19.12.1987 - Hamd, Haya, Acıma Duygusu, İlim Nerde Olursa Olsun Alınır

19.12.1987 - Hamd, Haya, Acıma Duygusu, İlim Nerde Olursa Olsun Alınır
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Elhamdü ale’n-nimeti emânün li-zevâlihâ.
Sadaka resûlallah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuşlar ki;
“Hamd, nimetin zail olmasına karşı bir emandır!”
Hamd nedir?
Allahu Teâlâ hazretlerinin bize verdiği nimetten dolayı; ikramlardan, ihsanlardan dolayı, üzerimizdeki çeşit çeşit lütuflarından dolayı sena eylemek, O’nu meth eylemek, O’na olan şükran duygularımızı, bağlılığımızı ifade eden duygular ve sözleri tesahüp eylemek, mânasına geliyor.
Türkçe’de “övmek ve övülmek” diyebiliriz. Fakat medihten farkı, bir nimetin karşılığında olmasıdır!
Bir insanı meth ederken önce bir nimetin olması şartı yoktur. Medih sadece nimet için olmaz, başka sebeplerle de olabilir ama hamd mutlaka bir nimetle ilgilidir! İnsan hamd eylediği zaman, elhamdülillah dediği zaman, Allahu Teâlâ hazretlerine hamd duygusuyla dolu olduğu, şükür duygusuyla dolu olduğu zaman bu, nimetin zevaline karşı bir garanti olmuş oluyor.
Efendimiz’in bu sözünden anlıyoruz ki kul, Allah’ın kendisine verdiği nimeti anlarsa -çok şükür ki Rabbim bana şu nimeti vermiş- onun Allah’tan geldiğini bilir de hamd ederse Allahu Teâlâ hazretleri hamd edilen nimeti kesmiyor. Elinden almıyor ve hamd etmek devamına sebep oluyor.
O bakımdan daima, her halde, her zamanda ve her durumda Allahu Teâlâ hazretlerine hamd duygusu ile dolu olmamız lazım. Daima elhamdülillah dememiz lazım. Bu Hz. Âdem atamız aleyhisselam’dan beri beşerin Allah’a bağlı olanlarının güzel bir duygusu ve güzel bir lisan ile o duyguyu ifade etmesi oluyor.
Nimetlerin hepsi bize Allahu Teâlâ hazretlerindendir. Hatta başımıza çeşit çeşit dünya işleri üzüntüler, gamlar, kederler gelse bile yine her halde ve her durumda Allah’a hamd etmek lazım.
Elhamdülillâh alâ külli hâl. “Her hal üzere Allah’a hamd olsun!”
Çünkü hepsinin altında, hepsinin arkasında yine Allahu Teâlâ hazretlerinin kullara karşı bir lütfu saklıdır.
Diyelim ki bir kul hasta olsa o hastalık dolayısıyla öyle ecirler, sevaplar kazanabilir ki -edepli bir kul olmak şartıyla, kadere rıza göstermek şartıyla, Rabbine karşı olan kulluk bağlarını isyana döndürmemek şartıyla, o hastalığa sabretmesi şartıyla- o kadar büyük nimetler, o kadar büyük sevaplar elde eder ki neticede o da hayır olur.
Hatta bir hadîs-i şerîfte geçmiş ki Allahu Teâlâ hazretleri kibri, ucubu sevmediğinden kulların arada kusur, günah işlemelerine de imkân sağlamış ki kusura isyana düştüğü zaman kendi mahcup olsun, utansın, Rabbinin kulluğunu iyi yapamadığını anlasın; ama kibre düşmesin, ucuba düşmesin, kendisini beğenmesin! Çünkü kendini beğenmek, burnu havada olmak daha fena oluyor!
