Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi’l evvelîne ve’l âhirîn. Seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ Muhammedini’l Mustafa ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Yekûlü'l-lâhu azze ve celle: Men lem yesum cevârihuhû an mehârimî fe-lâ hâcete lî fî en yede'a ta'âmehû ve şerâbehû min eclî.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâle ev kemâ kâl.
Çok aziz ve çok muhterem kardeşlerim!
Allah hepinizden razı olsun. Allah-u Teâlâ hazretleri dünyanın ve ahiretin saadet ve selametine sizleri ve bizleri nail eylesin.
Metnini okumuş olduğumuz, İbn Mes'ud radıyallahu anh'ın râvîsi bulunduğu hadis-i şerifinde Peygamber Efendimiz, Allah-u Teâlâ hazretlerinin şöyle buyurduğunu bize naklediyor:
Yekûlü'l-lâhu azze ve celle. ''Aziz ve Celil olan Allah-u Teâlâ hazretleri buyurur ki; benim haram kılmış olduğum şeylerden sakınmayan, azaları ve cevârihleri oruç tutmayan bir kimsenin, benim için yemesini ve içmesini terk etmesine hiç ihtiyacım yok.''
Yemiyor, içmiyor ama diğer azaları ile günahları işleyip duruyor. Öbür azaları da günahlardan kesilecekti. Kesilmediğine göre boş yere yemesini, içmesini terk ediyor. Benim onun yemesini içmesini terk etmesine ihtiyacım yok. Nasıl olsa maksat hâsıl olmadı, işler çiğnendi gitti.
Muhterem kardeşlerim! Oruç çok güzel bir ibadettir.
Bilim adamları da akıllı mantıklı her insan da bu ibadete hayran kalır. Bir müddet bir şey yemiyorsunuz. İki öğün atlatıyorsunuz, üç öğün atlatıyorsunuz, bir şey yemiyorsunuz. ''Önümde yiyecek var, param var, niye yemiyorum? İşte bu akıl ve mantık işi. Nefis bir şey yemeyi istiyor ama yemiyorsunuz. Ne kadar güzel! Buradaki asıl maksat, insanın nefsini yenmeyi öğrenmesi.
''Oruçtan asıl maksat perhiz mi?''
''Değil.''
O zaman Peygamber Efendimiz bir diyet listesi çıkarırdı; ''Şunları şunları yiyeceksiniz, bunları yemeyeceksiniz; şunlardan bunlardan perhiz yapacaksınız, şunlardan bunlardan şu kadar gram yiyeceksiniz; tamam.''
Maksat sadece perhiz değil. Maksat insanın iradesinin kuvvetli olması, nefsini yenmesi, Allah'ın istediği noktada durması, Allah'ın çizmiş olduğu haram sınırını tecavüz etmemesi, öbür tarafa aşmaması, geçmemesi, Allah'ın istediği bir kul olarak yaşaması, Allah'ın istediği işleri yapması, haram kıldığı işleri yapmamasıdır. Maksat bu!
Biliyorsunuz insanın içinde bir nefis var. Nefs! Nun-fe-se harfleri. Fe harfi cezimli ama söylemek, ''nefs'' demek zor olduğundan ''nefis'' diyoruz. Bu sefer de ''nefis'' kelimesi var.
Bu tatlı nasıl olmuş?
Nefis olmuş. Orada y var, o başka. ''Nefse çok tatlı gelecek, çok güzel bir tarzda.''
Bu manzara nasıl?
Nefis. ''Nefsin çok beğendiği, haz ettiği bir manzara.'' demek; o ayrı.
Nefs insanın kendi içindeki maddî benliği. Bu maddî benliği, varlığı Allah bize vermiş, herkeste bir nefis var.
Niye vermiş?
Hepsi hikmetli. Bu nefis yemek ister içmek ister o da güzel, istemesi de güzel. Hiç istemesi olmasa, insan ne zaman acıktığını bilmese, yemeği atlatır atlatır, farkına varmaz, yemez, ondan sonra vücut çöker, gümbür gümbür gider, insan yaşayamaz. Allah-u Teâlâ hazretleri bu yaşamanın devam etmesini istediğinden vücudun içine nefis diye bir varlık yerleştirmiş ki sen bu vücudun maddî ihtiyaçlarını gözet. ''Sen idare müdürüsün. Şu vücut binasının idarî işlerine bak. Buraya su gerekiyor, suyu sağla. Su kesilirse bul. Gıda gerekiyorsa gıdayı sağla. Gıda kesilirse bul. Bu işleri kolla, gözet.'' diye Allah bize bir nefis vazifelendirmiş, içimize vermiş.
