Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi’l evvelîne ve’l âhirîn. Senedinâ ve mededinâ Muhammedini’l Mustafa ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin zevi’s sıdkı ve’l vefâ. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Yekûlullâhu teâlâ; "Kad hakkat mehabbetî lillezîne yetehâbbûne min eclî ve kad hakkat mehabbetî lillezîne yetezâverûne min eclî ve kad hakkat mehabbetî lillezîne yetebâzelûne min eclî ve kad hakkat mehabbetî lillezîne yetesâdekûne min eclî ve kad hakkat mehabbetî lillezîne yetenâsarûne min eclî." Mâ min mü'minin ve lâ mü'minetin yukaddimullâhe selâsete evlâdin min sulbihî lem yeblüğu'l-hınse illâ edhalehu'l-cennete bi-fazli rahmetihî iyyâhüm.
Amr b. Abese radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bir hadis-i şerif. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu rivayete göre buyurdular ki:
"Allah-u Teâlâ şöyle buyurur…" Kad hakkat mehabbetî lillezîne yetehâbbûne min eclî. "Benden ötürü, benim yüzümden, benim sebebimle birbirleri ile dostluk, muhabbet edenlere benim sevgim, muhabbetim hak olur."
Ben onları severim. Benim muhabbetime nail olur, benim sevgimi ve rızamı kazanırlar.
Muhterem kardeşlerim! Allah'ın her işi hikmetlidir. Yukarıdaki tehdit hadis-i kutsisinden sonra Rabbimiz karşımıza kendisinin sevmesini, rızasını nasıl elde edeceğimizi bildiren bir hadis-i şerif çıkardı.
Allah-u Teâlâ hazretleri; "Birbirlerini Allah rızası için seven, birbirleriyle Allah rızası için dostluk edenlere benim muhabbetim hak olur, benim rızama nail olurlar." buyuruyor. Onun için birbirimizle has kardeş olalım. Samimi olalım. Hani birbirimize "ihvan" diyoruz ya -kardeş demek- bu kardeşliği lafta koymayalım, hakiki, candan kardeş olalım. Birbirimizi candan sevelim ki Allah'ın sevgisi bize gelsin. Allah kulların birbirleri ile birlik, muhabbet, düzen içinde olmalarını istediğinden bu şarta bağlamış.
Elbette sevgi de bir eğitim işidir. Biz birbirimizi seversek sevginin nasıl olduğunu, nasıl bir duygu olduğunu tatmış, öğrenmiş oluruz. Sevmesini bilmeyen bir insan hiçbir şeyi sevmez. Sevgi duygusu gelişmemişse Kur'an'ı, Resûlullah'ı, Allah'ı, cenneti sevemez… Onun için birbirimizi candan sevmeyi mutlaka becerelim.
Çünkü birbirimizi candan sevmiyoruz. Hakiki dostluk, kıyamet alameti midir, ahir zaman alameti midir nedir; kitaplarda kalmış. Herkes birbirinin yüzüne gülüyor, ayağının altına karpuz kabuğu koyuyor. Arkasından kuyusunu kazıyor, çelme takıyor.
Kimler?
"Müslümanım" diyenler de…
Bir kötü devre düşmüşüz, bilmiyorum eskiden de böyle miydi?
Allah'ın iyi kulları da var. Fakat kötülük de çok yaygın, yüzsüzlük adamakıllı almış gitmiş.
Onun için biz birbirimizi candan sevelim. Sevmedikçe cennete girmek yok. Hadis-i şerîfi biliyorsunuz; "Birbirinizi sevmedikçe gerçek mü'min olamazsınız, gerçek mü'min olamayınca da cennete giremezsiniz."
Tarikat oyuncak değil, ihvanlık masal değil! Ya bunu tam yaparsınız ya da kimseyi kandıramazsınız. Mutlaka has, halis, samimi, açık kalpli, temiz kalpli dost olacaksınız. Birbirinizi Allah için seveceksiniz ki Allah'ın rızasına, sevgisine erebilesiniz. Yolu bu!
