Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnne ünâsen min ehli lâ ilâhe illallâhu yedhulûne'n-nâra bi-zunûbihim fe-yekûlu le-hüm ehlü'l-lâti ve'l-'uzzâ mâ ağnâ anküm kavlüküm lâ ilâhe illallahu ve entüm me'anâ fi'n-nâri fe-yeğdabu teâlâ fe-yuhricühüm fe-yülkîhim fî-nehri'l-hayâti fe-yebraûne min-hurukihim ke-mâ yebraü'l-kameru min-kusûfihî ve yedhulûne'l-cennete ve yüsemmûne fî-he'l-cehennemiyyîn.
Sadaka Resûlullah fî-mâ kâl ev ke-mâ kâl.
Cehenneme girip çıkacak olan Müslümanlarla ilgilidir. Enes b. Mâlik radıyallahu anh'ın, Efendimiz' den rivayet ettiğine göre, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuşlar ki;
İnne ünâsen min ehli lâ ilâhe illallâhu yedhulûne'n-nâra bi-zunûbihim. Unâs, "insanlar" demektir. İnne ünâsen min ehli lâ ilâhe illallâh. "Lâ ilâhe illallah kelime-i tevhîdinin ehli olan yani Lâ ilâhe illallah diyen Allah'ın varlığına birliğine inanmış bulunan insanlardan bir kısım, bir grup kişiler..." Yedhulûne'n-nâra. "Cehenneme girecekler." Bi-zunûbihim. "Günahlarından dolayı..." Günahları mukabelesinde cezalarını çekmek için cehenneme düşecekler, o ateşte yanacaklar.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi cehennemden azat eylesin, ilk girenlerle cennetine dahil eylesin.
Bu Müslümancıklar cehenneme girince, Fe-yekûlu le-hüm ehlü'l-lâti ve'l-'uzzâ. "Lat ve Uzza putlarının ehli olan, onlara tapan müşrikler, bu Müslümanlara diyecekler ki..." Mâ ağnâ anküm kavlüküm lâ ilâhe illallahu ve entüm me'anâ fi'n-nâri. "İşte siz de bizimle beraber cehennem ateşinde yanıyorsunuz, sizin lâ ilâhe illallah demeniz size bir fayda sağlamadı."
Biz müşrikiz, ehl-i Lat'ız, ehl-i Uzza'yız. Lat putuna tapıyorduk, Uzza'ya tapıyorduk, cehenneme girdik. E siz lâ ilâhe illallah dediniz, siz de girdiniz. Bir fayda sağlamadı size lâ ilâhe illallah sözü deyince,
Fe-yeğdabu teâlâ. "Allah-u Teâlâ hazretleri o müşriklere gazaba gelecek."
Allah-u Teâlâ hazretleri adaletlidir, aziz-i züntikamdır; mücrimlerden intikam alıcıdır. Rahmeti de vardır, ikâbı da vardır, ikâb ceza yani. Allah rahmet sahibidir. Yani âsi gelenler titresinler, korksunlar, mahvolsunlar. Yolunca gidenler de sevinsinler, müjdelensinler ki sevabı, müjdeli mükâfatları vardır ama isyan edenlere de cezası vardır. O adaletinden dolayı onlar yine ceza çekecek.
"Zerre kadar hayır işleyen bu hayrının mukabilini görecek, zerre kadar şer işleyen bu şerrinin karşılığını görecek. "Fe-men ya'mel miskâle zerretin hayran yerahû ve men ya'mel miskâle zerretin şerran yerahû. Yani buna hiç kimse itiraz bile edemez, boynunu büker. İtiraza mahalli yok ki; kendisi âsi gelmiş, kimse bir şey diyecek durumda değil.
Bu böyle ama cehennem ehli öyle deyince Allah-u Teâlâ hazretleri onlara gazap edecek ve sonra Fe-yuhricühüm. "Onları cehennemden çıkartacak." Zaten cezaları miktarında yanacak Müslümanlar, ebedî yanmayacak. Onlar hep ebedî yanacaklar ama bunlar bir müddet yanıp çıkacaklar. Fe-yuhricühüm. "Allah-u Teâlâ o müşriklere gazap edip bu lâ ilâhe illallah diyen mü'minleri cehennemden çıkartacak" Fe-yülkîhim fî-nehri'l-hayâti. "Hayat nehrine bunları atacak." Kömür gibi yanmış olan bu Müslümanlar bu hayat nehrine girince, hatta başka hadîs-i şerîflerden biliyoruz ki nasıl taş kömürü sobaya girdiği zaman birbirine yapışır, kitleleşir, kenetlenir, hatta yukarıdan bazen bir şey ile tak tak tak vurup parçalamak icap eder, öyle olacaklar.
