: “Ey Allah’ım, Rabbim, bana seni zikretmekte yardım eyle. Sana şükretmekte yardım eyle, sana güzel ibadet ve kulluk etmekte bana yardım eyle!”
Allah’a güzel ibadet etmekte, kulluk etmekte, Allah’a verdiği nimetlere şükretmek hususunda ve Allah’ı layıkıyla zikretmek hususunda yardım isteniyor.
Kimden yardım isteniyor?
Her türlü gücün kuvvetin sahibi, kâinatın Halikı, bizim yaratanımız, yaşatanımız, Râzıkımız, Rezzak-ı âlem, kâdir-i mutlak olan Rabbimiz Teâlâ hazretlerinden isteniyor. Başka kimden istenir ki?!..
Başkasından istesek Allah istemese alabilir miyiz?
Günde 40 defa, beş vakit namaz içinde 40 rekâtta; İyyâke na’budu ve iyyâke nesteîn, “Ancak sana ibadet ederiz, başkasına değil, ancak senden yardım isteriz yâ Rabbi!” diyen insanlar olarak zaten ne diye başkasına el açalım, niye avuç açalım, niye yüzsuyu, niye gözyaşı dökelim, niye önünde el pençe divan duralım ne diye dalkavukluk edelim ne diye medet umalım?!.. Ona da Allah veriyor. O bütün o eline geçmiş olan nimetleri kendisi mi imal etti, kendisi mi sahip oldu? Allah ona vermiş. Ona verdiği gibi bana da verir.
Allah’tan isterim, gayrıdan istemem. Allah’a bağlanırım, gayrıya bağlanmam, Allah’ı severim, Allah’ın sev dediklerini severim, gayrı ya metelik vermem. Allah’ın say dediğini sayarım, hürmet et dediğine hürmet ederim, gayrıya kulak asmam. Zerre kadar kıymet vermem. “Babana-anana hürmet et!” demiş; baş üstüne, hürmet ederim. “Hocana, alime hürmet et!” demiş; baş üstüne, hürmet ederim. Büyüklere saygı göstermeyi tavsiye etmiş; baş üstüne, saygı gösteririz.
Ama ciğeri beş para etmeyen bir kimseye, zengindir diye iltifat edilmez, hürmet edilmez. Peygamber Efendimiz;
“Bir Müslüman bir münafığa Yâ seyyidî -Ey efendim- dese Arş-ı Âlâ zangır titrer!” diyor. Vay, Seyyidî, “efendim” demek. Allah’ın sevmediği bir kimseye “efendim” dedi bu diye Arş-ı Âlâ zangır titrer, diyor.
Onun için insan sözüne dikkat etmeli. Kime “efendim” denilecek, kime denmeyecek… Çünkü edepsize hürmet edersen edepsizliğinde şımarır, ileriye gider. Zalimlerin zulmünü yapabilmesi kendi başlarına değildir, etrafındaki destekçiler ve dalkavuklardandır. Şaşıranların, sapıtanların şaşırması, sapıtması etrafındaki dalkavuk halkadan dolayıdır. Etrafına almışlardır; gerçekleri göstermezler, söylemezler; o edepsizliği yapar durur. Bir Allah’ın kulu da çıkıp da dobra şu şöyledir demez, demediği için o bilmez. Bilmez, bilmez; kafasını küt diye vuruncaya kadar, acı gerçeklere burnu çarpıncaya kadar öyle gider!
Onun için Müslüman kime iltifat edecek, ne sebeple iltifat edecek, kimden isteyecek, niçin, nasıl, ne kadar isteyecek, ne yolla isteyecek? Hepsinin ölçüsü var, hesabı var. Dinimizde yeri var veya yeri yok: Öyle yapmanın yeri var, o tavsiye edilmiş; böyle yapmanın yeri yok, o yasaklanmış, tavsiye edilmemiş.
Allah’tan isteyeceğiz, tamam.
Tamam da Allah’tan istemek hususunda hiçbir itirazcı olmaz da pratik hayatta böyle yapmıyoruz! Normal yaşantımızda camide bu söze kimse itiraz etmez de hayatında bunu tatbik eden yok! Herkes nice nice hesaplar yapıyor, nice nice dümenler çeviriyor, oyunlar yapıyor, nice nice yalan yanlış, eğri büğrü işlere bulaşıyor.
Şaire bakın ne diyor?
“Ben seni methetmezdim, övmezdim, senin için şiir kaside yazmazdım ama ne yapacaksın ki viran olası hanede evlâd-u iyâl var!”
İstemiyor ama evinde çoluk çocuğu besleyeceğim diye ötekisine dalkavukluk yapıyor; bu münafıklık alameti! İçinden istemiyor, sonra şiir yazıyor, yazma! Sırtına ip al, urganı al; odun topla sat, gene birisinden isteme!
“Ama o zaman çok rahat edemem, o adam bir kese verir, iki kese, beş kese verir…” filan diye yapıyorlar.
Allah’tan isteyeceğiz, gayrıdan istemeyeceğiz. Allah verir.
Peygamber Efendimiz neler istenmesini tavsiye ediyor?
“Yâ Rabbi Zikrine, bana yardım et!”
Hepimizin Allah’ı zikretmemiz lazım, ama zikir en sevaplı ibadet ve en kolay ibadet olduğu hâlde şeytan insanı zikirden alıkoymaya çalışır. En sevaplı ve en kolay ibadet!
