13.12.1987 - İstihare, Gece Yolculuğu, Vücut Temizliği, Salavat

13.12.1987 - İstihare, Gece Yolculuğu, Vücut Temizliği, Salavat
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Yâ Aliyyü mâ hâbe menistehâra, ve lâ nedime menisteşâra. Yâ Aliyyü, aleyke bi’d-dülceti, fe inne’l-arda tetvî bi’l-leyli mâ lâ tetvî bi’n-nehâri. Yâ Aliyyü, uğdü bismillâhi, fe innallâhe yübârikü li-ümmetî fî bükûrihâ.
Hz. Ali Efendimiz’den, İkinci hadîs-i şerîf: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in Hz. Ali Efendimiz’e bazı tavsiyeleri var. Diyor ki;
“Ey Ali! İstihare eden, hiç zarara uğramaz. İstişare eden, hiç pişmanlık duymaz. Nadim ve pişman olmaz. Ey Ali! Sana gecenin son vaktinde, sahur vakitlerinde seyahat etmeni tavsiye ederim. Çünkü yeryüzü, gündüzleyin olmadığı bir şekilde, gecenin bu vaktinde katlanır, insan kolayca mesafe alır, seyahatini rahatlıkla yapabilir. Yâ Ali! Allah'ın ismiyle sabahleyin erkenden işe giriş, erkenci ol, çok erkenci ol, çünkü Allahu Teâlâ hazretleri benim ümmetime; günün erken vakitlerini, mübarek kılmıştır!”
Peygamber Efendimiz; “İstihare eden pişman olmaz, zarara uğramaz, sonunda bir ters işe mâruz kalmaz.” diyor, bir işi yapacağımız zaman bizim de istihare etmemiz lazım.
İstiharenin aslı, esası, kökü, temeli, Allah'a tevekküle dayanır! Allah'a dayanmak, bağlanmak Allah’tan istemek, Allah'ın kaderine razı olmak, Allah'a teslim olmak şuuruna dayanır. Bu şuur da tarikatta çok yüksek bir makamdır. Buna rıza ve teslim makamı derler, çok yüksek bir makamdır. Bu şuura sahip olan bir insan, en aşağısından diyecek ki; “Yâ Rabbi, ben hangi işi, nasıl yapmam gerektiğini belki iyi bilemem, sen ne yaparsan ben razıyım. Sana tevekkül ettim, seni vekil edindim, sen bana kâfisin, bana hayırlısını nasip et, ne verirsen ver; razıyım!”
İşte imanın, selâbet-i diniyyenin, sağlam mü’minliğin, iyi Müslümanlığın temeli bu:
“İllaki ben şunu, şöyle şöyle isterim…”
Ne mâlum onun hayırlı olduğu?
“Çünkü siz bazı şeyleri istersiniz, o sizin için şerlidir, bazı şeyleri hoş görmezsiniz onda sizin için hayır vardır!” diye Kur’ân-ı Kerîm’de, âyet-i kerîmede, bildiriliyor.
Biz bir işi dış ölçülerine göre ölçeriz, galiba bu daha iyi deriz.
Bilmeyen bir çocuk, elmas bir gerdanlığı bir paket çikolataya verir mi?
Verir. Bilmiyor, onun nazarında çikolata önemli.
“Ver şu çikolatayı bey amca…”
“Sen elindekini bana ver...”
Ne yapsın çocuk?!..
Mesela anasının-babasının mücevheri eline geçmiş; bir çikolataya verir, bir şekere, bir elma şekerine, horoz şekerine, bir düdük şekere, iş hâllolur.
Hırsız gelir; “Şunu alayım, bunu alayım…” der.
Alıp gidebilir.
Neden?
Çocuğun şuuru yok, iyiyi kötüden ayırma yeteneği, kâfi değil! İşte müslüman da işin sonunu, nasıl olacağını bilmiyor ki. Önüne yollar çıkmış; acaba şöyle mi gideyim böyle mi gideyim, şunu mu yapayım bunu mu yapayım?..
“Yâ Rabbi! Ben sana tevekkül ettim, senin hükmüne razıyım, senden memnunum, sana dayandım; sen hayırlısını bana nasip et!”
Bu istiharenin bir mertebesidir. Hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in tavsiyesi var. İnsan bir mühim işte ,karar verme noktasına geldiği zaman iki rekât namaz kılarsa, hadîs-i şerîfte öğretilen Allahümme innî estahîrüke… diye başlayan istihare duası da var, o duayı da okur da; Allah'a da dayanırsa yaptığı işin sonu mutlaka hayır olur, Allah ona hayır nasip eder, sonunda ziyana uğramaz.
