17.10.1987 - Üç Şey İmanı Kemal Olur, Kınayana Aldırmamak, Riyakarlık Yapmamak, Ahireti Tercih Etmek

17.10.1987 - Üç Şey İmanı Kemal Olur, Kınayana Aldırmamak, Riyakarlık Yapmamak, Ahireti Tercih Etmek
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Selâsetün men künne fîhi yestekmilü îmânehû racülün lâ yehâfu fillâhi levmeti lâimin velâ yürâî bi-şey'in min amelihî ve izâ uriza aleyhi emrâni ehadühümâ li'd-dünyâ ve'l-âherü li'l-âhireti ehtâre emre'l-âhireti ale'd-dünyâ.
İbn Asâkir'in rahmetullâhi aleyh rivayet ettiği, Ebu Hureyre radıyallahu anh'ın râvisi olduğu bir hadis-i şerif… Çok dikkatle dinlemenizi rica edeceğim. Bu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Selâsetün. "Üç şey vardır ki…" Üç vasıf, üç duygu, üç davranış, haslet vardır ki… Men künne fîhi. "Kimde bu üç haslet bulunursa..." Yestekmilü îmânehû. "O kimse imanını kemale erdirmiş, sağlamlaştırmış, olgunlaştırmış olur."
Şu üç şey kimde bulunursa o kimsenin imanı kale gibi sağlamdır. Sağlam imanlı bir kimsedir, iyi Müslümandır.
Neymiş bu üç şey?
Racülün lâ yehâfu fillâhi levmeti lâimin. "Bir adam ki Allah yolunda, Allah uğrunda kınayanın kınamasına aldırış etmeden çalışıyor, devam ediyor." Hiç pervası yok; kızarlarmış, küserlermiş, beğenirlermiş, ayıplarlarmış hiç aldırmıyor. Bu Allah'ın rızasına uygun iş, bunu yapıyor. Bu Allah'ın rızasına aykırı iş, onu yapmıyor. Yani Allah'ın rızasını düşünüyor. İnsanların beğenmesine, beğenmemesine hiç aldırış etmiyor; bu önemli bir sıfattır. Müslümanda olması gereken çok önemli bir sıfattır.
İnsan kınayanın kınamasına aldırdı mı, başkasının kendisine karşı alkış veya ayıplama tarzındaki değerlendirmesine dikkat ederek hareketlerini tanzim etmeye çalıştı mı, olmaz…
Neye dikkat edecek?
Allah-u Teâlâ hazretlerinin sevgisini, rızasını kazanmaya ve işini İslâm'a uygun yapmaya dikkat edecek.
"Sen bu işi yaptığın zaman seni ayıplarlar. Bu cemiyette bunu biraz garip karşılarlar."
"Vallahi isterlerse ayıplasınlar. Kızan kızının evine gitsin. Kınayan ne yaparsa yapsın. Ben hiç aldırmam, bu işi yaparım. Çünkü bu hadis-i şerifte geçiyor. Allah-u Teâlâ hazretlerinin rızasına uygun." diyebilecek Müslüman.
"Efendim sen böyle yapmazsan seni ayıplarlar."
"Ne yaparlarsa yapsınlar!"
"Küserler."
"Küserlerse küssünler; bu iş Allah'ın yasak ettiği bir şeydir, ben bu işi yapamam."
İçki meclisi kurmuşlar, "Sen de bir tane iç."
"İçmem!"
Düşmüş oraya aralarına; kaderin sevkiyle, yolculukla, şunuyla bunuyla…
"Bir tane de sen al."
"Almam!"
"Niye almıyorsun ya. Bak, bu kadar arkadaş rica ediyoruz. Şimdi topluluğumuzun keyfini kaçırma, olmaz…"
İnsana böyle yüklenirler, zorla içirmeye çalışırlar. Şerde, günahta öyle gayretle çalışırlar ki o adamların günahları yaptırmak hususundaki gayreti kadar bizim sevapları yaptırmakta gayretimiz olsa dünyayı düzeltiriz. Dünya gül gülistan olur. Adamlar günaha düşürmekte [bizden iyiler.] Sigaraya başlattırırken, "Yak bir sigara… Çek bir sigara… İç bir kadeh… Parası benden, gel bu akşam felekten kâm alalım. Merak etme, paran yoksa bak, cebimde tomarla para var. Benim misafirim ol…" filan. Ne cömertlik! Ne arkadaşlık! Ne samimiyet! Maşallah! İnsanın gözleri yaşarıyor.