Buradan faydalanarak büyük âriflerden, evliyâullahtan, meşhur mutasavvıflardan bir zât da diyor ki;
Masiyetün evreset zülle ve’l-kisâran hayrun min ibâdetin evreset izzen ves tikbera
“Bir günah ki insana boyun büküklüğü, utanma duygusu, kalp kırıklığı veriyor, Ondan dolayı boynu bükük, bir köşeye çekiliyor, artık kıpırdayacak hâli yok, edepsizlik yapmıyor, nedir bu benim yaptığım filan diye üzüntü içinde duruyor…
Birtakım ibadetler yapıp da, “Var mı benden daha iyisi…” gibilerden böbürlenerek, kibirlenerek, göğsünü kabartarak, burnunu havaya kaldırarak dolaşmasından daha hayırlıdır. Çünkü kibri Allah sevmez, insanlar da sevmez. Kibirli bir insanın yanından herkes bucak bucak kaçar. Aman ne kendini beğenmiş herif yahu, der. Yüzüne karşı bir şey diyemese bile bir daha onun olduğu yere gitmez, onun sohbetine katıltmaz, bir daha sokakta görse yolunu değiştirir. Çünkü bir çuval şekerle bile yenecek bir adam değil, o kadar tatsız tuzsuz bir kimse ki bir çuval şeker bile kendisini tatlandırmıyor diye kaçacak yer arar.
Demek ki insanın mütevazı olması lazım, derviş olması, samimi, yumuşak olması, haddini bilen kimse olması lazım.
Hatta bazı kusurlar bile insana fayda sağlıyor. Çünkü sonu iyi geliyor, sonunda kendisinde güzel huy, güzel duygu hâsıl oluyor. Ötekisinde, kendisinde kibir hâsıl oluyor. Edepsizleşiyor, küstahlaşıyor; o iyi değil!
Öyle anlaşılıyor ki, her hâlde elhamdülillâhi alâ külli hâlin denmesi, her hâlde insanın bir hayrı var... Eğer insan, başına bir musibet gelir sabrederse gene hayra erer, sevap kazanır. Eğer bir insan bir nimete mazhar olur, yer içer elhamdülillah diye şükrederse o zaman yine nimetlerin içinde yaşamış olduğundan, nimette olduğundan, bir de şükrettiğinden, sevap kazandığından kârda ve hayırda olmuş oluyor. Demek ki biz daima elhamdülillâhi alâ külli hâl, elhamdülillah alâ külli hâl… diyeceğiz, Allah’a hamd ü sena edeceğiz.
Yalnız İslâmî bir töre, bir gelenek vardır ki insan başına bir musibet geldiği, sıkıntı geldiği zaman da hamd eder, elhamdulillah der. Fakat “Çok şükür!” demek, ancak nimet olduğu zaman olur.
Hamd her zaman yapılır; şükür nimetin karşılığında yapılır çünkü şükrettiği zaman nimeti artar!
Le in şekertüm le ezîdenneküm ve le in kefertüm inne azâbî le şedîd. “Eğer bana şükrederseniz ben, sizin nimetlerinizi mutlaka ve mutlaka arttırırım; eğer küfrân-ı nimette bulunursanız benim azabım çok şiddetli olur!” diye Kur’ân-ı Kerîm’de de geçiyor.
Muhterem kardeşlerim!
O halde, her halde Allah’a hamd edeceğiz. Her durumda; hastalıkta da sağlıkta da, fakirlikte de zenginlikte de, sıkıntıda da genişlikte de, üzüntüde de ferahta da elhamdülillah diyeceğiz.
Nimetlere mazhar olduğumuz zaman eş-şükrü lillâh, “Allah’a çok şükür” diye şükrümüzü ifade edeceğiz. Bileceğiz ki her nimet bize Allah’tandır. Evet, bu hediyeyi bir komşu getirdi, verdi, falanca yerden şöyle oldu, böyle oldu ama yaptıran Allah! Müsebbibü’l-esbâb olan Allahu Teâlâ hazretleridir!
Onun için her hayrı O’ndan bileceğiz. Zaten bu bizim amentü ifademizin içinde de -ne güzel büyüklerimiz bize ezberletmişler- geçiyor:
Hayrihî ve şerrihî minellâhi Teâlâ. “Kaderin hayrı da şerri de, senin başına gelen mukadderâtın, senin gözüne göre iyi olanı da kötü olanı da Allah’tandır!”
