21.11.1987 - Dünyanın Kıymeti Yoktur, Müslümanın Hakları

21.11.1987 - Dünyanın Kıymeti Yoktur, Müslümanın Hakları
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Hakkun ala'llahi en lâ yertefia şey'un mine'd-dünyâ illâ vadaahû.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;
"Dünyadan herhangi bir şey yükselirse Allah onu ahirette mutlaka alçaltır. Alçaltmak Allah'ın üzerine haktır, gereklidir, vecibedir."
Muhterem kardeşlerim! Bu şu demek olur ki bu dünyanın Allah indinde kıymeti yoktur!
Bu dünya nedir ki?
Yeryüzünde, gökyüzünde sayısız ecram-u felekiyeden, gök cisimlerinden, yıldızlardan, nebülözlerden, samanyolundan, kehkeşanlardan sayısı anlaşılamayacak kadar sonsuz derinliğine keskin gözlerle baktıkça, dibine fezada doğru uzayıp giden bir sürü gök cisminin arasında Allah aşkına şu dünyanın kıymeti nedir?..
Gökyüzü sizin olsa, Allah "Gökyüzündeki bütün yıldızları size verdim." dese, dünyayı ne yaparsınız?
Çöpe atarsınız. "Benim bu kadar, koca koca nice nice yıldızlarım var!" dersiniz, bu dünya neymiş ki küçücük bir zerre, püf üfleyip toz silkeler gibi üstünüzden atarsınız.
Dünyanın ne kıymeti var?
Dünyanın Allah indinde bir kıymeti yok! Dünyanın kıymetli yeri Allah indinde ibadet yerleridir. Namaz yeri kıymetli çünkü Kendisi biliniyor, Kendisi'ne burada ibadet oluyor. Kâbe kıymetli, Arafat kıymetli çünkü oralarda Allah'ın has kulları döne döne Rablerine gözyaşı döke döke, boyun büke büke, baş açık yalın ayak Allah-u Teâlâ hazretlerinin kudretini anlayarak, ihlâs, iman, salâh-ı hâl ile ibadet ediyorlar. Oralar kıymetli!
Neden?
Allah'ın ibadeti kıymetli olduğundan! Allah'ın ibadeti nereye gelir yerleşirse orası kıymet kazanıyor, şeref, itibar kazanıyor.
Şerefü'l-mekâni bi'l-mekîn. "Mekânın kıymeti içindeki insanlarladır."
Şimdi burası kıymetli: Buranın minaresini yık, mihrabını boz, halılarını kaldır, Allah etmesin, kötü bir yer yap; buranın kıymeti sıfırın altına iner. İçindeki insanlar buraya gelmesin, kıymeti kalmaz. Allah saklasın ibadet yeri olmaktan çıksın, burası put hane olsun; kıymeti kalmaz.
Peygamber Efendimiz bir şehirde idi, orası kıymetli idi; öteki şehre gitti, o şehir kıymetli oldu. Bir yere defnolundu, defnolunduğu yer de Arş-ı Âlâdan kıymetli.
Neden?
Allah'ın sevgili Resulünün kabrinin bulunduğu yer; tozu şifa, dertlere deva, Medine-i Münevvere' nin tozu, toprağı bile şifadır.
Neden?
Peygamber Efendimiz var da ondan! Peygamber Efendimiz gelmeden önce Yesrib şehriydi, içinde kabilelerin kavga ettiği Arap vahalarından bir vaha idi. Peygamber Efendimiz geldi Medînetü'r-resûl, el-Medinetü'l-münevvere oldu, şeref kazandı.
Neden?
Peygamber Efendimiz geldi onun için! Bu dünyadaki ibadet yerlerini şöyle bir kenara nokta nokta, zerre zerre ayırıver, bir kürek toprağın, bir kamyon toprağın içinden veya bir dağın içindeki kocaman bir maden filizi içinden zerre zerre altınlar gibi kıymetli olan ibadet ehlini çıkar; dünyanın Allah indinde hiç kıymeti yok.
Dünyanın şerefli, sevgili, sevimli yerleri de kıymetli değildir. Bu dünyanın rütbeleri, mevkileri, makamları da kıymetli değildir: Firavun devlet reisiydi. Firavun Mısır'da devlet başkanıydı, kıymeti yok; Allah yerin dibine geçirdi, mahvetti, mahveyledi. 150 metre yüksekliğinde piramitler, sfenksler yapmış, yaptığı şeyler dünyanın yedi harikasından birisi. Kendisine 26 metre boyunda heykel yapmış, tapınaklar yapmış; rüksor tapınağı, karnak mabeti vs. Hepsi kendisiyle beraber yerin dibine batsın!