Bu nefis terbiye edilmediği zaman her şeyi istiyor. Yaramaz bir çocuk gibi. Annesi ile çarşıya çıkıyor, macun görüyor; ''Anne bana macun alsana.'' ''Peki.'' Bir adım daha gidiyor; ''Anne bana keten helva alsana.'' ''Peki.'' Biraz daha geçiyor; ''Anne bana balon alsana.'' ''Peki.'' Biraz daha geçiyor; ''Anne bana pabuç alsana.'' ''Peki.'' ''Anne bana şundan alsana.'' ''Peki.'' Oyuncakçı dükkânının önünde annesini tutuyor, yürütmesi mümkün değil. ''Gitme.'' ''Ne olacak?'' ''Bunlara bakacağız.'' ''Evladım, para kalmadı.'' Başlıyor tepinmeye-ağlamaya. Yani her şeyi istiyor. ''Aman illallah! Bu çocukla çarşıya çıkılmaz.'' Her dükkânın önünde bir mücadele, bir kavga, bir gürültü. Simitçiden simit ister şekerciden şeker ister leblebiciden leblebi ister üzümcüden üzüm ister. Vermesen üzülürsün, versen illallah dersin.
Nefis de bunun gibi terbiye edilmediği zaman her şeyi istiyor; ''İsterim de isterim!'' Sonu gelmiyor, bitmez tükenmez arzular kaynıyor. Denizin dalgaları nasıl bitmiyor, peş peşe sahile atılıp duruyor. İnsanın nefsinin arzuları da bitmek bilmiyor. Ne olacak o zaman? Her şeye tamam dersen bozukluk olur, buna bir yerde ''dur'' demek gerekiyor ve bunun bir ölçüsünü koymak gerekiyor. Bunun ölçüsü şeriat tarafından konulmuş. Bizim dinimiz hayata hürmet ediyor, hayatı korumayı amaçlıyor. Dinin ana hedeflerinden birisi de hayatı korumaktır. İslâm dininin emirleri incelenirse hayatı koruma esasına çok dikkat ettiği görülür. Mesela bir insanın kendisini öldürmeye bile hakkı yoktur.
''Can benim, sana ne? İstersem kayalardan aşağıya atlarım, istersem arabanın altına atlarım, istersem köprüden atlarım.''
''Atamazsın.'' diyor. İslâm bu hayatı koruyor, küçükten beri koruyor. Hatta anne rahminden beri koruyor. Sonuna kadar koruyor. Hayata kastetmeyi en büyük günah saymış. İnsanın kendi hayatına kastetmesi de başkasının hayatına kastetmesi de en büyük günahlardan. Bu ana prensibin ışığı altında; her şeyi güzel, her hükmü hoş olan İslâm'ın birtakım yasakları oluyor.
''Şunu yapma, bunu yapma!''
''Yasaklı bir şey olur mu?''
Yasaksız yer var mı, yasaksız iş yürür mü? Hadi bakalım, şu İstanbul'da bütün yasakları kaldır. Hırsızlar kepenkleri açsın, dükkânları yağmalasın. Yasak yok ya, herkes önüne gelen eve dalsın, girsin çıksın, istediğini alsın; herkes istediğini yapsın.
''Olur mu hocam?'' ''Olmaz.''
Tamam. Yasaksız yer olmaz. Yasaksız nizam olmaz. Nizam demek; ''Şunu yapma, şunu yap.'' demektir, yasak demektir. İslâm da nizam demektir; düzen, intizam demektir. Tabi yasakları olacak. İslâm bu yasakları koyuyor, yumuşak yumuşak söylüyor: ''Gıdayı ölçüyle al, belli zamanlarda al, vücudunu tamamen gıda ile doldurma, midenin bir kısmını boş bırak.'' diyor.
