Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Ahmed b. Hanbel rahmetullâhi aleyh, mezhep imamı, Hanbelî mezhebinin kurucusu. Aynı zamanda büyük hadis alimi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:
Hurrime ale'n-nâri, ''Cehenneme haram kılındı,'' küllü heyyinin leyyinin sehlin karîbin mine'n-nâs, ''her hafif, sakin tavırlı, leyyinin yumuşak, sehlin ahbaplığı kolay, karîbin mine'n-nâs insanlara yakın, ülfet edilebilen, sevimli, sempatik insan cehenneme haram kılındı.''
Bu hadis-i şeriften anlıyoruz ki Müslümanın bu sıfatlara sahip olması lazım. Çünkü böyle bir insan cehenneme girmeyecek, cennete girecek. Cehenneme girmesi yasak edilmiş, haram kılınmış, ''Hayır, böyle mübarek, güzel huylu bir insan cehenneme giremez.'' denmiş gibi oluyor. O bakımdan fevkalade önemli. Heyyin ''kolay, hafif, problem olmayan insan'' Leyyin ''yumuşak'' Sehil de ''kolay'' mânasına geliyor. Bunların karîbün mine'n-nâs insanlardan bucak bucak kaçan, ülfet edilmez kimse değil de insanlara yakın, sevimli, sokulgan, yanına yaklaşılabilir, kendisiyle ahbaplık edilebilir kimseler olduğu söyleniyor. Bu sıfat fevkalade önemli. Bazımızda şöyle bir kanaat var, ''Ben Cenâb-ı Hakk'ın yolunda yürüyorum, bütün öteki insanlar da yürürse ne âlâ, yürümezse kendileri bilir.'' Kaşlarımızı çatıyoruz, gayet ciddi bir tavırla öyle gidip geliyoruz. ''Mübarek! Bir tebessüm et, bir kaşlarını kaldır, biraz yumuşak ol. Biraz ahbaplık edelim. Bir selam ver, bir selamımızı al, hâl hatır soralım, konuşalım.'' sarp, yalçın kayalık gibi, yanına yanaşmak mümkün değil. Dalgaların gelip çat diye vurup da geriye devrilip gittiği Böyle şeylere lüzum yok.
Eşiddâü ale'l-küffâri ruhemâü beynehüm, Müslümanlar kendi aralarında yumuşak olacak. ''Karşımızdaki günah işliyor.'' Günahını sevmeyeceksin tabii, günahı sevmek mümkün değil. Çok mübarek, yaşlı bir hoca efendi var. Belini tam doğrultamıyor, iki kat olmuş. Zamanında servi gibi uzun boyluymuş. Her namaza gelir, en ön safta namaz kılar. Çok nüktedan, şakacı bir insan. ''Allah bir kimseye lanet etmiş, biz şimdi ona rahmet mi okuyacağız.'' dedi. Ben anlayamadım, tebessüm ettim, altından bir şey çıkacak biliyorum çünkü hoca efendi nüktedan bir insan, gönlü şen. Beli iki kat olmuş ama kendisi neşeli, ruhu genç. ''Allah'ın düşmanı bizim de düşmanımızdır. Allah'ın düşmanını dost edinmek olmaz.'' Meğer diyor ki Allah Kur'ân-ı Kerîm'de,Tebbet yedâ ebî lehebin vetebbe. Ebu Leheb ve hanımına –hanımına demek de doğru değil- karısına lanet etti. Bu Allah'ın sevmediği, Peygamber Efendimiz' in sevmediği, çok zalim, eşkıya, suçlu, günahkâr biri, bu surenin içinde ondan bahsediliyor.
Sevimli, sempatik. Herkes onun etrafına halka oldu, gülerek dinliyorlar. Biliyorlar ki şaka yapıyor, latife ediyor. İnsanın böyle sevimli, yumuşak huylu olması lazım.