Devlet adamlığı para etmez. Karun o kadar zengindi o kadar zengindi ki;
Mine'l-künûzi mâ inne mehâti'hahû ve tenûu bi'l-usbeti ulî'l-kuvve.
"Hazinelerini koyduğu odaların anahtarları bir grup insan tarafından taşınırdı, o kadar çoktu."
Ne oldu?
Yerin dibine geçti! Para fayda etmiyormuş, fabrikatörlük, zenginlik, hükümdarlık fayda etmiyormuş. Allah yoluna olmadıktan sonra komutanlık da askerlik de fayda etmez. Nice nice eski komutanlar var: Bir beldeye girmişler, yağma etmişler, öbür beldeye gitmişler yağma etmişler, yakmışlar, yıkmışlar, cihanı yangın yerine çevirmişler. Bir taraftan başlamışlar, öbür tarafa kadar her tarafı Romalılar yıkmışlar! Kıymeti yok. Kesme taşlardan büyük binalar yapmışlar, kıymeti yok!
"Bu dünyada ne yükselirse Allah onu ahirette alçaltır." Mühim olan Allah'ın rızasına uygun hareket etmektir. Ahirette işe yarayacak olan şeylere sahip olmak, insana sevap kazandıracak olan işleri yapmaktır. İnsan bu dünyada mahrumiyet çeker ama sabretmek çok sevap! O zaman sen sabredicilerden ol.
İnsan bu dünyada kenarda dursa rahat eder ama cihat ederse cenneti kazanır, o zaman sen cenneti kazanmak için cihat edenlerden ol. İnsan bu dünyada bugün sabırlı olursa, günahlara dalmazsa ticarî bakımdan çok kazanç sağlayamaz:
"Biraz gözü açık olacaksın, biraz yırtık, yüzsüz, arsız, biraz edepsiz olacaksın. Haram ve helal hesabı yapmayacaksın, faiz vs. aldırmayacaksın, içkiden kumardan korkmayacaksın…"
Beş yıldızlı otel yaptırdın mı bu dünyada köşeyi dönersin ama o köşenin öbür tarafı cehennem olduğu için cehennemin içine yuvarlanır gidersin.
Allah indinde bu dünyanın hiçbir şeyinin kıymeti yok. Allah bizi bu dünyada da ahiret rütbeleri bakımından yükseltsin. Mühim olan ahiret rütbelerine sahip olmaktır: Sabretmek büyük bir rütbedir, şükretmek, ibadet etmek güzel bir rütbedir, cömertlik insanı cennete götüren güzel bir rütbedir.
Cömertlik rütbesini alabildin mi bir yıldız tamam, cihat rütbesini alabildin mi ayı da tamam, sabır rütbesini alabildin mi ayın önünde yıldız da tamam, şükür rütbesini alabildin mi yıldız da tamam. Sen korgeneral olmuşsun. Ahiretin korgenerali orgenerali olmuşsun; senin omuzun yıldız dolmuş, aylar dolmuş sırmalı sırmalı, sen ahiretin en yüksek insanı olmuşsun...
Onun için Allah bizi dinimizce makbul olan şeyleri öğrenmeye ve öğrendiklerimizi işlemeye muvaffak eylesin. Bütün mesele odur.
Sabretmeyi biliyor muyuz?
Zor. Öğrenemedik, sabrın çeşitleri var: Allah yolunda çalışmak için sabredeceksin, uykuyu terk edebileceksin, mihnetlere sataşabileceksin, zor işlere koşuşabileceksin, azar işitmeye, ters yüz görmeye razı olacaksın, kapılar yüzüne çat kapanabilir, ite kaka seni çıkartabilirler ama olsun, ben Allah rızası için yapıyorum, tamam.
Sabretmeye, şükretmeye alışmışsan ne âlâ; kazandığın helal ise ne âlâ, helal kazancın ile ailene, çoluk çocuğuna helal lokma yedirebiliyorsan ne âlâ, helal kazancın ile Allah yolunda malının bir kısmını sarfiyat yapabiliyorsan, paranın bir kısmını harcayabiliyorsan ne mutlu!.. Hayırlı ilimler öğrenebilmişsen, öğrendiğin ilimlerle ahlâkını güzelleştirebilmiş, güzel huylu, tatlı dilli, geçimli, sevimli bir komşu, aile ferdi, arkadaş, bir dost olabilmişsen ne mutlu! Bir insan bunları olamamışsa ben ne anladım! Dünyada istediği rütbeye çıksın!