Peygamber Efendimiz' in vücudun korunması, sıhhatin korunması ile ilgili nice nice güzel tavsiyeleri var. Oruç diye bir ibadet konulmuş. On iki tane ay var. On iki ayın bir ayında, senede bir ayda, Ramazan ayında oruç tutuluyor. Bakın dünya ehli nelere çalışıyor? Dünya ehli bir ay tatil yapıyor. ''On bir ay çalıştı mı, senede bir ay yıllık izin yapacağım.'' diyor. Yallah plajlara, denizlere, gezmelere gidiyor. Bizim dinimizde, İslâm'da senede bir ay irade eğitimi olarak oruç var. Ne kadar güzel! Nasıl insanın varlığını koruyor, aklı koruyor, insanın haysiyetini koruyor. Dinin gerçeklerini insanlar arasında yürütmek için, ayakta tutmak için ne güzel prensipler koymuş.
El-Hamdü li'l-lâhi alâ ni'meti'l-İslâm.
Ne güzel din! Ne güzel yasak! Kul inna'l-lâhe lâ ye'müru bi'l-fahşâ. ''Allah kötü şey emretmez.'' Kanun bu. Allah-u Teâlâ hazretleri, ve mâ ene bi-zallâmin li'l-abîd. ''Ben kullarıma zulmedici değilim.'' ''Zulmetsem kimse benden hesap soramaz ama ben kullarıma zulmetmem.'' diyor.
Zulmetse hesap soran bulunur mu?
Lâ yüs'elü ammâ yef'alü ve hüm yüs'elûn. ''Herkes sorgu suale tabi olabilir ama kâdir-i mutlak olan Allah-u Teâlâ hazretlerine kim iradesinin dışında bir şey yaptırabilir?''
Olmaz! Allah; kötü şeyi emretmediğini, daima iyi, faydalı şeyleri emrettiğini bize bildirmiş. Demek ki her emrettiğinde her yasakladığında insanlık için bir fayda var. Bunu biliyoruz ve bunu incelediğimiz zaman İslâm'a hayranlıkla bağlılığımız katmerleniyor, kat kat kuvvetleniyor. ''Ne güzel nizammış. Ben bu dini anamdan babamdan öğrendim ama ne güzel bir dinmiş!'' diyoruz. Bizim böyle dememizle kalmıyor; anası babası Hristiyan, putperest, Budist olan insanlar da Müslüman oluyor. İnceleyince güzelliği karşısında hayran kalıyor, Müslüman oluyor. Budizm'i, Hristiyanlığı, Yahudiliği incelemiş. Bakıyor en güzeli İslâm, hak yol İslâm; İslâm'a geliyor. Bu Hindistan'da da Avusturalya'da da Pakistan'da da Amerika'da da böyle.
Peki, neden bütün dünya insanları gürrr diye Müslüman olmuyorlar?
Senin ve benim gayretsizliğimizden, çok çalışmadığımızdan, gayret göstermediğimizden, İslâm'ın güzelliğini iyi temsil edemediğimizden.
Herkes dünya gailesine, geçim derdine; bu dinin hizmetlisi nerede? Nerede o âşık-ı sadık nerede? ''Ne iş yaparsın?'' ''Nalburum.'' ''Sen ne iş yaparsın'' Doktor” ‘‘Sen ne iş yaparsın'' ''Mühendis.'' ''Aman hocam, çok lafa tutma. İnşaat şantiyemde işçiler bekliyor, hadi Allah'a ısmarladık.'' ''Biraz dur konuşalım.'' ''Aman hocam daireye imzaya zor yetişeceğim.'' Bakıyorsun ortada kimse kalmıyor. Dine hizmet bahis konusu olduğu zaman herkes bağlanmış. Abdest alırken boynumuzu da mesh ediyoruz, diyoruz ki; ''Yâ Rabbi! Benim boynumu her çeşit esaret bağından kurtar, bağımlı olmayayım. Sana kul olayım, senden gayri bir şeye bağımlı olmayayım. Şu benim boynumu cehennemden azat et. Şeytana kulluktan azat et, nefse kul olmaktan azat et. Her şeyden kurtar, hür olayım.''
Hürriyet nedir?
Hürriyet; atlar, kuşlar, kelebekler, koyunlar, balıklar, inekler gibi giyinmeden, çırılçıplak, gönlünce istediğin şeyi yapmaktır, çalışmamaktır, yan gelip yatmaktır, güneşlenmektir, bronzlaşmaktır.
Böyle hürriyet olur mu?
