16.08.1987 - Namaz Kılarken Üzerine Örtü, Nafile Oruç
21.01.2026
26 dk 5 sn
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
"Omzunda ondan hiçbir şey olmadığı halde tek bir örtü ile sizden biriniz namaz kılmasın!" buyurmuş.
Malum, kıyafetler bölgelere göre, iklimlere göre, örflere, âdetlere göre değişiklik gösteriyor. Suudi Arabistan, Peygamber Efendimiz' in diyarı Hicaz sıcak bir ülke. Sonra onun yaşadığı devirde giyim kıyafet imkânları, terzilik, dikiş imkânları, dokuma imkânları bilhassa orada zayıf. Kumaş dokunması, kumaş biçilmesi, elbise yapılması, dikilmesi ve bunlar gittikçe zamanla gelişen şeyler. Onlar pek oralarda kuvvetli değil. İnsanların eski devirlerde yaptıkları ne olmuş?
İcabında hayvan postlarına bürünmüşler. Peygamber Efendimiz' in de sahabesinden yoksulluk dolayısıyla kumaş bulamadığı için, dokumayı alacak parası olmadığı için posta bürünenler var. Hatta yağmur yağdığı zaman o postlar temiz bile olsa, malum postun bir kokusu olur, iyi ilaçlanmadığı zaman kendine mahsus kokar. Bir de dışarıda ıslanıp gelmişse kokusu olur, yünün kendine mahsus bir kokusu olur. Bazı zengin kişiler rahatsız olmuşlar da Peygamber Efendimiz' e hatta teklif etmişler, demişler ki; "Ya Resûlallah biz bunların, böyle fakir fukaranın arasında olmaktan rahatsız oluyoruz.
Kıyafetleri böyle, kokuları filan ağıl gibi kokuyor yünler. Bize ayrı meclis, yüksek bir meclis yap filan, ayrı toplantı yap bizim için. Bizimle ayrı sohbet eyle." gibi teklifleri olmuş da Kur'ân-ı Kerîm'de Allah-u Teâlâ hazretleri o samimi ama kıyafeti mütevazı olan kimselerle beraber olmayı Efendimiz' e tavsiye ediyor. O zenginlerin, o çalımlıların teklifini şey yapmıyor da… Bu ayetlerden sebeb-i nüzulü olan hadiselerden biliyoruz ki kıyafeti olmadığı için, böyle hayvan postlarını kendisine örtü edinenler de varmış.
Bir şahsı görürlermiş, namazı kılarmış o kişi sabahleyin, ondan sonra hemen kalkar acele camiden gidermiş. Derlermiş ki:
"Peygamber Efendimiz' in mescidinde, onun mübarek meclisinde, niye bu kadar acele ediyor bu adamcağız, otursa da duaları yapsa!"
Peygamber Efendimiz namazdan sonra oturup güneş doğuncaya kadar ibadet etmeyi severdi. Bu camide de hocalarımızdan öğrendiğimize göre aynı şeyi yapıyoruz. Sabah namazının arkasından güneş doğup işrak vakti gelinceye kadar oturup ilimle, irfanla, zikirle Kur'an'la meşgul olup namaz kılmak çok sevaplı. Öyle yapmayı severmiş ama o şahıs gidermiş.
Diyorlar ki:
"Niçin gidiyorsun mübarek? Otursan da sevaptan istifade etsene kazansana…"
Cevabı şaşırtıcı, diyor ki:
"Evimizde bir tek örtü var. Tek bir örtü var. O örtüye bürünüp ben camiye geliyorum. Efendimiz' in arkasında namaz kılmış olmak için. Namazı kıldıktan sonra hemen eve gidiyorum ki yol, mesafe uzun, hanım da örtünsün de namaz malum örtülü setr-i avret ile kılınacak, namaz da örtünebilsin de o da namazı vaktinde kılabilsin diye ondan acele ediyorum." demiş.