"Bir insan arkadaşların omuzlarına basa basa, kafalarını eze eze, bir ara kendisine yardım eden insanların hepsini atlatarak, hepsini dolandırarak yüksek bir mevkie çıkmış..."
Çıksın, demek ki ahirette cehennemin daha aşağı bir yerine gidiyor. O bakımdan Allah bize bu muhakeme tarzını, bu zevki, bu anlayışı ihsan eylesin.
Bizim arkadaşlardan birisi bir yere müftü olmuş. Hasan Basri Çantay -Kur'ân-ı Kerîm mealini hazırlayan zât- da ona bir fıkra anlatmış: Müftülüğün ne kadar tehlikeli, veballi bir iş olduğunu, çok dikkat etmesi gerektiğini, Allah'ın dinine güzel hizmet etmesi gerektiğini anlatmış, hâkimliğin ne kadar önemli olduğunu, adaletle hükmetmenin ne kadar sevaplı, hakkı bulup desteklemeye çalışmanın ne kadar iyi olduğunu anlatmış, batıla hizmet etmenin ne kadar zararlı olduğunu ifade etmiş.
Adalet yapabilirsek ne mutlu, hakkı söyleyebilirsek ne mutlu! Koca bir meydanda koca bir kalabalık hepsi batıl yolda giderken bir insan çıkıp da "Yanlış yola gidiyorsunuz, yaptığınız doğru değil, işin doğrusu budur." diyebiliyor mu? Bunu kaç tane babayiğit diyebilir? Ses çıkartmıyor, boynunu büküyor, hesap yapıyor; sona geçip gidiyor. Her gün de Yasin suresini okuyor.
Yasin suresiyle bu işin ne alakası var?
Yasin suresinin ikinci sayfasında; bir şehir ahalisinin idarecilerinin yaptığı zulüm ve haksızlık ve Allah ehli insanları öldürmeye kalkışması üzerine bir insanın ta uzaktan koşarak gelerek onlara nasihat etmesi anlatılıyor:
"Yapmayın, etmeyin; bunların sizden bir ücret istedikleri, bir menfaat bekledikleri yok! Bunlar hakkı söylüyorlar, Allah'a kulluk etmeniz gerektiğini anlatıyorlar. 'Putlara tapınmayın! Zulmetmeyin, haksızlık etmeyin!" diyorlar. Bunların dedikleri doğrudur, ben de onlardanım. Şahit olun ki ben de Allah'a inanmış ve onların dediklerinin doğru olduğunu haykıran kimseyim!" diyor, onu da şehit ediyorlar.
Kim yapabilir? Kaç kişi, kaç tane babayiğit böyle bir şey yapabilir?
Bir yerde bir zulüm topluluğu toplanmış olsun. Üç tane mazlumu yakalamış olsunlar, elleri kolları bağlı, darağacına götürmek üzerelerken oradan bir tanesi çıkıp; "Bunlar haklıdır, siz haksızsınız, adaletsizlik yapıyorsunuz, yanlış, batıl düşünüyorsunuz; işin doğrusu budur, ben de onlardanım!" diyor onu da şehit ediyorlar…
Bunu kaç kimse yapabilir, kaç insan yapabilir?
Büyük kahramanlık! İnsan böyle yaptığı zaman sevapları kazanacak. Allah bizi büyük imtihanlara uğratmasın
Muhterem kardeşlerim!
Bunu söylerken korktum: Düşünüyorum da Bulgaristan'da olsaydık. Bulgaristan'da askerlerle beraber köye geliyorlar, silahlarla köyü kuşatıyorlar, dipçiklerle köyün erkeklerini köyün meydanına çağırıyorlar, topluyorlar, masaya bir defter koymuşlar. Kâtip orada oturmuş, gelene soruyor:
"Senin adın ne?"
"İsmail oğlu Mehmet…" diyor.
"Hayır, senin adın Medros."
"Hayır, benim adım Mehmet" dedi mi askerler götürüyor kurşuna diziyor.
"Senin dinin ne?"
"İslâm"
"Hayır, sen Hristiyan’sın, şu mezheptensin, kiliseye kaydını yaptır."
Yapmadığı zaman alıp götürüyor.