Peygamber Efendimiz' in de latife yaptığı malum. Hanımlara, kendi hanımlarına, yaşlı akrabasına latife yaptığı, küçük çocuklarla ilgilendiği, onlara tatlı sözler söylediği biliniyor. Yolda bir çocuğu görüyor, soruyor; ''Hani senin kuşun vardı, ne oldu?'' Çocuğun bir kuşu varmış, ölmüş. Onun derdiyle dertleniyor, ilgisini çekecek şeyle meşgul oluyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir hadis-i şerifinde buyurmuş ki; el-mü'minü me'lefün ''Müslüman, kendisi başkalarıyla ülfet eder, başkaları kendisiyle ülfet edebilir bir kimsedir.'' Güleç yüzlü, sokulgan, başkaları da kendisinin yanına gelebiliyor, kapıları açık. Çevresi müsait, yüzü müsait yanına sokulunabiliyor. Lâ hayra fî men lâ ye'lefu vela yü'lefü ''Kendisiyle geçinilmeyen, başkasına yanaşmayan, sokulmayan kimsede hiçbir hayır yoktur.'' Lâ hayra, lam, lâ-ennâfiye li'l-cins ''lâ'' edatı, bütün cinsi reddeden bir edattır, ''Hiçbir hayır yok.'' diyor. Geçimsiz, sokulmayan, nobran, kimsenin yanına gelmeyen insanda bir hayır yok. Müslümanlar birbirleriyle sohbet edecek. Müslümanlar birbirlerini sevecek, sevmenin şartı olan güleç yüzü de karşı taraf bu tarafa, bu taraf öbür tarafa gösterecek. Sokulgan olacaklar, yumuşak olacaklar. Problem çıkarmayacaklar, problemleri örtücü olacaklar, kusurları görmez olacaklar. Bazı şeyleri görmemek, duymamak, söylememek iyidir. ''İyi ki söylememişim.'' diye insan sonunda memnun olur.
Eskiden birisi medresede okumuş, tahsili bitmiş, iyi bir hoca olmuş. Gidecekken hocası ona birkaç nasihat etmiş; ''Fevri hareket etme, sinirlenme!'' Başka nasihatleri de var ama bilhassa kızmamasını, sakin olmasını, teenniyle hareket etmesini söyleyerek uyarmış. Adam kalkmış, yıllar sonra memleketine gelmiş. Yeni evlenmiş, düğün yapmış ondan sonra kalkmış gitmiş. On sene mi, on beş sene mi, aradan uzun bir zaman geçmiş, köyüne, evine gelmiş. Evine girmeden camından bakmış ki hanımının yanında bir delikanlı var. Hemen silahına sarılmış ama o anda hocasının nasihati gözünün önüne gelmiş, vazgeçmiş. Kapıyı çalmış, kaşları çatık içeri girmiş. Hanımı sevinmiş, ''Hoş geldin, bak bu da bizim evladımız.'' demiş. Meğer küçük bebek olarak bıraktığı çocuk, koca delikanlı olmuş. O kızgınlıkla hareket etseydi; hanımını da çocuğunu da öldürecek, sonra da büyük bir pişmanlık yaşayacaktı. Demek ki insanın sakin olması, yumuşak huylu, insanlara hoş tavırlı bir kimse olması icap ediyormuş.