O bakımdan hepsinin Allahu Teâlâ hazretlerinin müsaadesiyle, takdiriyle, kazasıyla, kaderiyle olduğunu insan bilince o zaman kâmil müslüman olur. Musibetlerde kendisini dağıtmaz, perişan olmaz, intihara kalkışmaz. Kolu kanadı kırılıp bir kenarda işe yaramaz, ıskartaya çıkmış bir insan hâline gelmez; sevinçli durumlarda da şımarmaz.
Demek ki Müslümanlık insana son derece güzel duygular, son derece dengeli bir ahlâk nasip ediyormuş. Rabbimiz bizi daima kendisine hamd edici kimselerden eylesin. Üzerimizdeki nimetlerini de daim eylesin. Üzerimizden zail etmesin, izale eylemesin.
el-Hayâu ve’l-imânu makrûnânî fî karnin vâhidin, fe izâ sülibe ehadühümâ tebiahü’l-âharü.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu hadîs-i şerîfte iman ile hayânın, utanma duygusunun beraber yaratıldığını, birbirine sıkı bağlarla bağlı olduğunu, ayrılmaz kardeşler olduğunu ifade ediyor. Hayâ ve iman, ikisi bir araya getirilmişlerdir, birbirlerine eş yapılmışlardır, yapıştırılmışlardır. İnsandan bir tanesi gittiği, kaldırıldığı, götürüldüğü zaman ötekisi de kalkar gider.
Mesela hangisi gidiyor?
Diyelim ki utanma gidiyor, adamın utanması kalmadı; imanı da gidecek! Çünkü hayâ ile iman yapışık, beraber, birbiriyle son derece ilgili iki şey. Hayâ gitti, utanması kalmadı, yüzsüz; o yüzsüzlüğünden, o utanmazlığından dolayı artık günah da işler, başkalarının tenkitlerinden de korkmaz, çekinmez, insanlardan da arlanmaz, sıkılmaz. Arkasından o edepsizliklerle kalbindeki imanın nuru da söner, ibadeti de bırakır, camiye de gelmez, müslümanlarla selamı sabahı da keser, cehenneme yuvarlanıncaya kadar gider olmadık insanlarla ahbaplık eder!.. Bu dünyada üç beş lezzet tatsa bile -bu dünyanın tamamı lezzet olsa ne olacak, zaten 70-80 sene- onun arkasından ebedî asırlar devam edecek olan sonsuz âhiret hayatını mahveder.
Öbür tarafını düşünelim: İman giderse iman gittiği zaman o insanda hiç hayâ kalmaz.
Bizi Allah’tan korkup günah işlemekten alıkoyan nedir?
İmanımızdır.
Hayâlı eden nedir?
İmanımızdır!
Biz imanlı olduğumuzdan hırsızlık etmeyiz, imanlı olduğumuzdan katillik duruma düşmeyiz, imanlı olduğumuzdan açık saçık gezmeyiz, imanlı olduğumuzdan kötü şeylerden çekiniriz. Ama adamın imanı yoksa, “Ne olacak ya?..” der. Ne olursa olsun! Bir hesap fikri yok, âhiret inancı yok, ar damarı çatlar, her şeyi yapar, fırsatı buldu mu her şeyi yapar! O bakımdan Allah bizi ebedî sermayemiz olan imanımıza zarar verdirtmesin, bizi imandan ayırmasın! İmanın ikiz kardeşi olan, yanından hiç ayrılmayan, yapışık kardeşi olan hayâdan mahrum etmesin, hayâ duygusuna sahip eylesin!
Hayâ güzel bir duygudur. Erkeklerde de güzeldir kadınlarda da güzeldir.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem başka bir hadîs-i şerifinde buyurdu ki;
el-Hayâu hayrun küllühû. “Hayâ tamamen, her çeşidiyle hayırdır; onun hiç şer olma durumu yoktur!”
el-Hayâu zînetün. “Hayâ insan için bir süstür, ziynettir.” Ve’t-tukâ keremun. Ve takvâ, günahlara dalmamak, sakınmak, çekinmek; o da asalettir!”