Öyle anlaşılıyor ki Peygamber Efendimiz' in o mübarek cennetlik sahabesi çok sıkıntılar çekmişler.
Nice günahlara batmış insanlarız. Nice nice nimetler içinde yüzüyoruz. Onların manevi derecesi ne kadar yüksek ne yoksulluklar çekmişler. Giyecekleri olmamış, yiyecekleri olmamış. Bir hurmayı birisi ağzında biraz emip ondan sonra ötekisine verip biraz emip ondan sonra ötekisi verip biraz emip nöbetleşe oradan gıdalandıkları bile olmuş. Çok sıkıntı çektikleri zaman hurmaları ortaya yığıp eşit olarak dağıttıkları olmuş. Efendimiz hiçbir zaman yanına gelen gıdayı, parayı, sadakayı, hayrı ertesi güne bekletmeyi istememiş, hemen dağıtmış. Öyle bir çevre, öyle bir topluluk, öyle imkânsızlıklar, mahrumiyetleri düşünün.
Peygamber Efendimiz diyor ki:
"Sadece bir tek kıyafet ile omzunuz açık, göğsünüz açık namaz kılmayın!"
Omuzu da örtmesi… İki çeşit var: Bir, asıl setr-i avret avret-i galize denilen bel ile göbek arası erkeğin örtünmesi lazım. Dua etmiş Peygamber Efendimiz; "Allah razı olsun, rahmetine erdirsin şalvar giyenlere." diye.
Şalvar giymek, dikişli bir don giyiyor. O çok büyük bir lüks o zaman. Ne mutlu ki dikişli bir şey giyebiliyor ayağına, her tarafı güzel örtünüyor. Allah onları rahmetine erdirsin diye dua etmiş.
Ama o olmadığı zaman ne yapacak?
Bir örtüyü şuradan şuraya çevirecek, buradan buraya çevirecek, peştamal yapacak kendisine, hiç olmazsa göbeği ile dizi arasını örtecek. Buna izar deniliyor ki peştamal filan demek, o mânaya geliyor. Bugün dahi Yemenliler bazen o kıyafetlerle geziyorlar. Görüyoruz Hicaz'a gittiğimiz zaman. Sonra Endonezya'dan, Malezya'dan gelen Müslüman kardeşler bakıyoruz, ekseriya öyle bir peştamal tutunmuşlar. O normal kıyafetleri, dışarı kıyafetleri, öyle geziyorlar. Üstünde de bir şey bulunuyor ona da rida deniliyor. Rida, üzere giyilen, omuza alınan elbise.
Allah'ın huzuru olduğu için namaz ve ayet-i kerimede de Allah-u Teâlâ hazretleri buyurmuş ki;
Huzû zîneteküm inde külli mescidin. "Mescitlere vardığınız zaman ziynetlerinizi takının, alın üzerinize, güzel gidin, derbeder gitmeyin'" Üstünüz kirli paslı tozlu topraklı dağınık filan olmayın. Derli toplu gidin demek. Takıp takıştırın gidin mânasına değil de hani yüzükleri takın mânasına değil de...
Huzû zîneteküm inde külli mescidin.
"Mescide giderken temiz, pak gidin, derli toplu gidin!" mânasına geliyor.
O sebepten insanın kıyafetine dikkat etmesi lazım. Daha ciddi olduğu için hem peştamal tutunup belden aşağısını örtmeli hem de üstünü örtmeli. Ama mahrumiyet varsa ilk örtülecek yer bel ile dizi arası.
Biz şimdi elhamdülillah bunları sadece birer hatıra olarak dinliyoruz, okuyoruz, ne yapmamız lazım? El açıp şükretmemiz lazım. Allah'a dua etmemiz lazım hâlimize. Bugün bizim en fakirimiz onların hepsinden çok daha imkân sahibidir. Su yok, gıda yok, yiyecek, içecek yok, ev dedikleri şey küçücük.