Hürriyet, insanı bağlayan duygulardan kurtulmaktır. Kendisini faziletli insan olmaya engel olan her çeşit bağlantıdan ve takıntıdan kurtarıp yükselmektir. Yüksel bakalım yükselebildiğin kadar, yüksel çünkü yerin bu değildir. Dünyaya gelmek hüner değildir. Yükseleceksin, yükseleceksin, insan-ı kâmil olacaksın, faziletli olacaksın. Hayatın bir gayesi var; en yüksek insan olmak. En yüksek insan olmaya hiç çalışmamış, İslâm'a hiç gayret göstermemiş; sokaklar, caddeler, şehirler perişan; belediyecilik yok, temizlik yok, intizam yok; sevgi yok, saygı yok.
Ne olacak?
Kendisi muhtâc-ı himmet bir dede.
Nerde kaldı gayriye himmet ede.
Biz kendimiz nasihate muhtaç, İslâm'a muhtaç hale gelmişiz. Gayrimüslim bize bakıp da Müslüman olur mu? Olmaz, olmuyor. İptidai görüyor, olmuyor. Çünkü kusurluyuz. Gerçek Müslüman böyle değil. Gerçek Müslüman tuttuğunu koparıyor. Yanına gelen insanı kendisine hayran bırakıyor ve Müslüman olmasına vesile oluyor. Gerçek Müslümanın şanı bu. Görüyoruz, duyuyoruz, işte bu sabah da duydum. Muhalif insan gide gele, gide gele İslâm'ı sevmiş.
Bizim bir profesör arkadaşımız vardı, Amerika'da tahsil görmüş. ''Ben orada ihtisasımı yaparken, onun yanında talebesi iken Amerikalı profesörüm; benim ahlâkımdan dolayı, bana hayranlığından dolayı nerdeyse Müslüman olacaktı.'' dedi. Çalışırsak, güzel Müslüman olursak cümle cihan halkı Müslüman olur. Çalışmazsak bile bize baktıkları zaman Müslüman olurlar. Bu insanların içinde din duygusu var, doğruyu arıyorlar ama sen güzel numune değilsin, ben güzel numune değilim. Sen ve ben güzel numune olsak zaten geliyor, kıyıdan kenardan yanaşıyor, bakıyor beğeniyor, Müslüman oluyor. Hiçbir şey söylemeden de olabiliyor.
İnsanın içinde nefs denilen bir varlık var, bu varlığın ıslah edilmesi için İslâm, senede bir ay bir irade eğitim kampı kurmuş. Bir ay yıllık izin değil, bir ay yıllık eğitim, ne kadar güzel. Ne kadar güzel bir din! Bir ay kendini iradenle kontrol edeceksin. Yemek karşında ama yemeyeceksin; buzlu bardak karşında, güneş tepende ama suyu içmeyeceksin, bekleyeceksin. Birisi kavga etmeye gelse; ''Ben oruçluyum, sana uymam.'' diyeceksin; diline sahip olacaksın, malayani söylemeyeceksin; gıybet, dedikodu etmeyeceksin. Miden haram lokma görmemiş olacak. Elin harama uzanmayacak, gözün harama bakmayacak. Oruçta her âzânın günahtan kesilmesi gerekiyor.
Oruçlu iken Allah'ın sana helal kılmış olduğu su ve ekmeği bile yemiyorken, sair zamanlarda da haram kıldığı kötü şeyleri yapmak caiz mi? Hiç akla mantığa sığıyor mu? İnsan derhal içinden bir kocaman haykırış bekliyor. ''Hayır, olur mu öyle şey! Allah'ın helallerini nefsim ezilsin diye, iradem kuvvetlensin diye yemezken-içmezken ‘bir deneyeyim olsun' diye harama bulaşır mıyım? Hayır, asla bulaşmam. Elbette onları hiç yapmam.'' Eskiden; ''Evleviyetle yapmam.'' derlerdi. Evleviyet, evlâ oluş şekliyle demek. ''Bu böyle olduğuna göre, bu hayli hayli böyle.'' mânasına gelir.
