08.05.1986 - Ticaret Ahlakı, Emire Yalan Söylemek, Aracı Olmak, Kıyamet Alametleri, Cennet
05.11.2020
28 dk 1 sn
Bismillâhirrahmânirrahîm
Elhamdulillahi Rabbi’l-âlemine hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî-külli hîn. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu âlâ seyyidi’l-evveline ve’l-ahirin seyyidina Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ecmaîn ve men tebiâhu bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn. Emma bâ’d;
Fa’lemu eyyühe’l- ihvan fe inne efdale’l-hadîsi kitabullah ve efdale’l-hedyi hedyu seyyidina Muhammedin sallallahu âleyhi ve sellem. Ve şerre’l-umuri muhtesatuha ve külle muhdesin bid’ah ve külle bid’atin dalaleh ve külle dalaletin ve sahibiha fin nar. Ve bi’s-senedi’l-muttasılı ilen nebiyyi sallallahu âleyhi ve selleme ennehu kâl:
İnne min ahveni’l-hıyaneti ticarete’l-vali fi raiyyetihi Küçük, kısa bir hadîs-i şerîf. “Hıyanetlerin en büyüğü, hainliklerin en ileri derecesi, en büyük hainlik; valinin, hükümdarın, idarecinin raiyyeti ile ticaret yapmasıdır.” Büyük hıyanettir. Neden?
Güç elinde, kuvvet elinde, saltanat elinde, imkân elinde, iktidar elinde, elbet karşı taraftaki eşit şartlarla değil ki onunla ticaret yapsın. “Şunu al” diyecek alacak. Malın özrünü söyleyemez, pazarlık yapamaz. Yukarıdan zorba “Şunu şöyle yap!” baş üstüne yapacak. Ne yapsın yani? Vali veya hükümdar... Böyle ticaret olmaz. “Efendim ticaret yapıyoruz, alıyoruz, veriyoruz.” Alıyorsun veriyorsun ama şartlar eşit değil. Senin zorbalığın, senin hükümdarlığın ona tesir ediyor. Öyle şey olmaz.
Buradan anlaşılıyor ki insan iktidarının, imkânının, kudretinin baskısıyla, zahiren doğru gibi görünen bazı şeyleri yapıp da bazı insanları mecburen, cebren, kahren, kerhen bazı şeyleri yapmaya zorlarsa aslında büyük zulüm ve hıyanet etmiş olur. Valinin şanı, hükümdarın şanı, idarecinin şanı tebaasına hizmet etmektir. O hizmetten izzet bulacaktır. O hizmet ona şeref kazandıracaktır.
Onun için bir de öyle ticaret yapıyorum diye, göstermelik bir perde paravana ile halkını soyması hıyanetin en büyüğüdür. Neden?
Allah ona o mevkii, makamı halka hizmet etsin diye, hizmet makamıdır ondan vermiş. O onu öyle yapmıyor da istismara vesile ediniyor, kudretini kötüye kullanıyor, suiistimal ediyor. Onun için hıyanetin en büyüğü odur.
Bizler de elimizde imkân varsa, o imkânlarımızı şerre kullanmayalım. Bizden zayıf, bizim mâdûnûmuzda olan, aşağımızda olan insanlara baskı ve onları istismar vasıtası vesilesi olarak elimizdeki imkânları kullanmayalım. Tebaamıza, aşağımıza, emrimizin altındakilere, elimizin altındakilere acıyalım, kendi gücümüzü kuvvetimizi onlara baskı vesilesi yapmayalım.
Aile reisleri de ailelerindeki zayıf, çoluk çocuk, hanım vesaireye baskı yapmasınlar kendisi güçlü kuvvetli diye. Herkes gücünü kuvvetini veren Allah’a hamd-ü senalar etsin, “Ya Rabbi beni aciz yaratmadın, güçlü yarattın, çok şükür” ve o verdiği gücü yerli yerinde kullansın, şerre kullanmasın.
İnne min esrakı’s-sürrâki men yesriku lisane’l-emir ve inne min â’zamu’l-hataya men ikteta a male’l-müslimin bi gayri hakkın ve inne mine’l-hasenati iyadete’l-marîdi ve inne min tamami’l-iyadeti en tada’a yedeke aleyhi ve tes’elehu keyfe huve ve min efdali’ş-şefaati en teşfaa beyne isneyni fi nikâhın hatta tecmaa beynehuma ve inne men lübsi’l-enbiya el-kamîse kable’s-seravil ve inne mimma yüstecabu bihi inded duai el utaz. Sadaka Rasulullah fi ma kâl ev kema kâl.
Bu uzun bir hadîs-i şerîf; kısa kısa cümlelerden, vecizelerden, hikmetlerden meydana gelmiştir. Onları kısa kısa izah etmeye çalışalım.