Allah etmesin, Allah o şeyleri göstermesin.
O yanmış olanlar o hayat nehrinde, Fe-yebraûne min-hurukihim. "Yanıklarından beri olacaklar, kurtulacaklar, yanıkları gidecek."
Nasıl?
Ke-mâ yebraü'l-kameru min-kusûfihî. "Kamerin, ay tutulmasından sıyrılıp çıktığı gibi."
Malum kamer dolunay iken, bedir halinde iken, eğer güneş ile kamerin arasında dünya bulunursa, hiza bakımından denk gelirse, o zaman dünyanın gölgesi ayın mehtabının üstüne düşer. Bakarsınız geceleyin mehtap var idi; bir köşesinden gölge başlar, hoop her tarafı kapkaranlık oluverir, ay tutuldu deriz. Yani küsuf hadisesi oldu. Ama tabii zaman ilerleyince hem dünya dönüyor hem ay hareket halinde hem güneş hareket halinde, o gölge oradan sıyrılınca o kamer de o bedir halindeki ay da, o küsufundan sıyrılıp tekrar pırıl pırıl olur ya, işte ona benzetiyor Efendimiz. "Dolunayın ay tutulması gölgesinden sıyrılıp çıktığı gibi onlar da yanıklarından sıyrılıp çıkarlar." Demek ki dolunay gibi yine pırıl pırıl olacaklar. O kapkara yanıklı Müslümancıklar, o hayat nehrine girip yıkandıktan sonra dolunay gibi pırıl pırıl olacaklar.
Ve yedhulûne'l-cennete. "Cennete girecekler." Ve yüsemmûne fî-hâ. "Orada bunlara ne isim verilecek?" el-Cehennemiyyîn. "Bunlar cehennemliklerdir, cehennemden çıkmalardır." Cehennemde bir müddet yanıp da ondan sonra gelip buraya, cennete girmişlerdir manasında el-Cehennemiyyîn denilecek.
Bu hadîs-i şerîf bu kadar da başka hadîs-i şerîflerden biliyoruz ki onlar bu ismi de sevmeyecekler. Kim sever, yani cehennemle ilgili isimlerinin bile olmasına gönülleri razı olmayacak, diyecekler ki:
"Yâ Rabbi! Bu isim hoşumuza gitmedi bizim."
O isim silinecek, o isim verilmez olacak diye bir başka hadîs-i şerîften öğreniyoruz. Bir başka hadîs-i şerîften de yine biliyoruz ki; tüktebü 'alâ cibâhihim. "Alınlarına yazılacak ki..." Hâulâi utakâü'r-rahmân. "İşte bunlar Allah'ın cehennemden azat ettikleri bahtiyarlardır diye yazılacak alınlarına."
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi cennete doğrudan doğruya ilk girenlerle girenlerden eylesin. Cehennemde yakmasın, dünyada rızasına uygun ömür sürmeyi nasip eylesin. Allah Teâlâ hazretleri bize akıl nimeti vermiştir, bu akıl nimetini kullanıp da onun verdiği öteki nimetlere şükretmeyi nasip etsin.
O bizi nimetlerine gark edip dururken bizim de edepsizlik edip günahlara dalıp gitmemiz çok büyük bir tezattır. Allah bize akıl fikir versin, yani yürek dayanılacak bir hal değildir ama nefisler uyanıyor, kalkıyor, kabarıyor, şeytan aldatıyor da insanlar Allah'ın bunca nimeti üzerinde iken, yine o nimetleri ihsan eden Allah-u Teâlâ hazretlerine âsi olup duruyorlar. Hem nimetlerini alıyorlar hem âsi oluyorlar. Yani olacak iş değildir.
Allah bizi öyle edepsizlerden etmesin. Nimetine şükretmeyi nasip etsin, şâkirînden, zâkirînden eylesin, abidlerden, zahidlerden eylesin.
Peygamber Efendimiz' in muhabbetine sahip insanlarla ilgili.