Birçok insan orucun bu halini bilmiyor. Orucun böyle bir ibadet olduğunun şuurunda değil. Sanıyor ki oruç sahura kalkmaktır, güzel yemekler yemektir, ondan sonra oruç tutmaktır. Akşamüstü kandillerin yanmasıdır, ondan sonra iftar sofrasında yüklen yüklenebildiğin kadar. Gündüz iki öğün atlattın ya, sabah kahvaltısı ile öğle yemeği yemedin ya. ''Akşam bunları telafi etmek gerekiyor.'' diye iki buçuk misli mideyi yüklemek. Millet böyle sanıyor. Halbuki böyle değil. Avrupalının birisi bizim bir iftarda bulunmuş. Milletin yemeğe, suya nasıl saldırdığını görmüş. Demiş ki: ''Bunların hepsi ölecek ama dur bakayım nasıl ölecekler.'' Kenardan seyrediyor. Milet asker bavulu gibi midesini dolduruyor. ''Onu da koyayım, bunu da koyayım.'' derken midenin nefes alacak hali kalmıyor, gözler baygınlaşıyor. Ondan sonra gelsin çaylar, gitsin kahveler.
Bu kadar yemek yiyince insan nasıl hazmeder? Tıkanır, kalbi durur, bir. Avrupalı böyle gözetlemeye devam ederken yatsı ezanı okunmuş. Bizim cemaat kalkmış önce on rekât yatsı namazı kılmışlar, arkasından yirmi rekât teravih kılmışlar, vitir vacibi de kıldıktan sonra otuz üç rekâtı tamamlamışlar. Tabi eğile kalka o midedeki şeyler hep hazmediliyor. ''Tamam.'' demiş, ''Öleceklerdi ama bundan sonra ölmezler, artık hazmettiler.''
Neden sair zamankinden fazla bir ibadet?
O da Allah'ın bir hikmeti. Allah, kullarının sabredemeyeceğini biliyor. Onun için Ramazan'da başka aylarda olmayan teravih namazı var; yirmi rekât. Niye çok? Sen yemeği çok yemeseydin, belki o da az olurdu. Yemeğe böyle yükleneceğini bildiğinden senin sıhhatin için Allah, onu öyle çok yapmış. Ancak öyle eriyebiliyor.
Orucun böyle olmadığını insan hadis-i şerifleri okursa anlar. Oruç daha asil bir ibadettir, insanın irade terbiyesidir. Oruç insanın nefsinin terbiyesi; haramlardan kesilmeyi, harama karşı direnmeyi öğrenmesi ibadeti, bir askerî talimdir. Oruç bir kamp çalışması; kampta komandoları eğitiyorlar. Millet bunu bilmez. ''Yemek yemiyor, su içmiyor.'' Bunu bilir ama gözü haramda, kulağı haramda, dili haramda, eli haramda, ayağı haramda olursa bu açlık ve susuzluğun ona bir faydası olmaz.
Aza ve cevârih ne demek?
İnsanın uzuvları ve organları demek. Ellerimiz ayaklarımız gibi vücudumuzun parçaları demek. Allah; ''Öteki azaları oruç tutmazsa benim onun yemeyi ve içmeyi bırakmasına ihtiyacım yok.'' diyor. Ötekiler de oruç tutacak. Ne yapacak? Gözü harama bakmayacak, kulağı haramı dinlemeyecek, dili haramı söylemeyecek, eli harama uzanmayacak, ayağı haram yere yürüyüp varmayacak. Her şeyi haramdan kesilecek; her azası günahtan perhiz yapacak, günaha sırt dönecek, günaha reaksiyon gösterecek ki orucu oruç olsun, Allah ona sevap versin. Allah-u Teâlâ hazretleri; ''O zaman oruç benimdir, onun sevabını ben vereceğim.'' buyuruyor. Böyle oruç tutarsa o zaman insan çok sevaba erer.
''Hocam, inşallah bunu bir deftere yazarım unutmam. Önümüzdeki Ramazan'da böyle oruç tutarım.'' Bu da doğru değil! Ramazan'da oruç tutmak farz. Sıhhatine sahip olan, şartları yerinde olan herkes oruç tutacak ama Ramazan'ın dışında da oruçlar var. Onlara sünnet oruçlar, nafile oruçlar diyoruz. İnsan Ramazan'ın dışında da bu egzersizi devam ettirmeli. Mesela sünnet olan Pazartesi-Perşembe oruçları var. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki; ''Kulların yapmış oldukları fiiller, işler, eylemler, ameller Pazartesi ve perşembe günleri dergâh-ı izzete sunulur, arz olunur.''