Ağzın Allah dediği zaman bir yorgunluk mu oluyor?
Akşama kadar insanlar dır, vır vır dünyanın gevezeliğini yaparlar; Allah demeye gelince bucak kaçar. Bağdat İlâhiyat Fakültesi’nden aldığı diplomaları önümüze serer, Kahire el-Ezher Üniversiteleri… Aldığı diplomaları önümüze serer, bin bir bahane arar bulur ya…
Allah Kur’an’da emretmiyor mu? Emrediyor!
Resûlullah Efendimiz söylemiyor mu? Söylüyor!
Allah’ın zikrinden ne kaçıyorsun?
Allah’ın emri, farzı! Allah’ı zikretmek farzların başında gelir, evvel gelen farzdır. İnsan zikredemez!
Niye?
En sevaplı ibadet olduğundan şeytan ille bir bahane bulur; aldatır, kandırır, meşgul eder… Olmadık bir şeyden akşama kadar vakit geçirir de 10 dakika şurada otur da sübhanallah de elhamdülillah de Allahu ekber de lâ ilâhe illallah de aşk ile şevk ile Allah’ın adını an!.. Ona yanaşmaz:
“Vaktim yok; tren kaçacak, otobüs gidiyor, ders çalışacağım...”
Çocuğa onu söylediğin zaman dersin başına gider. Ondan sonra bakarsın yine oyuna gitmiş ama söylediğin zaman kaçar. Şeytan herkesin damarına göre bir oyun bulur.
Şeytanın oyunları bitmez, tükenmez. Sonsuz hilesi vardır. Bir hileyi ona tatbik eder, öteki hileyi başkasına tatbik eder. Zikirden kaçırtır. Zikirden kaçırtınca da Allah o kula sevap vermez. Zikrinden kaçmak münafıklık alâmetidir, sevmez; günaha girer. Allah-u Teâlâ hazretleri de ona rahmetiyle muamele etmez.
“Ne olacak şimdi benim halim? Şeytan beni aldatıyor!..”
Rabbimiz zikretmeye sevap veriyor ama şeytan aldatıyor, ne olacak?
Yine yardım onda! Her çaresizin çaresâzı Allah’tır. Çaresiz kalmış!
“Hiçbir çarem yok, bütün tedbirlerim bitti tükendi, şimdi tiril tiril ortada kaldım…”
“Şimdi işim Allah’a kaldı!” diyorlar.
Şaşkın! Daha önce başkasında mıydı? “Şimdi Allah’a kaldı!” diyor.
“Onun işi Allah’a kalmıştır!” Ya senin işin kime kaldı?
Ali’ye, Veli’ye Hasan’a, Hüseyin’e, müdüre, bakana mı kaldı?!.. Senin işin de Allah’a kaldı, lâfa bak.
“O Allahlık bir adamdır!” Sen nelik bir adamsın?!..
Yalan yanlış şeyler...
Allah’tan istiyoruz: “Yâ Rabbi ben bittim, hiçbir şeyim yok, çare de bulamıyorum, perişanım, medet yâ Rabbî…”
Medet ne demek?
“İmdat et yâ Rabbi, yardımıma yetiş yâ Rabbi!..” demek.
Bir insan hiç çaresi bulunmasa, şu naneyi yemiş, bu haltı karıştırmış, şu işi, şu fenalığı yapmış, şu kadar insanı darıltmış, küstürmüş, hatta onu asmış bunu kesmiş filan…
“Ne olacak?!.. Şimdi çaresiz… Günahlara battı, bu adam ne olacak?”
Bir çaresi var, bir çaresi var: Allah’a dönecek!
“Şimdi bu kadar günahtan sonra Allah affeder mi?” Eder!
İnnellâhe yağfiru’z-zünûbe cemi’â. Ayet-i kerime,
Allah günahların hepsini toptan affeder, siler, tertemiz olur; hadi sil baştan! Yeni baştan, yeni hayata gelmiş gibi buyur, diyebilir.
99 tane adam öldürse yüzüncüyü de öldürse -cinayete teşvik etmiyoruz ama Peygamber Efendimiz Allah’ın rahmetinin genişliğini hadis-i şerifleriyle böyle bildirmiş- Allah’ı tanıdı mı, bildi mi günahını hatasını anladı mı yine Allah affeder.
O bakımdan; “Yâ Rabbi zikrini yapamıyorum, ibadetine gelemiyorum, yâ Rabbi kusurum çok, şeytan beni aldatıyor…”
Çare? Yine Allah’a iltica edeceğiz.
Einnî alâ zikrike. “Yâ Rabbi! Zikrini eda etmekte, seni anmakta, zikretmekte, yâd etmekte, seni hatırımda tutmakta, seni dilimden düşürmemekte bana yardım et! Dünyanın etrafımdaki çeşit çeşit fâni şeyleri aldatmasın!..”
Dünyanın her işi için bin bir türlü imkân var; ahiretin işine gelince yok! Sabahtan akşama kadar dünya peşinde koşarlar ama ahiret çalışması yok… Aldanıyorlar, aldanıyoruz! İnsanoğlu, bizler, kardeşlerimiz, kendi kendimiz!..