Peygamber Efendimiz ileride sonradan gelecek insanlara ait de bilgileri Allah ona bildirdiği için çok şeyler bilip de bize bildirmiştir, hadîs-i şerîflerinde geçmektedir. Kendi zamanının insanlarına da ileride olacak şeylere dair malumat vermiştir Allah'ın izniyle, lütfuyla, bildirmesiyle.
Bu hadîs-i şerîfinde de buyuruyor ki;
İnne ünâsen min-ümmetî. "Benim ümmetimden bir grup insan..." Ye'tûne ba'dî. "Benden sonra gelmiş olan insanlardan." Benim dünyadan ayrılmamdan sonra dünyaya gelecek insanlardan, benim ümmetimden öyle kimseler vardır ki;
Yeveddü ehadühüm. "Onlardan bir tanesi sever ki, ister ki..." Levişterâ rü’yetî. "Beni görmeyi satın almak mümkün olsa..."
Neyle satın alacak?
Bi-ehlihî ve mâlihî. "Aile efradının hepsini verip, malının hepsini verip de tek Resûlullah'ı bir görsem diye hepsinden geçecek kadar sevgisi, muhabbeti çok." Böyle insanlar gelecek diye bildirmiş.
Hakikaten de Allah-u Teâlâ hazretlerinin âşık, sadık kulları hiç eksik olmaz. Her devirde, her asırda Resûlullah'ın aşkı, muhabbeti ile yanıp duran ve onu görmek için elinde nesi varsa her şeyi feda etmeye hazır bulunan, onun sünnetine sımsıkı sarılıp onun ümmetine hizmet yolunda canla başla çalışan nice insanlar gelip geçmiştir.
Rabbimiz bizi de o edipler, âşıklar, sadıklar zümresine dâhil eylesin.
İşte her zaman söylediğim bir hususu burada yine zamanı geldi söyleyeyim ki; "Ümmetin fesada uğradığı zamanda Peygamber Efendimiz' in sünnetini ihya edenlere 100 şehit sevabı var."
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi Peygamber Efendimiz' in sünnetine sımsıkı sarılıp o şehit sevaplarını almak nimetine nail eylesin.
İslam’ı iyi anlamak lazım, bizim dinimizin temeli, özü, aslı, esası Resûlullah Efendimiz' e muhabbettir. Ezanımızda ‘eşhedüenne muhammeden resûlullah’ var, tahiyyatımızda Peygamber Efendimiz' in adını anarız. Tahiyyattan sonra Peygamber Efendimiz' e salât-ü selâm ederiz. Namazımızın içinde var, ezanımızda var, ibadetimizde var. "Peygamber Efendimiz anıldığı zaman ona salât-ü selâm getirmeyen cimridir." "Peygamber Efendimiz anıldığı zaman inadına ona salât-ü selâm getirmeyen kâfirdir." diye hadîs-i şerîfler var. Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde; "Ben bir kimseye anasından da babasından da evladından da bütün diğer insanların hepsinden de daha sevgili olmadıkça o kimse hakiki imana ermiş olamaz." [Buyuruyor.]
İslâm'ın özü, aslı, esası, temeli, inceliği, nüktesi, sırrı Peygamber Efendimizi sevmektir. İnsanların çoğu bu işten gafil.
İnsaf ehli âlimler Amerika'dan, İngiltere'den, Fransa'dan, İtalya'dan, Japonya'dan, Hindistan'dan, Pakistan'dan dünyanın her yerinden nice insan da incelediği zaman Müslüman oluyor.
İşte bu asırda daha yeni bir tanesi bizim memleketimize de geldi gitti. Her zamanda bir vesileyle söylüyoruz. Dur bakalım Tevrat nasılmış, bu İncil nasılmış, şu Kur'an nasılmış diye hepsini incelemeye koymuş önüne incelemiş. Kendisi Müslüman değil. Kendisi Hristiyan iken incelemeye başlamış, kendisi Hristiyan olduğu halde anlamış ki bugünkü İncil tahrifata uğramış, bozulmuş. Bugünkü Tevrat tahrifata uğramış, bozulmuş. Kur'an'ın pırıl pırıl, ışıl ışıl nuraniyetini görüyor, her şeyinin doğru olduğunu anlıyor. Profesör olduğu halde, kendisi Hristiyan olduğu halde, insaflı olduğu için incelemesinin sonunda bu kitap hak kitaptır diyor, Müslüman oluyor. Konferans bile veriyor başkalarına, başka âlimlere. Fransız ilimler akademisinde üye kendisi, başka âlimlere konferans veriyor. Diyor ki:
"Daha ilmin yeni öğrenmiş olduğu hakikatleri, bu kadar asır önceden söyleyen şu kitap doğru demekten başka elinizden ne çare gelir? Kabul etmekten başka elinizden başka ne gelir?" diye Kur'an'ı göstererek, onlara Kur'an'ın doğru olduğunu söylüyor. Bu bizim yarım cahil Arapça bilmez, Kur'an'ı tam okumamış, bir âyetini okumuş öteki âyetinden haberi yok.