Ve kad hakkat mehabbetî lillezîne yetezâverûne min eclî. "Birbirlerini Allah rızası için, benim uğrumda, benim yolumda, benden ötürü ziyaret edenlere benim sevgim hak olur."
Birbirimizi ziyaret de edeceğiz. Alakaları kesmeyeceğiz. Birbirimizi seveceğiz, ziyaretleşeceğiz.
Ve kad hakkat mehabbetî lillezîne yetebâzelûne min eclî. "Benim yüzümden, benim rızam için, ben emrettim ve ben seviyorum diye birbirlerine ikramda bulunup cömertlik yapanlara, mallarını, imkânlarını saçanlara benim sevgim hak olur. Muhakkak ben onları severim."
Demek ki kesemizin ağzını da açacağız. Maddî imkânlarımızı da kardeşlerimize tahsis edeceğiz. Onların mutluluğu için çalışacağız. Hastalar için hastaneler, tahsilsizler için okullar kuracağız. Yoksullar için düşkünler evi, ihtiyarlar için ihtiyarlar evi yapacağız. Susuz köyler için su sağlayacağız. Bunların hepsi fedakârlıkla oluyor. Onun için bir de işin para tarafı var. Her şeyi yapmaya razı ama parasından vermiyor. Olmaz! Para vermeye alışacak. Müslüman, Allah rızası için sevdiklerinden verecek.
"Sevdiğiniz şeyleri infak etmedikçe birr-i takva ehli, has Müslümanlar derecesine ulaşamazsınız." Eskiler nasıl fedakârlık yapmışlarsa siz de biz de yapacağız.
"Ancak geçimimi sağlıyorum."
Bir şey değil ama geçiminden fazlası varsa, televizyonun varsa, yazlığın kışlığın varsa, araban varsa, gelirin fazlaysa, oluk gibi başka yerlere para gidip duruyorken hayra para vermiyorsan, olmaz. Kişi sevdiği uğurda fedakârlık yapacak.
Bunu başkaları yapıyor. Dünyanın her yerinde, her zaman iş malî fedakârlıklarla yürür. Hristiyanlar, masonlar yapıyor. "Mason locasına torba koyuyorlar, herkes elini torbaya sokuyor, çıkartıyor." diye kitaplarda okuyoruz. "Bir şey koyan koyuyor, ihtiyacı olan alıyormuş." diye okuyoruz.
Gezdiğim Hristiyan ülkelerinde dağı taşı, sokağı binayı, parkı bahçeyi her tarafı vakıf olarak gördüm. Kazanıyorlar, kazandıklarını kiliseye vakfediyorlar. Şu bina kilisenin, şu hastane kilisenin, şu üniversite kilisenin, şu arazi kilisenin, şu şehrin yarısı kilisenin, üçte biri kilisenin… Böyle. Biz hak yolunun yolcuları bir şey yapacağız, para lazım! Para bulamazsak, kimse yardım etmezse o zaman işler olmuyor. O bakımdan bu hadis-i şerif Allah'ın sevgisini kazanmanın yollarını sayıyor; malî fedakârlık da olacak, kesenin ağzını açmamız gerekiyor. Cimri değil cömert olmamız gerekiyor.
Ve kad hakkat mehabbetî lillezîne yetesâdekûne min eclî. "Benden ötürü, benim rızam için birbirlerine sadakat gösterenlere; doğru sözlü, doğru özlü olup sadakat gösterenlere de benim muhabbetim hak olur, ben onları severim."
Birbirine karşılıklı sadakat göstermek, doğru sözlü doğru özlü olmak, aldatmamak, yalan söylememek, hile yapmamak, vefasızlık göstermemek…
Ve kad hakkat mehabbetî lillezîne yetenâsarûne min eclî. "Benim rızam için, benden ötürü birbirlerine yardım edenlere de benim sevgim hak olur." diye bunları saydı.