Günaha sokmak için böyle harıl harıl çalışırlar. Onları dinlersen, "Kırmayım şu arkadaşlarımı." dersen… Ama sen öyle yaptığın zaman Allah memnun olmayacak. O zaman onu yapmamamız lazım!
Herkes burada oturmuş, bir toplantı devam ediyor. Namazın vakti de geçmek üzere. "Eyvah! Akşam ezanı okunacak. Ben daha ikindi namazını kılmamıştım. Şimdi izin istesem, bu topluluktan nasıl çıkacağım, gideceğim? Bu toplantı da mühim bir toplantı… Amerikalısı da var, yabancısı da var... Ben 'bir dakika bana müsaade' diyemem, utanıyorum."
Olmaz! Kınayanın kınamasından korkmayacaksın. "Arkadaşlar! Beş dakika mola." diyeceksin. Basket oynarken bile elini şöyle yaptı mı, "time out" diyor, oyun duruyor. Kenarda, "fıs fıs fıs fıs" ellerini birbirlerinin omuzlarına koyuyorlar, taktik veriyorlar. "Şöyle yapacağız, böyle yapacağız, şöyle hücum edeceğiz…" Sen de burada bir time out yap. "Toplantı bu kadar devam ediyor, kafamız şişti. Çay molası… Ben size çay söylüyorum, arkadaşlar çay içedurun." der, kalkar gidersin, namazını kılarsın.
Kınayanın kınamasından korkmamak lazım! Hayatta buna benzer şeyler insanın başına çok geliyor. Ben bir keresinde hat dersi çalışacaktım. Hat dersi çalışmak üzere meşhur hattat Halim hocaya gittik. Tıp Tarihi Enstitüsü'nün salonlarında hat dersi veriyor. Bize baktı, sordu, etti. "Şöyle bir defter getirin, böyle bir şey getirin." diye bir şeyler tarif etti. Biz ertesi hafta o defterleri aldık, gittik. Çarşamba günü orada toplantı yapacağız. Dip köşeye oturduk, utanıyoruz, mahcup üniversite talebesi… Sonra bir kalabalık geldi, bir daha geldi, bir daha geldi… Öndeki masalar doldu, daha öndeki masalar, daha öndeki masalar, daha öndeki masalar… Biz dipte sıkıştık kaldık. İkindi namazımız tehlikeye girdi. Profesörler çıktılar, konuşmaya başladılar. Biz köşeden kalkacağız, gideceğiz öbür tarafa, herkes bize bakacak filan…
İnsanın sırtı terliyor ama kınayanın kınamasından korkmamak lazım. Çünkü namaz Allah'ın emri! Her şeyden önemli! Ötekiler ne derse desin. Hatta sen Allah rızası için öyle bir şey yapınca başkaları da "Benim de vazifemdi ya, ben de yapacaktım. Hay Allah razı olsun." diyor, yapıyorlar.
Otobüslerde çok olduğunu biliyorsunuz. Bakıyorsunuz saatinize, gideceğiniz yere daha bir saat var. Ama namazın çıkmasına on beş dakika kalmış. Abdestiniz var, perişan oluyorsunuz. "Hay Allah, oraya da yetişemedik. Ben hesap ediyordum ama arabanın tekeri patladı da olmadı da bilmem ne de… Şu namaz kaçacak, ne yapsam ki?"
Gidiyorsun şoföre diyorsun ki, "Arkadaş, namazım kaçacak. Şurada namaz kılayım." Veyahut abdestiniz yok, abdest alacaksınız, "Şu çeşmenin başında duruver, abdestimi alayım, namaz kılayım." Kimisi bunu söyleyemiyor, utanıyor. Kimisi de çıkıp söylüyor. Şoför efendi insan çıkıyor, "Kardeşim ne demek, canım feda, derhal!" diyor, hemen arabayı kenara çekiyor. Sen orada abdestini alıyorsun, vazifeni yapıyorsun. O zaman bakıyorsun, dört-beş kişi daha geliyor, "Hay Allah razı olsun. İyi ki söyledin. Sen söylemeseydin namazımız kaçacaktı." diyor. Demek ki kınayanın kınamasından korktuklarından kenarda sus pus durmuşlar. Sen söyleyince onlara da yaradı.
İşte buna benzer misallerle siz kendi hayatınızda da karşılaşmışsınızdır. Olur her zaman... Kınayanın kınamasına aldırmayacağız, Allah'ın rızasını düşüneceğiz. Yolumuza dosdoğru gideceğiz.
Bu duyguya sahip olabildik mi, "Kim ne derse desin, ben Allah'ın emrini yapacağım." diye… O zaman imanımız kuvvetli, has halis Müslüman olmuş oluruz. Bu bir...