Allah her yerde hazır ve nâzırdır. Kulların her yaptığını biliyor ama resmî işleme sunulması o zaman oluyor; Pazartesi, Perşembe. Peygamber Efendimiz; ''Onun için ben de amellerimin Rabbime arz olunduğu zamanda oruçlu olmayı severim.'' buyuruyor. Efendimiz; Pazartesi, perşembe günleri oruç tutardı. Hele Recep ayı, Şaban ayı geldiği zaman fevkalâde çok oruç tutardı. Hele hele kamerî ayların 13, 14 ve 15. günleri, mehtaplı gecelerin gündüzlerinde orucu hiç bırakmamış. Kim bilir o gecelerde nasıl bir nurâniyet, gündüzlerinde nasıl bir bereket var. O kendisine malum olduğu için o günlerde orucu hiç bırakmamış. Demek ki bizler de zaman zaman bu sünnet oruçlarının zamanı geldikçe o oruçları tutmalıyız. Ama orucu Allah'ın istediği gibi tutmalıyız. Mesela gözümüze de oruç tutturmalıyız.
''Gözüm kayıverdi hocam, ne yapayım, dayanamadım, gitti.'' Olmaz!
''Dilimi tutamadım hocam, hay kopasıca, her zaman böyle yapıyor.''
Peygamber Efendimiz; yalan sözün, yalan şahitliğin orucu bozduğunu söylüyor. Manevi bakımdan bozuyor, sevabı kalmıyor. Yalan söz söylediği zaman, yalancı şahitlik yaptığı zaman orucu gidiyor. O bakımdan oruç tutalım. Orucun bir irade eğitimi olduğunu bilelim. Orucun bütün vücudun her azasına, her organına tutturulması gerektiğini bilelim.
Kalbin orucu nedir?
Kalbin orucu da günah şeyleri düşünmemek, günah şeylere meyletmemek, günahı istememek; iyi şeyler istemektir, Allah-u âlem. İnsanın kalbine bile oruç tutturması gerekiyor, kötü şeylerden kesilmesi gerekiyor.
Allah cümlemize kendisinin razı olduğu amelleri işlemeyi nasip eylesin.
Birtakım şeyler yapıyoruz ama Allah indinde kabul olacak şekilde mi yaptık, yoksa hiçbir işe yaramaz şekilde mi yaptık, bilmiyoruz. Adam akşam; ''Bugün oruç tuttum.'' diye sevinecek, keyiflenecek, halbuki Allah kabul etmiyor, ''istemiyorum'' diyor. ''Akşama kadar aç ve susuz kalmaktan gayrı bir kârı yok.'' diyor.
Namaz kılıyoruz, acaba namazın da böyle sırları var mı?
Elbette var. Namazın da böyle riayetleri, böyle incelikleri var. Sen namaz kıldım mı sanıyorsun? Vah vah! Onlara dikkat etmediğin zaman bu namazın sevabını hiç alamazsın. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş: ''Nice namaz kılan insan vardır ki namazı onu Allah'a yaklaştırmaz, ancak uzaklaştırmaya yarar.'' Namaz kılıyor Allah'tan uzaklaşıyor! Demek ki güzel kılınmayan bir namaz, kötü bir kalple kılınan namaz, sahibinin duygusuzca, izansızca, akılsızca, mantıksızca yapmış olduğu; şekilden ibaret olan bir namaz, ruhsuz bir namaz belki insanı Allah'tan uzaklaştırıyor. Belki adam namazı kılıyor; ''Ben bundan bir fayda görmedim, bir daha kılmayayım.'' diyor; namazı orucu bırakıyor. Zaten güzel kılmadın ki! Onun için Allah seni cezalandırdı. İbadetten kesilmek, Allah'ın sana cezası. Allah seni huzuruna almıyor. Bundan büyük ceza mı olur? Huzuruna kabul edilmiyorsun. ''Ben üç gündür namaz kılmıyorum.'' Demek ki üç gündür Allah seni huzuruna kabul etmiyor. Herkes günde beş defa huzuruna girerken, sen üç gündür huzuruna kabul olunmamışsın. Ağla! ''Benim kabahatim nedir?'' diye düşün, onu bulmaya çalış. Akşam gıybet mi ettin, sabah haram mı yedin? Ne yaptıysan sebebini bul ve tedaviye geç.