Biz gecekondu dedik mi burun kıvırırız. Daire küçük oldu mu daha büyük olsun isteriz. Bir oda daha olsa deriz. Odası olsa manzaralı olsa deriz. Manzaralı olsa bir yazlık olsa bir kışlık olsa deriz. İnsanoğlunun arzularının sonu gelmez. Allah da bizim memlekete vermiş. Şu bizim memlekette elhamdülillah, eş-şükrü lillah çok nimetlere sahibiz biz. Havası güzel, suyu güzel, suyu bol, meyvesi bol, sebzesi bol, her türlü imkâna sahibiz.
Allah dedelerimizden, ecdadımızdan razı olsun ki Allah'ın dinini yaymak için buralara gelmişler, bu ülkeleri Müslümanlaştırmışlar, ahalisine İslâm'ı öğretmişler. Onlarla kardeş olmuşuz, kaynaşmışız. Buraları İslâm diyarı olmuş, bize miras kalmış çok büyük nimetlerle beraber... Daha hâlâ dedelerimizin mirasını yiyoruz. Başımıza taş yağmıyor da elhamdülillah yaşıyoruz. Şu nimetlere bakın.
Ben şöyle bir manav dükkânının önüne durduğum zaman hayran oluyorum, mest oluyorum. Kırmızı kırmızı domatesler, renkli renkli karpuzlar, kavunlar, salkım salkım üzümler, sarı sarı muzlar, elmalar, sarısı, yeşili, golden'i bilmem starking'i vesairesi… Bunların hepsi nimet. Her bir nimete şükretmemiz lazım. Vermez ise Allah nereden bulacaksın? Şu yağmur yağmazsa ne yapacaksın? Yerden, pınardan su çıkmazsa neyi yiyeceksin? Bir hastalık gelirse kime yalvaracaksın? Zelzele olursa ne yapacaksın? Harp darp olursa, bunların hepsi elden giderse, düşman gelirse, kırbaç altında kalırsan ne olacak? Sulha, huzura elhamdülillah, hürriyete elhamdülillah, nimete elhamdülillah, sıhhate elhamdülillah, giyime elhamdülillah, kuşama elhamdülillah…
Şeyh Sadi kısadan söylemiş, diyor ki:
"Bir nefes aldığı zaman ömrün bir nefeslik daha uzuyor. Bir de geriye nefesini verdiğin zaman için ferahlıyor. Demek ki bir nefeste iki nimet var. Ömrün uzaması için ferahlaması. O halde bir nefeste bir de en aşağı iki tane şükür lazım. Çok şükür ya Rabbi ömrümü uzattın. Çok şükür ya Rabbi beni ferahlattın."
Nefes darlığı olana sor; boncuk boncuk böyle alnı terler, nefes alamaz, bir türlü veremez. İdrar zorluğu olana zor; sen gidersin yüznumaraya şaldır şaldır, üstüne başına aldırmazsın, şey yapmazsın. O yaşlı adamlara bir sor bakalım o ne nimetmiş. Onun için Allah'ın bizim üzerimizdeki nimetlerini çok düşünelim.
Bu bize bir hatıradır. Tatlı hatıradır ki vah Peygamber Efendimiz' le o mübarek sahabesi ne mahrumiyetler çekmişler diye, nimetlerimiz ne kadar çok diye biraz insafa geliriz. Şu bizim zalim nefislerimiz biraz Allah'ın nimetlerini görsün de layık mıyız buna? Değiliz ya Rabbi. Bu bize liyakatimizden verilmiyor da sırf senin lütfundan veriliyor ya Rabbi. Beni senin nimetlerini yiyip de sana isyan eden edepsizlerden etme ya Rabbi, diye dua edelim.
Nimetin şükrünü eda etmek her Müslümanın boynuna borçtur. Müslümanın iki tane vazifesi vardır:
Birisi Allah'ın verdiği nimetlere şükretmek. Şükran duygusu dolu olmak. Rabbi'ne sevgiyle, saygıyla, muhabbetle teşekkür duygusuyla bağlı olmak.