Ve lâ yerâî bi-şey'in min amelihî. "Yaptığı işlerden, amellerden hiçbirisinde mürailik, riyakârlık yapmıyor."
Yaptığı işi, riyâen ve süm'âten yapmıyor. Yaptığı işi Allah rızası için yapıyor, başkası görsün beğensin diye yapmıyor. Çünkü insanların çoğu gösteriş meraklısıdır. Bilmez misiniz ki insanlar aynanın karşısına geçer, saatlerce taranır, tıraş olur, süslenir, losyonlar sürünür vs... Ayakkabısını parlatır, pantolonunu ütüler, fırçalar…
Bunların hepsi neden?
Başkalarına şirin görünmek için. Dünya işinde temizlik iyidir, intizam iyidir. Bu çeşit şeyler bizim dinimizde kısmen ve yerine göre vardır; dişlerini fırçalamak, sakalını düzeltmek, temiz pak olmak, tırnaklarını kesmek… Temiz ve intizamlı olmak önemli, tamam fakat ahiret ameli gösteriş için yapılmaz. Namaz gösteriş için kılınmaz, oruç gösteriş için tutulmaz, sadaka gösteriş için verilmez.
"Ben şuna sadaka vereyim, şu kadar."
"Filanca firmanın sadakasıdır. Gelin siz, bizim firmadan alışveriş yapın."
Olmaz öyle şey! Reklam maksadıyla, şöhret için, riya için, gösteriş için olmaz. İnsan yaptığı şeyi riyakârlıkla yapmayacak. Başkası görsün, beğensin, alkışlasın diye yapmayacak. Hâlisen lillah yapacak, Allah rızası için yapacak. Allah'ın sevgisini kazanmayı düşünecek, insanların beğenmesini nazar-ı dikkate almayacak.
Bir insan namaz kılıyor hem Allah'ın rızasını kazanmak için hem de mahalledeki zengin amca görsün de beni fabrikasında -ben müracaat ettim- işine alsın diye kılıyor. O camiye geliyor, o adamın yakınında namaz kılıyor. Gözüne batacak gibi orada boynunu da büküyor. Allah-u Ekber deyip uzun uzun, şatafatlı namaz kılıyor.
Maksadı ne?
Hacı Efendi'ye kendisini fabrikasına aldırtmak, beğendirtmek... İşte bu riyadır. Çünkü namaz kılıyor hem Allah razı olsun diye hem de fabrikanın müdürü memnun olsun diye düşünüyor. Olmaz! Allah-u Teâlâ hazretleri bu ameli kabul etmez, hiçbir sevap kazanamaz; buna riya diyoruz. İslâm'da amelleri gösteriş için yapmaya "riya" derler, şöhret için yapmaya "süm'a" derler.
"Benim şöhretim, namım yürüsün. Ben günde yüz rekât namaz kılarım. Herkese söyleyin tamam mı?"
Ne oluyor? Sen namazı Allah için mi kılıyorsun, yoksa milletvekilliğine yatırım mı yapıyorsun? Olmaz!
O bakımdan eskiler yaptığı ibadeti gizlemişler, saklamışlar. Abdullah İbn Ömer çarşıya gitmiş. Birisinin yanına yanaşmış, "fırt" yanından ayrılmış, ara sokağa gitmiş. Daha önce de bir satıcı ile üç kuruş aşağı, beş kuruş yukarı epeyce bir pazarlık yapmış. O öyle gittiği zaman arkasından bir şahıs gidiyor. O gittiği kimseye;
"Abdullah İbn Ömer geldi senin yanına. Ne yaptı?"
Hayır vermiş eline, sadaka vermiş, para vermiş… "Para verdi." diyor. Ama hiç kimse görmeyecek gibi, kabahat yapar gibi hemen sessizce vermiş gitmiş.
Öbür tarafta alışverişte üç-beş kuruş için pazarlık yaptı, neden?
Pazarlık yapmak gerektiği için. Sünnet olduğu için pazarlığı yaptı ama öbür tarafta da hayır yapmak sevap olduğundan hayrını yaptı. Yani para canlısı olsaydı hayır yapmazdı, parayı cebine koyardı. Parayı gizlice götürdü, verdi. Sağ elinin verdiğinden sol elinin haberdar olmayacağı gibi gizli bir tarzda verdi. Öteki pazarlığı da yine Allah rızası için yaptı.
Demek ki yaptığımız şeyleri Allah rızası için, ihlâsla yapacağız. Mürailik ile yapmayacağız, riyadan sakınacağız. Amellerimize riya, gösteriş karıştırmamaya, başkası görsün diye yapmamaya çok çok dikkat edeceğiz. Çünkü Allah riya ile yapılan ameli kabul etmiyor.