Takvâ, Arapça’da tukâ diye de söylenir.
Kerem, Arapça’da asalet makamında kullanılan bir kelimedir. Bir insan soylu oldu mu -ama anasının-atasının asil aileden olması mânasında değil- ahlâkı soylu oldu mu, ahlâkı kıymetli oldu mu ona kerîm derler. Çok kıymetli bir sıfattır.
İnne ekremeküm indellâhi etkâküm, âyet-i kerîmesinde de buyruluyor ki; “İnsanların en kıymetlisi, ahlâkça soylusu, süzmesi, değerlisi takvâsı en çok olandır!”
Demek ki insan takvâya sahip olacak, takvâ kendisi için asalet demektir. Hayâ, ziynet demektir.
Hayru’l-merkebi es-sabru.
İnsanların bir yerden bir yere gitmek için bindikleri çeşitli binekler vardır. Eskiden ata binerlermiş. Suudi Arabistan’da daha ziyade deveye biniliyor imiş. Orta Asya’da mandaya bindiklerini gördüm. Geçen gün gazetede vardı: Hindistan’da birisi bir lamanın üstüne binmiş… Her beldede kendine göre binilecek bir mahlûk oluyor, ona biniyorlar.
Biz otomobillere, otobüslere, minibüslere biniyoruz, paramız varsa uzak yerler ise uçaklara biniyoruz. İnsan bir menzilden bir menzile varmak için bir vasıta kullanıyor, biniyor oraya gidiyor. Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki;
“Binilecek şeylerin en hayırlısı sabırdır!”
Allah Allah. Sabrı bir bineğe benzetti!
Neden?
İnsan bineğe bindiği zaman bir yerden öteki yere gidiyor. Mesela otomobile biniyorsun, İstanbul’a gidiyorsun; seni ulaşman gereken menzile götürüyor. Sabrı kendin edinirsen o sabır da seni güzel bir neticeye götürür. Umduğun yüksek bir sonuca, iyi mutlu bir sonuca götürür. Demek ki sabır da mânevî bir çeşit binek gibidir. O hâlde bizim de başımıza bir sıkıntı geldiği zaman sevap kazanalım diye, iyi bir sonuca ulaşalım diye bir bineğe binmemiz lazım.
Neye bineceğiz?
Sabra bineceğiz, sabra müracaat edeceğiz. Sabırlı olacağız, dişimizi sıkacağız, o yavaş yavaş gidecek. Üzerimizdeki o sıkıntılı hâl bir zaman sonra gidecek, biz de iyi bir sonuca ulaşmış olacağız.
Demek ki en hayırlı binek sabırmış çünkü en hayırlı neticeye götürür. Allahu Teâlâ hazretleri sabredenleri çok sever. Çünkü;
İnnallâhe mea’s-sâbirîn. “Allah sabredenlerle beraberdir!”
Bir insan bir sıkıntıya, bir musibete uğradı da dişini sıktı mı ondan dolayı Allahu Teâlâ hazretleri onu taltif ediyor, maiyyet şerifini veriyor. “Kulum, ben senin yanında olacağım, senden yanayım…” demiş oluyor. Allah “Senden yanayım!” dedi mi, bir insandan yana oldu mu dünya ve âhiret onun olur.
Sonra Allahu Teâlâ hazretleri sabırlılara ecr ü sevabı hiç ölçüye gelmeyecek şekilde fazla verecektir. Onun için Allah’tan âfiyet isteyin ama başınıza bir musibet geldiği zaman da ona sabredin. Sabır bineğine binin ki çok güzel neticelere ulaşasınız. Allah daima huzurda, saadette, âfiyette eylesin. Ama imtihan dünyasıdır, başımıza bir rahatsızlık veya bir üzüntü; malda, canda, ailede veya çevrede bir musibet olursa o zaman da sabredip çok sevaplar kazanmayı nasip eylesin.
Ventızâru’l-fereci minallâhi azze ve celle ibâdetün.