Büyük zulüm, insanların Allah'ın yolunda dobra dobra yürümek istedikleri zaman nelerle karşılaştığını -tarihte duyduğumuz, gördüğümüz gibi- şimdi de hâlâ cereyan etmekte olduğunu maalesef görüyoruz, duyuyoruz. Sen burada birazcık rahatsın ama senin deden nereden geldi?
Senin deden de Kafkasya'dan geldi veya Bulgaristan'dan, Yugoslavya'dan geldi. Sen şimdi kendini burada rahat sayıyorsun.
Ben buradaki rahat kardeşlerime kendi nefsimle beraber kendime de hitaben söylüyorum, rahat kardeşlerimi biraz ayıplıyorum: O diyardan bu diyara göçmüşler, gelmişler… Dini için bir insanın dini tatbik edebileceği bir yere göçmesi güzel bir şey.
Ayıpladığım şu: Dedesi dini uğrunda oradan buraya göçmüş olan insan burada namaz kılmıyor.
Senin deden Bulgaristan'ı, Yugoslavya'yı bırakıp buraya niye göçtü?
Dini için göçtü. "İstemem." dedi, oradaki tarlasının, malını, mülkünü bıraktı; namusu için, dini, inancı için buraya geldi.
Sen şimdi niye namaz kılmıyorsun? Niye dinine bağlı değilsin, niye başını açtın, şimdi niye içki içiyorsun?..
Çok ayıplıyorum.
Buraya gelen insan ne yapacak?
Dinine dedesi kadar sağlam bağlı kalacak, dinini çoluk çocuğuna öğretecek ve geldiği yerdeki akrabalarına tekrar yardım etmek için çalışacak. Kafkasya'dan geldiysen oradaki kardeşlerine, Bulgaristan'dan geldiysen oradakilere, Yunanistan'dan, Yugoslavya'dan geldiysen oradakilere, Rusya'dan, Kırım'dan geldiysen oradakilere bir mektup yazacaksın. Bir imkân araştıracaksın:
"Acaba ben bunlarla ilgiyi nasıl kurabilirim? Bunların durumu nedir, ben bunlara dinî bakımdan nasıl fayda sağlayabilirim, dertleri nelerdir? Acaba buradan benim yapabileceğim bir şey var mı; bir turist olarak bir gitsem hallerini görsem, acaba bir çocuklarını buraya getirtip imam-hatip okullarında okutup da tekrar oraya gönderebilir miyim?" Tekrar orada kaldıkları zaman onlar da hiç olmazsa Allah'ın emrini üç beş kişiye öğretirler.
Sahabe-i kiram da -rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmaîn- kendileri mü'min-i kâmil kimselermiş ama kalkmışlar bir küfür diyarına gitmişler, oturmuşlar, orada İslâm'ı anlatmışlar; Müslüman etmişler. Bir kabileye gitmişler, Müslüman etmişler. Afrika'ya gitmişler, Orta Asya'ya gitmişler İslâm'ı yaymışlar.
Biz de şimdi onu yapmanın çaresini arayacağız. Almanya'ya çalışmaya gitmeyecektik, Almanya'ya İslâm'ı yaymaya gidecektik! Fransa'ya çalışmaya, işçi olmaya gitmeyecektik, Fransa'da dini anlatmaya gidecektik!
"Ama bizi işçi olarak kabul ediyorlar."
Tamam, işçi kılığında gideriz, İslâm'ı öğretiriz. Orada İslâm'ı yaşarız, İslâm'ın güzelliğini görürler ve Müslüman olurlar. Eğer bizim sebebimizle birkaç kişi Müslüman olursa ne mutlu bize!
Muhterem kardeşlerim! Ama bir de aksini düşünün ki; bizim kusurumuzdan, edepsizliğimizden dolayı "Müslümanlık bu mu, Müslümanlık buysa illallah ben o zaman Müslüman olmam!" diye Müslüman olmaya yarım yamalak hevesi olan bir insan, senin kötü halini gördüğünden dolayı İslâm'dan ayrılmışsa o zaman ne yaparsın?
O zaman vebalin hepsi insana gelir, bulaşır. O adamın küfürde kalmasına sen sebep oldun, diye ahirette insana büyük sorgular, sualler açılabilir. Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi şuurlu Müslüman eylesin. İslâm'a yardım etmek için neler yapabiliriz, diye düşünmeyi nasip eylesin.
Ben bunları söylerken bazı kardeşlerim der ki; Hoca'mın dediği doğru!
Yugoslavya'dan gelen kardeşlerim var, Bulgaristan'dan gelenler var.
Bulgaristan'a turist olarak gitmek mümkün oluyor mu? Oluyor.