Birisi de bir imtihan gelirse sabretmek. Hastalık gelir, ölüm gelir, dert, üzüntü, sıkıntı, keder gelir. O zaman da ne yapalım, hayatın cilvesi bu, o zaman da sabretmeyi öğrenecek Müslüman.
"Ben Allah'ın takdirini gözümün nurundan daha çok severim." demiş sahabe. Ne mübarek insanlar… Duası makbul kimse. Birisine dua ediverdiği zaman hastası iyi oluyor, istediği oluyor. Gözü görmez olmuş, demişler ki; "Sen biliyoruz ki Allah'ın sevgili kulusun, duası makbul insansın. Bunu hep tecrübeyle anladık. Hastalarımızı sana getirdik diğer şeylerde, sen dua ettin, istediğin oluyor. Kendine de dua et de Allah gözünü gördürsün tekrar. " "Ben, diyor, Allah'ın takdirini, kaderini gözümün nurundan daha çok severim, öyle itiraz etmem." Kör olmaya razı, Allah'a itiraz etmeye razı değil. Ne büyük insanlar ne zarif insanlar geçmiş! Onlardan ibret alalım. Allah bizi de arif etsin, zarif etsin, kâmil etsin, kibar eylesin, saygılı eylesin, Allah'a sevgiyle bağlı eylesin.
Çok iş düşüyor hepimize. Hepimize, hepinize. Ben burada bir gün bir vaaz veriyorum. Hayatın içindesiniz, çevreniz var, başka insanlar var.
Hepimiz vaiz olmalıyız. Hepimiz İslâm'ın müdafi olmalıyız ki İslâm yayılabilsin. Yoksa zaten benim nasihatime muhtaç insan buraya gelmez ki... Bucak bucak kaçıyor. Zaten burada değil. Şu anda İstanbul'da değil. Ya Bodrum’da ya Marmaris’te ya Antalya’da ya bilmem ne festivalinde ya filanca eğlence yerinde. Kim bilir ne işlerle meşgul... Onun için çok iş düşüyor hepimize.
Hem de ne çok günahsa... Mesela sana birisi gelse bir şey söylese, "Tevbe tevbe, estağfirullah olur mu hiç şöyle şey?" dediği o şeyi yapıyorlar inadına. Küfür olduğu için, imansızlık olduğu için, inkâr olduğu için, isyan olduğu için yapıyorlar. Şeytan damarlarına girince insanın... Onun için çok iş düşüyor bize.
Sen kendini yola getir, bir. İlk kazanç bu.
İlk işimiz kendimizi fire Müslüman olmaktan kurtarmak. İlk önce kendimizi sahil-i selâmete çekelim. Sağlam Müslüman olalım, bir.
Ondan sonra bizim sözümüzü kim dinler?
"Benim Hanım beni dinler, hayat arkadaşım, refika-i hayatım…" Tamam.
Hanıma söz dinletelim veyahut hanımsa, bizim şimdi bu vaazı kadınlar da dinliyor elhamdülillah, beyimi yola getirmeye çalışayım. Sonra çocuğum beni sever, anacığım diye, babacığım diye elimi öper, boynuma sarılır; tamam. Filanca arkadaşım çok samimidir ona söyleyeyim diyerek her gün bir Müslüman kazanmaya çalışalım.
Elimizi ovuşturalım şöyle kâr etmiş bir dükkâncı gibi, elhamdülillah bugün bir insana hak yolu söyledim, öğrettim, İslâm'a kazandırdım diye. Bir insan sapacakken elinden tuttum, uçuruma yuvarlanmaktan kurtardım. Günah işleyecekken, şeytana uyacakken vazgeçirdim. Parasını şerre harcayacakken hayra harcattım diyebilelim. Yaptığımız işleri şuurla yapalım, iyi işler yapalım ve yaptırmaya gayret edelim.