İnsanın içinde bir nefis vardır, en büyük düşmandır. İnsanın içinde bir şeytan vardır basbayağı aşikâr bir düşmandır. Bunlar insanı şaşırtmak için uğraşır dururlar. Nefis şeytana uyar, şeytan nefsi kışkırtır, bu böyle gider durur. Boynumuz bükük, hiç gücümüz kuvvetimiz yok, hiç iddiamız yok, hiç böbürlenmeye gelmez. Daima Allah'a iltica halinde olmak lazım ki Allah-u Teâlâ hazretleri bir kulun edepsizliğini görürse rahmetinden uzak ediverir, cehenneme yuvarlanır gider. Allah'ın kullara ihtiyacı yok, bizim Allah'ın rahmetine çok ihtiyacımız var. Onun için biz edebimizi takınacağız. Yani cümle cihan halkı kâfir olsa, isterse buyursunlar olsunlar ama mü'min olmak onların menfaatine.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi Resulünü tanımak ve sevmek rütbesine erdirsin.
Peygamber Efendimizi hem seveceğiz çünkü dinimizin sırrı, özü budur hem de tanıyacağız. Hadîs-i şerîflerini okuyacağız, bakalım bize neler tavsiye etmiş, Kur'ân-ı Kerîm'i bize nasıl anlatmış, nasıl açıklamış, dini bize nasıl öğretmiş, ne gibi huylara sahipmiş, bizden neler yapmamızı istemiş, kendisi hayatı nasıl geçirmiş? O bizim numunemiz, biz onu tanıyarak, kendimizi ona uydurmaya, ona benzetmeye gayret edeceğiz.
Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyurdu ki:
"İyiliklerin çeşitleri çoktur. Bunların hepsini toplarsan, çeşit çeşit iyiliklerin hepsini bir tarafa koyarsan bunlar ibadetin yarısı eder." Bilmem çeşme, yol, köprü, hastane yaptırmış, sadaka vermiş, ziyafetler çekmiş, şöyle yapmış, böyle etmiş. Birr denilen şey; ihsanın iyiliklerin her çeşidine şamil bir kelimedir. Bunların hepsini yapmış adamcağız, tamam. Bu ibadetin, kulluğun yarısıdır.
Öteki yarısı?
"Geriye kalan öteki yarısı da duadır." diyor Peygamber Efendimiz. Öteki yarısı da duadır, yani dua o kadar kıymetlidir.
Bu hadîs-i şerîfin izahında Gümüşhaneli Hocamız rahmetullahu aleyh burada, ey, es-salatü demiş, fe-hiye a'zamü envâe'l-birri. "Sevabı bir kefeye konulsa, ötekilerinin hepsinden daha üstün olur, bu namazdır." diye tevil etmiş, öyle izah eylemiş. Hakikaten de namazın dinimizin direği olduğuna dair, kim bu direği canlı, dik tutarsa dinini ayakta tutmuş olacağı, kim namaz kılmazsa dinini yıkmış olacağı ifade edilmiştir. O mânaya olabilir.
Dua da yani Allah'a yalvarmak yakarmak, el açmak, iltica etmek, istemek o da çok kıymetlidir. Çünkü Allah-u Teâlâ hazretleri;
Üd'ûni estecib le-küm buyurmuş. Yani, "Bana dua edin, ben duanıza isticab ederim." Dua edin diye emrettiği için bu emre uymamız gerekiyor, o emre uymamız bir farz oluyor. Uymazsa, dua etmezse kul, Allah-u Teâlâ hazretleri kendisine dua etmeyen kula gazap eder. Dua o kadar önemlidir, ibadettir yani. Ama ben namaz kılmıyorum, elimi açıyorum, Allah'tan, "Yâ Rabbi! bana şunu ver, bunu ver." diye istiyorum. Olsun, yani o istemen bile Allah'tan geldiğini bildiğin için her türlü hayrın, faydanın, o da sevap, o da ibadet oluyor, o da sana ecir kazandırıyor.