Peygamber Efendimiz; “Nasıl olsa bu acı günler bitecek de bir ferahlı zamana Allah bizi elbette çıkartacak, diye ferahı, sevinci beklemek, aziz ve celil Allahu Teâlâ hazretlerinden ummak ibadettir!”
Şu anda sıkıntıdasın, şu anda epeyce bir kıvranıyorsun filan ama Allah bunu da geçirecek. İnşaallah iyi bir duruma geleceğim, diye sabrediyor ve bekliyor; işte bu bekleme de ibadettir.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri “Ferahı fereci beklemek, ibadettir.” buyuruyor.
O halde hadîs-i şerîfin manasını toplayacak olursak:
Hayâ sahibi olacağız çünkü hayâ ziynettir, takvâ sahibi olacağız çünkü takvâ asalettir, başımıza bir iş geldi mi sabredeceğiz çünkü o bizi ulaşmak istediğimiz ana menzile merhaleye ulaştıracak en hayırlı binektir. Sıkıntı içinde olsak bile o sıkıntıdan sonra Allah elbet bir gün, bir zaman, yakın zamanda şu benim sıkıntımı izale edecek de beni de sevindirecek, yüzümü güldürecek diye o sevinci, o yüz gülme zamanını beklemek, intizar eylemek Allahu Teâlâ hazretlerinden ummak da ibadettir.
Muhterem kardeşlerim!
Demek ki, İslâm’da sevap kazanma vasıtası sadece namaz kılmak değilmiş. Sabrederse sevap kazanıyormuş. Sıkıntılı bir durumda “Hele bu sıkıntı geçecek, dur bakalım, güzel günler gelecek…” diye beklemek ibadet oluyormuş. O bakımdan içimizi düzeltelim, kalbimizi, aklımızı düzeltelim…
Bütün mesele insanın aklını düzeltmesinde! Müslüman iyi bir akla sahip olduğu zaman, iyi bir zihniyete sahip olduğu, her şeye bakış açısı İslâm olduğu, hadiseleri değerlenmesi İslâm’a göre olduğu zaman o sıkıntı içinde de sevap kazanıyor, hastalık içinde de, dert içinde de sevap kazanıyor. Her yerden her zaman daima sevap kazanarak terakki etmiş oluyor.
O halde Allah bize güzel huylar nasip eylesin. İyi bir zihniyet nasip eylesin. Düşünen bir insan olalım, gönül sahibi bir ârif kimse olalım, böylece her duygumuz, her huyumuz, her düşüncemiz ile sevaplar kazanıp hem dünyada hem âhirette ebedî mutluluğa erelim.
Hâbe abdün ve hasira lem yec’alillâhu fî kalbihî rahmeten li’l-beşeri.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu hadisinde buyurdu ki;
“Bir kul hâib oldu ve hüsrana uğradı, çok büyük zararlara uğrayıp perişan oldu, pişman duruma düştü!”
Nasıl bir kul?
Lem yec’alillâhu fî kalbihî rahmeten li’l-beşeri. “Allah’ın kalbinde beşer için, insanlar için merhamet, acıma duygusu vermediği bir kul en büyük ziyanlara uğradı, en büyük hüsrana uğradı, en perişan duruma düştü, düşecek!”
“Düştü.” diye söylenmesi Arapça’da; olacak şeyin kat’îliğinden dolayıdır. Mâzi siygasıyla söylüyor çünkü muhakkak öyle olacak! Ondan dolayı Araplar’da öyle bir âdet vardır. “Böyle oldu!” derler; daha ortada olan bir şey yok ama öyle olacak!
Merhameti, acıma duygusu olmayınca, başka insanlar için kalbi sızlamayınca, kalbi atmayınca o zaman o insan perişan olacak. Ama perişan olacağı kat’î olduğundan “Perişan oldu!” diye söylüyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Arapça’nın özelliğinden dolayı bu ifadeyi de söylemiş.