Hatırlatmak bâbında söyleyeyim;
Allah'ın rızasını kazanmak, muhabbetine ermek, Allah'ın sevgisini elde etmek için yani Allah tarafından sevilen bir kul olmak için neler ileri sürülüyor bir daha onları sayayım:
1. Birbirilerimizle muhabbet etmememizi emrediyor. Sen benimle, ben seninle mü'min kardeşler olarak birbirilerimizle muhabbeti emrediyor. O zaman Allah sevecek. Muhabbetsiz, kindar, küskün, kırgın, dargın olursak sevmiyor, affetmiyor. Tövbemiz, istiğfarımız kendisine kadar gitse birbirleriyle barışsınlar diye Allah reddediyor. Onun için birbirimizi seveceğiz, mecbur. Ve Allah'ın rızasını kazanmanın çıkar yolu, bir.
Birbirilerimizi ziyaret edeceğiz, alakayı kesmeyeceğiz. Bu şehirde başka mahallede veya başka şehirde veya başka uzak diyarlarda; ziyaret edeceğiz. Ziyaretleşme de çok önemli. Buna da zaman ve malî imkân ayırmalıyız. Ziyaretleri de ihmal etmemeliyiz.
Birbirimize bezl-ü ihsân, atâ ve ikramda bulunacağız. Cömert olacağız, nekes, eli sıkı, cimri olmayacağız. Kesenin ağzını açıp para saçacağız ki Allah sevsin. "Allah yolunda kardeşlerime feda olsun." diye cömert olacağız. İkramımızı onlara karşılıklı arz edeceğiz.
Birbirilerimize sadakat göstereceğiz, yalan söylemeyeceğiz, vefasızlık etmeyeceğiz, alakayı kesmeyeceğiz. Birbirimizle yardımlaşacağız. Seveceğiz, ziyaretleşeceğiz, ikramlaşacağız, sadâkat göstereceğiz ve yardımlaşacağız.
Hadis-i şerifte bunları sayıyor.
Allah bizleri kâğıt üzerinde veya lafta ihvan etmesin, gerçekten has kardeşler olmayı, Allah'ın istediği tarzda sıfatlara sahip kardeşler olmayı nasip etsin. Böylece Allah'ın sevgisine, rızasına ermeyi nasip eylesin.
Aynı hadis-i şerifinde Peygamber Efendimiz, bundan sonra başka konuya geçiyor. Buyuruyor ki:
"Kendi soyundan, kendi neslinden buluğa ermemiş üç tane evladı, kendi sağlığında, kendinden daha önce göndermiş hiçbir mü'min erkek ve kadın yoktur ki Allah onu cennete sokmasın. Mutlaka cennete sokar." Yani insanın evladı öldü mü Allah onu cennete sokmaya vesile ediyor. Bi-fazli rahmetihî iyyâhüm. "O evlatlara olan rahmetinden, acımasından, merhametinden dolayı o anne babayı cennete sokuyor."
Muhterem kardeşlerim! Allah insana evlat verir, bazen de alır. Bu devirde tabi bakımlar iyi, hastaneler var, beslenme imkânları çok. Eski devirde bu imkânlar, ilaçlar vesaireler yoktu. Doğanların nicesi bir yaşında, iki yaşında, üç yaşında -küçük çağlarda- ölürdü. İnsan nasıl olsa ölecek ama küçük çağda, babasının anasının sağlığında öldü mü büyük bir üzüntü olur. "Ah mübarek evladım, zavallı yavrucuğum! Şöyle halliydi, gül yanaklıydı…" filan diye insan kendisini tutamaz. Acı bir durum ama ona sabredildiği zamana Allah onu cennete sokuyor. Onlar rûz-i mahşerde annelerine babalarına su ikram edecekler.