Rusya'ya gitmek mümkün mü? Mümkün. Yugoslavya'ya mümkün…
"Ama ben oralardan gelme değilim; benim babam Adapazarlı. Babadan, dededen, ecdattan, köklü bildiğimiz kadar hep Adapazarlı."
Gel buraya şimdi sana da sözüm var: Sen acaba civardaki Adapazarı'nın köylerini biliyor musun? Kaç tane köyü var haberin var mı? O köylere gittin mi? O köylerdeki insanların durumu nasıl?
O köylerdeki insanlara Müslüman olarak, din alimi olarak sen gitmedin ama oraya radyo gitti mi? Gitti.
Televizyon gitti mi? Gitti.
Gazete gitti mi? Müstehcen neşriyat gitti mi? Gitti.
Nasıl gitti?
Paketlerin içinde bile, kese kâğıdıyla bile gidiyor. Kese kâğıdının dibini açarsın, kestiğin zaman ayırdın mı arasında gazete karşına çıkar. İnsan açar, orada neler neler görür! Çünkü müstehcen bir sürü şeyler var.
"Efendim ben falanca gazeteyi almam!.."
Ama bakıyorsun! Kese kâğıdı olarak patlıcanla beraber, biberle, domatesle beraber evine içine girmiş.
"Ben okumam!"
Sen okumazsın ama senin hanım okur mu okumaz mı? Çoluk çocuktan ne haber? Senin çocuğundan haberin var mı? Senin çocuğun sen evden çıkıp gittiğin zaman ne yapıyor? Sigara içer mi içmez mi? İçki kullanır mı kullanmaz mı? Namaz kılar mı kılmaz mı? Arkadaşlarıyla bir araya geldiği zaman nelerle meşgul olur?..
Muhterem kardeşlerim!
Onları düşünecek olursak anlaşılır ki bizim memleketimizde de yapacağımız çok hizmetler vardır. Çünkü küfür, inkâr, şirk, günah bizim gidemediğimiz yerlere uça uça gidiyor. Biz çamurdan korkuyoruz, gitmiyoruz; onlar havadan gidiyor. Elektromanyetik dalgaların üstüne binerek gidiyorlar, oraya varıyorlar.
Herkes akşam televizyon açıyor mu? Açıyor.
Bizim köye birisi gelmiş.
Bizim köy dağın tepesinde bir köydü. Çanakkale'de denizi görür ama tepede suyu yok, testiyle su getirilir. Bizim köye Avrupalının birisi gelmiş, aşağıda Kocadere diye bir dere vardır alimallah bir coşkun aktığı zaman koca koca kayaları yuvarlayıp yuvarlayıp denize kadar götürür, taşırır; adı bile Kocadere!
"Bu dere buradan akar mı?"
"Akar."
"Size böyle buradan bakar mı?"
"Bakar."
Adam başını sallamış.
Dere orada duruyor, siz burada duruyorsunuz; susuzluk çekiyorsunuz. Çöl değil ki; aşağıda dere var, yukarıda su yok!
"Kadınlar taşısın!"
Yazık değil mi! Erkekler, kadınlar, hayvanlar taşısa, atların sırtında gelse bile gene yazık! Her birisi can taşıyor o zahmet niye çekilsin!
Küfür dağların köylerine kadar uçarak gidiyor mu? Gidiyor.
Sen de burada oturuyor musun? Ben de 'Sübhanallah, bu iş nasıl olur?' diye başımı sallarım.
O bakımdan şu memlekette hepimize büyük bir hizmetin, vebalin, sorumluluğun yüklendiğini bilesiniz. Hatta bileseniz ki; "Ben mühendisim, doktorum, eczacıyım, esnafım, ben ziraatçiyim…" demek bile sizi kurtarmaz! Çünkü bizim dinimizde bir din adamları teşkilatı ve kadrosu mecburiyeti yoktur!
Burada on beş kişi bir araya geldi mi imam olmasa müezzin olmasa bir tanesini arasından imam seçecekler, hutbeyi okuyacaklar, namazı kılacaklar; bu vazifeler yapılacak! Hiç imam, müezzin olmasa, arada bir tanesi vefat etse onu yıkayacaklar, kefenleyecekler, namazını kılacaklar, kabre koyacaklar. Vazife herkesin başında: İlle imamın gelmesi lazım, ille müezzin olması gerekir, diye bir mecburiyet yok!