Başkalarına acımak, başkalarını sevmek, başkalarının dertleri karşısında hüzünlenmek, üzülmek, onun yardımına koşmak çok yüksek insanî bir duygudur. Acımasız, katı kalpli olmak, başkalarının dertleriyle ilgilenmemek de insanın dünya ve âhirette son derece büyük zararlara uğramasına sebeptir.
Merhamet etmeyene merhamet olunmayacak! Bu dünyada merhameti olmayana âhirette Allah merhamet etmeyecek. Onun için buyrulmuş ki;
“Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki göktekiler de size merhamet eylesin!”
Gökte neler var?
Çeşitli melekler var. Onlar müslümanlara “Yâ Rabbi! Affeyle, bağışla, lütfeyle!..” diye dua ederler. Meleklerin duası da meleklerce yapılmış olduğu, kıymetli olduğu için makbul olur. Onun için çeşitli güzel duygular arasında insanların iyiliğini istemek ve onlara acımak da müslümanın önemli bir sıfatıdır.
Peygamber Efendimiz -mübarek- sallallahu aleyhi ve sellem, kendisi çok kere gözyaşı dökerlerdi, duygulu kimselerdi. Çocukları severdi, kucağına alırdı. Bir keresinde böyle yapınca, severken bedevinin birisi demiş ki;
“Yâ Resûlallah! Biz çocuklarımızı hiç böyle yapmayız, öpmeyiz, sevmeyiz, kucaklamayız!..”
“Allah senin kalbine bir acıma duygusu vermemişse ben ne yapayım!..” demiş.
Acımak, sevmek lazım, kalbinin rikkatli olması lazım. Çocuklarımızı öyle yetiştirmeliyiz. Sırf kendine göre.
“Bütün çikolataların hepsi benim, kardeşime bir şey yok…”
Hepsini kucaklıyor. Böyle olmayacak!
Sonra çocuk karınca yuvasının başına gitmiş, bütün karıncaları eziyor.
Ne yapıyorsun yavrum, onun sana ne zararı var?
Orada onların kıpır kıpır kıpırdadığını gördü, eziyor veyahut gidiyor bir başka yerde bir böcek görüyor, onu eziyor. Küçükten alıştırmak lazım; “Yavrum bak, o şimdi nasıl bağırıyor, sen onun bağırmasını duymuyorsun ama nasıl ağlıyor... Sen onun kolunu, bacağını kırdın, öyle yapmaman lazım, bak sana birisi böyle yapsa iyi olur mu?!..” filan diye, kolunu biraz sıkıp, kulağını biraz büküp ona acımayı, başkalarının duygularını kendi üzerinde kıyas ederek anlamayı, merhameti öğretmek lazım! Merhameti küçükten öğrenmedi mi büyüdüğü zaman perişan olur!
Amerika’da bulunan bir aile reisi çocuklarını böyle yapmış da Amerikan okuluna vermiş; onlar da çalışkan olmuşlar, birinci olmuşlar… Sonunda bunu kiliseye götürmedi diye çağırıyorlar. Okulun ilgilisi diyor ki;
“Beyefendi, niçin çocuğunuzu kiliseye göndermiyorsunuz? Dinî duygu en önemli duygudur. Biz ilkokulda çocukların bilgi öğrenmesinden ziyade; duygulanmasını, merhametli olmasını, sevmesini öğrenmesini istiyoruz. Onun için eğitmeye çalışıyoruz. Asıl önemli olan sevgi duygusudur, duygusudur, dinî duygudur, içindeki hassasiyettir; onun için çocuğunu kiliseye göndersene!..”
Bizim arkadaşımız da demiş ki;
“Ben dine karşı değilim; bilakis dindarım ama müslüman olduğum için çocuklarımı kiliseye göndermiyorum...”
“Affedersiniz, müslümansanız o zaman sizin çocuğunuzu eğitmek için bizim size müslüman hoca bulmamız lazım…” filan diye cevap vermişler. Demek ki ilkokuldaki hedefleri çocukların ahlâklarını düzeltmek, çocuklara sevgi ve merhamet vermekmiş. Benim asıl dikkatimi çeken orasıdır!