Hatta duanın çok çok esrarı vardır, dua kazayı değiştirir. Yeruddü'l-kadâe ba'de en yübrame. Ve gelen şeye de faydası olur, gelmeyen şeye de faydası olur. Yani başa gelmiş bir derdi kaldırır. Hastaysa insan dua sebebiyle şifa bulur. Başına bir musibet gelmişse dua sebebiyle o musibetten kurtulur. Gelecek olanı da engeller, tam gelecekti dua berekâtına kurtuldu, o da mümkün olur.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi kendisine tevekkül eden, sımsıkı bağlanan, kendisinden isteyen, kendisine dua eden, iltica eden, ağzı dualı, gözü yaşlı, kendisine candan bağlı kullarının zümresine dâhil eylesin.
İnne ehle'l-beyti izâ tevâsalû ecrallâhu 'aleyhimü'r-rizka ve kânû fî-kenefillâhi azze ve celle.
"Bir aile efradı, ehle'l-beyti, bir evin ahalisi, insanları, mensupları." İzâ tevâsalû. "Biribirleriyle sıla-i rahim ederlerse, birbirlerine sımsıkı sarılırlarsa, aralarındaki ilgiler candan olursa, samimi olursa, sevgiler, saygılar, akrabalık bağları sağlam olursa..." Allah-u Teâlâ hazretleri onların birbirlerine olan o muhabbetlerinden dolayı, Ecrallâhu 'aleyhimü'r-rizka. "Rızkı onların üzerine akıtır."
Yani nimetlerini o ailenin üzerine akıtır, çünkü küçükler büyükleri sayıyor, büyükler küçüklerine hürmet ediyor. Arada sevgi, saygı, muhabbet, bağlılık var; arkadan konuşmak, kuyusunu kazmak, buğz yok, düşmanlık, adavet, kin, çekişme, çatışma, vuruşma kırışma yok, tamam. Böyle muhabbetli olanların rızkını Allah akıtır üzerlerine, çeşit çeşit nimetler, rızıklar gelir.
Bunu başka hadîs-i şerîflerden de biliyoruz. Sıla-i rahimin iki büyük hassası vardır yani akrabalara muhabbet etmenin, bağlanmanın, alakayı devam ettirmenin iki hassasından birisi, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki; "Ömrü arttırır." Bir de diyor ki, "Rızkı artırır." İnsanın ömrü uzar, rızkı da çoğalır.
Nasıl olur? Bunu kitaplar, ilm-i kelâm kitapları uzun boylu anlatmışlar, izah etmişler, tevil etmişler, tevcih etmişler amma Resûlullah'ın dediği kadar bırakmayı ben daha tatlı görüyorum. En güzel olanı odur, ömrü de uzar, rızkı da bollaşır. Nasıl yapacağını Mevlâ'mız bilir ve ne tarzda ihsan ederse ihsan eder.
İnsanın ömrü tatlanır, uzar, eli bollaşır, rahatlaşır, geçim sıkıntısı göstermez. Allah hayırlara erdirir. Burada muhabbetin mükâfatı olmuş oluyor. Yani Allah-u Teâlâ hazretlerinin, Peygamber Efendimiz' in emirleri, yasakları şöyle bir dikkatli şekilde tetkik edilirse görülür ki bizim dinimiz Müslümanların birbirlerine muhabbetine çok ehemmiyet vermiştir. Yani Müslümanların birbirini sevmesi ve bu sevginin göstermelik olmaktan ileriye gitmesi, hakiki olması lazım. Gösteriş için yüzüne gülüp arkasından kuyu kazmak değil, onu Allah biliyor. Hakiki olması, candan olması lazım. Bu candan sevginin mükâfatı çok büyüktür. Gerek aile fertleri arasında, gerek Müslümanların birbirlerine karşı yani benim size karşı, sizin bana karşı, o kardeşin bu kardeşe karşı muhabbetinin samimi, candan, gösterişsiz, içten olması lazım.
