07.12.1986 - Mekkeye Savaş Açılmaz, Peygamberimizin Kıyaslanması, Secdede Gözleri Kapamak

07.12.1986 - Mekkeye Savaş Açılmaz, Peygamberimizin Kıyaslanması, Secdede Gözleri Kapamak
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
La tuğzâ Mekketü ba'de'l-yevmi ilâ yevmi'l-kıyâmeti.
Sadaka Resûlullâh fi mâ kâl, ev kemâ kâl.
Bu okuduğum hadis-i şerifi Ahmed b. Hanbel, Taberânî, Dârekutnî, Müstedrek, Tirmizî rivayet etmiş; daha başka kaynaklarda da var ve Tirmizî hasenun sahîhun diye hasen ve sahih hadis olduğunu beyan eylemiş.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
La tuğzâ Mekketü. "Mekke'ye gaza edilmez, savaş açılmaz, hücum edilmez." Ba'de'l-yevm. "Bugünden itibaren."
Kendisinin bu hadis-i şerifi îrâd buyurduğu zamanından itibaren.
İla yevmi'l-kıyameti. "Kıyamet gününe kadar."
Mekke-i Mükerreme, Allah-u Teâlâ hazretlerinin yeryüzünde en şerefli beldesidir. Şerefi Hz. Âdem Atamız zamanından başlar. İnsanların Allah'a ibadet etmek için yapmış oldukları ilk mescit oradadır.
“İnne evvele beytin vudia linnâsi lellezî bibekkete mübâreken ve huden lil-âlemîn.”
İbrahim aleyhisselam Kâbe-i Müşerrefe'yi, onun mahallinde tekrar tecdîden bina etmiştir. Kâbe-i Müşerrefe, Peygamber sallalâhu aleyhi ve sellem Efendimiz' in zamanından bugüne kadar da elhamdülillah o şerefiyle, o mübarekliğiyle hâlâ kıblemiz olarak durmaktadır. Allah-u Teâlâ hazretleri gitmeyenlere gitmek, ziyaret etmek, umreler, haclar yapmak nasip eylesin. Gidenlere tekrarını ihsan eylesin.
"Kâbe'ye hücum edilmez, cihat edilmez."
Bazı âlimler burada şerhte diyorlar ki; "Cihat etmeyin." mânasınadır. "Bu beldenin kendisi mübarektir, ahalisi mübarektir; bu belde ahalisine savaş açmayın, burada mücadele etmeyin." demektir.
Zaten ayet-i kerimelerle de sabittir ki orada savaş edilmez. "Mescid-i Haram'da savaş edilmez, cihat edilmez." mânasına gelmektedir. Tabi Allah-u Teâlâ hazretleri o beldeyi kıyamete kadar hıfz edecektir de ama kıyamet koptuğu zaman veyahut ahir zamanın kıyamet alametleri başladığı zaman; mü'minler yeryüzünde azalacak, kıyamet alametleri başlayacak, o zamana dair Mekke'yle ilgili bazı haberler de var, o ayrı.
Mekke-i Mükerreme, bizim kıblegâhımızdır; Mescid-i Haram içindedir. Mescid-i Haram'ın içinde Kâbe-i Müşerrefe vardır. Kâbe-i Müşerrefe, mü'minlerin kıblegâhıdır.
Medine-i Münevvere, Peygamber Efendimiz' in vefat ettiği yerdir. O ayrı bir şehir, o da mübarektir. Kâbe-yi Müşerrefe'nin etrafındaki Mescid-i Haram'da kılınan bir namazın, yapılan bir hayrın sevabı yüz bin mislidir. Öyle şereflidir ki o mübarek beldede yapılan bir hayrın, ibadetin, namazın vesairenin sevabı yüz bin misli fazla olur. Peygamber Efendimiz' in mescidinde bin misli fazla olur.
Bir de Kudüs'ümüz vardı; Allah tekrar kurtarsın. Mü'minlerin eline versin. Bizim zamanımızda -biz ziyaret edemedik- Yahudilerin eline geçti; eskiden hacılar gittiği zaman bir de Kudüs-ü Şerif’i ziyaret eder, öyle giderler gelirlerdi.