“Hocam, uzun zamandır aldığım zikirleri yapamıyorum…”
Yaptırtmıyor. Dervişe de yaptırtmıyor. Çünkü zaten o öyle biraz sevaplı iş yapmaya başlayan bir insan gördü mü şeytanın beyninin tası atıyor; “Bu şimdi sevap kazanacak, cennete gidecek. Ben cehenneme giderken bunun cennete gitmesine benim içim razı gelmiyor!” diyor. Onu cehenneme düşürmek için bütün hilelerini yapıyor.
Sabahleyin avenesini toplarmış, herkesi bir yere görevlendirirmiş. Akşamleyin de dönünce en iyi şeytanlığı hanginiz yaptıysa size, en iyinize şu tacı giydireceğim. Sayın bakalım kötülükleri, günahları, işlettiklerinizi, filan diye sorarmış. Sabah gönderiyor, akşam da rapor alıyor. Hem de en büyük şeytanlığı yapanları taçla mükâfatlandırılıyor. Hadis-i şerifte öğreniyoruz.
“Ben şu haltı karıştırttım, ben şu işi yaptırttım…”
“İyi iyi, tamam bir şeytanlık yapmışsın ama yeterli değil bu tacı sana vermiyorum.”
En sonunda bir tanesi;
“Ben karıyla kocanın arasına girdim, birbirlerine darılttırdım, yuvayı bozdum…”
“Ente ente, tamam, aradığım adam sensin. Bu şeytanlık tacını giy!”
Onun başına giydirirmiş. Ara bozmak, yuva yıkmak şeytanın işi!
O bakımdan o büyük düşmana karşı yardımın büyük elden gelmesi, Allah’tan gelmesi lazım. Onun için; “Yâ Rabbi, seni zikirde bize yardım et!”
Bu zikirden ne olacak? Ne olacağı var mı?
Bir kez Allah dese aşk ile lisân
Dökülür cümle günah misli hazân.
İnsan bir kere içi yana yana, aşk ile Allah dese; günahlar sapır sapır dökülür. Bu, öyle bir söz. Bir lâ ilâhe illallah dese cenneti hak ediyor. Cennetin bedeli:
Semenü’l-cenneti lâ ilâhe illallah. “Cennetin pahası, bedeli, duhuliyesi lâ ilâhe illallah.”
Ne güzel! Ne kadar kolay ne kadar basit! Şeytan ne kadar usta bir aldatıcı ki insan bu kadar basit şeyi yapsa cennete girecek; yaptırıp da insanı sokturtmuyor, aldatabiliyor. Bu kadar kolay! Elini bir uzatsa hop, kapısının halkasına yapışacak; içeriye girecek. Elini uzattırmıyor.
“Yâ Rabbi sen bize seni zikretmekte yardım et. Yardımcı ol!” diyoruz.
Ve şükrike. “Yâ Rabbi, sana şükürde bize yardım et!”
Rabbimiz çeşit çeşit nimetler vermiş. Sonsuz, saymanın imkânı yok! Bir kere bizim ayakta durmamız, sıhhatli durmamız, milyonlarca nimetten dolayı: Kalbimiz çalışıyor, damarımız tıkanmamış: gözümüz görüyor, kulağımız, midemiz sağlam, ağrımız sızımız yok…
Bir dişimiz ağrısaydı feleğimizi şaşırırdık.
“Hocam Ben Pazar günü dersine gelemedim.”
Niye? “Dişim fena ağrıyordu, yattım kaldım. Bir diş ağrısı…”
32 tane diş var, bir tanesi bir ağırdı mı insan 31 taneyle iş göremiyor!.. 32 tanesi de sağlam olacak; göz sağlam olacak, kulak sağlam olacak, el, ayak sağlam olacak…
“Biraz kırgınlık var üzerinize âfiyet, ben bugün gelmeyeyim, yatayım…”
Yatıyor aşağıya… Bir insan zaten milyonlarca nimetten, milyonlarca nimetin toplanmış olması sonucundan dolayı ayakta duruyor.
Ondan sonra Allah rızık vermiş, akıl fikir vermiş, evlat vermiş, mal vermiş, memleketimize çeşit çeşit güzellikler vermiş… Suudi Arabistan’a gidiyorsun, güneşten yanıyorsun; yukarıya gidiyorsun, soğuktan donuyorsun! Bizim memlekete özel ikram... Havası güzel, suyu güzel, meyvesi güzel, tatlı, sebzesi güzel… Her şeyi güzel; yalnız, biz adam değiliz! Biz bu ortalığı berbat etmek için var gücümüzle çalışıyoruz. Tepmeye alışmışız, Allah’ın verdiği nimetleri nasıl tepeceğiz diye çalışıyoruz.
Allah’ın verdiği bunca sonsuz nimetin şükrü lazım değil mi?
Lazım! “Kaleminizi rica edebilir miyim, yanımda kalem yokmuş telefon numarası yazacağım da?” diyorsunuz. Kalemini veriyor, yedi tane rakam yazıyorsunuz. “Buyurun, teşekkür ederim.” diyorsunuz.
Ne olacak, yedi tane rakam yazdın, kaleminin mürekkebi mi bitti?