Biz de çocuklarımıza küçükten, karşısındakini sevmesini, karşısındakine acımasını çeşitli vesilelerle öğretmeliyiz. Eline bir şey verip “Al bunu şuna götür, ikram et, hediye et…” diyerek hediye vermesini öğretmeliyiz. Bencil yetişmemesine, merhametsiz olmamasına çalışmalıyız. Büyüdüğü zaman rahat eder. Ama küçükten o olmazsa büyüdüğünde de rahatsız olur.
Ama şu kaide de vardır ki;
Hûzi’l-hikmete ve lâ yedurruke min eyyi viâin harece.
Hikmet olunca, yerli yerince yapılmış bir şey olunca, ilme ve akla ve mantığa dayanınca, onun nereden alındığı önemli değildir; onu her yerden alırız!
Bizim dinimizde kuru bir taassubun olmadığını hadîs-i şerîfler çok güzel gösterdi. Evet, müşriklere muhalefet edeceğiz ama aklen, mantıken ve ilmen doğru olan bir şeyi de nerede olursa olsun alacağız! Bu da İslâm’ın ne kadar yüce olduğunu gösteriyor. Çin’de de olsa alırız, Japonya’da da olsa, Afrika’da da, Brezilya’da da olsa, Eskimoların arasında olsa da alırız...
Hikmet ne demek?
Yerli yerinde; akla, mantığa, şeriata uygun!
Hikmetli olunca alırız; hikmetsiz olunca almayız. Ama hikmetin vatanı yoktur. “Hikmet nerede bulunursa alınır; hangi kaptan çıkarsa çıksın alınır!” diyor. Kap dediği insanın kafası, içi veya kalbi demek. Hangi kaptan çıkarsa çıksın o alınır ve istifade edilir. İlmi alacağız.
Mehmet Akif’in sözü ne kadar güzeldir:
Allah’a dayan, sâ’ye sarıl, hikmete râm ol
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.
Çıkar yol arıyor ya; tam onun zamanında düşmanlar hücum etmiş, İstiklal Harbi olmuş da zar zor paçayı kurtarmışız. Düşmanları bazı ülkelerimizden def etmişiz de bazı ülkelerde elimizden kaçırmışız ya.
Çare olarak ne diyor?
Allah’a dayan; Allah’a tevekkül edeceğiz, mü’min olacağız. Her yardımın Allah’tan geldiğini bileceğiz.
Sâ’ye sarıl; çalışacağız. Tembel durunca olmaz. Allah kendisine inanmış olan kullar tembel durdu mu vermez. İnanmayan kul çalıştığı zaman ona verir!
Ve en leyse lil-insânî illâ mâ saâ ve enne sa’yehû seyfe yurâ.
Neye sa’y ü gayret etmişse sonucu alınır. Onun için çalışacağız, Allah’a dayanacağız.
Allah’a dayan, sa’ye sarıl! Hikmete râm ol.
Çalışacağız, çalışmaya sarılacağız, sımsıkı, gece gündüz sa’y edeceğiz, gayret edeceğiz.
Sâye: “koşuşturmak” demek. Koşucunun ha ha, nefes nefese yaptığı gibi sâye sarılacağız, koşturacağız. Allah’a dayanacağız, koşturacağız.
Hikmete râm ol; Hikmetli bir şey olunca da ilme, akla, sanata ve zevke uygun bir şey olunca da ona da râm olacağız.
Râm olmak “teslim olmak” demek. Onun icabını yapmak, onu sevmek, ona bağlanmak demek. Hikmete bağlanacağız.
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol!
İman, çalışma ve ilim. Üç tane hedef göstermiş oluyor. Sözü güzeldir, Allah rahmet eylesin. Rabbimiz bizlere de kuvvetli iman ve tevekkül nasip eylesin. Ondan sonra tembellikten kurtarsın. dinimiz, dünyamız ve âhiretimiz için olanca gayretimizle sa’y etmemizi nasip eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
29.05.1988 -
Sadaka Vermek
29.05.1988 -
Namazı Cemaatle Kılmak,