Allah-u Teâlâ hazretleri bütün istilaya uğramış İslâm diyarlarını Müslümanlara tekrar ihsan eylesin.
Lâ tüfaddilû beyne enbiyâi'llâhi fe-innehû yünfehu fi's-suri fe sa'ike men fi's-semâvâti ve men fi'l-ardı illâ men şâallah. Sümme yünfehu fîhi uhrâ fe-ekûnü evvele men bu'ise. Fe-iza Mûsâ âhizün bi'l-arşi fe la edrî ehûsibe bi-sa'kati yevmi't-tûri? Em buise kablî? Ve lâ ekûlü inne Muhammeden efdalü min Yûnüse'bni Mettâ.
Sadaka Resûlullah fî mâ kal ev kemâ kal.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden Ebû Hüreyre tarafından rivayet olunmuş, Buhârî'de ve Müslim'de yer alan bir hadis-i şeriftir.
Efendimiz tavsiye buyuruyor:
Lâ tüfaddilû beyne enbiyâi'llah. "Allah'ın Peygamberleri arasında; 'Şu daha üstündür, bu daha üstündür.' diye tafdil yapmayın, üstünlük münakaşası yapmayın."
Çünkü bu haset, rekabet meydana getirir. Birisinin daha faziletli olduğunu söylerken ötekinin şanına noksan gelecek bazı sözler sarf etmeyi, günaha girmeyi sağlar, insanı o duruma düşürebilir.
"Allah'ın Peygamberleri; hepsini kabul ederiz, hepsini severiz, hepsine hürmetimiz vardır." dememiz gerekiyor. Peygamber Efendimiz böyle emir buyurmuş.
Muhterem kardeşlerim! Hani şu insanlık birlik beraberlik arıyor, aradaki ihtilafları halletmek istiyor filan; İslâm dini, onu sağlamış olan bir dindir. Bizim dinimiz bütün peygamberlere hürmeti bize emrediyor. İşte Peygamber Efendimiz de burada duyduğunuz gibi, bu hadis-i şerifinde de buyurmuş.
Hz. İsa Hristiyanların hürmet ettiği kimse, bizim Peygamberimiz aleyhisselâm -Allah şefaatine nail etsin- sonra Hz. Musa Yahudilerin hürmet ettiği kimse. Nitekim Yahudilere eskiden "Musevi" denirdi; "Musa'ya mensup" demek. Hristiyanlara da "İsevi" denirdi; "İsa'ya mensup" demek.
Biz onlara, o peygamberlere o kavimlerden daha saygılıyız, daha bağlıyız.
Neden daha bağlıyız?
Çünkü onlar, o peygamberlerin razı gelmeyeceği durumlara düştüler. O peygamberlerin memnun olmayacağı sözleri söylediler, itikatlarında yanlış işler yaptılar. Hz. İsa, Allah'ın kulu ve peygamberi iken, "Allah'ın oğlu" dediler hâşâ sümme hâşâ!
Hz. İsa buna razı mı? Değil.
Hz. İsa böyle mi söylemiş? Hayır.
Zaten Hristiyanların içinde de "Hz. İsa kuldur." diyenler var. İznik Konsülünde oturmuşlar, kalkmışlar, konuşmuşlar görüşmüşler, milattan 320 bilmem kaç sene sonra, papazlar böyle bir karara varmışlar. "Şu İncilleri yakalım, şunlar kalsın, şu akideyle mücadele edelim." diye Yakubileri, bilmem şunları bunları düşman ilan etmişler. Onlar da Hristiyan olduğu halde, "Allah'ın kulu" diyenleri devreden çıkarmışlar.
Yanlış, kendileri yanlış, yaptıkları işler yanlış. Bizim sevgimiz daha sağlam, bizim düşüncemiz daha doğru, bizim saygımız daha yerli yerinde, daha mantıkî, daha akıllıca; biz hepsini toplamışız. O halde akılları varsa, hakikaten iyilik istiyorlarsa bize gelmesi lazım, hepsinin Müslüman olmaları lazım, çünkü bizim dinimiz hepsini birleştiriyor.