Dostluk ve muhabbet İslâm'da çok önemlidir. Dostluğun sevabı çok fazladır. Rûz-ı mahşerde insanların hepsi hesabın telaşında sıkıntı çekip dururken Allah birbirleriyle samimi dost, ihvan, kardeş olanları Arş-ı Ala’nın gölgesinde gölgelendirecek. Dostluk samimi olursa o zaman Allah-u Teâlâ hazretleri bizleri de Arş'ının gölgesinde gölgelendirdiği bahtiyarların arasına dâhil edebilir. Bu güzel sıfata hepimiz sahip olalım. Güler yüzlü, güleç yüzlü, tatlı dilli, geçimli olalım, arkadaşlarımızı sevelim. Arkadaşlarımıza fırsat verelim, ahbaplığı tatlı yürütmek için güleç yüz gösterelim. Biz onlara gidelim, onlar bize gelsin. Kavgacı, gürültücü, darılıcı, kızıcı kimseler olmamaya itina edelim. Komşularımıza muamelelerimiz de öyle olmalı. İki Müslüman doğru düzgün ortaklık yapamıyor, geçinemiyor, iki kardeş birbirine düşman. Bu durum Türkiye'de çok yaygın. Neden? Çünkü umumiyetle İslâmî bilgi zayıf. Bunu müslümanlarda da görüyoruz. Neden? Müslümanlar, ''Biz Müslümanız.'' diyorlar ama Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in hadis-i şeriflerini çok iyi bilmiyorlar. Bilseler öyle olmayacak, daha başka türlü bir manzara ile karşılaşacağız. Kötülük yapana iyilik yapmak, dargın durana gitmek, zulmedeni affetmek, güzel huylu olmak Müslümanlığın şiarı olmuş oluyor. İnşaallah hepimiz bundan sonra böyle yapmaya söz verelim, gayret edelim.
Hasb'i'm-rüin mine'l-buhli en yekûle âhuzu hakkî küllehû ve lâ edeu minhu şey'en.
Bu hadis-i şerif yeni bir konuyu gözümüzün önüne serecek. Daha önce duymamışsanız çok hayret edeceksiniz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki; hasb'i'm-rüin mine'l-buhli, ''Kişinin cimrilikten yana nasibi olarak yeter,'' en yekûle ''şöyle demesi;'' âhuzu hakkî küllehû ''bütün hakkımı alacağım'' Ve lâ edeu minhu şey'en ''ondan hiçbir şey bırakmayacağım,'' zerre bırakmayacağım, karşımdaki insandan kazıya kazıya, kökleye kökleye hakkımın tamamını alacağım. Peygamber Efendimiz, ''Cimrilikten nasip olarak bu yeter.'' diyor. Enteresan bir tavsiye, önemli bir hakikatin ifadesi. Umumiyetle biz, ''Hakkım değil mi alacağım.'' deriz. En ince teferruatına varıncaya kadar işi takip ederiz. Hadis-i şeriften anladığımız, Peygamber Efendimiz; ''O kadar ince eleme, o kadar derinine daldırma biraz yumuşak ol, hakkının bir kısmını bağışlayıver.'' demiş oluyor. Çünkü ''Sonuna kadar alacağım.'' derken birtakım dargınlıklar, sinirlenmeler, kızgınlıklar olur. Huzursuzluklar, kavgalar, gürültüler çıkabilir. ''Bu benim hakkım.'' der, sonuna kadar uğraşırsan, bakarsın karşı taraf da darılmış, sinirlenmiş, başka bir tavra geçmiş olabilir. O bakımdan Yunus Emre rahmetullahi aleyh -bizim dinî konularda bilmediğimiz pek çok şeyi, hadisleri iyice hazmetmiş, güzel ahlâk olarak kendi üzerine güzelce sindirmiş ki- ne diyor;
Nazar eyle itürü
Bazar eyle götürü
Yaradılanı hoş gör
Yaradandan ötürü.
İtürü nazar etmek, keskin nazar etmek demek. ''Baktığın şeye dikkatli bak, meseleyi hemen kavra.''
Nazar eyle itürü, çok dikkatli bak, manzarayı hemen anla, durumu kavra.