Hatta eski devirde birisi varmış. "Ben ibadeti çok edeyim." diye evlenmemiş. "Evlensem çoluk çocuk olacak. Tam serbest hareket edemeyeceğim. Camide bulunamayacağım. Gece kalkamayacağım. Çalışmak mecburiyeti daha fazla olacak. En iyisi evlenmeyeyim, ibadet edeyim." derken bir gece bir rüya görmüş. Rüyada kıyamet kopmuş görüyor. Kendisini mahşer yerinde bekliyor görüyor.
Birtakım mübarek simalı küçük çocuklar mahşerin o sıkıntısında, o terinde, o güneşin altında, o müthiş günde insanların o susuzluk anında, bazı kimselere götürüp su veriyorlarmış. Bunu hacca giden kardeşlerimiz bilirler. Elinde su kabıyla bir yerden bir yere gidecek olsan, "Aman bana da versene." diye hemen herkes el uzatıyor. Halbuki Harem-i şerifin her tarafı bidon dolu. Sen bir şişeye doldurmuşsun, öbür tarafa götüreceksin, "Şuradan bana su versene." filan diye [uzatıyorlar].
Orada imkân var. Bir de mahşer gününde imkânın olmadığı zamanı düşünün. O zaman tabi o suyu istiyorlarmış. Bu adam da istemiş. Kendisi çok susamış, rüyada. O çocuklara demiş ki; "Şu dağıttığınız kupalardan bana da su versenize." Demişler ki; "Veremeyiz, biz görevli insanlarız, biz anne ve babalarımıza su veriyoruz. Genç yaşta, bebekken, çocukken öldük. Anne ve babalarımıza su veriyoruz, herkese veremeyiz. Ancak evlat sahipleri bu suları evlatlarının elinden içebilirler."
Rüyayı görünce ertesi gün kalkmış, hemen "Aman! Evleneyim. Çoluk çocuğum olsun. Olsun da ölürse ölsün, kalırsa kalsın." demiş, evlenmiş. Bir din kitabında okumuştum.
O bakımdan bir insanın üç çocuğu ölürse cennete gireceğine dair müjde burada verilmiş oluyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi evlat acısına uğratmasın. Evlatlarımızı hayırlı yetiştirmek nasip eylesin. Ama böyle üzüntülü, sıkıntılı durum olursa da arkasından mükâfat olduğunu bilelim. Her sıkıntının arkasından bir mükâfat vardır. Hatta hadis-i şeriflerde göreceksiniz; "Allah bazı iyi kullarına bela ve üzüntülü, musibetli şeyleri daha çok verir." O da ayrı bir kanundur.
Biz bugünün kafasıyla şöyle düşünebiliriz; "Allah bir kulu sevdi mi herhalde onun hiç sıkıntısı olmaz. Havalarda uçar. Manevi sofra önüne açılır. Türlü türlü cennet taamlarından yer. İsterse namazı hemen Kâbe-i Müşerrefe'de kılar. İsterse şöyle yapar, böyle yapar. Her türlü konfor, rahat… Elini sıcak sudan soğuk suya değdirmez."
Böyle değil! Bu bizim zannımız, daha doğrusu nefsimizin temennisi. Böyle değil! En büyük sıkıntılar Peygamberlere geliyor. Ondan sonra evliyaya, salihlere geliyor. Mü'minlere dereceleri üzerine geliyor. İyi kullara dereceleri artsın diye daha çok geliyor.
Birisi tevbekâr olmuş, iyi bir duruma gelmiş. Hacca gitmiş. "Bayağı değişti." diyorlar. Ama hacda bir felaket… Hacdan dönmüş, iş yerinde bir felaket… Bilmem nerede bir felaket…
Neden?
Allah ecri çok olsun diye yapıyor. Garip bir kanundur. Bizim sandığımız gibi değil. Peygamber Efendimiz ne sıkıntılar çekti! Allah'ın salih kullarının halleri ne sıkıntılarla geçmiştir! Hapislerde, zalim sultanların hücumuna uğramakla geçmiştir. Neler çekmişlerdir…
Meşhur fakih Serahsî… O, 30 ciltlik mübarek, muazzam eserini hapiste yazdırmış. Hapsin demir parmaklıklarının yanına talebeleri gelirmiş, o da aşağıdan yazdırırmış. 30 ciltlik eser! Zalim sultan onu hapsetmiş. İyi ki fırsat vermiş de demir parmaklara kadar talebeleri yanaşabiliyor. Yanında kitap yok, hafızasından yazdırmış. Derya gibi insan…
Neden kızarlar bu zalimler?