Onun için, işlerinizi istihare ile yapın; Allah’tan hayırlısını istemek, daha hayırlı olanı istemek suretiyle yapınız. Çünkü; Allah'ın tercihi, Allah'ın nasip ettiği daha güzeldir.
el-Hayru fî mâ vakaa.
el-Hayru fî ma’htârahullâh.“Hayır, Allah'ın seçtiğindedir.” Allah hangisini nasip etmişse onda hayır vardır. İmtihana girersin, öyle; bir iş tutarsın, öyle; bir yola gidersin, öyle; her şeyi ilk önce Allah'a dayanarak, Allah’tan hayırlısını istemekle yaparsın.
Sünnet-i seniyyeye uygun şekli; istihare namazı kılıp, istihare duası yaparak yapmaktır. Öyle olmasa, öyle yapamasan bile, kısa zamanda kısa bir karar vermen gerekirse; gözünü bir kısıp yüzünü Allah’a döner, Allah’a dayanır, tevekkül eder, iltica edersin; Allah hayırlısını nasip eder. Çünkü Allah kendisine dayananı, mahrum bırakmaz kardeşim!
Her zaman anlattığım bir misal var. Kitaplarda isimleri cisimleri yazılıyor ama, insan üzerinden zaman geçince okuduklarının, bazı teferruatını unutabiliyor, unutuyoruz.
Bir şahıs ticaret yaparmış. Ticaretine kervanla gitmez, kendi başına gidermiş. Ona demişler ki;
“Yahu kendi başına gidiyorsun ama tehlikeli; haramiler yolunu kesseler malını alırlar, seni de öldürürler. Sen bir kervanla gitsen, kervanın 30-40 tane muhafızları vardır, bir merhaleden bir merhaleye gündüz gözü ile gider. Fazla bir düşman saldıracak olsa, haberci öbür tarafa gider, oradan yardım gelir... Teşkilat, kervan yollarında muntazamdır. Sen öyle kendi başına gitmesen iyi olmaz mı?..”
Demiş ki;
“Ben Allah'a tevekkül ediyorum!”
Ondan sonra tek başına giderken, bir harami yolunu çevirmiş; malını almış, bıçak çekmiş öldürecek. Demiş ki;
“Bari namaz kılayım. Son demim, öleceğim.”
O harami, ona bir namaz kılmaya müsaade etmiş. Orada namaz kılarken elini açmış, dua eylemiş. Hemen o anda Allah, bir yardımcı gönderip o haramiyi ona öldürtürdü, diye kitaplarda meşhur bir hadise olarak naklediliyor.
Bir başka hadisede de adam, yolunu kestiği bir kimseyi öldürmeye geliyor, kılıcını kaldırıyor, birden “Dur, vurma!” diye bir ses duyuyor. Kılıcı geri çekiyor. Etrafına bakıyor, kimse yok; geriye bakıyor kimse yok; biraz dolanıyor, kimse yok. Bu sefer geliyor, kılıcı tekrar kaldırıyor, tam öldürecek; “Dur vurma!” Yine heybetli bir ses… Allah Allah, etrafına bakıyor bomboş. Yere bakıyor. Üçüncü de,kimse de yok, bu ses benim kulağıma nereden geliyor derken öldürmeye geldiği sırada bir atlı peyda oluyor. Koştura koştura bir mızrak sallıyor, bu adamı deviriyor. Kurtulan şahıs diyor ki;
“Yahu Allah razı olsun, sen kimsin? Tam öleceğim sırada, imdadıma yetiştin, geldin beni kurtardın!..”
“Ben Cebrail aleyhisselam’ım. İlk defa sen o duayı ettiğin zaman, filanca yerdeydim, oradan seslendim. İkinci defa -süratle gelmekte ama nerelerden geliyorsa- filanca yerdeydim. Üçüncü de yetiştim.” diyor.
Allahu Teâlâ hazretleri; melekleri ile korur, başka türlü korur, düşmanının başına yıldırım düşürür... Ne yaparsa yapar.
Yunan askerleri, Uşak şehrinde, müslümanları camiye doldurmuş, kapının önünde Yunan askeri diyormuş ki;
“Hadi bakalım Allah’ınıza dua edin de -sanki onların Allah'ı değil- şimdi sizi kurtarsın! Şimdi kapıyı kapatacağız, gazı dökeceğiz, cami ile beraber yakacağız. Sizin canınıza okuyacağız. Hadi dua edin!..” falan filan derken, arkadan kapı bir açılmış. Demek ki, Türk askerleri o sırada gelmişler, yakalayıvermişler. İşte Allah öyle anında yakalattırır. Tepesine yıldırım düşürür, eline fırsat vermez, felç gelir, kör olur, topal olur... Ne olursa olur! İnsan Allah'a dayandı mı, sonunda ziyan etmez. Siz de Allah'a dayanın, Allah'a güvenin, teslim olun, razı olun, hayırlara erersiniz.