Üçüncü madde de son derece önemli o da hatırınızda iyice kalsın;
İzâ uriza aleyhi emrâni ehadühümâ li'd-dünyâ ve'l-âherü li'l-âhireti ehtâre emre'l-âhireti ale'd-dünyâ. "İnsanın karşısına iki tane amel arz olunduğu, geldiği zaman…"
"Ya şunu yap ya şunu yap. Ya şöyle eyle ya böyle eyle." diye iki ihtimal karşısına çıktığı zaman…
Ehadühümâ li'd-dünyâ. "Birisi dünya için bir amel…" Ve'l-âherü li'lâhireti. "Ötekisi de ahirete yarar bir amel…"
"Acaba onu mu yapsam veya bunu mu yapsam?"
İki ihtimal... Ahiret için olan ameli dünya için olan amele tercih eder, seçerse işte o adamın imanı kuvvetli olur. Demek ki biz de öyle yapmalıyız.
Meşhur hikâye, eski kitaplarda yazar. Atalarımız böyle hikâyelerden çok ibretli şeyleri yazmışlar ve halkımıza öğretmişler. Adamın birisi cuma günü sabahleyin kalkmış, yapılacak bir sürü iş var. İşinin bir tanesi; çuvallar değirmene gitmiş, buğdaylar sıraya konmuş. Değirmende sırasıyla öğütülecek, öğütülmüş ve un olmuş olan çuvallar getirilecek, evde ekmek pişecek. Evde ekmek kalmamış, çocuklar mızırdanmaya başlamışlar ama değirmen uzakta, sırada beklemek zorundalar. İşte sırası ancak cuma günü geliyor. Başına gidip buğdayını öğüttürür ve onu alıp gelirse evde ekmek pişecek. Çocuklar bir gündür aç, evde ağlaşıyorlar. Sabahleyin durum bu; evde yemek yok, ekmek yok... O zaman bakkal yok, fırın yok. Herkes buğdayını kendisi harmanlıyor, ondan sonra değirmene gidip öğüttürüyor, getirip ekmeğini kendisi yapıyor, kendisi fırında pişiriyor, kendisi yiyor. Devir o devir.
Bu iş yapılacak, bir.
İkincisi; bahçesi varmış, sebze ekmiş. Kenarından su arkı geçiyor ama su bol değil, nöbetleşe veriliyor. Komşuların bahçeleri sulanacak sulanacak, kendisine de sıra gelecek. Sıra kendisinden geçecek öteki komşulara, ondan sonra tekrar başa. Sırayla, öyle gelişi güzel değil. Cuma günü bu adamın bahçesinin sulanma zamanı... Sulanma zamanı gelmiş, gidecek arkı açacak, bahçesini güzel güzel sulayacak. İçerideki aralıkları da açacak; patlıcanını, domatesini, sebzesini, meyvesini, hepsini sulayacak. Kaç gündür su görmediği için bahçe sararmaya başlamış; o da var.
Koruda hayvanı var, gidip onu alması lazım. Hayvan köstekli, almadığı takdirde, gece orada gecelerse bu sefer kurtlar üstüne hücum edip parçalayabilir. Ama koru uzakta. Hayvanı kurtarmak için oraya gitse bahçe kalacak. Bahçeyi kurtarmak için bahçeye gitse değirmen kalacak. Unları alıp da evde çocuklar ağlamasın diye ekmek yapmaya değirmene gitse bahçe ve hayvan gözden çıkacak. Cuma günü de şaşırmış kalmış. "Hangi işe gideyim?" diye düşünmüş, taşınmış, içinden şöyle gelmiş;
"Cuma namazı farzdır, çok sevaptır. Allah-u Teâlâ hazretleri emretmiş. Cuma'ya mazeretsiz gitmemek yok. Üç sefer gitmezse kalbi mühürlenir. Ben bugün Cuma namazımı kılayım, şu sevabı kaçırmayayım." demiş. Sonunda ona karar vermiş.
Üç tane iş dünya işiydi; değirmene gitmek, bahçeyi sulamak, hayvanı gidip almak. Cuma namazına gelmek de farz, o da ahiret işi.
Hangi işi seçti?
Bu adam üç tane dünya işini bıraktı, ahiret işini seçti. Cuma namazını kılmış. Cuma namazını kıldıktan sonra eve korka korka geliyor. Hanım bağıracak; "Dünden beri çocuklar aç, evde ekmek yok. Be adam neredeydin? Hani nerede bizim unlar? Ekmek yapacağız, hazır bekliyoruz. Odunları hazırladık, fırını hazırladık, sen un getireceksin de hamur yoğuracağız…" filan diyecek.