Hepimiz tek tek imamız, imamlık öğrenmeliyiz; hepimiz tek tek müezziniz, müezzinlik yapabilmeliyiz. Hepimiz tek tek Müslüman olduğumuz için İslâm'ın yayılmasıyla İslâm'ın öğrenilmesi ve öğretilmesiyle vazifeliyiz. Sevgili kardeşlerim! O bakımdan mesleğiniz ne olursa olsun, dünyalık kazanç kazanmak için hangi yolu tutturmuş olursanız olun ahireti kazanmak için de hepiniz çalışacaksınız.
Biliyorum ki dağ köyüne gitmek, orada İslâm'ı anlatmak kolay bir iş değildir ama çok kolayını bile yapmadığımız muhakkak! Evimizde bile yapmıyoruz; kendi evimizde, karımıza, çocuğumuza, ev halkımıza bile İslâm'ı öğretmekte kusurluyuzdur. Hepimiz kendi kendimize düşünürsek kendi halimizi daha iyi biliriz.
O halde evimizden başlayalım, hatta daha önce kendimizden başlayalım: Fatiha'nın mânasını doğru düzgün bilmiyoruz, lâ ilâhe illallah'ın derinliğinden, anlamından haberdar değiliz, o anlama sahip olduktan sonra nasıl hareket etmemiz gerektiğini bilmiyoruz; o halde işe kendimizden başlayalım.
Hemen bugünden "Tevbe yâ Rabbi, estağfirullah yâ Rabbi! Ben ne etmişim, ömrü şimdiye kadar niye boşa geçirmişim, nerdeyse batmışım, nerdeyse deryanın dibini boylayacakmışım!.." diye zararın neresinden dönersek kârdır.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi her türlü kusurlardan pak eylesin. Hepimizi İslâm'a hizmet eden, dine yardımcı olan, dini yaymak, korumak, öğretmek için malıyla canıyla çalışanlardan eylesin.
Hakku'l-müslimi ale'l-müslimi sittün izâ lakîtehû fe-sellim aleyhi ve izâ deâke fe-ecibhu ve ize'stensehake fe'nsah lehû ve izâ atese fe-hamidallâhe fe-şemmithü ve izâ maride fe-udhu ve izâ mâte fe'ttebi'hu.
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ten Buhari’nin bir hadis-i şerifidir.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:
"Müslüman'ın hakkı altı tanedir."
Ben müslümanım, sen Müslümansın; ikimiz kardeşiz, senin benim üzerimde hakkın var.
O hakların neymiş? Haklarını bildiriyorum şimdi.
İzâ lakîtehû fe-sellim aleyhi. "Ben seninle karşılaştığım zaman sana selam vereceğim."
Peygamber Efendimiz öyle diyor: "Müslümanla karşılaştığın zaman ona selam ver." es-Selâmu aleyküm ve rahmetullah, diyeceğiz. O yolun bir tarafından gidiyor, berikisi yolun diğer tarafından geliyor; başları, gözleri pabuçlarının ucunda veya yan tarafa bakıyorlar, birbirlerine selam vermeden geçiyor. Bu Müslümanın bunda hakkı kaldı; bu başını çevirdi, o hakkıydı. Sen ona selam verecektin, vermedin; hakkı kaldı. Sen inerken ona es-Selâmu aleyküm diyecektin.
Es-Selâmu aleyküm ne demek?
"Dünyanın ve ahiretin esenliği, selametliği, ahirette cennete girmek, Allah'ın selamına ermek sana nasip olsun." demek. Derin bir mânası var, onun için basit bir selamlama değil! Çünkü Allah-u Teâlâ hazretleri cennet ehline ne diyecek:
Selâmun kavlen min rabbi'r-rahîm. "O rahmeti sonsuz derecede çok olan Rabden, mü'mine söz olarak es-Selâmu aleyküm diye selam gelecek!"
Mü'minler Allah-u Teâlâ hazretlerinin selamı şerefine erecekler. "O selam senin üzerine olsun; dünyada da ahirette selamet senin üzerine olsun demek." oluyor. O bakımdan, daha başka bir selamlaşma bu mânayı ifade edemediğinden es-Selâmu aleyküm demek daha uygun.
Kış geliyor, soğukta çocuklar üşümesin, bebekler hasta olmasın diye bizim eve iki ton kömür lazım. Bizimki yoldan bir tane dal parçası getirmiş:
Bunu al.
Ne olacak?
Kışın yakacak lazım, dedin ya; al sana bu dal parçasını getirdim.
Yolda gördüğün bir dal parçası bu işi görür mü? Görmez.