Ve lâ nedime men isteşâre. “İstişare eden kimse de nadim ve pişman olmaz.”
Çünkü insan ne kadar bilgili olsa da her konuyu bilemez. Bir konu hakkında, muhtelif kimselere sormak, hele hele o işin ehli olanlara, hele hele dürüst insanlara sormak lazım. Filanca şahıs, aklı başında, dürüst, güvenilen bir kimsedir; bir de ötekisine, bir de ötekisine sor, senin hatırına gelmeyen bak ne konular var... O konuda ne gibi meseleler vardır, onlar çıkar. “Ben işin bu tarafını hiç düşünmemiştim. İyi ki istişare etmişim.” dersin. Onun için işlerinizi istişare ile yapınız.
Kur’ân-ı Kerîm’de buyruluyor ki;
Ve emruhüm şûrâ beynehüm. “Müslümanların, örfü âdeti, töresi, geleneği, işi, aralarında istişare etmektir, toplanmaktır, meşveret yapmaktır, şûra kurmaktır!” diyor.
Demek ki biz Müslümanlar; halka halka, derece derece istişareye önem vereceğiz, kendi özel işlerimizde yakın dostlarımızdan birkaç kişiyle ya da o konunun mütehassısları ile istişare ederiz.
Doktorlardan biliyorsunuz, bir hastanın tedavisi, önem kazanınca, ciddiyet kesp edince ne yapıyorlar?
Bir araya geliyorlar, konsültasyon yapıyorlar.
Konsültasyon ne demek?
İstişare demek, meseleyi çözümlemek için, baş başa verip konuşmak demek. Türkçesi istişare demek oluyor, ona konsültasyon diyorlar. Hastanın durumunu, konsültasyon yapalım, öteki mütehassısları da toplayıp, istişare yapalım, demek.
Şahsî işlerinizde, tıbbî işlerinizde böylece istişare ettiğiniz gibi, müslümanların genel mânasıyla da meşveret meclisleri, şuralarınız olması lazım. Danışmaları yaptıkları, meseleleri görüştükleri bir yerlerinin olması lazım. Her beldede, her mahallede olursa iyi olur.
“Bu beldemizin faydalı işleri nelerdir?..”
Düşünürsünüz yaparsınız, paranızı ölçülü, planlı şekilde sarf edersiniz.
“Bir caminin yanına bir minare yapılmış bir minare de ben yaptırayım, iki minareli olsun.”
Canım iki minareli olmayıversin, sen de öbür taraftaki mahrum olan semtteki camiyi yaptırıver. Buraya ikinci minare koyacağına öbür taraftaki, işi yapıver.
Veyahut orada da cami varsa su işini hallediver. Su işi de hallolmuşsa, milleti çamurdan kurtar, Kur’an kursu yapıver veyahut başka bir iş yapıver. Bu tabii ki planlama ile olur. Planlamak için de bir araya gelmek lazım. Onun için her mahallenin müslümanları bir araya gelip, istişare etmeli, aralarında toplaşmalı, konuşmalı, görüşmeli. Her beldenin kasabanın, köyün ahalisi, toplaşmalı; meseleleri, hayır işlerini planlı yapmalı. İşler darmadağın, parça bölük olmamalı. Demek ki insan istişare ile yaparsa sonunda pişmanlık duymazmış.
Peygamber Efendimiz sonra ne diyor?
“Gecenin son vaktinde, sabahtan önce, sabaha yakın vaktinde seyahat et yâ Ali! Çünkü o zaman yeryüzü dürülür, gündüz dürülmediği şekilde katlanır, dürülür, mesafe kısalır!”
Biliyorsunuz Arabistan’da; gündüzleyin korkunç bir sıcak olur, gündüz yürüyemezsiniz ve sabah namazından sonra ,güneş ufuktan kendisini gösterdi mi sıcaklık başlar, terlemeye başlarsınız. Biraz sonra dayanılmaz bir hal alır, ayaklarınız kuma basamaz duruma gelir, terden adım atmaya mecaliniz kalmaz. Suudi Arabistan’ın iklimi böyle; 45-50 derece sıcaklık olur. Sanki fırının ağzı açılmış da oradan sıcak hava geliyormuş gibi dağdan, kayadan esen sıcaklıktan yüzünüz yanar. O sıcakta seyahat olmaz. Oranın örfüne, töresine, ikliminin şartlarına göre insan, akşamleyin erkence yatacak.