Olsun! Ayıp olur, teşekkür etmek lazım! Küçük bir şey olsa teşekkür ediyoruz! Peki, küçük bir şeye bile bir Allah’ın âciz, naçiz yaratığına, kuluna teşekkür ediyoruz, etmemizi de zaten dinimiz emrediyor.
Bütün bu nimetleri toptan bize veren Allah’a?!..
Ona bir şey yok!.. Bizim halimiz böyle! Ufacık tefecik şeylere bin bir teşekkür. Radyoyu açıyor, telefon ediyor; çok teşekkür ederiz, çok güzel şarkılar koydunuz, teşekkür ederiz... Olmadık şeylere bin bir tane teşekkür ama Allah’ın bütün büyük toptan nimetlerine, sonsuz nimetlerine teşekkür yok!
Neden? Bu da şeytanın bir başka oyunu! Birisi;
“Allah bize ne verdi ki!” demiş. Anlaşılan, siyasî bir şahıs tapu vermiş de “O bize tapu verdi, Allah bize ne verdi!..” demiş. Lâfa bak! Ömür verdi, onca yıl yaşattı, sulh, sükûn içindesin, sağsın, esensin…
Memleketimizde hiç olmazsa, hiçbir şey olmasa insanın nice nimetleri vardır. Su vardır; şırıl şırıl sularımız vardır elhamdülillah. Otlar vardır; bazen kadınlar çayırlarda dolaşıyorlar, ellerinde bıçak, topluyorlar… Tamam, gayet güzel otlar.
Neler yoktur?
Birisi bir tapu verdi, o tamam oluyor da Allah bize neler neler veriyor!..
“Ne verdi ki? Bunu da yapacaktın bana!..” Böyle edepsizce sözler.
Birisi de bir akrabasından, sevdiğinden, yakınından, bilmem neden [kaybediyor]… Adam ağzını açıyor, gözünü yumuyor Allah’a küfrediyor! Küfran-ı nimette bulunuyor. Ne olacak, herkes dünyada kalsa daha mı iyi?
Ölüm bile bir nimet! Zaman geliyor insanın ölmesi lazım. Sırası gelince gitmesi lazım. Normal bir şey. Hem öbür taraf daha güzel olduktan sonra insan niye burada dursun! Öbür taraf daha güzelse ben burada ne yapayım ne işim var? Bir an evvel gitsem de buradan; çamurundan, sıkıntısından, dedikodusundan kurtulsam diye insan öbür tarafı özler.
Onun için şeytan şükrettirtmiyor, nimetleri göstertmiyor. Mukayese et bakalım; kendinden aşağıdaki insanlarla, dünyanın öbür yerlerindeki insanlarla kendini mukayese et; Lübnan’da olsaydın ne yapacaktın, Irak’ta olsaydın ne yapacaktın?...
Benim karşımda genç kardeşlerin hiçbirisi olmazdı. Irak’ta ben olmazdım ki… Beni de alır cepheye sürerdi, sadece yaşlılar, cephede çarpışamayacak olanlar kalırdı. Harp yok, darp yok, elhamdülillah oturmuşuz ne güzel hadis-i şerif dinliyoruz, Peygamber Efendimiz’ in mübarek sözlerini dinliyoruz, ne güzel! Afrika’da olsaydın, Habeşistan’da veyahut Eritre’de veyahut Nijerya’da; suyun akmadığı, yağmurun yağmadığı, toprağın çatladığı, meyvenin olmadığı, otun bitmediği çöllerde olsaydın…
Çocukların kemik yığını gibi, bir torba kemik halinde kalsaydı, derisi kemiğine yapışmış olsaydı ne yapacaktın?
Hocam elhamdülillah, bizim memlekette öyle şeyler yok, Allah selamet versin, filan...
Bak nasıl yavaş yavaş anlamaya başladın. İnsan mukayese etti mi, daha başkalarıyla mukayese ettiği zaman anlar.
Ben Avrupa’dan geliyorum; memleketimiz elhamdülillah Avrupa’dan daha güzel. Her şeyimiz, her türlü imkânımız var. Biraz gayret etsek hepsini geçeriz. Biraz, kimseden bir şey istememeyi öğrensek, biraz babayiğit, biraz mert olsak, biraz dedelerimiz gibi olsak; her şeyimiz var, elhamdülillah!
Kardeşin birisi anlatıyor:
“Fransızlar Isparta’ya geliyor, Isparta gülyağı fabrikasında makinenin başında bekliyorlar. “Gül yağını alıp gidiyorlar.” diyor. Kendi ülkelerinde denemişler, olmuyor, dünyanın başka hiçbir yerinde olmuyor. Isparta’da olan gül başka yerde olmuyor ve bu gül yağı da her türlü parfümün anası, esası. Allah vermiş. Beni atölyesinin kapısından içeri sokmaz, ben Fransa’ya gitsem fabrikasının kapısından içeri sokmaz. Sen onu tezgâhının başına, ta can damarı yerine nasıl sokarsın?
Sokma! “Kapıda sırada bekle bakalım!” de.
En kıymetli malımızı bile ucuz alırlar. Gelirler, tepemize dikilip alırlar. Oyun üstüne oyun ederler, kendi şeylerini bize pahalı pahalı satarlar.
Her şeyimiz güzel, kıymetini bilmiyoruz. Onun için Allah güzellikleri görmeyi, anlamayı nasip etsin.
“Şu kumaş nasıl?”