Onun gibi oluyor. Nerede Selâmun aleyküm dediğin zaman karşındakine ettiğin duanın derinliği nerede bir başka türlü selamlama yaptığın zaman o adamda hâsıl olacak etki! Başını sallıyor, o da başını sallıyor geçiyor.
Başını sallayınca ne oluyor?
Bir işe yaramıyor! Selâmun aleyküm diyeceksin, hatta biraz daha uzatarak es-Selâmu aleyküm ve rahmetullah, Allah'ın selamı da rahmeti de üzerine olsun, diyeceksin.
Anlaşıldı ki selam sözü sadece bir selamlaşma değilmiş.
Bir de Romalıların selamı gibi "Selam sana." diyorlar, bir de el kaldırma var.
Bunu nereden öğrendin?
El kaldırarak selamlama yok! es-Selâmu aleyküm, es-Selâmu aleyküm ve rahmetullahi, diyebilirsin ve berekâtühû da diyebilirsin.
Anlaşılıyor ki selam sözü sadece bir selamlaşma mânasına değilmiş, dua imiş; rahmetullah kelimesinin gelmesinden anlaşılıyor. O bakımdan Müslüman Müslümana selam vermezse selam vermeyen veballidir, mesuldür; öteki Müslümanın hakkını çiğniyor. Hakkı, ona selam vermek.
Tabi selam verdiği zaman da iyi niyet besleyecek, sevecek ve yardıma muhtaçsa yardım edecek.
Adam denize düşmüş, gölde kenarda çırpınıyor, Selâmun aleyküm diyorsun, yanından geçiyorsun. Es-Selâmu aleyküm diyor, geçiyor.
Yahu adam boğuluyor, elini uzat çıkart! Orada selâmun aleyküm demek, ona elini uzatıp çıkartmak olacak. O bakımdan selam mânasına bir hakka sahip olmamız lazım.
Fe-izâ deâke fe-ecibhu. "Seni davet ettiği zaman duasına, davetine icabet edeceksin."
"Hadi bu akşam çorbayı bizde içelim, bize buyurmaz mısın?"
"Yok gelmem."
Olmaz. Davet ettiği zaman, davetine gitmek de gerekiyor, onun hakkı; onun hakkını vermemiş oluyorsun. Onun için bu muhabbete vesile olacak. Ama onun evi fakirane; tenekeyle örtünmüş, gecekondu, odası küçük, oturma yeri güzel koltuk değil, belki koltuğu yok, yere oturtacak, belki sobası iyi yanmıyor, üşüyecek…
"Ben senin eve gelmem; reisicumhur çağırsaydı, başvekil çağırsaydı giderim ama sana gelmem."
Olmaz! Mü'min mü'mini çağırdığı zaman gidecek. Bu bir borç oluyor, ötekisinin bir hakkı oluyor. Böyle böyle muhabbet olacağı için, davete icabet etmek de İslâm'da bir hak olarak önemli! Mazeret olursa mazereti meşru ise olur; uydurma, atlatmaca ise olmaz.
Bir mazeret yok ama televizyonda dizi film var, tam sonuncu bölümünde; onu seyredecek.
"Kusura bakma, gelemeyeceğim; bugün çok mühim işlerim var."
Yalan, televizyonu seyredecek! O zaman olmaz, o zaman hakkı çiğnemiş olur. Ama hakikaten bir mazereti var:
"Bizim çocuk 40 derece ateşler içinde yanıyor, doktora götüreceğim!"
Hakikatten hastaysa tamam, aksi takdirde davetine icabet etmek lazım.
İze'stensehake fe'nsah lehû. "Senden samimi olarak nasihat isterse sen ona nasihat edeceksin, hakkı söyleyeceksin!"
"Yahu benim şöyle bir problemim var, sen bu hususta ne dersin?"
Gözünün içine bakıyor, içindekini söylemiyor, söylese biraz kalbi kırılacak diye idare ediyor.
"Tamam canım; sen ağasın, paşasın…" filan diyor, geçip gidiyor. "Yanlış yapıyorsun!" desene!
Diyemiyor!
Diyelim ki benim kardeşimle mirastan ihtilafım var. Haksızlığı yapan benim; ama nüfuzlu, hatırlı bir kimseyim, köyün ağasıyım veyahut şehrin şusuyum, busuyum…
Diyorum ki;
"Yahu babamın vefatından sonra bizim biraderle mirastan bir ihtilafa düştük, yola gelmiyor. Sen bu işe ne dersin?"