Neden?
Zaten aydınlatma da bir masraftır. Çıra yaksa, mum yaksa, yağ yaksa bile bir masraftır.
Peki, ne yapacak?
Müslüman erkence yatacak, müslümanın planı öyledir; yatsı namazını erkence kıldıktan sonra yatacak, uykusunu aldıktan sonra da seher vaktinde kalkacak. Orucuna niyet edecekse yemeğini yer, suyunu içer, oruca niyet eder, teheccüd namazını kılar... Çok sevaptır. Dua edecekse, tespih çekecekse, estağfirullah diyecekse onu yapar. Ondan sonra, sabah namazı vakti gelince camiye koşar, yetişir. Koşmasa yürüse de yetişir, çünkü erkenden kalktı. Yürüyüşte seyahatleri gece vaktinde yapmak iyidir!
Gece seyahatine, isrâ dediklerinden Peygamber Efendimiz’in Miraç gecesinde, Mekke-i Mükerreme’den Kudüs’e götürülmesine de İsra denildiğini biliyorsunuz. Oradan Miraca çıkmış; Peygamber Efendimiz’in İsra ve Miraç mucizesi.
Geceleyin seyahat tatlıdır. Püfür püfürdür; hafif, latif yel eser, insan rahatlıkla mesafeyi alır, varacağı yere çarçabuk varır. Gündüz o mesafe büyür büyür, adım attıkça varamazsın. İnsan “Hay Allah ya…” deyip kalır. Suyu falan yoksa ölür bile! Bir kere yorgunluktan ölür de, güneş çarpmasından da ölebilir. O bakımdan Peygamber Efendimiz, erkenden, seher vaktinde, sahur vaktinde, yolculuk yapmasını Hz. Ali Efendimiz’e tavsiye eylemiş.
Sonra buyurmuş ki;
“Ey Ali! Sabahın erken vaktinde, erkenden işini görmeye bak!”
Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri, Ümmet-i Muhammed’in, o erken vakitlerini mübarek kılmıştır, hakkında hayırlı kılmıştır. Onun için, bizim eski örfümüzde, töremizde dedelerimizin yaptığı; sabah namazından sonra dükkânlarını açmak, işyerlerine gitmekti. İkindiden sonra dükkânları kapatıp evlerine gelirlerdi. Çünkü oruçlu ise akşam ezanında evinde bulunacak, orucu açacak. Sistem İslâm’ın emirlerine tutmaya gayet uygun! Hatta saat 12’de gün biter, akşam ezanı ile beraber yeni gün başlardı. Çünkü güneş battı, gün bitti olurdu. Erkenden gittiği için de işler görülürdü.
Mesela köylü eşyasını pazara getirmişse, öğleye kadar sattıktan sonra öğleden sonra da köyüne dönerdi, karanlığa kalmazdı. Şimdiki sistem olsa karanlıklara kalır, gecelere kalır, tehlikeye girer. Hayatın tabii sistemi, erkenciliktir.
Şimdi nasıl?
Şimdi bize Batı’dan gelen hayat tarzı dolayısıyla, şimdi millet gecenin karanlığında uyanık durabildiği kadar duruyor. 00.00, 01.00, 01.30, 02.00, 02.30, 03.00… Kimisi poker oynar kimisi gezer tozar… Neler yaparlarsa! Televizyon 12’de, yarımda, 1’de biter; sonra oradan bir tarafa gelecek de… Zaten şehirlerde büyüdüğü için bir yerden öbür tarafa gitmek de yarım saat, bir saat alır. Tabii ki gecesi keyifle öldürülüp geçtikten sonra,
Sabahleyin, müezzin, yukarıda minareden bağırır durur:
Hayye ale’s-selâh. “Haydi, namaza gelin.” Hayye ale’s-selâh. “Kurtuluşa, felaha gelin; ne uyuyorsunuz!” Arkasından da yine bağırır: es-Salâtu hayrun mine’n-nevm. “Yahu namaz uykudan daha hayırlı! Uykuyu bırakın da namaza gelin!..”
Kim duyacak?
Başına yorganı çekmiş. Zaten yorgun, yarı ölü yatıyor adam. 02.00’ de, 02.30’da, 03.00’te yattı; bîtap düştü. Bu şimdi ancak 10’da kalkar, gözleri çapaklı çapaklı kalkar. Sonra ellerini yüzünü yıkar. Sen maazallah bir işin olur da çarşıya pazara gidersen saat 9’da açık dükkân bile bulamazsın! 9.00 geçecek, 9.30, 10.00 geçecek… Şimdi esnafımız, genel müdürlerle yarışıyor! Öğleye yakın açılır. Ondan sonra kaç vakitte ne olursa…. Akşam olur, yatsı olur evine ne zaman gider?