Çünkü eğer bu kafayla, bu havayla gidersek, Türkiye dededen Müslüman gelmiş bir ülke... Şöyle İstanbul'un Kadıköy yakasından Boğaziçi'nden, Marmara'dan İstanbul'a doğru bakarsan cami siluetleri göklere yükselmiş, yükselmiş, niyaz şeyleri gibi böyle cami cami, kubbe kubbe dolu. Şekil öyle ama İslâmî bakımdan ne duruma gelecek?
Mahvolduk. Bak zaten iman gitti, Osmanlılar zamanında kardeş yaşayan halklar birbirlerine nasıl girdi, nasıl isyanlar, kavgalar, gürültüler, katliamlar, çoluk çocuk, kadın erkek öldürme…
Neden?
İmansızlık alameti. İmansızlık alameti. İman gitti, eski dostlar düşman oldu. Şimdi Ermeni Kürt'e diyormuş ki:
"Yahu sen de bendendin, Araplar geldi seni Müslüman etti benden ayırdı, dön."
Sen İslâm'a gel. Madem ikimiz aynıyız sen İslâm'a gel. Hak din İslâm. Ötekisi eski bozulmuş kitabı tahrip olmuş, tahrifata uğramış, sen buraya gel. Beni küfre çekeceğine sen imana gel.
Bunun için çok çalışmalıyız. Nimetlere çok şükretmeliyiz. Vazifemizin çok olduğunu bilmeliyiz. Asıl işimizin Allah'ın dinine yardım etmek olduğunun şuuruna ermeliyiz.
Senin mesleğin ne? Avukat.
Değil.
Senin mesleğin ne? Doktor.
Değil.
Senin mesleğin ne? Tüccar.
Değil.
Senin asıl mesleğin Müslümanlığı yaymak.
"Hocam hiç öyle şey olur mu?"
Öyle olur. Peygamber Efendimiz' in kendisinin ve devrindeki bütün sahabesinin mesleği İslâm'ı yaymak. Tüccarlık, esnaflık onun vasıtasıydı, seyahat onun vasıtasıydı. Hepsi İslâm'ı yaymaya yönelik idi. Bizim dedelerimiz daha fütuhat olmayan bölgelere ticaret yoluyla gittiler İslâm'ı yaydılar. Afrika'ya, Endonezya'ya, Hindistan'a, Çin'e yaydılar, okyanuslara dayadılar. Asıl işimiz, asıl mesleğimiz Allah'ın dinine yardım etmek olduğunu, İslâm'a hizmet olduğunu hiç unutmayalım.
Ebu Saîd hazretlerinden oruç hakkında bir hadis-i şerif rivayeti. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki:
"Bir kul Allah yolunda bir gün oruç tutarsa, Allah-u Teâlâ bugün mukabilinde o kulun zatını cehennemden yetmiş sonbahar mevsimi uzaklaştırır."
Yetmiş yıl uzağa götürür. Bir günlük oruç sebebiyle onun zatını cehennemden yetmiş yıl uzaklaştırır. Cehennemden uzaklaşır, cennete hak kazanır, cennete yaklaşır. Cehenneme düşme ihtimali kalmaz.
Muhterem kardeşlerim! Herhalde çoğunuz biliyorsunuzdur, İslâm'da oruç sadece Ramazan'a mahsus değildir. Oruç her zaman vardır da Ramazan orucu farzdır. Mutlak tutulacak. Onun dışındaki zamanlarda serbesttir, istediği gün oruç tutar. İlle şu gün oruç tutacaksın diye mecburiyet yoktur. Öyle serbest olan oruçlara tatavvu' oruçlar derler, Allah'a kulluk olsun diye, sevap kazanayım diye tutulmuş olan oruçlar. Nafile oruçlar derler.
Nafile, Türkçe' de biraz başka mânaya kullanılıyor.
"Boş yere" mânasına. Öyle değil.
"Nafile uğraşma, ben bu senin dediğini yapmayacağım." deriz Türkçe' de, "boş yere uğraşma" demek mânasına.
Ama nafile ibadet bu mânaya değil; "farz olmayan, sevap kazanmak için yapılan ibadetlere nafile" derler. Arapça' da mâna biraz değişik.