Kardeşini suçluyor ama sen de biliyorsun ki kardeşi haklı, bu haksız! Bilip duruyorsun ama buna söyleyemiyorsun: "Yahu sen haksızsın; burada Allah'ın yoluna gel, Allah'ın emrini kabul et, sen bu haksızlığı bırak, zulmü sen yapıyorsun!" demiyor.
Olmaz. Müslümanın Müslümana hakkı: Nasihat istediği zaman hakkı söylemektir. Söyleyemiyor söyleyemediği zaman olmaz. Seninle dost geçiniyor, onunla dost geçiniyor ne şiş yansın ne kebap, şiş de yanmayacak kebap da yanmayacak; seni idare ediyor onu da idare ediyor. Olmaz, hakikati dobra dobra söyleyeceksin.
"Müslüman kardeşin hapşırırsa, elhamdülillah derse sen de yerhamukeallah diyeceksin!" Bir vazifen de bu, bunu öğren!
Hapşıran insan elhamdülillah diyecek. Dememesi yanlış oluyor! Hapşıran elhamdülillah demeyi öğrensin, ötekisi de yerhamukeallah demeyi öğrensin.
Yerhamukeallah; "Allah sana merhamet eylesin, rahmet eylesin, rahmetine mazhar eylesin." mânasına geliyor. Hapşırdığı zaman öyle diyecek.
Ve izâ maride fe-udhu. "Müslüman kardeşin hastalandığı zaman onu ziyarete gideceksin!"
Hasta ziyareti; bu da bir haktır, önemlidir, faydalıdır, sevaplıdır bunu da yapacaksın.
Ve izâ mâte fe'ttebi'hu. "Vefat ederse vefatında da cenaze hizmetinde bulunacaksın; namazını kılacaksın, kabre konulmasına yardımcı olacaksın!"
Ona "Son vazife" diyoruz ya, aslında bu son vazife değildir. Çünkü vefat ettikten sonra da arkadan yapılacak nice vazifeler vardır: Karısını, çoluğunu çocuğunu kollamak, onlara yardımcı olmak, hayır dualar etmek, hatimler indirmek, sevaplı işler yapmak… Vefatından sonra da yine sevdiğimiz kimselere yapacağımız şeyler vardır, ama hayatının en sonunda bu son vazife olmuş oluyor.
Bu vazifeleri Peygamber Efendimiz saymış, biz de bir daha sayalım:
"Karşılaştığın zaman ona selam ver. Seni davet ederse davetine icabet et, git. Senden nasihat isterse sen ona nasihat eyle, samimi, içindekileri olduğu gibi söyle. Hapşırırsa, hamd ederse sen de ona yerhamukeallah de. Hastalanırsa ziyaretine git. Ölürse cenazesinde bulun, cenazesini ihmal etme! Nasıl olsa bir kılan bulunur deme, kalkıp cenazesine git ve onun cenaze namazını kıl!" demiş oluyor. Allah-u Teâlâ hazretleri birbirilerimize karşı vazifelerimizi güzel yapmayı nasip eylesin. Biliyorsunuz hepimizin üzerimizde yığınla vazifeler, çok vazifeler var. Vazifelerin en asilleri, en başta gelenleri, en önemlileri Rabbimize karşı vazifelerimiz! Rabbimize karşı hepimizin kulluk vazifelerimiz var: İbadetler, haramlardan kaçınmak, emirleri yerine getirmek ve O'na ihlâs ile ibadet etmek…
İkincisi Peygamber Efendimiz' e karşı vazifelerimiz var: Ona salât-u selam getirmek, sünnet-i seniyyesine uymak, tavsiyelerini tutmak, ümmetine yardımcı olmak...
Sonra din büyüklerimize bağlılığımız ve hizmetlerimiz var.
Ondan sonra evladın ana babaya, anne-babanın evladına, kadının kocasına, kocanın karısına, Müslümanın öteki Müslümana karşı hakları, vazifeleri var. Her hak sahibine haklarını yerli yerince zamanı gelince ifa etmek lazım. Hatta vücudumuzun bile bizim üzerimizde hakkı var; bizim ona karşı sorumluluklarımız, vazifelerimiz var.
Mesela sigara içip ciğerlerimizi kurum doldurmak vücudumuzun hakkını çiğnemek oluyor. İstirahat etmeyip kahve masalarında, gece eğlence yerlerinde içkiyle vs. vücudu yıpratmak; o vücudun hakkına riayet etmemek oluyor.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
13.06.1986 -
Kabir Ziyareti, Sadaka,
30.01.1988 -
İmanın Beş Şartı