Evde bereket olmaz ki!
Ben hatırlıyorum:
Bizim çocukluğumuzda hele hele akşam namazından sonra dışarıda bir kal bakalım. Akşam ezanı okunduktan sonra eve gelsen babalar, dedeler kaşları çatılmış, evde bir fırtına esiyor ki insanın ödü patlar.
İnsan akşam namazından sonra hiç dışarıda kalır mı?
Erkek çocuğu, kız değil!
Şimdi bakıyorum da bebeler ellerinde çanta, yatsı vaktinde okuldan dönüyorlar; işler tamamen tersine dönmüş. Mümkünse biz düzgününü yapacağız, erkenden işimize koşacağız, işimizi çabuk halledeceğiz.
Bizim yaşam tarzımız, dedelerimizin yaşayış tarzı; iman ile İslâm ile beraber bulunmuş bir hayat formülüdür, en güzel yaşam tarzıdır, sıhhate en uygunudur; gözün sıhhatine, bedenin, aklın sıhhatine uygundur. Doktorlar diyorlar ki insan gündüz, gece uyuduğunun üç misli de uyusa, o tadı bulamaz. Gündüz uykusunda o dinlendiricilik yoktur! Belki güneş ışınları ile ilgili, belki görünmeyen birtakım tesirlerle ilgili… Gündüzün uykusu geceninki gibi dinlendirici olmuyor.
O zaman erken vaktinde, uyku vaktinde yat uyu, uyanıklık vaktinde kalk, ibadet vaktinde ibadet et, çalışma vaktinde çalış.
“Memurlar öyle yapıyor…”
Canım memurlar öyle, sen kendine göre hareket et! Cumartesi-pazar günü tatil, müslümanlar cuma günü namaza gidemiyor. Sistem kaymış, cumartesi günü Yahudiler, havraya gidebilir. Buyursun gitsin, tatil. Pazar günü hristiyanlar kiliseye gidebilir, buyursun gitsin. Bize tabi pazar günü kilise günü demiyorlar ama biz cuma günü Cuma namazı kılamıyoruz!
Peygamber Efendimiz, buyuruyor ki; “Üç cuma, Cuma namazı kılmayanın kalbinin mânevî nuru iptal edilir, mühürlenir, gönlü iptal edilir!”
Gönlü iptal edildi, mühürlendi, hadi buyur bakalım!
Kapalı bir kapıyı açabilir misin? Zabıta memurları gelmiş, bir dükkânı mühürlemişler, açılır mı?
Açılmaz! Her şeyimizi, tepe taklak etmişiz. Millet ,elleri üstünde yürüyor; başları aşağıda, bacakları yukarıda, sallana sallana yürüyor. O zaman terakki, o kadar olur.
Elleri üstünde yürüyen insanın, alacağı mesafeler ne kadardır ayakları üstünde normal, tabii olarak yürüyen insanın alacağı mesafe ne kadardır?!..
Millet cambazlık yapıyor. Allah akıl fikir versin.
Üçüncü hadîs-i şerîf:
Yâ Aliyyü, kassu’z-zufri ve netfü’l-ibti ve halku’l-âneti yevme’l-hamîsi, ve’t-tîbü ve’l-libâsü yevme’l-cumuati.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Hz. Ali Efendimiz’e buyurmuş ki;
“Tırnağın kesilmesi, koltuk altının kıllarının izale edilmesi, kesilmesi, kazınması, koparılması, kasıklardaki kılların temizlenmesi gibi işler, perşembe gününden olur; cuma gününe, güzel koku sürünmek, iyi elbiseler giyinmek vardır!”
Muhterem kardeşlerim!
Müslüman’ın her hafta bayramı var. Elhamdülillah, hem de nurlu, feyizli, ışıklı, şaşaalı bir mânevî bayram! Cuma günü müslümanın bayramıdır; gecesi de bayramdır, gündüzü de bayramdır, gecesi de sevaplıdır, gündüzü de sevaplıdır.
Cuma günü müslüman nasıl bayram yapacak?
Müslüman cuma günü; bir kere sabah namazında camide bulunacak, perşembe günü yatsı namazında camide olacak ki cuma gecesini ibadetle geçirmiş gibi sevap alsın! Sabah namazına kalktıktan sonra işrak vaktine kadar zikirle, Kur’an’la, ibadetle meşgul olacak. Öğle namazına kadar bir ara Kehf sûresini okuyacak, çünkü; 10 günlük günahı bağışlanıyor.