Korka korka içeri giriyor, hiç ses yok. Kapıdan içeri giriyor, çocuklarda gürültü yok, ağlaşma yok. Hanımının yanına gidiyor, hanımı hiç oralı değil, halinden memnun. "Hanım, hayrola ne oldu?" diyor. Evde de bir ekmek kokusu var; güzel, taze, mis gibi ekmek pişmiş, kokuyor.
"Sen sabahleyin çıkıp gittikten sonra komşu değirmenden geldi. Çuvallarını indirirken bir de baktım ki çuvalın bir tanesi bizim çuval. Yanlışlıkla bizim çuvalı öğüttürmüş, un yapmış, getirmiş. 'Komşu bu çuval bizimkine benziyor.' dedim. 'Bir yanlışlık olmuş, peki alın öyleyse.' dedi." diyor.
Un geldi! Böylece Allah getirttiriyor. Biraz sonra komşusu gelmiş;
"Yahu, bugün senin tarlanın, bahçenin sulanma günüydü. Unuttun mu?"
"Unutmadım."
"E niye gelmedin? Bahçen zaten sararmıştı. Niye arka suyu almaya, bahçeni sulamaya gelmedin?"
"E gelemedim işte."
"Haydi meraklanma. Senin gelmediğini görünce ben suyun önünü açıverdim. Bahçenin her tarafını da ayarlayıverdim. Her tarafını güzelce suladım. Bahçen suya doydu, gözün aydın." diyor.
"Allah razı olsun." diyor ama bir taraftan da düşünüyor ki, "Bak, Allah bu işimi de yaptırttı."
Biraz sonra dışarıda bir kişneme… Bir de bakıyor ki at kösteğini koparmış, çitten atlamış, yolu biliyor, gelmiş. Artık onu da kurt yemeyecek. Bakıyor ki bir ahiret işine koştu, Allah onun üç tane dünya işini başkalarına hallettirdi. Müsebbibü'l-esbâb işlerini halletti.
Bu, Tezkiretü'l-evliyâ kitabında yazıyor. Tezkiretü'l-evliyâ kitabında, büyük bir alim zata soruyorlar;
"Bu işe nereden girdin sen? Nasıl oldu da tasavvufa girdin, süluk eyledin ve şeyh oldun, büyük alim oldun?"
Diyor ki:
"Bir keresinde ahiret işini tercih ettim, Allah dünya işlerinin hepsini hallediverince gördüm ki Allah'a kulluk etmek en kârlıymış. Ondan sonra Allah'a kulluğa yöneldim, işlerim ilerledi, işte bu makamı böylece buldum."
Muhterem kardeşlerim!
İşte bu hadis-i şerifte de söylenen hadise budur. Eğer biz, karşımıza çatal işler çıktığı ve tercih yapmak zorunda kaldığımız zaman Allah'ın rızasını kazanmak için ahiret işini dünya işine tercih edersek -çünkü dünya işi de lazım ama ahiret işi mecburi- Allah dünyamızı da ahiretimizi de mamur eder. İnsan dünya işine koşarsa ahireti harap olur. O bakımdan bu hadis-i şeriften anlaşıldığı üzere daima ahiret işini dünya işine tercih etmeliyiz.
Bu sıfat aynı zamanda İbrahim aleyhisselam'ın da sıfatıymış. İbrahim aleyhisselam'ın lakabı halîlullah, "Allah'ın sevgilisi, hakiki, samimi dostu" demek.
Vettehaza'llâhu İbrâhîme halîlâ. "Allah İbrahim aleyhisselam'ı kendisine halil edinmiş."
Yani bu işi İbrahim aleyhisselam yapmış değil, Allah seçmiş onu.
"Neden seni Allah kendisine halîlullah seçti yâ İbrahim?" diye soruyorlar.
Bir sebep bu! İbrahim aleyhisselam; "Karşıma iki tane iş çıktığı zaman daima ahiret işini dünya işine tercih ettim." diyor. Siz de öyle yaparsanız, siz de Allah'ın sevgili kulu olursunuz diye hatırlatması bizden.
Bir hadis-i şerif daha:
Selâsetün men kâle hünne dehale'l-cennete, men radiye billâhi rabben ve bi'l-İslâmi dînen ve bi-Muhammedin resûlen ve'r-râbiatü lehâ mine'l-fazli kemâ beyne's-semâi ve'l-ardı ve hiye, el-cihâdü fî sebîlillâhi.