Efendimiz hadis-i şerifinde buyurmuş ki;
Fe-innehû yünfehu fi's-suri. "İleride kıyamet kopacak, İsrafil aleyhisselam sura üfürecek, kıyamet kopacak." Fe sa'ike men fi's-semâvâti ve men fi'l-ard. "Bu sura üflendiği zaman, yeryüzünde ve semada olan ne varsa hepsi düşerler." İllâ men şâa'llah. "Allah'ın dilediği kimseler müstesna."
Tabi semâvatta, arzda melekler filan da var, bu insanlardan ayrı mahlûklar da var. Allah'ın dilediği mahlûklar, yaratıklar müstesna; ötekiler düşerler, ölürler.
Sümme yünfehu fîhi uhrâ. "Sonra İsrafil aleyhisselam sura bir kere daha üfürür, insanlar kabirlerde ba's olunurlar."
Cümle mevta kabirlerinden ba's olurlar, kalkarlar.
Fe-ekûnü evvele men bu'ise. "İlk kalkan ben olurum."
Kabirden ilk kalkan Peygamber Efendimiz olacak. Şerefi dolayısıyla her şeyde en önde giden olacak, cennete de ilk giren olacak. Ama tevazuundan ve "İnsanlar kendisinin faziletini bildiklerinden, ona dayanarak başka Peygamberleri küçük düşürücü sözler söyleyip de kavga gürültü çıkarmasınlar." diye tavsiye ediyor.
Peygamberler arasında ayrım yapmamalarını tavsiye ediyor.
İlk önce kendisi kalkacak.
Fe-izâ. "Bir de bakacağım ki." Mûsâ âhizün bi'l-arşi. "Musa aleyhisselam Arş-ı Âlânın direklerine yapışmış." Fe lâ edrî e husibe bi-sa'kati yevmi't-tûri. "Bilmiyorum acaba Tur dağına çıktığı günkü o düşüşünden itibaren mi hesap oldu da oraya yapıştı?" Em buise kablî. "Yoksa benden önce mi ba's olundu bilmiyorum; onu öyle arşa tutunmuş göreceğim." Ve lâ ekûlü inne Muhammeden efdale min Yûnüse'bni Mettâ. "Muhammed'in Yunus İbn Mettâ'dan daha faziletli olduğunu ben söylemem." diyor.
Yunus aleyhisselam'ın müstesna bir Peygamberliği vardır. Peygamberler geldikleri zaman kavimlerine hep itirazlar olmuş, hep karşı çıkmışlar, hep eza cefa etmişler. Mesela Firavun, Musa aleyhisselam'a bin bir türlü eza cefa eylemiş, kavmini kovalamış vesaire. İsa aleyhisselâm öyle… İbrahim aleyhisselam mancınıkla ateşe atılmış; daha başka peygamberlerden bazıları peygamber olarak gönderildiği halde kimisi şehit edilmiş.
Bu insanlar; kendilerine gelen nasihatçilerin, pak peygamberlerin, temiz insanların, Allah elçilerinin sözlerini genellikle dinlememişler de şeytana uymuşlar, ayrı işler yapmışlar ama Yunus aleyhisselam'ın kavmi müstesna; ahalisi ona inanmış ve Allah da onları büyük nimetlerle mütelezziz etmiş; Yunus aleyhisselam'ın müstesna bir durumu var, onun methi başka.
Peygamber Efendimiz bu hadis-i şerifte böyle buyuruyor. Kendisi bütün peygamberlerin en üstünüdür, seyyidü'l-enbiyâ ve'l-mürselîn'ir. Fakat hepsinin peygamberlikleri aynıdır. Hepsi Allah'ın Peygamberi olduğu için rütbece peygamberdir, hepsine saygı göstermek lazım. Ama Allah-u Teâlâ hazretleri kimisini kimisinden mertebe olarak -insanların hiçbirisi zaten birbirine eşit değil- üstün kıldığı gibi, bizim Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem'i de insanların ve Peygamberlerin en üstünü kılmıştır.