Bazar eyle götürü, götürü pazarlık et, öyle küçük detayla uğraşma. ''Acaba on buçuk kilo mu gelir, on kilo yedi yüz elli gram mı, on kilo sekiz yüz gram mı? Bir kilosu 275 lira olduğuna göre üç yüz gramı da şununla çarparsan şöyle mi olur?'' Şunu on kilo hesabından yuvarla! Birazcık yuvarlak yapsan kıyamet mi kopar? ''Şu kadar ver, hayrını gör.'' de. Olmaz mı? Olur, hem de o zaman yumuşaklık olur. Allah selamet versin, bir profesör arkadaşla, ''Çarşıdan birkaç bir şey alalım.'' dedik, manava gittik. Üstüne fiyat koymuş, ''495'' fiyat bu. Arkadaş diyor ki, ''500 olmaz mı?'' 495, 500'den daha az. Biz umumiyetle alışveriş yapacağımız zaman tenzilat yaptırırız, ''400 olmaz mı, 450 olmaz mı?'' demesi lazım, ''500 olmaz mı?'' diyor. Adam baktı, tereddüt etti. ''Canım 500 olsun.'' dedi, çıkardı 500'ü verdi, tamam, bitti. 495, beş lirayı arayacak, bulacak. Tersine pazarlık, ilk defa o adamda gördüm. 495 olacak da ne olacak? Avrupa'dan gelme bir kurnazlık olarak vitrinlerde buçuklu fiyat yazıyorlar, 1298 lira. ''İlk iki rakam dikkati çeksin, ucuz sayılsın.'' maksat bu. Hâlbuki 1300 lira demek. İki liranın lafı mı olur? Almanya'dan muz alacağım. Orada muz çok bol, bizde elmanın bolluğu gibi. Pazarlarda sebil, yığınla. Hani traktörü getiririz, deviririz, ''üç kilosu şu kadara'' diye, aynen öyle. Afrika ülkelerine mal gönderiyorlar, oradan gelirken Güney Amerika'dan, Orta Amerika'dan, Afrika'dan yığınla muz geliyor. Çok ucuza satılıyor, 99 fenik. Ben de aldım, ceplerimi karıştırdım, bir iki fenik eksiklik var, ''Onu da saymasanız olmaz mı?'' dedim. ''Yok olmaz, kuruşu kuruşuna.'' dedi. ''Peki.'' dedim, çıkardım bir para daha verdim, onun üstünü kuruş kuruş verdi. Almanların cimriliği. ''Bu malı satıyorsun işte, bundan en aşağı yüzde otuz kazanırsın, iki fenik eksik olsa ne olur?'' Tabii terbiye noksanlığı, ''Olmaz.'' dedi.
İki arkadaş bir yere gidecek, birisi ötekisine ikram edecek, etmiyor. ''Alman usulü yapalım.'' diyor. O Alman usulü. Bizim usulümüzde, Müslüman usulünde ikram var. Kardeşimize ikram etmek, ziyafet çekmek, sevap kazanmak isteriz. Bizim usulümüz başka türlü, Almanlarınki daha başka türlü. Demek ki ''Ben bütün hakkımı sonuna kadar alacağım, hiçbir şey bırakmayacağım.'' demek doğru değilmiş. ''Pekâlâ öyle olsun.'' demek, keskin nazar edip götürü pazar etmek daha iyi. Yaradılanı Yaradan'dan ötürü hoş görmek, Allah rızası için kulun kusurunu görmemek ne güzel! Yaradılanı hoş gör, Yaradan'dan ötürü. Allah rızası için kusuruna bakma, kusurundan geçiver. ''Ben de zamanında cahildim, küçüktüm, benim de bazı hatalarım olmuştu, şimdi onları düşünüyorum da utanıyorum. Bu kardeşimiz de bir zaman gelir bu hatasını anlar.'' ''Peki kardeşim, tamam, oldu, Allah'a ısmarladık.'' demek İslâmî bakımdan daha uygun oluyor.
Kişiye cimrilikten nasip olarak yeter de artar bile “Hakkımı sonuna kadar alacağım, hakkım olan hiçbir şeyi karşı tarafa bırakmayacağım” demesi.
Hasbiyallâhu ve ni'me'l-vekîl emanün li külli hâifin.