İnne min esrakı’s-sürrâki men yesriku lisane’l-emir “Hırsızların en şiddetli usta hırsızı, yan kesicilerin en yan kesicisi, madrabazı emîrin dilinden çalandır.” Emîre nüfuz edip ona istediklerini telkin edip, ondan sonra onun buyruğuyla yapmak istedikleri şeyleri elde etmektir. Emîri kandırıyor, emeline alet ediyor, ondan sonra istediği yaptırıyor. Bu hırsızların en usta hırsızıdır.
Ve inne min â’zamu’l-hataya men iktetaa male’l-müslimin bi gayri hak “Hataların, günahların en büyüklerindendir; Müslüman bir kişinin malını haksız yere kesip, koparıp, almak.” Müslümanın malı, canı, ırzı, şerefi, haysiyeti, her şeyi muhteremdir. Müslümanın malına el uzatılmaz -haksız yere kâfirin de uzatılmaz da- Müslümanın ki Müslüman olması dolayısıyla daha önde gelir. Bir Müslüman kulun malına, insan haksız yere elini uzatırsa, o insan en büyük hatayı işlemiş olur. En büyük hatalardan, günahlardan birisi odur. Onun için kimsenin malında gözümüz olmamalı, kimsenin malını nâhâk yere kendimize celbetmeye, çekmeye çalışmamalıyız.
Hatırlıyorum, köylerde çok olur. Fırsatı buldular mı, ucuza bastırıp mazlumların mallarını alırlar. Alanlar kâr etmiş gibi görünür, satan zavallı mazlum sıkışmış, borçlu, ziyan etmiş gibi görünür ama hepsini gören Allah-u Teâlâ hazretleri var ya, sonunda o Allah-u Teâlâ hazretleri, o mazlumu daha üstün, hoş duruma getirir; o zalimi daha alçak, daha muhtaç, daha aşağı duruma indirir. Çünkü her şeyi gören bilen, adalet-i mutlaka sahibi, Hakem-i Adl olan Allah-u Teâlâ hazretleri vardır.
Onun için kimsenin malında gözümüz olmamalı, kimsenin bir kuruşunu üzerimize geçirmemeye çalışmalıyız, kimsenin hakkını yememeye çalışmalıyız, gönlü olmadan onun malını kendi tarafımıza celbetmeye uğraşmamalıyız. Bu tok gözlülüğü yaparsak Allah verir. Nasibi, nasıl olsa insanı arayıp duruyor, gelip bulacak. Ah O’na bir inanabilse, Müslümanlar tevekkül edebilse, tam inanabilse...
Ve inne mine’l-hasenati iyadete’l-marîd “Hasta ziyaret etmek hasenatın, iyiliklerin bir çeşidindendir.” Hasta ziyaret etmek de sevaplı, büyük işlerden biridir. Onun için hasta ziyaret edelim. Ben hasta oldum biliyorum, onun için candan, gönülden söyleyebilirim bu meselenin önemini. Evden gizli çıktım evdekiler anlamasın diye, üzülmesin diye, rahmetli anam üzülmesin diye, hastaneye gittim, ameliyat oldum. Üzülmesin diye gizli ameliyat oldum. Tabi hiç kimse ziyaretime gelmiyor. Cumartesi oluyor, Pazar günü oluyor, beni herkes seyahatte biliyor, ben hastanede ameliyat olmuşum. Öteki hastalara gelenler bana bakıyorlar “fıs fıs fıs fıs...” konuşuyorlar, acıyorlar yani bana “Vah zavallı hastacık ki hiç ziyaret eden kimsesi yok” filan diye. Baya da insana dokunuyor.
İnsan bir yerde olduğu zaman, mesela askerlik yaparken bir ay bırakmıyorlar dışarıya. Nasıl ziyaretçi bekliyor. Kapının önünde böyle, gözü nizamiye kapısında, birisi gelse de beni ziyaret etse, diye bekliyor. Ziyaret edildiği zaman, ne kadar makbule geçiyor, bir hastayı ziyaret ettikleri zaman. Onun için bu hasta ziyaretine bir pay ayıralım, onun çok sevabı var.
Ve inne min tamami’l-iyadeti en tada’a yedeke aleyhi “Ona, hasta ziyaret etmenin de tam böyle kâmil sevaplı olmasının da usûlü; elini onun üstüne koyup da ‘nasılsın bakalım’ diye halini sormaktır.” Daha samimi bir şey oluyor. Şöyle alnına elini koyarsın “Nasılsın bakalım? İyi gördüm maşallah, hadi Allah şifa versin” diye ona moralini takviye etmektir. Bu daha da sevap kazanmasına vesile olur.
Ve inne min efdali’ş-şefaati en teşfaa beyne isneyni fi nikâhın hatta tecmaa beynehuma “Şefaatlerin en faziletlisi de; iki kişi arasında şefaat edip, aracı olup, nihayet onları evleninceye kadar nikâh hususunda aralarında yardımcı olmaktır.” Bu nikâhların olmasına da çok çalışmak lazımdır. Şimdi ben birkaç böyle aracılık yaptım. Arada kaldığı da oluyor insanın ama sevabı büyük. Ben gene iki tarafa da söylüyorum “Bak siz kendiniz beğeneceksiniz esas itibariyle ama benden işte bu kadarı” diyorum, “Karar verin, beğenirseniz de beğenmezseniz de darılmam, sakın beni baskı yapıyor sanmayın” diyorum aracı olmaya çalışıyorum. Aracı olmak lazım.