Cennette bir makam vardır ki Makam-ı Mahmut derler; o makama hiçbir kul çıkamayacak, bir kişi çıkacak. O makam başka hiçbir kula nasip olmayacak, o makam Peygamber Efendimiz' in makamıdır; bu hadis-i şeriflerle sabit.
İşte burada bir şey ortaya çıkıyor kardeşlerim, hadis-i şerifleri bilenler tam bilmeli. Hadis-i şerifleri okuyanlar, öteki o konudaki hadis-i şeriflere de muttalî olmalı. Tek bir hadisi okuduğu zaman, o hadis-i şerifin nâsihi vardır, mensuhu vardır, evvelce söylenmişliği vardır, sonradan söylenmişliği vardır.
Peygamber Efendimiz yirmi üç sene peygamberlik yaptı. Peygamberliğinin ilk devresinde söylediği bir söz, sonraki bir fütühat -kendisine ihsan olunmuş olan bir mertebe- bir dereceden önce söylenmiş olduğu için o başka türlü olur, ondan sonraki daha başka türlü olabilir. İşte buna "dinde fakih olmak" derler. İnsan dinin bütün delillerini bilip de hükmü ona göre vermeli.
Bir hadise dayanırsa, tek bir ayete dayanıp da "galiba şu şöyle" derse olmaz. Çünkü o ayet vardır, öteki ayet vardır. Asıl bilginler hepsini birden göz önünde tutarlar, dinin hükmünü öyle söylerler. Onları bilmediği zaman insanlar hata ederler.
Biliyorsunuz Süleyman Çelebi, Mevlid yazarı rahmetullahi aleyh de Mevlid'i neden yazmış diye Latifi tezkiresinde anlatırken diyor ki:
"Ulu Cami'de vaizin birisi çıktı; peygamberlerin hiçbirisini ötekisine tafdil etmeyin, hepsi eşittir." diye vaazını o konu üzerinde teksif etti ama orada bir alim Arap vardı; -Arap diyarından demek ki anlaşılan şimdiki gibi zaman zaman geliyorlarmış- kalktı ayağa, gayet güzel delillerle, ayetlerle, hadis-i şeriflerle Peygamber Efendimiz' in seyyidü'l-evvelîn ve'l-âhirîn olduğunu güzelce anlattı."
"İşte ben de onun üzerine Peygamber Efendimiz' in faziletini bildirmek için bu Mevlid'i yazdım." demeye getiriyor. "Mevlid kitabını yazmasının sebebi odur." diye onu menkıbe ile anlatıyor.
Peygamber Efendimiz, peygamberlerin en üstünüdür. Bütün Peygamberler peygamber olduğu için hürmete şayandır, hiçbirisinin aleyhinde bulunmak bize yakışmaz, hepsini kabul ederiz. Allah'ın bütün peygamberlerine iman etmişiz, bunu Amentümüzde de belirtiyoruz:
Âmentü bi'llâhi ve melâiketihî ve kütübihî ve rusülihî…
Bizden evvel gelen kitapları da inkâr etmiyoruz, bizim Peygamberimiz' den evvel gelmiş peygamberleri de inkâr etmiyoruz.
Ama her Peygamberin bir devri var, devir Peygamber Efendimiz' in devri.
Peygamber Efendimiz; "Eğer Musa aleyhisselam sağ olsaydı bana tâbi olurdu." diyor. Kendisi önceden vefat etmiş; "Eğer sağ olsaydı bana tâbi olurdu." diyor. Çünkü devir, Peygamber Efendimiz' in, devr-i Muhammedî.
Peygamber Efendimiz' in devri olunca, o devirde herkesin inanıp ona tâbi olması lazım. Onun için de bu hakikatleri gören insanlar Avrupa'da, Amerika'da, Japonya'da, muhtelif yerlerde bugün İslâm'a geliyorlar. İslâm'ın gerçek din olduğunu, bu zamanın dini olduğunu anlayıp kendisi ehl-i kitap da olsa, Musevî de olsa, İsevî de olsa Peygamber Efendimiz' e haklı olarak ikrar getirip Müslüman oluyorlar. Allah-u Teâlâ hazretleri bizlere dinimizin kıymetini bilmeyi nasip eylesin. Dinimizin emirlerini öğrenmeyi ve onları tutmayı nasip eylesin.