Bu kaba… Bunun içinde naylon var, biraz katışık…
“Şu nasıl?”
Bu halis, yumuşacık, görmüyor musun bak sıcacık, ne güzel tam yün, hiç eksiksiz!”
Müslümanın güzelliği anlaması lazım!
İnnallâhe cemîlün yuhibbu’l-cemâl. “Allah güzeldir, güzelliği sever.”
Müslüman da güzelliği anlayacak, hangi şey güzeldir bilecek, sevecek ve güzel olan, nimet olan, hoş olan şeye de şükredecek!
“Yâ Rabbi çok şükür, bunu bana vermişsin, elhamdülillah…”
Derin simsiyah olsaydı ne yapacaktın?
Hiçbir şey yapamazdın. Allah böyle yaratmış, ne yapayım diyecek, boynunu bükeceksin. Allah elhamdülillah gül gibi yaratmış. Bizim memleketimizin ahalisi böyle.
Hacda zavallı Yemenlileri filan görüyorum, çintili çintili bacakları, ufacık tefecik; dördünü beşini bir torbaya koysan sırtına alıp götürürsün.
Elhamdülillah... Nereden baksan Müslümanla da mukayese etsen başka yerle de mukayese etsen, başka insanlarla da mukayese etsen çok güzel!
“Ama filanca adam benden daha zengin…”
Yukarıya bakma! Sonra sen o zenginin yanına gitsen belki o da sana özeniyordur.
Ben hatırlıyorum: Hamal eline yarım ekmeği almış, ortasını kestirmiş içine [bir şeyler] koydurmuş, hart hurt ısırırken, şeker hastası olan bir zengin, fabrikatör uzaktan görmüş. Demiş ki:
“Şunun şu sıhhatli yemek yemesini elde etmek için bütün servetimi vermeye razıyım!”
Şeker hastası, bir şey yiyemiyor. Zengin, zenginin de kendine göre derdi var.
Dertsiz insan olur mu?
Dertsiz insan olmaz! Ya hastalık olur ya çocuğunda çoluğunda bir şey olur ya işinde bir problem olur ya -Allah etmesin- daha başka bir şey olur.
Sen kendinden aşağıdakilerle mukayese et, içinde bulunduğun nimetleri gör, güzellikleri sez, sevildiğini anla, Allah’ın ikramına mazhar olduğunu bil; “Yâ Rabbi, çok şükür!” de.
Şeytan aldatırken, bizi kışkırtırken bu nasıl olacak?
Komünistler sınıf mücadelesi yapmak için gelirler kışkırtılar kışkırtılar; nasıl olacak?
Ancak Allah yardım edince olacak, çünkü şükretti mi, şükrettiği zaman nimet artıyor:
Le in şekertüm le ezîdenneküm. “Bir nimetin kadrini bilip de şükrederseniz Allah o nimeti arttırıyor!”
Artması var; kâr ediyorsun, sonunda büyük kâr var.
Şükretmediğin zaman?
Bir kere teşekkürünü yapmamış oluyor. Ondan sonra nimet artmıyor, sonra kıymeti bilinmeyen nimet elden gider! Çeşit çeşit zararları var.
Bana bu şükrü kim yaptırtmıyor? Şeytan yaptırtmıyor, nefis yaptırtmıyor…
Kim yardım edecek? Allah yardım edecek!
“Yâ Rabbi, senin verdiğin nimetleri anlamayı bana nasip et, şükretmeyi nasip et, seni zikretmeyi nasip et!” Resulullah Efendimiz bunu öğretiyor.
Hüsni ibâdetike. “Sana güzel kulluk ve ibadet etmekte de bana yardım et!”
Çünkü sen buraya gelmişsin namaz kılıyorsun, öteki arkadaşın da gitti kahvehanede kumar oynadı. İsterse kazansın, 100 bin lira kazandı eve döndü, diyelim. Senin arkadaşın kahveye gitti 100 bin lira arkadaşlarını kumarda yuttu, cebine koydu geldi. Sen de camiye geldin, tek dizin üstünde Peygamber Efendimiz’ in hadis-i şeriflerini dinledin eve döndün.
Kim kârda?
Camiye gelen kârda, ibadet yolunda olan, Allah’ın sevdiği hâl üzere olan kârda! Ötekisi isterse milyonlar, milyarlar kazansın, isterse Karun kadar zengin olsun, isterse Firavun’un mülkünü versinler isterse Mısır’a sultan olsun... Kıymeti yok; kıymet Allah’ın sevdiği bir hâl üzere olmak, ibadeti üzere olmak.
Bir insan sabahtan akşama Allah’ın yolunda vaktini geçirebilmiş mi?
Tamam. Allah’ın en büyük nimetine mazhar olmuştur.
Sabahtan akşama günaha girmiş mi?
Boynundan büyük; en büyük cezaya uğramış. Bir kere günah işledi mi; cezaya uğramış, kim bilir ne edepsizlik yaptı ki Allah ona yardım etmedi de o günah işledi. Onu kurtarmadı, o da günahlara daldı. Şimdi nasıl temizleyecek.