Bu hadis-i şerifi, Ahmed İbn Hanbel -mezhep imamı- rahmetullâhi aleyh kitabında rivayet etmiş.
Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Selâsetün. "Üç şey vardır." Men kâle hünne. "Kim bu üç şeyi söylerse..." Dehale'l-cenneh. "Cennete girer."
Kâle hem söylemek hem de o kanaatte olmak mânasına gelir. Mesela diyoruz ki; "Filanca imam, filanca müçtehit bu konuda bu işin farz olduğuna kail olmuştur." Yani o kanaate sahip olmuştur demek. Kâle, bir "söyledi" mânasına, bir de "şu kanaatte olmak" mânasına geliyor. Biz de bu hadis-i şerifi öyle tercüme edebiliriz. "Üç şey vardır ki kim bu üç kanaate, fikre sahip olursa…" Dehale'l-cenneh. "Cennete girer."
Biz de cennete girmek istiyoruz. Bakalım ne imiş. Biz de bu kanaatlere sahip olalım.
Men radiye billâhi rabben. "Kim Allah'ı rab olarak razı olursa…"
Senin rabbin kim?
"Allah-u Teâlâ. Elhamdülillah memnunum rabbimden. Verdiği nimetlere hamd-ü senalar olsun. Allah'ın benim rabbim olduğuna razıyım, memnunum." diye hoşnut olursa... O'nun rabliğinden, kendisinin O'na kul olmasından memnun olursa…
Ve bi'l-İslâmi dînen. "Din olarak da İslâm'a memnun ve razı olursa..."
"Elhamdülillah başka hiçbir dine gözümün ucuyla bakasım gelmiyor. İslâm'dan memnunum."
Muhterem kardeşlerim! Başka dine bakasımız gelmiyor da bu devirde muhtelif felsefî ekolleri, yolları, felsefî düşünceleri allayıp pullayıp boyayıp süsleyip karşımıza çıkartıyorlar. Müslümanların evlatlarına bal gibi de yutturuyorlar.
Ne diyorlar? "Kapitalizm güzeldir."
Hop yutturuyorlar.
Ne diyorlar? "Sosyalizm güzeldir."
Hop yutturuyorlar.
Ne diyorlar?
"Komünizm güzeldir; eşitlik var, işçinin hâkimiyeti var. Patronlara ölüm, fabrikalar yıkılsın…"
Yutturuyorlar. Demek ki o da bir din, o da bir inanç, o da bir kanaat. Öyle öyle aldatıyorlar. Felsefî birtakım şeyler söylüyorlar, allayıp pulluyorlar. Bizim tahsillilerin çoğu da o kanaatlere saplanıyor.
"Razı mısın sen İslâm'dan?"
"Razıyım."
Merhum Ali Haydar Efendi kaddesallâhu sırrahû tarikata intisap edecek; hocası onu bir hocaya göndermiş. O onu bir batırmış çıkarmış; "Hep sizin gibi kabiliyetsizleri bana gönderirler. Nedir bu sizden çektiğim…" demiş. Şaşırmış.
"Nerede okudun sen?" demiş.
"Medresetü'l-Kuzâtta, kadılık mektebinde okudum." demiş.
"Ooo! Daha berbat, daha berbat." demiş. Gururunu kırmak istiyor. Sonra;
"Sen hangi mezheptensin?" demiş.
"Hanefi mezhebindenim."
"Yalan söylüyorsun." demiş.
"Yok, Hanefi mezhebindenim."
"Yok, Hanefi mezhebinden olsaydın İmam-ı Azam hazretleri kadı olmamak için hapse girmeye razı oldu. Sen mektebine gitmişsin, kadı olacağım diye… Nasıl Hanefi mezhebindensin?" demiş.
Muhterem kardeşlerim, bu olmuş bir hikâye. Hocası o şahsı iyi terbiye etmek için biraz sert çıkarak öyle demiş. Nefsi terbiye etmek, kibre ve gurura düşmemek lazım diye öyle sert başlamış işe… Ama bizim de Müslümanlıklarımız bir göz önüne getirilirse ne Hanefi mezhebinden olduğumuz ne Müslümanlığımız ne mü'minliğimiz kalır… Allah korusun.
İslâm'a din olarak razı olduysan, her hükmüne razı geleceksin. Parayı götür faize yatır, faizini ye. Bira içinde alkol miktarı azdır, lıkır lıkır iç. Ondan sonra, "Zaman sana uymazsa sen zamana uy." de. Ehl-i dünya ile düş, kalk. İbadetlerini yapma, Allah yolunda yürüme. Ondan sonra da "Ben müslümanım." de. Yağma yok! Öyle o kadar kolay değil! İnsan bir şey dediği zaman şahit ve delil lazım! Bizim de Müslüman olduğumuza şahit olmalı. "Tamam, hakikaten Müslümanmışsın. Doğru, hakkı ile gerçekten Müslümanmışsın, inandım." denebilmeli.