Lâ tüğayyirû hâzihi'ş-şüûra fe-men kâne muğayyirehâ lâ mehâlete fe'l-yuğayyirhâ bi'l-hinnâi ve'l-ketemi.
Bu hadis-i şerif de sakalları, saçları boyamakla ilgili bir hadis-i şeriftir. Enes radıyallahu anh'ten Deylemî rivayet etmiş. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Lâ tuğayyirû hâzihi'ş-şüûra. "Bu kılları, saçların rengini boyamayın, değiştirmeyin."
Beyaz beyaz kalsın, ne olur? Sakal beyaz olsun, saç beyaz olsun, bıyık beyaz olsun.
Fe men kâne muğayyirehâ lâ mahâlete. "Muhakkak bir boyamak isteyen varsa." İlla boyamak istiyorsanız.
Fe'l-yuğayyirhâ. "O boyamak isteyen kişi onu boyasın." Bi'l-hinnâ ve'l-ketem. "Kına ve ketem denilen madde ile boyasın."
Bu ketem denilen madde, biraz siyahlık verici bir maddeymiş. Kınayla karıştırılınca demek koyulaştırıyor. Onunla kına yakmak gibi; saçları öyle boyamayı tavsiye etmiş.
Başka bir hadis-i şerifinde;
"Beyaz kılları yolmayın çünkü onlar nurdur." buyuruyor.
Bazıları; "Ay beni ihtiyar gösteriyor!" diye cımbızla çekerler, yolarlar; yolmaya lüzum yok.
Lâ tuğmidû a'yüneküm fi's-sücûdi fe-innehû min fi'li'l-yehûd.
Bu da Deylemî'nin Enes radıyallahu anh'ten rivayet ettiği hadis-i şerif. Secdede gözleri kapatmamak ile ilgili.
Lâ tuğmidû a'yüneküm. "Gözlerinizi kapatmayın." Fi's-sücûd. "Secdelerde-secde esnasında gözlerinizi kapatmayın." Fe innehû min fi'li'l-yehûd. "Çünkü Yahudiler böyle yapar, gözlerini kapatır öyle secde ederlerdi."
Siz öyle yapmayın, gözleriniz açık dursun, Allah-u Ekber dediğiniz zaman secdede gözünüz açık bulunsun. Ayakta da kapatmak yok; ayakta da gözlerin secde mahallinde duracak ama açık olacak.
Allah-u âlem bu gözlerin kapatılmaması meselesi şundandır ki insanlar çeşit çeşit duygulara kapılırlar, gözlerini kapattıkları zaman çeşit çeşit hayaller görürler, zihin daha çok dağılır. O bakımdan gözler kapatılmıyor; "Bulunduğu yer belli olsun, aklı oraya buraya dağılmasın, hayallere, vehimlere dalmasın." diye gözler kapatılmıyor.
Lâ teftehirû bi-âbâikümü'l-lezîne müvvitû fi'l-câhiliyyeti fe-vellezî nefsî bi-yedihî lemâ yüdehdihü'l-cu'alü bi-menhıreyhi hayrun min âbâikümü'llezîne mâtû fi'l-câhiliyye.
İbn Abbas radıyallahu anhümâ râvisi, Ahmed b. Hanbel'de var, Tahavî kitaba almış.
Lâ teftehirû bi-âbâikümü'llezîne müvvitû fi'l-câhiliyyeti. "Cahiliye zamanında, o kötü akide üzerinde -daha İslâm gelmemiş- yanlış inançlar üzerinde ölen babalarınız ile övünmeyiniz." Fe-vellezî nefsî bi-yedihî lema yüdehdihü'l-cu'alü bi-menhıreyhi hayrun min âbâikümü'llezîne mâtû fi'l-cahiliyye. "Nefsim kudreti elinde olan Allah'a yemin olsun ki onun iki burun deliği içine konulmuş, oralarda bulunan kurtçuklar, o halde ölmüş olan babalarınızdan daha hayırlıdır."