Bu muhabbete aykırı ne varsa insanın içinde insan onları izale etmesi lazım. Kendisine şöyle bir bakacak, ben filanca Müslümanı sevmiyorum, içimde bir soğukluk var ona karşı, neden? Kusur bende, kendisini düzeltmeye çalışacak. Bir büyük zatın sözü hep kulağımda böyle küpe gibi takılı durmuştur. Diyor ki:
"Bir kardeşinin bir kusurunu, bir hatasını görürsen ona 70 tane mazeret uydur sen. Yani sanki o senin karşına geçmiş de "Ya ben bu işi şu sebepten yaptım, şu sebepten yaptım." gibilerden kendi içinden 70 tane mazeret uydur diyor. Ona rağmen hâlâ ona için kâni olmuyorsa, yumuşamıyorsa o zaman sen kendi kendine çat. Ne katı adamsın, arkadaşın sana 70 özür diledi de hâlâ özür, mazeret kabul etmiyorsun, ne sert, taş kalpli adamsın diye kendine çat." diyor. Müslümanın böyle olması lazım.
Eskilerden bir tanesini Gazzâlî anlatıyor. Bir kardeşine içinde bir soğukluk varmış.
“Allah Allah ben bu kardeşimi niye sevmiyorum?”
Düşünüyor, taşınıyor sebebini bulamıyor ama bir soğukluk var. Şöyle yapmış olmamış, böyle yapmış olmamış, her çeşit tedaviyi denemiş olmamış, olmamış, olmamış. En sonunda gitmiş kapısını çalmış o arkadaşının. Açmış;
“Buyur, oo hoş geldin kardeşim!”
“Ben, şimdi başımı yere koyacağım senin eşiğine sende ayağını benim yanağımın üstüne basacaksın.” demiş.
“Ya ne münasebet, olmaz!”
“Hayır, yapacaksın böyle.”
“Niye?”
“Yapacaksın.” Hakikaten yaptırtmış.
İşte bunları eskiler böyle tedavi ederlerdi. Birbirlerine karşı gıybet etmezlerdi, dedikodu etmezlerdi, kötü söz söylemezlerdi, bir hareketini hayra yorarlardı.
Eski büyüklerden bir tanesini birisi evine çağırmış. Haydi, bu akşam gel bizde beraber yemek yiyelim demiş. Kalkmış, gitmiş kapısına kadar. Sen biraz kapıda bekle demiş, içeri girmiş. Hanımla fısfıs bir şeyler konuşmuş çıkmış;
"Kusura bakma ben seni çağırdım ama eve alamayacağım dön." demiş.
Peki, niye kusura bakayım, demiş dönmüş. Ondan sonra arkasından yine gitmiş;
"Ya ben seni kapıdan döndürmüştüm ama haydi bu sefer gel, bizim eve gidelim yemek yiyelim." demiş.
"Peki!" demiş.
Yine kapıya kadar gitmiş yine kapıdan geri döndürmüş. Bunu kaç defa devam ettirdiyse böyle, adamcağız her seferinde gel dediği zaman geliyormuş, git dediği zaman gidiyormuş. Sonunda ayağına kapanmış, eline sarılmış demiş ki:
"Efendim beni affet, ben seni denemek için böyle yaptım. Ne kadar güzel ahlâkın var ne kadar sabırlı insansın! Hiç kızmadın, hiç kötü söz söylemedin. Gel dediğim zaman geldin, git dediğim zaman gittin."
"Yok, bu güzel bir huy değil ki! Bunu bizim Horasan'ın köpekleri de yapar; gel dediğin zaman gelir, hoşt dediğin zaman gider. Bu bir köpeğin bile yapabildiği bir şeydir. Ne olacak ki güzel bir şey sayılmaz." diye böyle bir cevap vermiş.
Bu cevabı da yaptığı işten daha güzel. Hakikaten köpeği çağırırsın gelir, hoşt dersin gider, uzaktan bakar. Yine çağırırsan yine gelir, yine kovarsın yine gider. Köpeğin bile yapabildiği bir şey, çok hüner değil yani basit bir şey diyor ama biz onu bile yapamıyoruz. Bu devirde aman ne merasimler ne şeyler.
“Hadi gel filancanın evine gidelim.”
“Yok gitmem.”
“E niye gitmiyorsun?”
“Ben ona iki defa gittim de o bana gelmedi.”
“E gelmesin, olsun. Bir daha gidelim gel.”
“Yok, olmaz.”
Şöyle bir sürü soğukluk, bir sürü merasim girmiş, öyle gidiyor.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.