Doğruyu söyledi diye kızarlar. Dobra dobra doğruyu söyler, Allah'ın rızasını düşünür. Dobra dobra doğruyu söyleyince insanı dokuz köyden kovarlar. Onun için o zulme uğrar.
Birisi demiş ki:
"Müslümanlar zekâtlarını bana versin, ordu kuracağım, düşmanlarla çarpışacağım. Ordunun teçhizi için zekât toplansın."
Alimlere sormuş, alimler fetvayı vermişler. Büyük bir alim diyor ki:
"Hayır, olamaz! Zekât fukaranın hakkıdır. Sen onu ordunun teçhizinde harcayamazsın. Senin paran yok değil ki! Sarayın var, hazinen var, cariyelerin var. Her bir cariyenin kolunda bileğinden dirseğine kadar altın bilezik dolu, mücevherat dolu... Sat onları, orduyu onunla teçhiz et. Fukaranın malına ne göz dikiyorsun?"
"Bu zekât paralarını toplayıp teşkilata harcayalım."
"Harcayamazsın. Fukaranın hakkı!"
"Hangi dangalak söylemiş?" diyor. Âlimler söylemiş. Var mı bir diyeceğin!
Dangalak filan değil, senden çok daha bilgili. Belki sen öyle söylemekle kendin o duruma düşmüş oluyorsun. Senden çok daha bilgili bir insan, Allah'tan korktuğu için doğruyu söylüyor. Senin paran yok mu, bankaları istif etmişsin, yukarıya yığmışsın. Ondan sonra oradan buradan alacağım diye şey yapıyorsun.
Doğruyu söylerler, doğru söylediği için dokuz köyden kovulur, ıstırap, sıkıntı çekerler.
Allah her halükârda kullarını imtihan eder. Dünya hayatının iyi günleri de kötü günleri de olur. İnsanın çocuğu da ölür, çocuğu da doğar. Düğünü de olur, matemi de olur. Sıhhati de olur, hastalığı da olur. İyi günler olduğu zaman el bebek gül bebek iyi kulluk edeceksin. Başına kötü bir imtihan, musibet geldiği zaman isyan bayrağını açıp Allah'a asi olacaksın; reva mı? "Bu da mı gelecekti benim başıma! Yâ Rabbi! Bunu da mı yapacaktın bana!" filan, isyan sözlerini şarkılara sokmuşlar. Başına gelen bir iş, Allah'a karşı geliyor.
Başına gelen ne?
O da ayrıca düşünülmeye değer bir şey. Başkaları daha nice sıkıntılar çekiyor, her türlü nimet var. O nimetleri görmüyor da "Başıma bu felaket niye geldi?" diyor. Dünya hayatı lezzetlerle, elemlerle karışık geçer. İnsanın iki günü bir olmaz. Padişahken fakir, fakirken zengin olur. Sağlıklı iken hasta düşer… Onun için her halükârda Allah'a güzel kulluk etmeyi öğreneceğiz. Sıhhatli iken de hasta iken de varlıklı iken de fakirken de… Fakirken asi olursan, "Bunu bana niye yaptı?" diye Allah'a küsersen; sen bilirsin. Allah'ın sana ihtiyacı yok, senin Allah'a ihtiyacın var! İmtihanı kaybedersin, mahvolursun. Ondan sonra Allah, dünyanın nimetini verir ama -başına çalınsın- hiç hayrını görmezsin. İstersen bu dünyada istediğin kadar rahat et…
Onun için imtihanı kaybetmemeye dikkat edelim. İnsanın başına sıkıntı gelebilir ama, "Allah sıkıntı göstermesin, afiyet versin." diye dua ederiz. Huzur ve saadet versin, iki cihanda mesut, bahtiyar olalım. Hasta olduğumuz zaman Allah'a dua ederiz, geçsin diye... Dua serbest, duaya bir şey yok!