Peygamber Efendimiz ashabına söylüyor; ashabı kendisine iman etmiş kimseler ama onların babaları putlara tapıyorlardı, Mekke'nin müşriklerinden idiler, İslâm'ı bilmiyorlardı, bâtıl bir din üzerinde idiler.
Onlarla övünüp; "Benim babam şöyle asildi, ben şu kabiledendim, ben bu kabiledendim." diye birbirlerine onlarla övünüp iftihar etmelerini bu hadis-i şerifte yasaklıyor. Onlarla övünmeyin! Onların imanları yok ki onlarla ne övüneceksiniz?
Övünecekseniz;
Ve bi-fadli'llâhi ve bi-rahmetihî fe-bi-zalike fe'l-yefrahû. "Allah'ın fazl-u keremiyle, takvasıyla, verdiği imanla, salih amelleri işlemekle" övünün. Bunlarla övünmek lazım. Başka şeylerle övünmenin bir faydası yok. Hele hele ahirete müşrik olarak göçmüş olan kimselerin Allah indinde bir kıymeti, bir değeri yok ki onlarla övünsünler.
Bu dedelerle, babalarla, ecdat ile soy sop ile övünme Araplarda fevkalade kuvvetliydi. O kuvvetlilik dolayısıyla bazıları; "Biz asiliz." derlerdi, ötekilere tepeden bakarlardı. Halbuki İslâm insanlar arasında bir beraberlik, bir eşitlik, bir sevgi getiriyor. Kabile reisiyle kabilenin içindeki bir fakir şahsı, falanca zengin ağa ile filanca işçiyi, köylüyü hepsini kanun karşısında eşit hâle getiriyor. Her insana bir değer veriyor. Soy sop ile övünmeyi yasaklıyor.
Bu devam ettiği takdirde İslâm'ın temel mantığına aykırı olacağından bu hadis-i şerifte bunu bildirmiş.
Sahabeden bir zât ki adını biliyorum ama söylemeyeyim, Selman-ı Farisi hazretleriyle aralarında biraz münakaşa olmuş. İnsanlar yapmasa iyi ama; "Seni kara kadının oğlu seni!" demiş.
Bilal-i Habeşî, Habeşli ya, "Seni kara kadının oğlu!" diye bir söz sarf etmiş. O da Peygamber Efendimiz' e bildirilince, onu söyleyen şahsı çağırıyor diyor ki:
"Sen böyle mi dedin? Senin içinde cahiliye devrinden kalma bir huy kalmış. Sen öyle bir adamsın ki içini tam temizleyememişsin, cahiliye devrindeki bir kötü huy senin içinde kalmış. Çünkü bir insanı annesinin babasının rengiyle, karalığıyla esmerliğiyle ayıplıyorsun. Asil olmamasıyla ayıplamaya çalışıyorsun, 'köle' demek istiyorsun. Senin içinde cahiliye âdeti kalmış."
Çünkü İslâm, insana insan olarak değer vermiştir. Hepsini değerli sayar.
Saf bağladığımız zaman içimizde kimler vardır?
Bazen gazetelerde resimleri görürsünüz, bu filanca devletin başkanı, bu filanca ülkenin başbakanı, bu bilmem ne paşası, bu bilmem nesi; herkes Allah-u Teâlâ hazretlerinin ibadetinde, huzurunda eşit olarak, yan yana oturuyorlar, yan yana ayakta duruyorlar, aralarında hiç mevki makam farkı görünmüyor, hepsi Allah-u Teâlâ hazretlerine secde ediyorlar.
Çünkü bütün insanlar kardeştir. Çünkü esas itibariyle bütün insanların arasında fark yoktur. İslâm bunu getirmiştir. Hem de insanların uzun kavgalar, savaşlar, iç harpler, darplar, çekişmeler, vuruşmalardan sonra; işte yeni, yirminci yüzyılda toparladıkları şeyleri 1400 yıl önceden getirmiştir.