Mesela Türkçe' de misafir diyoruz. Misafir Arapça' da "yolcu" demek. Biz evimize gelen kişiye "misafir" diyoruz. Velev kapımızdaki, aynı apartmandaki komşumuz bile gelse; "Bize bu akşam kapı komşumuz misafir geldi." deriz. Halbuki misafir "yolcu, sefere çıkmış insan" demek. Bu adam sefere çıkmadı ki terliğini bile değiştirmedi. Bu kapıdan çıktı benim kapımı çaldı, bana geldi. Türkçe' de biraz [böyle]…
"Bana müsaade eder misin?" diyoruz, "izin verir misin" mânasına. Araplarda müsaade "yardım etmek" demek. Yardım mânasına geliyor. Nafile sözü de "sevap kazanmak ibadeti" demek, boş yere yapılan ibadet, akıntıya kürek demek değil. Onu bilesiniz.
Demek ki Ramazan'ın dışında oruç tutmak var. Peki, oruç tutmak var da aç kalacağım ben, sevabı ne?
Burada bildiriyor. Bir gün Allah rızası için insan oruç tutarsa yetmiş yıl uzaklaşır cehennemden. Bir gün daha tutarsa yüz kırk yıl, bir gün daha iki yüz on yıl. Cehennemden kurtulmasına, cehenneme düşmemesine, azap görmemesine sebep olur. Rahmete ermesine vesile olur. Cennete girmesine vesile olur.
Muhterem kardeşlerim! İslâm'da ibadetlere böyle büyük vaatler veriliyor, bunların izah edilmesi lazım. Mesela lâ ilâhe illallah diyen cennete girer. Bir oruç tutan şu sevabı alır. Bir hacca giden şöyle olur, böyle olur… diyoruz.
Mesela oruç tuttuğu zaman ne oluyor, tahlilini yapalım. Oruç tuttuğu zaman insan önünde imkân olduğu, fırsat elde olduğu halde canının istediği bazı şeyleri yapmıyor. Karşısında su var, limonata bardağı böyle dışından terlemiş boncuk boncuk, buz gibi, tatlı, dışarıda hava sıcak, karpuzu kesmişler, kıpkırmızı devirmişler şu tarafa bir tarafını, yanında da bir sarı renkli kavun, dışarıda hava sıcak. Ne var? Ye buyur. Yok oruçluyum. Olduğu halde yemiyor.
Namahreme bakmıyor. Harama değil, helale bile, helaline bile yaklaşmıyor. Yemek yemiyor, kötü huylardan uzak duruyor, bu nedir? Bu mühim bir iştir. Bugün hapse giren insanların çoğu, suç işleyen insanların çoğu kötülüğü bildiği halde kendisini yenemediği için kötülüğü işliyor. Ne yapayım, kendime hâkim olamadım, dayanamadım. Baktım, adamın kesesinde para çok, şeytan dürttü, aldım kaçtım, diyor. Veyahut çok sinirlendim, kendimi tutamadım, patlattım bir tane ölüverdi, diyor mesela. İşte bu kendini tutmayı öğretme egzersizi önemli. Oruç insana bunu sağlıyor.
İslâm'ın bütün ibadetlerinde halkı hikmetlerini anlamasa bile farkına varmadan kâmil insan olmaya götüren şeyler vardır, malzeme vardır. Oruçta bu malzeme vardır. Oruç tutan bir insan bir zaman gelir filozoflar kadar olgun, engin bir insan olur. Sinirlenmez, asabileşmez, sakin olur, sabırlı olur, kendini tutar, konuştuğu zaman dengeli, ölçülü olur. Namaz kılan bir insan belirli saatlerde belirli işleri yapmaya alışır. İntizama alışır, günahlardan kendisini çekmeye alışır. Rabbinin huzurunda olduğunu, Rabbinin kendisini gördüğünü bilir. Ona karşı kulluk borcu olduğunu bilir vesaire... Hacca giden insan dünyanın birçok yerinde pek çok Müslüman kardeşi olduğunu bilir. Bir gün gelip ölümün başına geleceğini bilir. Herkesin beyaz kefenlere sarılıp Arafat'ta toplandığı gibi mahşer yerinde toplanacağını gözüyle görür gibi anlar filan...