O olur. İnsanın Allah'a münacatı, niyazı caiz; isyanı, itirazı caiz değil. O bakımdan hayatın iyi ve kötü günlerine, hallerine ve imtihanlarına dikkat edelim. Varlıktan şımarmayalım, darlıktan raydan çıkmayalım, itiraza kalkmayalım. Yunus Emre;
"Ne varlığa övünürem, ne yokluğa yerinirem, aşkın ile avunuram, bana seni gerek seni." diyor.
Yunus Emre mesela bu işi anlamış, iyi Müslüman, meseleyi biliyor. Ne varlıktan üzüntü sıkıntı çekerim diyor.
"Ne yokluğa yerinirem." diyor yani varlık olursa şımarmam, yokluk olursa da itiraza kalkmam. "Aşkın ile avunuram." diyor yani, "Seni sevdiğim için, o bana yeter, ben o sevgiden etrafıma aldırmam." diyor. "Bana sen lazımsın, sen gereksin yâ Rabbi! Senin rızan gerek." diyor.
Ömrünü öyle geçirmiş mübarekler. O sözleri yaşamasa söyleyebilir mi?
"Derviş bağrı baş gerek." Dervişin bağrı yaralı gelecek. "Gözü dolu yaş gerek." Gözü ağlayacak; sevgiden, saygıdan, hasretlikten, aşktan, muhabbetten gözü yaşlı, duygulu… " Koyundan yavaş gerek, dövene elsiz gerek." O vuracak, sen vurmayacaksın. "Sövene dilsiz gerek." O sövecek, sen cevap vermeyeceksin.
Neden? Sen cevap vermeyince melek cevap verir ondan.
"Derviş gönülsüz gerek." Kibirlenmez, gönüllenmez, darılmaz, Allah rızası için sabreder, diye güzel şeyler söylemiş. Mübarek, hadislerden alınma ahlâkı bildiği için…
Biz de bu hadis-i şeriften öğrendiğimiz üzere Allah'ın kaderine rıza gösterelim. Buna, "Allah'ın kazasına, kaderine rıza ve teslimiyet makamı" derler. Büyük insanların işidir. Ufak tefek, beceriksiz, acizler, zayıflar bunu yapamazlar, beceremezler ama büyük kullar büyük sabırlar içinde yaparlar.
Hz. Eyyüb aleyhisselam'ın hali, hayatı Kur'ân-ı Kerîm'de bize bir numunedir. Çeşit çeşit nimetlere sahip iken Allah o nimetleri elinden almış. Nice nice zenginliklere sahip iken Allah o malları elinden almış. Nice nice evlâd-u ıyâle, akraba-i tâlukâta sahip iken Allah onları elinden almış. Gül gibi sıhhatli iken Allah ona hastalık vermiş; bütün vücudu yara olmuş, yaraları kurtlanmış. Şimdiki gibi antibiyotikler mi vardı, hemen tedavi olsun. Kurtlar yaraları yemeğe başlamış ama sabretmiş. Allah buyuruyor ki:
"Ne güzel kuldu o."
Allah tarafından ni'me'l-abd denmek az bir şey mi? Ne yüksek makam! "Ne iyi kuldur." diyor. Eyyüb aleyhisselâm'ın sabrı!..