Ne mutlu, elhamdülillah bizi Müslüman eylemiş; bizi böyle Müslüman ettiği gibi Allah-u Teâlâ hazretlerinin Müslümanlığının kıymetini bilip ona uygun yaşayanlara ve iman-ı kâmil ile göçenlere ne mutlu!
Bize gelince; biz de umumiyetle hakikaten İslâm'ı hazmetmiş bir milletiz. Bizde soy sop ile fazlaca övünme yoktur, az az var. Biraz Doğu Anadolu'da bazı yerlerde ağalık, beylik filan var ama genellikle maarif sistemimiz de öyle tanzim edilmiştir. Çoban bile okusa, bakarsın genel müdür olur, bakarsın bakan olur. Bir köylü de okusa bakarsın atom alimi olur. Fakir bir insanın çocuğu yetişir, tahsil görür, bakarsın yüksek bir mevkiye çıkar; zengin bir şahsın çocuğu da okumamışsa o da cahil kalabilir. Bizde böyle elhamdülillah.
Avrupalı seyyahlardan bir tanesi, Osmanlılar zamanında gelmiş görmüş Kanuni devrinde Osmanlıların o zamanki Avrupa'ya göre gayet ileri durumda olduğunu, diyor ki; "Burada ne güzel, bir insan kabiliyeti nispetinde yükselir. Kabiliyetli mi, işte ilerler, yükselir yükselir, ilerler gider. Bizde öyle midir; asilzadelerin babasının hatırı için yüksek mevkilere getiririz." Kendisi yani seyyah öyle diyor. Avrupa'yı-kendisini tenkit ederek, bizde ne fenadır adet, asilzadelerin çocuklarını yüksek mevkilere hatır için getiririz, diyor.
Bizim dinimizde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki; "İşler naehil, ehli olmayan insanlara verildiği zaman kıyameti bekleyin."
Fe'ntaziri's-sâ'ah. "O zaman kıyametin kopmasını bekleyin."
Bizde esas olan işi ehline vermektir, kim ehilse ona verilir. Hatta Mekke'nin fethedildiği zaman da Peygamber Efendimiz, Kâbe-i Müşerrefe'nin içine girmek istedi, hani resmine baktığımız zaman altın kapısı var ya; duvarı üstünde kapı, merdiven dayanarak giriliyor. O Kâbe-i Müşerrefe'nin içine girmek istedi. Anahtarı da bir müşrikin elinde.
Mekke'de, savaşarak içeriye girdiler, anahtar bir Mekkeli müşrikin elinde. Peygamber Efendimiz geldi, Mescid-i Haram'a girdi ama Kâbe'nin de kapısını açıp içine girip orada namaz kılmak istiyor. Anahtarı istedi; anahtar da usulen bir sülalenin elinde bulunuyor; anahtarın sahibi de girmiş, evine kapanmış, anahtarı vermek istemedi.
Hz. Ali Efendimiz gitti, yakasını toparladı; "Ver şu anahtarı!" dedi; çünkü galip olarak girmişler, Mekke-i Mükerreme'yi fethetmişler. Anahtarı vermemek ne demek?
Pazısı kuvvetli; yakasını dürdü, sarstı, anahtarı elinden aldı. Geldi, Kâbe-i Müşerrefe'yi açtı. Peygamber Efendimiz ve sahabesi Kâbe-i Müşerrefe'nin içinde şükür namazları kıldılar, Mekke'nin fetholunması için namazlar kıldılar.
Hz. Ali Efendimiz de anahtar elinde ya, dedi ki:
"Yâ Resûlallah! Müsaade buyur, bundan sonra bu Kâbe-i Müşerrefe'nin anahtarını taşıma vazifesi, anahtarı bulundurma vazifesi, açma kapama vazifesi benim üzerimde olsun."
"Emanetleri ehillerine veriniz." ayet-i kerimesi indi.