Ondan sonra bir cuma abdesti alacak; gusül dediğimiz, tepeden tırnağa yıkanmak. Peygamber Efendimiz haftada bir yıkanmayı, en aşağı haftada bir yıkanmayı tavsiye ediyor. Cuma günlerine denk getirirse ayrıca sevabı vardır. Gusül abdesti aldığı zaman; Allahu Teâlâ hazretleri tam yedi günlük günahını 3 gün ziyadesi ile siler, süpürür, akıtır, götürür; müslümanı arındırır, pak eder. O bakımdan cuma günü müslüman, evinde gusül abdesti alacak. “Su olmayan bir yer olsa, sular kesik olsa, kıt olsa eğer bir kupa su,1 altına alınsa bile; o kupa suyu alıp, cuma günü gusül abdesti almak lazım…” diye büyükler bu işin ehemmiyetini o kadar güzel anlamışlar ve izah etmişlerdir.
Cuma namazlarına -vaaz olsun olmasın- erken gelmek lazım. Millet camiye geliyor, meshli, takkeli, bastonlu, beyaz sakallı hacı babalar, dedeler, dayılar; kasabalarda, köylerde caminin avlusuna devrilmiş olan, ağaç kütüğünün üstüne kumru kuşları gibi diziliyorlar, gayet güzel diziliyorlar. Caminin kapısı açık.
Neden?
Daha namaza vakit var. Mübarekler güneşleniyorlar. Caminin içine girmek sevap! Caminin içine gireceksin. Hoca varsa var, yoksa yok! Tespih çekersin, Allah dersin, lâ ilâhe illallah dersin, subhanallah dersin; Kur’an’ı açarsın, sûre okursun, hatim, cüz okursun; bir dinî kitap alırsın onu okursun. Veyahut vaiz falan gelmeyecekse, semtin vaizi yoksa, hiç boşuna bekleme; çantana bir bant, yanına bir teyp alırsın, oraya takıverirsin; falanca vaiz efendinin beğendiğin bir vaazını cemaate dinletirsin. Kendin de erken gidersin. Çünkü erken giden, deve kurban etmiş gibi sevap kazanacak, ondan daha geç giden koyun kurban etmiş gibi sevap kazanacak, ondan sonra derece derece azalacak.
İmam minbere çıktığı zaman, insanların sevabını yazan melekler defterlerini kapatırlar, artık mânevî bakımdan imamı dinlemeye gelirler. Ondan sonra gelen, sadece Cuma farzını eda etmiş olur, bir fazilet kazanamaz; erkenden gidecek!
Ayrıca tırnaklarını kesecek.
İslâm, temizlik dini olduğundan, İslâm’da koltuk altının temizlenmesi önemlidir. Koltuk altını temizleyecek.
Efelik sünnete uymaktır! Sen sünnet-i seniyyeye uyabiliyorsan efesin, uyamıyorsan çok zayıfmış, biçare ki uyamadı bile! Sevgili Peygamber Efendimiz’in yoluna bile uyamıyor; zayıf, biçare, yoksul, güçsüz, zavallı! Uyamıyor ki!
Tabii ki koltuklarını tıraş edecek, tırnaklarını kesecek...
Ne zaman yapacak?
Peygamberimiz; yapacağı zamanı perşembe günü, diyor. Demek ki perşembe günü, akşam ezanı okunmazdan önce bu temizlik işleri bitmiş olacak. Cuma günü, gusül abdesti alacağız, güzel kokuları süreceğiz, temiz elbiselerimizi, temiz çorapları giyeceğiz.
“Temiz çorabım yok...”
O zaman bir haftadır giydiğin çorapla camiye gelme! Mâşaallah sıhhatli bir adamsın, ayakların da kokuyor, korkunç bir kokusu var; o ayakkabının içinde dursun, hiç giyme! Ayaklarını şadırvanda, gıcır gıcır yıka, çıplak ayakla gel!
Ne olur?
Hiçbir şey olmaz, daha iyi olur. Millet terden sırılsıklam olmuş çorapla işten çıkıyor, camiye geliyor. Artık arkasındaki, sağındaki, solundaki müslümanlara Allah sabır ihsan eylesin. İnnallâhe mea’s-sâbirîn… Önündekinin, çorabının kokusunu dinleyecek.
Temiz bir çorapla gelecek. Temiz yoksa ,ayaklarını yıkayacak öyle gelecek. Temiz elbiseler giyecek, güzel kokular sürecek, imamdan evvel, camiye gelecek oturacak, itikâfa niyet edecek.