İnsanın kızması kolaydır, tetik çekmesi, adam öldürmesi kolaydır; bir nişan alırsın biraz da daha önceden talimin varsa tetiği bir çekersin, karşındaki adam devrilir, bir ömür bir anda gider. Hadi temizle bakalım! Git üstüne yat, yanaklarından öp, sarıl…
“Yâ ben seni öldürmek istememiştim, sen benim eski arkadaşımdın, ne olur kalk da şu boyunu göreyim, bir söz söyle, bir kelam et…”
Geri gelmez. Bitti. Bir anlık bir kurşunla iş bitiyor. Günahın temizlenmesi zor! Onun için insan günah işledi mi geçmiş ola! Hâli kim bilir ne olacak! İbadette oldu mu ne mutlu! Çok şükür ki o gün ibadette olmuş da Allah yolunda yürümüş. Rabbimiz Teâlâ bize kendisine güzel kulluk etmekte yardım etsin.
Para esas değil, mevki makam esas değil… Allah’ın ibadeti yolunda olmak esastır! Rabbimiz kendisini anıp zikretmekte, verdiği nimetlere şükretmekte, kendisine güzel ibadet etmekte bize yardım eylesin. Ve biz de bu şuuru her an tazelemek için Peygamber Efendimiz’ in o sevdiği sahabesi “Vallahi yâ Muâz! Ben seni muhakkak ki çok seviyorum, sana tavsiye ederim…” diye sevdiği Muâz radıyallahu anh’a öğrettiği bu tavsiyeyi biz de tutalım.
Biz de her namazın arkasından; Allahümme einnî alâ zikrike ve şükrike ve hüsni ibâdetike diyelim ve o şuura sahip olalım. Ortalıkta o şuurla gezelim; şuursuz dolaşmayalım. Yaptığımız işler bir akla mantığa, bir sisteme dayalı olsun inşallah.
Yâ Muâz, inne’l mü’mine kayyedehu’l-kur’ânu an kesîrin min hevâ nefsihî.
Peygamber Efendimiz;
“Ya Muâz! Hiç şüphe yok ki Kur’ân-ı Kerîm mü’min kulu, nefsinin hevasının çoğundan meneder. Kur’ân-ı Kerîm onu nefsinin yolunda sürüklenip gitmesinden alıkoyar!”
Kur’ân-ı Kerîm’in insanı koruma kabiliyeti vardır; yanlış yola gitmeme, nefsinin peşinde sürüklenmeme yolunda öyle bir hassesi vardır.
O zaman ne yapmamız gerekiyor?
Kur’an okumamız, Kur’ân-ı Kerîm’i okumamız gerekiyor. Yalnız bu mübareklerin Kur’an okuyuşuyla bizim Kur’an okuyuşumuz arasında çok büyük farklar var. Bir kere lisan farkı var! Muâz radıyallahu anh Kur’an okuduğu zaman nasıl okuyordu kim bilir?.. Allah şefaatine erdirsin. Gözlerinden inci gibi yaşlar döküyordur, duygulanıyordur, ağlıyordur, dua ediyordur, yalvarıyordur… Ayet-i kerimeleri okuduğu zaman tüyleri diken diken oluyordur, gözleri doluyordur, sevgi ayetleri geldiği zaman kalbi aşk ile şevk ile doluyordur; korku ayetleri, cehennem ayetleri geldiği zaman Allah’a sığınıyordur, “Aman, benim halim nice oluyor, Allah cehennemi yaratmış, ya ben içine düşersem …” filan diye titriyordur, ürperiyordur, kendisini muhasebe ediyordur... Ona göre kendisini kontrol ediyordur, “Kötülükleri bırakayım!” diyordur.
Biz?
Bize sevgi ayeti mi okunmuş korku ayeti mi okunmuş, cennetten mi bahsediyor cehennemden mi bahsediyor, gülünecek yerde miyiz ağlanacak yerde miyiz?.. Bazen birisi fıkra anlatıyor, güzel anlatamıyor, karşısındaki bakıp kalıyor. Nüktesini anlayamıyor, anlayamayınca “İşte gülünecek yeri burası!” diyor.
İnsan Kur’ân-ı Kerîm’in ne olduğunu anlayamazsa sevabı ne olacak? Nerede Muâz radıyallahu anh’ın kazandığı sevap nerede onun sevabı? Arada çok fark olur, dağlar gibi fark olur.
Ne yapmamız lazım?
Kur’ân-ı Kerîm’i anlayacak bir yola yürümemiz lazım. Almanya’da, İsveç’te, Danimarka’da, İsviçre’de, Fransa’da, Hollanda’da, Belçika’da Müslüman olmuş; hatta buraya gelen Hollandalı, Belçikalı Müslüman kardeşlerimiz var, kardeşlerimizin hanımları var... Bir adım atıyor, Müslüman oluyor; ikinci adımı Arapça öğrenmeye, hemen, derhal!
Hamburg’ta bir Müslüman genci anlattılar, geçen gittiğimde görmüştüm:
“Hocam! Bu Alman çocuk lise talebesi…”
Genç tıfıl, tam tıfıl değil de delikanlı diyelim.
“Bu Müslüman oldu.” dediler. Ben de şöyle baktım; Müslüman, iyi, maşallah, Allah mübarek etsin... “[Mehmed Zahid] Hocamızın Ehl-i Sünnet Akâidi’ni Almanca’ ya tercüme ediyor.” dediler.