Allah'tan bela istemeyiz ama bu dünya hayatı da belasız geçmez. Ufak tefek belalara da küçücük küçücük biz de sabırlar edelim. İtiraz etmeyelim, feryat etmeyelim, karşı çıkmayalım, yüz buruşturmayalım, sırt dönmeyelim… Adam başına azıcık bir şey geldi, camiden kesiliyor. Başına birazcık sıkıntı geldi, namazı bırakıyor. Başına birazcık bir [sıkıntı] hali geldi, açıyor ağzını yumuyor gözünü, ağzına geleni söylüyor. Bunlar zayıflık, cahillik alametidir. Has Müslümanlar Allah'ın kaza ve kaderine rıza gösteren insanlardır. Velev çoluk çocuğu ölse bile sabredince karşılığı cennet oluyor.
"Allah bir kimsenin iki gözünü alırsa yani kör olursa, o da sabrederse; Allah ona cennetten başka bir mükâfat verilmesine razı olmaz." diye okuduk. Evet, gözü gidiyor ama cenneti kazanıyor. Nasıl olsa bir gün öleceğiz.
Onun için dervişliği iyi öğrenelim. Yarım yamalak anlamayalım, öğrenmeyelim. Dervişlik tepeden tırnağa kadar edepli kul olmaktır. Camiye giriş edebi, namaz kılış edebi, sabır, şükür, arkadaşlık edebi vardır. Müslümanlık makamları içinde dervişlik en yüksek makamdır. Nice nice edeplere riayet etmekle sağlanır.
Rabbimiz bizi en güzel ahlâk ile ahlaklananlardan, ahlaklanmış olanlardan ve en güzel adaba riayet edenlerden, en yüksek mertebeleri kazanan kullardan eylesin.
Evet, hepimizin içinde tasavvufa karşı bir sevgi, maneviyata karşı bir ilgi var. Allah'ın rızasını kazanalım istiyoruz. Bu lafla olmaz, lafla olmuyor. Giyimle kuşamla da olmuyor.
"Dervişlik olaydı tâc ile hırka, alırdık biz dahî otuza kırka." şiirini, manzumesini biliyorsunuz. Bu, takke meselesi, kavuk meselesi, hırka meselesi değildir.
"Bana hocamdan hırka hediye geldi, tamam, ben şeyh oldum."
Şeyh olmayı kolay mı sanıyorsun sen! Sen önce bir derviş ol! Direk gibi nefsin varken, nerede kaldı gayrıya himmet ede.
Kendisi muhtâc-ı himmet bir dede,
Nerde kaldı gayrıya himmet ede.
Herkes şeyh olmak arzusunda… Bir derviş ol bakalım! Edebe riayet etmeyi öğren. Allah'ın huzurunda olduğunu, O'nun seni gördüğünü, kalbinden geçenleri bildiğini düşün, kalbini temiz eyle, bakalım.
Akrabadan birisinin evine gittik. Basmış teybin düğmesine, bizim normal konuşmalarımızı almış. Ben de gittim, banyoda abdest alıyorum. Dışarıdan baktım, benim sesim kulağıma geliyor. Ne söylemişsem hepsini banda kaydetmiş.
Şimdi buna gülelim mi ağlayalım mı?
Allah her şeyimizi kaydediyor. Güzel şey söylemişsek, ne âlâ! Ama bir de günah, isyan, kabahat, kusur utanç verici durumsa ne olacak? Her şeyimiz hem de görüntülü olarak tespit ediliyorsa? Hem sözlerimiz hem de işlerimiz tespit ediliyorsa, o zaman halimiz ne olacak?
"O zaman ben her halime dikkat edeyim. Her an uyanık bulunayım."
İşte Nakşî tarikatının birinci prensibine şimdi geldin; hûş der dem! Her nefes alışverişte şuurlu olmak. Sen daha yeni yeni dervişliğe geliyorsun. Dur bakalım! Şeyh olmak nerede! Meseleyi daha yeni anladın. Her anında uyanık olacaksın, yaptığın her işin Allah tarafından görüldüğünü, kaydedildiğini bilerek yaptığın işe dikkat edeceksin.
Allah yardım eylesin. Sevdiği kul eylesin. Günahlardan uzak eylesin. Nefse, şeytana uydurmasın. Bizleri mahşer halkına rezil, rüsva eylemesin.