Onun için Allah'ın bizim rabbimiz olduğuna razı olduk mu O'na itaat etmeliyiz. İslâm'ın bizim dinimiz olmasına razı olduk mu onun her emrine -hoşumuza gitse de gitmese de- tâbi olmalıyız. Yasaklarından kaçınmalı, tam bağlı olmalıyız.
Sonra;
Ve bi-Muhammedin resûlen. "Muhammed'in de sallallahu aleyhi ve sellem Allah'ın elçisi olduğuna razı olmalıyız."
Bunları söz olarak da söylemeliyiz. Radîtü billâhi rabben ve bi'l-İslâmi dînen ve bi-Muhammedin resûlen diye bunu dille de söylemeliyiz, kalben de kanaat olarak bu kanaatte olmalıyız.
İçimizden gerçekten Peygamber Efendimiz' in peygamber olduğuna razı olmalıyız. "Ne güzel ne mutlu bize ki Peygamber Efendimiz' in ümmeti olduk." diyebilmeliyiz. "Ne mutlu ki Müslüman olduk." diyebilmeliyiz. "Başka felsefî ekollerden; egzistansiyalizmden, sosyalizmden bilmem neden elhamdülillah uzağım. İşte yirminci yüzyılda pırıl pırıl, safi sahabe Müslümanlığına sahibim." diye onunla övünebilmeliyiz. Allah'ın rabbimiz olduğunu bilip O'na muti olmalıyız. Peygamber Efendimiz' in peygamberimiz olduğunu bilip sünnetine sımsıkı sarılmalı, yolunda yürümeli, ümmetine elimizden geldiğince hizmet etmeye çalışmalıyız.
Demek ki insan üç noktayı hem diliyle söyler hem de kalbiyle kanaat getirirse cennete girer. Allah sevgisini, İslâm sevgisini, peygamber sevgisini gönlünde taşırsa cennete girecek, tamam.
Ve'r-râbiatü lehâ mine'l-fazli kemâ beyne's-semâi ve'l-ardı. "Bunların arkasından eklenecek olan bir dördüncüsü vardır ki…" Peygamber Efendimiz bunun faziletini anlatmak için şöyle diyor; "Semaların, arzın arası kadar fazileti vardır." Yani bu dördüncü şeyin gökle yerin arası kadar fazileti vardır.
Bu üç şeye eklenen dördüncü bir şey daha vardır, onun fazileti de yerle gök arasını dolduracak kadar çoktur. Nedir o?
Ve hiye, el-cihâdü fî sebîlillâhi. "O da aziz ve celil olan Allah'ın yolunda cihat etmektir."
İşte muhterem kardeşlerim! Bizim yapmadığımız işlerden birisi de cihattır. Hem farzdır hem çok ayetlerde emredilmiştir hem fazileti yerleri gökleri dolduracak kadar çoktur, hem de bize cenneti kazandıracak bir iştir.
Müslümanlar cihat yapmıyor. Ben Eskişehir'e gittim. Eskişehir'deki hocalar, müdürler geldiler;
"Kaç senedir İslâm için çalışıyoruz. Ağzımızda bir lezzet yok. Yaptığımız işlerde bir hayır ve bereket görmedik. Ne yapacağız ne tavsiye edersiniz?" dediler. Ne yaptıklarını sordum ne işler yaptıklarını onlar anlattılar. Ben dedim ki:
"Önce cihattan bahsedin. İnsanlara cihadın önemini anlatın, onları cihada teşvik edin."
Vellezîne câhedû fînâ lenehdiyennehüm sübülenâ.
"Bizim yolumuzda cihat edenleri biz, bizim razı olduğumuz yollara sokarız, mükâfatlara erdiririz." buyuruyor Allah-u Teâlâ hazretleri. Fazilet ondan sonra gelir.
Sen şimdi Allah yolunda bir cihada kalkışsan, Allah'ın fazl-u kemâli, keremi, ikramı senin üzerine yağmaya başlar. Kapı açılır ve füyûzât, fütûhât sana gelmeye, üstüne yağmaya başlar. Onun için Allah yolunda cihat edeceğiz.
Cihadın çeşitleri nelerdir?
Cihat önemli ve uzun bir bahistir. Önce cihat kitabını okumalı ve herkes mücahit Müslüman olmalı.