Hocamız Mehmed Zahid-i Bursevî’nin Ehl-i Sünnet Akaidi diye kitabını Almanca’ ya tercümeye kalkışmış. Lise talebesi o kitabı Türkçe’ den Almanca’ ya tercümeye kalkmış.
Bana sordu, [Mehmed Zahid] Hocamız orada diyor ki:
“Allah-u Teâlâ hazretleri birdir ama başka birlere benzemez, bu ne demek?” diyor. Alman lise talebesi anlamıyor.
Allah-u Teâlâ birdir başka birlere benzemez, ne demek?
Bir de birdir, ötekisi de birdir; benzemez, [Mehmed Zahid] Hocamız doğru söylemiş çünkü biri bölersen yarım olur; bir bölü iki, sıfır onda beş, yarım... İstediğin gibi bölebilirsin. Allah bölünmez; başka bire benzemiyor! Birdir, başka bire benzemez! Böyle izah ettim, memnun oldu.
Aradan dört beş sene geçti, bu gidişimde Alman kanunlarına göre yaşı küçük olduğu zaman üstünde anasının-babasının tesiri olduğundan çocuk Müslümanlığında, Müslümanlığını izhar etmekte zorluk çekiyormuş. Bu sefer gittiğimde yaşı sınırı öbür tarafa geçmiş, daha serbest hareket etmeye başlamış.
Mükemmel Arapça öğrenmiş, az gelmiş Farsça öğrenmiş, mükemmel, Türkçeyi de kitap tercüme edecek kadar biliyor! İlm-i akâidde, ilm-i kelâmda da bayağı ilerlemiş, bir mütehassıs durumuna gelmiş! Muhtelif kimselerle de İslâmî konuşmalar yapmaya, anasına-babasına, ailesine de tesir etmeye başlamış, onları da yumuşatmış…
Bu kardeşimiz bizden çok sevaplar alır gider. Sevapları kamyonlarla, tonlarla alır götürür gider.
Neden?
Olduğumuz yerde rap rap yerinde say; bir iki, bir iki… Bir yere gitmiyor, yerinde say dedin de ondan! Bize yerinde say denmedi ama biz Müslümanlar hepimiz, Türkiye’de rap rap yerimizde sayıyoruz, o Alman bir Müslüman oldu mu bir ileri gidiyor, bakıyorsun göremiyorsun. Allah Allah ufukta kayboldu, yanımda bir Alman da vardı geldi geçti gitti. Arkadan geldi, yanımıza geldi bir ara bir gördük, ön tarafa geçti gitti.
Neden? Adamlar usul biliyorlar, metot biliyorlar.
Ben Müslüman mıyım? Müslümanım!
Allah Kur’ân-ı Kerîm’i hangi dilde indirmiş? Arapça indirmiş.
Bi-lisânin Arabbiyyin mübîn. “Allah-u Teâlâ hazretleri Apaşikâr, mübin bir Arapçayla indirmiş.”
Ne yapmam lazım? Arapça öğrenmem lazım. Oturuyor Arapça öğreniyor.
Biz ne yapıyoruz?
Kur’ân-ı Kerîm’in yüzüne bakmakta sevap, yüzüne bakalım kâfi! Mânasını bilmese okumak da sevap, okuyalım kâfi. Öyle şey olur mu?!..
Çok kazanmak varken aza niye razı oluyoruz?
Razı olduğumuz için, yerimizde saydığımız için öbür taraf gelip bizi geçiyor. Bu Müslüman, geçmiş; helal olsun, hoş olsun. Allah daha güzel mevkiler makamlar versin. Ya karşımızdaki din düşmanı çalışıp da bizi geçerse o zaman bizim bağrımız çok yaralanır. Bizim evlatlarımıza o zaman kilise kıyafeti giydirirler, kilise korosunda bangır bangır kilise şarkısı söylettirirler. Verirler, ona göre büyük para, o zaman söyler. Kim ne para verirse onun borusunu öttürürüm, diye öttürür. Çok çalıştıkları zaman bizden ileri giderler. Allah bize İslâmî gayret versin.
Camiler dolusu hatta ülkeler dolusu insanız.
Türkiye’de kaç kaç milyon insan var?
Yüzde kaçı Müslüman? Yüzde 99’u Müslüman! Maşallah!
Endonezya’da ne kadar Müslüman var? Peki Filipinler’de ne kadar, Malezya’da ne kadar var?.. Pakistan’da, Bangladeş’te, Hindistan’da ne kadar var?.. Şu kadar milyon!..
Ne işe yarar bu adamlar? Hani ahbaplık, arkadaşlık hani?!..
Afganistan’da Ruslara dur diyemediler, Bulgaristan’dakilere bir fayda sağlayamadılar Yugoslavya’da bir şey olmadı. Müslümanların her yerden acı haberleri geliyor. Bir işe yaramıyoruz!
Neden?
İyi değiliz de ondan! Kaliteli değiliz de ne yapmamız gerektiğini bilmiyoruz da ondan! Kendi kendimize vah vah, tüh tüh diyoruz. Sıra bize gelsin diye bekliyoruz. Sıra bize gelince biz de bağıracağız, şimdi bağırmıyoruz çünkü şu anda bizim canımız yanmıyor. Bıçağı bizim de boğazımıza dayadığı zaman…
Koyun bıçak boğazına dayandığı zaman tekmelenir mi?