''Hasbiyallâhu ve ni'me'l-vekîl, sözü, korkan her insan için emandır.'' Emniyet, kurtuluş ve korunma vesilesidir, sigortadır, garantidir. O zaman Hasbiyallâhu ve ni'me'l-vekîl sözünün mânasını düşünelim. Hasbiyallâh ne demek? ''Allah celle celalüh bana yeter, Allah kâfi.'' demek. Hasbiyallâhu ve ni'me'l-vekîl, o ne iyi vekildir. İnsan bir avukat tutuyor, para veriyor, maaş veriyor, ''Şu davayı sen benim namıma takip et.'' Onun vekili oluyor. Avukatın Türkçesi, Osmanlıcası neydi? ''Dava vekili'' idi. Şimdi avukat diyoruz. Nereden gelmiş? Batı'dan. Sanki ''dava vekili'' deseydik kıyamet kopardı. Dedelerimizin sözü, ne olurdu dava vekili demeye devam etseydik? Dedemizin sözünü devam ettirmiş olurduk. İnsan birçok kimseye vekalet verebilir. ''Sen benim namıma şu işi yap.'' Notere gidersiniz, imzalattırırsınız, sizin adınıza işlem yapmak üzere eline vesikayı verirsiniz, o şahıs sizin vekiliniz olur.
Herkes birbirine vekil olabilir ama bir insanın vekili Allah-u Teâlâ hazretleri oldu mu, o insan yaşadı. En kuvvetli, en güçlü, en sağlam insan odur. Çünkü vekili Allah oluyor. Allah ne iyi vekildir! Peki insan Allah'ı nasıl vekil edinir? O'na tevekkül edince Allah insanın vekili olur.
''Ya Rabbi! Sen bana kâfisin, ben sana tevekkül ettim, sana dayandım, sana inandım, sana güvendim, senden isterim. Bana sen gereksin, gayrı bana gerekmez. Ben seni bilirim, sana dayanırım, sana ibadet ederim, senden isterim, sen dilersen her türlü hayırları bana ihsan edersin, nasip edersin, dilersen beni cezalara uğratırsın. Her türlü kaza, kader, takdir, mukadderat, başıma gelen olaylar, hadiseler sendendir. Kötü kulluk etmişsem bazen ceza da verirsin, iyi kulluk etmişsem, ibadet etmişsem o zaman lütfedersin.''
Allah-u Teâlâ hazretleri bazen sınamak için sevdiği kullara da bazı imtihanlar verir.
Eyüp aleyhisselâm'ın macerasını biliyorsunuz. Kur'ân-ı Kerîm'de kısaca ifade ediyor, ni'mel abd ''Ne güzel kuldu Eyüp!'' diyor. Eyüp aleyhisselâm için ''Ne güzel kul!'' diyor. Eyüp aleyhisselâm nasılmış? Son derece zenginmiş, geniş bir ailesi varmış, çoluğu çocuğu, kavmi kabilesi, etrafı güçlü kuvvetli imiş. Ovalar dolusu sürüleri, malları, sıhhatli bir bedeni varmış. Allah-u Teâlâ hazretleri mallarına telefat vermiş. Malları tükenmiş. Allah'ın takdiri, evladı, çoluk çocuğu ölmüş, kimsesiz kalmış. Ailesinden, yakınlarından çok az insan kalmış. Allah vücuduna hastalık vermiş, bîtap duruma düşmüş, vücudunu kurtlar sarmış. Tabii o zaman böyle çeşitli ilaçlar, imkânlar yok. Her tarafını yaralar sarmış, tenini kurtlar yemeye başlamış. Yunus çok enteresan bir insan. Mübarek her taşın altından çıkıyor. Tenini kurtlar yiyen, kurt yedikçe sabreden Eyüp Peygamber'' diye güzel ilahilerle halkımıza öğretmiş. Öğrenilmesi gereken bilgileri ne güzel sunmuş, o da bir hüner. Dinî bilgileri halkın anlayacağı tarzda, seveceği şekilde ne güzel ambalaj yapmış. Nar yiyoruz. Sübhânallâh! Allah-u Teâlâ hazretleri narı ne güzel ambalaj eylemiş. Taneler birbirlerini çürütmesin diye aralarına ne güzel zarlar koymuş. Hepsi ne güzel! Güzel güzel, dizmiş dizmiş, bir yuvarlak topun içine ne kadar güzel yerleştirmiş sübhânallâh!