O sırada o ayet-i kerime inince Peygamber Efendimiz, Hz. Ali Efendimiz' e dedi ki:
"O anahtarı götür, o aileye ver."
Hz. Ali Efendimiz de;
"Baş üstüne!" dedi. Gitti o aileye; demin yakasını paçasını tutup sarsarak aldığı anahtarı bu sefer; "Buyur, al anahtarı geriye." diyerek verdi.
Adam şaşırdı; "Bunu niye veriyorsun?" dedi.
"Ayet indi." dedi. "Bu iş hakkında ayet-i kerime indi. Emaneti ehline vermemiz emrolunuyor, bu da sizin eskiden beri taşımakta olduğunuz bir vazifeydi; onun için anahtarı Peygamber Efendimiz size vermemi istedi." dedi, verdi.
Adam bu hadiseden o kadar duygulandı ki ondan sonra Müslüman oldu, Müslümanlığa girdi.
İslâm böyle; mansurken, muzafferken, güç kuvvet sahibiyken, elinde her türlü imkân varken ve düşünün ki Allah'ın arslanı, Peygamber Efendimiz' in damadı Hz. Ali radıyallahu anh istiyor anahtarı da Peygamber Efendimiz diyor ki; "Sahibine ver! Anahtar hangi ailede duruyor idiyse ona ver!"
Emanetleri ehline vereceğiz.
Peygamber Efendimiz diyor ki:
"Vallahi Muhammed'in kızı Fâtıma velev hırsızlık etse ona da hırsızlığın cezasını veririm, elini keserim!"
Efendimiz' in vazife anlayışı böyle. Biz hep bu vazife anlayışına sahip olmalıyız.
Birisi böyle bir cezaya çarptırılacak birisi için geldi de "Yâ Resûlallah! Böyle bir insanı cezaya çarptırmasanız!" filan gibi rica etti.
Peygamber Efendimiz; "Sen Allah'ın cezalarından bir ceza, hudutlarından bir hududun ifasını kaldırmak için mi şefaatçi olmak istiyorsun? Öyle şey yapma!" dedi.
Bizim dinimiz böyledir. Bizim dinimizin yüceliğini insan okudukça anlar ama okumazsa, bilmezse, dışarıdaki Hristiyan propagandasına kapılırsa; çöl kanunu sanır, bilemez. Evet, çölden çıkmıştır ama çöle nur inmiştir de onun için çıkmıştır. Allah-u Teâlâ hazretleri onu oradan çıkarmıştır onu.
Allah-u Teâlâ hazretlerinin vahyi olduğu için her şeyi güzeldir. Allah-u Teâlâ hazretleri bizi dinimizin kıymetini bilenlerden eylesin.
Biz biliyoruz tamam, bilmesek camiye gelmeyiz. Asıl camiye gelmeyenlere anlatın, asıl camiye getiremediğiniz çocuklarınıza anlatın. Çocuklarınızı Müslüman yetiştirmeye çalışın.
Nasıl olsa şimdi bizim işimiz mühim bir iş değil, neden?
Hepiniz zaten dini seviyorsunuz, imanı seviyorsunuz, hadis-i şerifi seviyorsunuz, Kur'ân-ı Kerîm'i seviyorsunuz, ibadeti seviyorsunuz. Bu bir şey değil!
Dışarıdaki kalabalıklar ne olacak?
Dışarıda dini bilmeyen, abdesti bilmeyen, evlendiği halde gusülden haberi olmayan, haramı helali bilmeyen, İslâm'ın emirlerini bilmeyen, imanı bilmeyip de ölecek olanlar var. Onlara İslâm'ı tebliğ edelim, etmemiz lazım. Onlara, bizim ulaşamadığımız yere sizin ulaşmanız lazım. Çevrenize İslâm'ı, duyduklarınızı anlatmanız lazım. İyi öğrenmeniz ve iyi öğretmeniz gerekiyor. Allah hepimizi din yolunda çalışan insanlar eylesin.
14.08.1988 -
Allah Zalimlerden İntikamını
14.06.1987 -
Dua ve Rızık