Tekmelenir. Geçmiş ola! İstediği kadar tekmelensin; zaten kasap ayağının iki tanesini bağlamıştır, bir tanesini mahsustan serbest bırakmıştır ki hafifçe tekmelensin de kan daha iyi çıksın. O yatırmıştır, üstüne de çökmüştür. Ondan sonra tedbirin faydası yok. Müslümanlar kuzu değildir ama kuzu gibi oldular!
Müslüman aslan gibidir. Kendisi kazanır, başkasını da doyurur. Aslan gibidir. Müslümanları kuzu gibi yaptılar… Önüne gelen postunu giyiyor, etini yiyor, sütünden istifade ediyor, sağıyorlar. Böyle bir hâle geldi. Müslümanlar tabiat değiştirdi! Onun için madem Kur’ân-ı Kerîm bizi birçok nefsimizin hevasından alıkoyuyor, Kur’ân-ı Kerîm’i okuyalım.
Okuyalım ama en güzel şekliyle okuyalım, mânasını anlayarak okuyalım. Mânasını anlamak için Arapça çalışalım.
“Bizden geçti...” Sizden, hiç kimseden geçmez; ilim, beşikten mezara kadardır!
Bizden geçti diye bir şey yok, beşikten mezara kadar ilim devam eder! Bak şu anda ilim okuyoruz, ilim dinliyorsunuz, ilim öğreniyoruz; burası cami! Cami ama manevi bir mektep, Peygamber Efendimiz’ in hadislerini, tavsiyelerini öğrenmiş oluyoruz. Onun için; ilim, beşikten mezara kadardır; çalışacağız.
Arapçayı öğrenelim… İnşallah biz de yayınlarımızla size yardımcı olmaya çalışalım; kolay, basit, halkı yormadan bunu öğretmenin şekli şemaili nasıldır diye oturup -inşallah- hazırlık yapalım, ortaya bir metot koyalım. Arapçayı öğrenin; Kur’ân-ı Kerîm’i anlaya anlaya okuyun. Sizin de gözünüz yaşarsın, sizin de tüyleriniz diken diken olsun, Muâz b. Cebel gibi olamayız ama karınca kararınca onun izinde yürüyelim inşallah.
Ya Muâz le en yehdiyallâhu alâ yedeyke racülen min ehli’ş-şirki hayrun leke min en yekûne leke humrü’n-naâm.
Peygamber Efendimiz Muâz b. Cebel radıyallahu anh’e buyurmuş ki:
“Şüphe yok ki, muhakkak ki Allah’ın şirk ehlinden, müşriklerden bir adamı senin ellerinle senin huzurunda hidayete erdirmesi, senin vasıtanla doğru yola sokturması sana çok sevap kazandırır. Senin nice nice deve sürülerine malik olmandan, çok zenginlikler kazanmandan daha fazla sevap kazandırır!”
Rengi biraz kırmızımsı olduğundan Peygamber Efendimiz, “Kırmızı deve sürelerine sahip olmandan daha hayırlıdır!” diyor. Dünya malından hayırlıdır, demek istiyor.
Başka bir hadis-i şerifte geçer ki:
“Senin vasıtanla bir müşrikin, şirk ehli birisinin doğru yola gelmesi; senin için dünyadan ve maldan, mülkten, her şeyden daha hayırlıdır!”
İyi, o zaman tamam, benim hayatımın programı karşıma serildi. Benim mesleğim de belli oldu.
Ne yapacağım? Hangi mesleği seçeceğiz?
Ehl-i şirki imana getirme mesleğini seçeceğiz, dinimize hizmet etme mesleğini, insanları irşat etme, doğru yola getirme mesleğini seçeceğiz; kazanacağız. En büyük kazanç oymuş. Bizim dedelerimiz hayatlarını İslâm’ı öğretmekle, yaymakla geçirmişler.
İnşallah biraz teferruatlı bilgiyle size anlatayım:
Şeyh Yûsuf-i Hemedânî Efendimiz; İranlı, Hemedân şehrinden. 90 bin Mecûsi’yi ihtida ettirmiş. Hadiste bir taneymiş, tefsirde, fıkıhta bir taneymiş; Mübarek tatlı dilliymiş, güleç yüzlüymüş. Mecûsilerin, ateşperestlerin kapısına gidermiş; tık tık çalarmış, ikaz edermiş, irşat ederim, ikna eder, Müslüman edermiş.
90 bin! Kolay bir rakam değil! Söylemesi dile kolay; “90 bin” diyorsun çabucak bitiveriyor ama hadi bakalım sen bir tane insanı doğru yola çek; yabancıları değil kendi ailenden birisini ikna et!
Baba bir tarafta, oğul bir tarafta, kardeş bir tarafta, öteki kardeş başka tarafta… Birisi mü’min birisi kâfir, birisi imanlı birisi imansız, birisi âbid birisi ayyaş... Acayip bir dünyadayız.
Hadi bakalım sen onu doğru yola çek. Komşundan, akrabandan, köylünden...
Yani ne yapacağız?
İnsanları doğru yola çekmeye çalışacağız, yakınımızdan başlayacağız, nazımızın geçtiği kimselerden başlayacağız; kârlı olan meslek bu!
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
10.10.1987 -
Şükrün Önemi ve
06.04.1986 -
Cennet ve Cehennemdekiler