Fe tebârekellâhu ahsenü'l-hâlikîn ne kudret ne kadar güzel bir yaratış ne kadar güzel bir eser! İbret alalım. Akıllı insan her baktığından ibret alır.
Narın ambalajına bakıp ibret alalım, biz de konuşmamızı halka güzel bir ambalajla sunalım. O da bir ambalaj, vitrin düzenlemesi için nasıl şu kadar para veriyor, ''Gel bizim şu vitrini bir tanzim et.'' Mal sahibinden dükkânı kiralamış, vitrin dekorasyonuna para vermiş. Aynı malı sıra sıra dizersen kimse almaz. Vitrin dekorasyonu güzel olunca müşteri içeriye giriyor, istediği parayı veriyor, malı satın alıyor. Dekorasyonun parası, müşteriden çıkıyor. Esasında caddenin iyi bir yerindeki bir dükkânın kirası, dekorasyonun kirası müşteriden çıkıyor. Bunlar ibret. İnsanoğlu güzel bir manzara içinde olan şeyi daha kolay alıyor.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de böyle hareket ederdi. Dikkat edilirse Kur'ân-ı Kerîm'de de bilgileri insanlara sunuş şekli son derece güzel. Araplar tüccar bir kavim, ticarette fevkalade mahir. Kervan işletiyorlar, mal alıyorlar, mal satıyorlar Allah-u Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruyor ki; ''Ey iman edenler! Ben size, sizi elim ve feci bir azaptan kurtaracak bir ticaret tavsiye edeyim mi?'' Niye öyle diyor? Çünkü kavim tüccar.
Yunus Emre diyor ki;
Sordum sarı çiçeğe, neden boynun eğridir?
Neden çiçekten bahsediyor? Çünkü muhatabı çiftçi kavim. Otlarla, çiçeklerle ilgili. Neden dertli dolaptan bahsediyor? Dertli dolap niçin böyle dönüp dönüp inlersin, oradan öbür tarafa intikal etmek için. ''Ben haklıyım.'' demek kâfi değil, söyleyiş tarzını güzel yaparsak kendimizi beğendirebiliriz. Güzel yapmazsak kimse beğenmez, toplanmayabilir, sözümüzü dinlemeyebilir. Kâfirler bu işi öğrenmişler, ilerletmişler. Milleti aldatıyorlar. Kadınlardan söz eden bir kitaptan bahsettiler, içinde müstehcen şeyler varmış. ''Otuzuncu baskısını yaptı.'' diyorlar. O zaman bize de ''Bir güzel eser yazıp bir o kadar tiraj sağlamamız mecburiyet oldu.'' dedim. Nasıl yapıyorlarsa yapıyorlar, beğendiriyorlar, reklamını yapıyorlar, satıyorlar, okutturuyorlar, ondan sonra da karşılarındaki kimselerin kafaları bozuluyor. İşin enteresan tarafı, insanların kafalarını kendilerinin paralarını da alarak bozuyorlar. Para ondan çıkıyor, zarar da yine kendisine geliyor. Seve seve yapıyor, hâlâ farkında değil. Sigara konusu da öyle. O kadar parası gidiyor, bu kadar sıhhati bozuluyor, bu kadar zararları var; kanser yapıyor, felç yapıyor... Nasıl yapmışlarsa yapmışlar, parayı verip onu alıyor.