İslâm'da her ibadette halk anlasa da anlamasa da büyük fayda vardır. Antibiyotik hapı ağzına alıp yutan herkes doktor mu? Herkes o antibiyotik ilacın vücutta mikrobu nasıl alt edeceğini biliyor mu? Sen ötesine karışma. Şu hapı yut yemekten sonra bir bardak suyla yut. Çay da içersen daha çabuk tesir eder. On beş dakika sonra bakıyorsun ateşin kesiliyor. Cayır cayır ateşler içinde yanarken, oh rahatladım, hah yüzüm güldü filan diyorsun. Sen onun mekanizmasını bilmiyorsun ama o işini görüyor. Kıldığın namaz da tuttuğun oruç da yaptığın zikir de okuduğun Kur'an da verdiğin sadaka da öyle… Hepsinin derin derin hikmetleri var. Onun için İslâm'ın bütünüyle çok denenmiş bir yol bu.
Çok büyük zekâların, çok büyük dâhilerin inceleyip inceleyip de hayran kaldıkları bir dine sahibiz elhamdülillah! Yalnız Müslümanlardan değil, başka ülkelerin dâhilerinden de inceleyip Müslüman olanlar var. Onun için yüzlerce, milyonlarca, milyarlarca kere denenmiş hak din üzere bizi Allah yaratmış çok şükür. Her şeyi hikmetli, her şeyi güzel, her yasağı güzel…
Suçluyu cezalandırmazsan cemiyet iflah olmaz.
"Biraz da merhametli olalım." Hayır, suça merhamet olmaz!
İyiliğe teşvik olur, mükâfat, taltif olur, madalya olur; suça prim, haksıza, zalime prim verilmez. O zaman dünya altüstüne gelir, o zaman mahvoluruz. Adalet diye bir şey kalmaz, ticaret diye bir şey kalmaz, orman kanunu olur. Ormanda bile yine düzenli bir kanun vardır, ormandan da beter olur.
O bakımdan suçluyu anında cezalandırmak lazım.
Cezalandırmayan bir mekanizma, bir sistem çöker.
Sen daha önce halkı milyarlar, milyonlar dolandırmış birisini cezalandıramamışsın, şimdi o ikinci defa cezalandırıyor, üçüncü defa cezalandırıyor. Almanya'da böyle bir şey yaptığı zaman, diyorlar, kendisinin mallarını müsadere ederler, akrabalarının mallarının müsadere ederler, canına okurlar. Ona merhamet etti mi cemiyet gider. Ya cemiyete merhamet edeceksin ya suçluya merhamet edeceksin.
Suçluya merhamet olmaz! Suçluya şefaat olmaz. Kim böyle bir kimseye şefaat ederse vebali üzerine olur. Şu adam hırsızdır ama hâkim bey sen benim akrabamsın, bu suçlu da benim dostum, sen buna cezayı verme… Şefaat ediyorsun ona mesela. Hâkim akraban, gidip yüzün tutuyor, yüzsüzlük yapıp söylüyorsun. Dinen sen vebal altına giriyorsun. Kötü bir kimseye şefaat etti mi onun vizr-ü vebali şefaat edenin üzerine gelir. Edemezsin.
Protestolu senetler, aldatmacalar, dolandırmalar vesaireler... Ne aile düzenimiz ne örfümüz ne âdetimiz ne ahlâkımız kaldı! Her şeyimiz yağma. Tarihî eserlerimiz yağma. Maddî zenginliklerimiz yağma. Manevi zenginliklerimiz harabe. Çok dikkat etmeliyiz. Bu memleketin sahibi sensin, benim.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.