Medine-i Münevvere' de anlatırlar; bu işi oraya yerleşen insanlar bilir, mücavir dediğimiz kimseler bilir, nice incelikleri var. Peygamber Efendimiz' in Ravza-ı Mübâreke'sine geldiği zaman es-salâtü ve's-selâmü aleyke yâ Resûlallah diye selam veren kişi ve aleyküm selam diye cevabını işitirmiş. Öyle mübarek insanlar oluyor yani selam verdiği zaman Resûlullah'ın kendisinin selamını aldığını kulaklarıyla duyuyor. Öyle insanlar var.
Birisi bir gün gelmiş, yine saygıyla sevgiyle; es-salâtü ve's-selâmü aleyke yâ Resûlallah demiş ama karşılık yok, bir şey duymuyor. ''Acaba ne kabahatim oldu ki? Resûlullah selamıma cevap vermedi.'' Bir kabahat var. Düşünmüş, aramış sonunda anlamış, meğer biraz Medine'nin aleyhinde konuşmuş; havasını, suyunu, gıdalarını şikâyet etmiş. Hemen kesilir! Çünkü insanın dinde tarikatta, tasavvufta, maneviyatta ilerlemesi edepledir. Edepten mahrum oldu mu yukarıdan aşağıya tepe taklak düşüverir. O bakımdan Allah hepimize edebe riayet etmeyi nasip eylesin!
''Aziz ve Celil olan Allah buyurur ki; azaları, organları benim haram kıldığım şeylerden kesilmeyen, oruç haline geçmeyen, oruç tutmayan kimsenin, benim için yemesini içmesini terk etmesine ihtiyacım yok.'' O bakımdan oruçlarımıza dikkat edelim. Ramazan gelmeden başka sevaplı oruçları da tutmaya kendimizi alıştıralım.
En yakın pazartesi, perşembe oruçları var. Bu oruçları tutabilirsiniz. Zilhicce ayı girdiği zaman hac hangi ayda oluyor? Zilhicce ayında oluyor. Zilhicce on ikincisidir. Hacdan sonra dönüldü mü o ay bitti mi Muharrem geliyor. Yeni yılbaşı. Yani yeni kameri yıl başlıyor. Birinci ay geliyor.
Zilhicce'nin ilk on günü oruç tutmak çok sevap. Hacıların hacca gittiği, oralarda ibadetler ettiği, Arefe günü Arafat'a çıktığı o günlerde oruç fevkalâde sevap. Hele Arefe günü fevkalâde sevap. Hacılar için değil. Hacılar orada güneşin altında ibadette olacaklarından; Mina'dan Arafat'a yürümüş olduklarından, Arafat'tan Müzdelife'ye dönecek olduklarından onlara mekruh. Dinimiz ne kadar hikmetli, hacı olmayanlar burada oruç tutarlarsa onlara sevap. Arefe günü orucu çok sevap. Zilhicce'nin başından itibaren bayrama kadar olan günlerde on gün oruç tutmak çok sevap; hatırınızda olsun. Ondan sonra Muharrem'in 9, 10, 11'inde oruçlar var. Sonra eyyam-ı biyz oruçları var. Kamerî ayların 13, 14, 15'i. Kendinizi bunlara alıştırın; oruç tutmaya alıştırın, kendinize hâkim olmaya alıştırın.
Birisi ile konuşuyorum; ''Niye böyle yaptın?'' ''Kendimi tutamadım.'' diyor. İşte o kendini tutamadığın, kendimizi tutamadığımız yanlış. Kendimizi tutabilmeliyiz. Dayanamadım, sinirlendim, bağırdım, tutamadım. Zaten herkes suçu bundan işliyor. Tutmayı öğreneceksin; İslâm bu, oruç bu. Kendimizi kontrol etmeyi, kendimize hâkim olmayı öğrenelim inşallah. Ramazan'a gelinceye kadar bu nafile oruçlarla tatbikatı yapalım da Ramazan'da kaliteli oruç tutmayı öğrenmiş olalım. Yoksa Ramazan'da başlarsak orucumuz yine delik deşik olur, yine güve yeniği gibi olur. Şimdiden başlayalım da Ramazan ayına kadar ancak alışırız, ancak öğrenebiliriz.
Dileriz ki Rabbimiz bizi Arş-ı Âlânın gölgesinde gölgelendirdiği bahtiyarların arasına katsın, onlardan eylesin. ‘Mümin ama cehennemden kaçınmıyor, cennete girmeye şevk göstermiyor.’ Allah şuur versin.