Hasbiyallâhu ve ni'me'l-vekîl emânün li-külli hâifin. Hasbiyallâhu ve ni'me'l-vekîl, ''Allah bana kâfidir o ne iyi vekildir.'' demek her korkan insan için garantidir. Korkusunun geçmesine vesiledir. Çünkü bir insan ''Hasbiyallâh, o ne iyi vekildir.'' derse, Allah'ı vekil edinirse onu Allah korur. Onun işini Allah takip eder, onun hasmının karşısına Allah çıkar, onun düşmanını Allah defeder. Böyle şey olur mu? Evet, hem de öyle olur ki misalleri de var, yeter ki sen Allah'a hakkıyla tevekkül etmesini bil. Büyüklerimiz, ''Eğer kullar Allah-u Teâlâ hazretlerine güzel bir tarzda hakkıyla tevekkül etmesini becerebilselerdi Allah-u Teâlâ hazretleri onları, kuşların yavrularını beslediği gibi beslerdi.'' diyor. Kuş yavrusu nasıl besleniyor? Kuşun kendisinin dükkânı mı var, çarşısı, pazarı, ticarethanesi mi var? Sabahleyin evinden aç çıkıyor, akşamleyin yuvasına tok dönüyor. Nasıl oluyor? Allah rızkını ihsan ediyor. Tevekkül ederse böyle olur. Tevekkül ettiği, Allah'a dayandığı zaman korunur, kurtulur.
Tüccardan birisi tek başına seyahat edermiş. Tabii o zaman yollarda tehlikeler var.
Biz geceleyin on ikide geldik. Arkadaşlara sordum:
''Araba olmasaydı bu yollardan bu kadar rahat geçebilir miydik?''
''Mümkün değil.'' dediler. Araba bozulsa, kenarda kalsak bile korkarız, in yok cin yok. Yollarda, ağaçların arasında, karanlık bir yoldan, sıcacık arabada kalkıp geliyorsun, Allah'ın büyük lütfu. Allah-u Teâlâ hazretlerine tevekkül ederse Allah onun yardımcısı olur, korunur kurtulur. O tüccar tek başına seyahat ediyormuş, demişler ki:
''Kervana katıl, tek başına gitme, kervanda asker var, muhafızlar var, silahlılar var, yolları belli, gideceği yer belli, emniyet tedbirleri alınmış, onunla git.''
''Allah bana kâfi gelir, Allah'a tevekkül ederim, yeter.'' demiş. Ama bir keresinde karşısına düşman çıkmış, silahını almış. Mallarını alacak, kendisini de öldürecek.
''Madem beni öldüreceksin, müsaade et şurada iki rekât namaz kılayım da canımı öyle al.'' demiş. O zamanın eşkıyası da yine biraz insaflı demek ki hemen öldürmemiş, ona bir namaz kılma fırsatı vermiş. Namazı kılmış, elini açmış;
''Yâ Vedûd, yâ Vedûd yâ ze'l-arşi'l-mecîd, yâ mübdiü yâ müîd diye Allah-u Teâlâ hazretlerinin Esma-i Hüsna’sını zikrederek can-u gönülden bir dua ile iltica eylemiş. O anda bir atlı peyda olmuş, uzaktan onu çevirmiş olan o eşkıyayı tepelemiş ve onu kurtarmış.
Müsebbibü'l-esbâb olan Allah-u Teâlâ hazretleri meleklerini gönderir, kurtarır. Karşısındaki adamın başına yıldırım indirir, onu mahveder yine kurtarır. Veyahut bir başka kimse gelir, o sebep olur, o esnada kurtulur.