İmam konuşurken, can kulağıyla dinleyecek. Millet uykusunu, imamın tam hutbeye çıktığı zamana ayırıyor. Hazır bu zaman boş geçmesin, diye imam yukarı çıktı mı, elhamdülillah elhamdülillah… demeye başladı mı bizimki de nerdeyse horlayacak! Bazen de horluyor, yanındaki dürtüyor, “Şşt, camidesin…” falan diyor. Yine sessiz uyukluyor. Şeytan yaptırıyor! Çünkü aslında o hutbeyi dinlemek sevap, şeytan onu dinlettirmiyor.
İşte haftalık sistemimizde, insan haftanın sonunda perşembe günü o temizlikleri yapacak, cuma günü de güzel koku sürmek ve elbise giymek suretiyle gelecek, durumu müsaitse, camide ibadetini yapacak. Ama memursa yapamıyor, öğrenciyse yapamıyor.
Ben Sakarya Mühendislik’te hocalık yaparken mahrumiyet bölgesi, olduğu için hoca bulmak gerektiğinden Sakarya Mühendislik’te cumartesi-pazar günü ders vardı. Ben Ankara’dan, İlahiyat fakültesinden cuma günü akşam, vasıtaya binerdim, cumartesi günü Sakarya’da dersimi yapardım. Çünkü ders vardı, onların tatilleri de hafta içinde idi. Bak gördün mü, olabiliyor. Bir ayarlama yapmak pekâlâ mümkün!
Mü’minlerin, ibadetlerini yapabilme imkânı sağlansa ne olur?
Bak, Avrupalı’nın pazar günü tatil yapmasının sebebi, dinîdir. Kardeşlerim, biz müslümanız! Onlar pazar günü kiliseye gidebilmek için herkes kiliseye gelsin, papazın sözünü dinlesin, diye mecburî tatil koymuşlar. Aklımızı mantığımızı kullanalım, kendi [dinimize] uygun hareket edelim.
Yâ Ammâru, İnne lillâhi Teâlâ meleken, e’tâhü semâa’l-halâiki küllihâ, ve hüve kâimün alâ kabrî izâ mittü ilâ yevmi’l-kıyâmeti. Fe leyse ehadün min ümmeti yusalli aleyye salâten illâ semmâhü bismihî ve’s-mi ebîhi, kâle: Yâ Muhammedü, salle felânün aleyke kezâ ve kezâ, fe yusallî’r-rabbü alâ zâlike’r-racüli bi-külli vâhidetin aşrân.
Bu hadîs-i şerîf, Peygamber Efendimiz’e salat u selâm getirmekle ilgilidir. Ammâr b. Yasir radıyallahu anh, o mübarek sahabi rivayet eylemiş, Allah şefaatine erdirsin. Peygamber Efendimiz diyor ki;
“Ey Ammâr! Allah'ın bir meleği vardır, Allah bu meleğe, bütün mahlukâtın sözlerini dinlemek kabiliyetini vermiştir. Hepsini birden dinleyebilir. Herkes konuşsa, herkesi ayrıca dinleyebilir, Allahu Teâlâ hazretleri o meleğe öyle bir kabiliyet vermiştir. O melek, ben vefat ettiğim zaman kıyamet gününe kadar kabrimin üzerinde duracak. Ümmetimden hiçbir şahıs yoktur ki; bana salât u selâm ettiği zaman o melek, bana onun kendi ismiyle, babasının ismiyle bunu haber vermesin! Der ki, ‘Yâ Muhammed! Filanca sana şöyle şöyle salât u selâm etti…’ O melek bana bildirir. Peygamber Efendimiz’e, o şahsın salat u selâmını o melek bildirir ve bunun üzerine, fe yusallî’r-rabbü alâ zâlike’r-racüli bi-külli vâhidetin aşrân.
Allahu Teâlâ, Rabbimiz Teâlâ hazretleri de o adamın her bir salat u selâmına mukabil 10 misli salat u selâm eder. Allah, o adama selam eder!”
Peygamber Efendimiz sağlığında söylüyor.
Ne diye?
Peygamber Efendimiz’e salât u selâm getirdi diye!
Demek ki bir insan Peygamber Efendimiz’e salavat getirirse;
1. Melek onu Peygamber Efendimiz’e bildiriyor.
2. Allah celle celâlühu, salâvat getiren kimseye on salâvat getiriyor. Rahmetini, mağfiretini ihsan ediyor, Allahu Teâlâ hazretleri o kula salât u selâm ediyor.
Ne mutlu, ne büyük bir şeref! O bakımdan bu hususta çok hadîs-i şerîfler vardır. Peygamber Efendimiz’e salat u selâmı çokça edelim.
Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki; “O adamın, burnu yere sürtsün!” Rakıme enfü racülin diye ibare geçtiği için “sürtsün” diye de tercüme edilebilir, diye geçtiği için ibâre, sürter mânasına ihbâri de olur.
Peygamber Efendimiz; “O adamın burnu yere sürter ki; ben onun yanında adım anılmış olduğu hâlde o bana salât u selâm getirmemiş, o insanın burnu yerde sürter!” veya “Sürtsün!” diyor.
Demek ki,Peygamber Efendimiz’in adı anıldı mı bir insan sallallahu aleyhi ve sellem diyecek, ona salât u selâm getirecek, büyüklerimiz bu âdeti hadislerden öğrendiği için ne yapıyorlar?
Aleyhisselam diyorlar, Musa aleyhisselam, İsa aleyhisselam, Hz. Muhammed aleyhisselam…
Aleyhisselam ne demek?
“Ona selam olsun” demek. Kısası bu, uzunu sallallahu aleyhi ve sellem veyahut daha başka çeşitleri vardır. Kitaplarda ayrı ayrı faziletleri yazılmıştır.
Ama sen, Peygamber Efendimiz’e salat u selâm ettin mi çok sevap kazanıyorsun. Bir kere havada kaybolmuyor, melekler götürüp Peygamber Efendimiz’e senin isminle, babanın ismini de söyleyerek, künyeni ona bildiriyorlar:
“Yâ Resûlallah! Filancanın oğlu falanca sana şöyle şöyle salât u selâm ettiler!” diye bildiriyorlar. Allah da o salât u selâm eden kimseye on salat u selâm ediyor. Allah'ın selamı; Kur’ân-ı Kerîm’de ve âyet-i kerîmede geçiyor ki;
Bismillâhirrahmânirahim.
İnnallâhe ve melâiketehû yusallîne ale’n-nebiyy yâ eyyühellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ.
Hiç şüphe yok ki Allahu Teâlâ hazretleri ve onun melekleri Peygamber Efendimiz’e salat u selâm ederler! Ey siz mü’min olan kullar, sizler de, ona salavat eyleyin ve siz de selam getirin!”
Kur’ân-ı Kerîm’de emrediliyor: O farzdır. Bu yüzden Müslümanlar, Peygamber Efendimiz’e salat u selâm getirir. Bir kere getirirse farziyet yapılmış olur da her zikredildiği zaman yapacaktır. Salât u selâmı yapmazsa, o kulun burnu yerde sürter. Mahrum kalır, Peygamber Efendimiz’in sevgisine eremez, şefaatine eremez, kenarda sümüğünü çeker kalır!
Onun için Peygamber Efendimiz’in sevgisini gönlüne yerleştirecek, adı anıldığı zaman, salat u selâmı çokça edecek. Peygamber Efendimiz cuma günlerinde, salât u selâmı çokça etmeyi de zaten bize tavsiye eylemiştir. Yalnız bu âyet-i kerîmenin izahında müfessirler derler ki ;Allah Peygamber Efendimiz’e nasıl salat ediyor, melekler nasıl salât u selâm ediyor, bu ne demek?..
Allahu Teâlâ hazretlerinin ve meleklerinin salât u selâmı nasıl oluyor?
Allah'ın salât u selâmı demek, rahmeti demektir. Allah rahmetini ihsan ediyor, kim bilir ne rahmetlere gark ediyor?
Meleklerin salât u selâmı, dua demektir. Onlar dua ediyorlar, mü’minlerin de salât u selâmı demek ki kendilerinin, Allah'ın rahmetine ermesine vesile oluyor. Burada bu mânaya geliyor.
Onun için Peygamber Efendimiz’i tanıyın; Peygamber Efendimiz’in sîretini okuyun, hadîs-i şerîflerini belleyin, sünnet-i seniyyesini baş tacı edin! Sünnet-i seniyyesini ihya ederseniz, tatbik ederseniz Allah 100 şehit sevabı verecek! Ümmetin bozulduğu zamanda, Peygamber Efendimiz’in sünnetine sarılalım! Gelin, bu haftadan itibaren hepimiz karar verelim: Her işimizi Peygamber Efendimiz’in sünnet-i seniyyesine uygun yapmaya, gayret edelim. Her işimiz sünnete uygun olsun, bid’at olmasın; her işimiz Peygamber Efendimiz’in tavsiye ettiği gibi olsun, onun öğrettiği âdaba, ahlâka uygun yaşayalım.
07.09.1986 -
Şahitliği Kabul Olmayanlar,
13.12.1987 -
Hz.Alinin Faziletleri