Cihadın en büyüğü insanın kendisi ile cihadıdır. Çünkü biz kendi kendimizin düşmanıyız. Rahatı, keyfi, zevki, parayı, pulu, mevkii, dünyayı isteriz. Ahirette bize sevap kazandıracak şeylerden nefsimiz fare gibi bucak bucak kaçmaya çalışır, girecek delik arar. Bizim halimiz bu olduğundan ilk önce bizim kendi nefsimizle cihat etmemiz lazım… "Gel buraya nefis." diye kedinin fareyi yakaladığı gibi yakalamalıyız onu. Ondan sonra bir yere kaçamayacak duruma getirmeliyiz. Allah yolunda çalışmaya razı edebilmeliyiz. İkna edebilmeli ve nefsimizi Müslüman edebilmeliyiz.
Kendimizi yenemedikten ve irademize sahip olamadıktan sonra bizden bir hayır gelmez. Kimseden hayır gelmez. Ne kadar yüksek mevkiye çıkarsa çıksın, nefsini terbiye edemeyen insandan hayır gelmez. Bir yerden bir bozukluğu olur. Baraj yapsan, kenarından bir çatlağı olduğu zaman suyun kaçtığı gibi işe yaramaz.
O bakımdan insan önce cihadı öğrenmeli, cihadın da en büyüğünün nefisle cihat olduğunu bilmeli ve nefsini terbiye etmeli. Allah yoluna boyun verip, Allah yolunda yürüyecek bir halis mücahit olmalı.
Sonra şeytanla cihat vardır. Şeytan insana kötü şeyleri emreder, insanı iyi şeylerden alıkoymaya çalışır. İyi şeyleri yaptırmamak istedikçe siz yapmaya cihat edeceksiniz. Kötü şeyleri yaptırmak istedikçe yapmamak için direteceksiniz; bu da bir cihat.
Sonra münafıklar, zalimler, fasıklar vardır. Onların İslâm'a karşı hücumları vardır. Onları defetmek için Müslümanların hizmet ehli olması, çalışması, gayrete gelmesi lazım. Kitaplar, mecmualar, gazeteler, broşürler çıkartması lazım. Meydanlarda konuşması, kahvehanelere gitmesi, evinde, mahallesinde çalışması lazım. İslâm'ı yaymak için başkalarına karşı hizmet etmesi lazım…
Bir de düşmanlar vardır ki bizim istiklalimize ve hayatımıza bile kastetmişlerdir. Fırsatı bulsalar silindir gibi bizi çiğneyip pestilimizi çıkartmak isterler, “bilmem ne bela.” dediği gibi her birisi başımıza bir beladır. Biz onlardan korkmuyoruz, korkmayız. Müslüman korkmaz! Cihan ehlinin hepsi topunu tüfeğini toplayıp gelse korkmayız. Çünkü ölürsek şehit, kalırsak gazi oluruz.
O edepsizlerle de uğraşmamız lazım. O edepsizleri de meydanda boş bırakmamalıyız.
Ve eiddû lehüm mesteta'tüm min kuvvetin.
Fedakârca çalışmalıyız, düşmanın ödü patlamalı. "Türkler mi? Türkiye mi? Aman aman aman…" demeli. "İllallah" demeli, yan bakmaya korkmalı.
Neden?
"Altmış milyon mücahit! Her birisinin elinde kim bilir neler vardır? Alimallah, bizimle savaş ederse tozumuzu çıkartır." diye korkmalı.
Çalışacağız, güçleneceğiz. Cihadın bir çeşidi de kâfirlere karşı güçlü, kuvvetli olmak, onların oyunlarını yenmektir. Onlar İslâm ülkelerini istila etmişler, kurtarmaktır. İslâm ülkelerine saldırıyorlar, saldırılarını kırmaktır. İstilaya uğramış ülkeleri de kurtarmaktır. Bu da vazifemiz.
Ben çok ayıplıyorum. Buraya gelmiş Müslümanlar, Türkiye'ye, Bursa'ya yerleşmişler.
Nereden geldin? Göçmen, muhacir, falanca yerden, filanca yerden...
Peki, geldiğin yerle ilginden ne haber?
İlgiyi unutmuş. Burada fabrika kurmuş, para kazanmış, keyfine, zevkine dalmış… "Oradaki kardeşlerime nasıl yardım ederim diye düşünmez misin?" diye sormak istiyorum onlara. Fevkalade ayıplıyorum.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
12.01.1986 -
Allah Yolunda Harcama,
21.08.1988 -
Allah İçin Sevmek