Doğu Anadolu'da eşkıya adamları çevirmiş; mallarını, cüzdanlarını, paralarını almış. Tam giderlerken adamlardan biri eşkıyaya seslenmiş;
''Hey bak pantolonumun cebinde de para varmış, bunları da gelin alın.'' demiş. Eşkıya bir gülmüş, bir şaşırmış ondan sonra yanına kadar gelmiş. Elinde silah var, gelmiş bakmış hakikaten bir demet para, elinden almış gitmiş. Yanındaki arkadaşı diyor ki:
“Zaten gidiyorlardı, arka cebindeki parayı görmemişlerdi, ne diye haber verdin?'”
''Zulümleri tamam olsun da cezası çabuk gelsin.'' demiş. Yol kestiler, zulmediyorlar, eşkıyalık büyük günah. Hakikaten o anda emniyet kuvvetleri çıkmış gelmiş, eşkıya orada yakalanmış. Bu yaşanmış bir hadise de yılını pek iyi hatırlayamayacağım. Adamın şuuruna bak, Allah'a dayanıyor, Allah elbette zalimin cezasını verir. “Bu beni yolda çevirdi, malımı alıyor, bana zulmediyor” diye düşünüyor. Enteresan.
Biz de Allah'a hakkıyla tevekkül etmeyi öğrenelim. İmtihanımıza girerken tevekkül edelim, işlerimizde tevekkül edelim. Her türlü hâlimizde Allah'a sığınalım, her korkumuzda Allah-u Teâlâ hazretlerine iltica edelim.
Muhterem kardeşlerim, başka hadis-i şeriflerden bildiğimiz bir gerçeği de size hatırlatmak isterim. Allah-u Teâlâ hazretlerine Geniş, rahat durumdayken, sıhhatli, zengin durumdayken duadan geri kalmamak lazım. Şu anda sıhhatin yerinde mi yerinde, paran pulun var mı var, karnın tok mu tok, sırtın pek mi pek. Her şeyin yerli yerinde, tıkırında ama asıl bu anda duayı unutma.
''Sen böyle geniş zamanında Allah'a kulluğu ihmal etmezsen, unutmazsan, Allah-u Teâlâ hazretlerine ilticadan geri durmazsan, Allah da sıkıntıya düştüğün zaman senin imdadına yetişir.'' Ama geniş zamanında Allah'ı hiç anmazsan, hatırlamazsan, hiç o tarakta bezin olmazsa, olmaz. Vur patlasın çal oynasın eğlenip dururken, o günahkâr gidişin sebebiyle Allah başına bir bela verdiği zaman, bir ceza geldiği zaman artık yana yakıla yalvarmaya yakarmaya başlarsın. Elinde tesbih, başında takke Eyüp Sultan'a kurbanlar adamak vesair şeylere başlarsın. İstediğin yine olmadı. Neden? Geniş zamanında Allah'a iltica etmedin, başın sıkıştı ondan iltica ettin. O başından kalkmasını istediğin şey, zaten o gafletinin cezasıydı. Ceza geldikten sonra kalkar mı?
İdam mahkûmunu sehpaya getirmişler, ''Son arzun nedir?'' diye sormuşlar. ''İlmeği boynuma geçirmeyin, gıdıklanıyorum da. '' Orada artık, ''İlmeği boynuma geçirmeyin.'' demenin bir anlamı yok. Mahkeme bitmiş, idam hükmü tasdikten geçmiş, o olacak, başka bir çaresi yok. Allah kula cezayı veriyor, ''Aman yâ Rabbi, affet yâ Rabbi!'' Geçmiş ola. Sen evvelce iyi kulluk yapacaktın. Bu, yapmadığının cezası oluyor. Geniş zamanlarınızda Allah'ın nimetlerini düşünün, şükredin.
Allah-u Teâlâ hazretleri bize kâfidir, O ne iyi vekildir!
Allah bizi her korktuğumuzdan emin eylesin, her umduğumuza nail eylesin, dünyada da ahirette de âfiyet, saadet ve selamet ihsan eylesin! Dünyada sıhhatle, âfiyetle yaşayıp ahirette de cennetine, Cemali’ne nail olmayı nasip eylesin!