Bizim kendi evlatlarımız evde annesinin, babasının dizinin dibinde durur, mantosunu giyer, başını örter, utanır dışarı çıktığı zaman, gözü önünde şöyle edebiyle gider, edebiyle gelir. Şimdi bu kızcağızı kimse görmez çünkü her şeyini örtüyor. Onun için yardımcı olmak lazım.
Sonra bir insan aradığı zaman ortada kız kalmıyor. “Bir kız alacağım” hadi bakalım kız kalmıyor ortada. “Canım işte filancanın kızı var ya...” diye aracı oluvermek lazım. Sokaklar kız dolu, iyisini aradığın zaman bulamıyorsun. İyi kızlara, bizim erkeklerimizin ihtiyacı vardır; iyi erkeklere, bizim kızlarımızın ihtiyacı vardır. Bizim kızlarımız gider bir sarhoşa, her akşam dayak yerse yazık değil mi? Bir hırsıza gider de her akşam haram yutturulursa bu zavallıya yazık değil mi? Ne yapsın?
Onun için iyi insan bulmak hususunda hepimizin seferber olması gerekiyor. İyi bir şeydir, sevabı çoktur, hadîs-i şerîfte böyle deniliyor. Bu hususta daha gayretli olun. Arayı bulup, bu işleri yapmaya çalışın. Çöpçatanlık filan diye alay ederler ama biz hadise göre yapıyoruz deyin.
Ve inne min lübseti’l-enbiya el-kamîse kables seravil “Peygamberlerin kıyafetlerindendir; şalvardan evvel, iç gömleği giymek.” Malum tabi bizim şimdi bizim kıyafetlerimiz iyidir. Yani bir iç çamaşırımız vardır, bir üst kıyafetimiz vardır, paltomuz vardır, filan... İyi, bu devirde alışılmış. Fakat eski devirde adamcağızların terzisi yok, ipliği yok, iğnesi yok, imkânı yok... Yani bunlar zor şeyler. Kumaşı yok, ne yapacak? Bir örtü buldu mu onu dolar, çarşaf, yukardan aşağıya. İşte kıyafet öyle gelir. Hani içinde iç fanilası deme, işte yukardan aşağı sarıldı ya, işte o. İki parça bulur bir parçasını peştamal beline dolar, bir parçasını üstüne gömlek gibi sarardı.
Ama tabi böyle olunca o zaman bazen otururken kalkarken görünmemesi gereken avret yerleri kazara görülebilir. Onun için Peygamber Efendimiz dua etmiştir dikişli şalvar giyenlere. Yani görünmeyecek gibi çünkü dikişi var, açılıp gözükmesi mümkün değil, peştamal gibi değil. Onlara dua etmiştir.
Burada da buyuruyor ki: “Peygamberlerin giyimlerinden, adetlerindendir ki şalvarın da içine şöyle uzunca kıyafeti gidecek de gene o da örtecek, üstüne bir de şalvar olacak. O da örtecek” Yani örtünmenin daha garantili olmasına işaret vardır burada. O bakımdan biz örtünmeye dikkat edeceğiz. Bizim şiarımız örtünmektir.
O bakımdan, bilmiyorum belki tam misalleri veremeyip, tam anlatamıyorum ama İslam’ın her emrine dikkat edelim. Müstehabına, adabına, sünenine, her şeyine riayet eyleyin, hepsinde sayısız faydalar vardır. O kadar söyleyeyim yani.
Ve inne mimma yüstecabu bihi inde’d-duai el-utaz “Dua esnasında, o sayede duaların kabul olmasındandır…” Hapşu demek yani, duanın kabul olması alametlerinden biridir, diyor. Aksırmak güzel bir şeydir. Güzel bir emare oluyor, alamet olmuş oluyor.
“Kıyametin yakınlaşma alametlerindendir, eşrâtı saattendir en yefşüve’l-maal “Malın çoğalması…” mal çoğalacak ve yeksüre’l-kalem “Kalem artacak.” Bu kalem artması, kâtiplerin artması tefsiri, tabi çeşit çeşit izahları var. Kalem artacak. ve tefşüve’t-ticareti “Ticaret yayılacak, çoğalacak, alışveriş yaygınlaşacak.”
Başka bir hadîs-i şerîfte geçiyor ki:
“O kadar yayılacak, o kadar yayılacak” diyor Peygamber Efendimiz “Adamın ticaretine, karısı yardım edecek” diyor. Çok hayret edilecek bir şey gibi söylüyor bunu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz. “Adamın ticaretine, karısı yardım edecek” diyor. E şimdi çok yaygın!
Yani hepsi ticaretin içine girdi. Neden oluyor? Dünya hırsı çok. Mümkün olduğu kadar, fitnenin, fesadın olmaması lazım. Artık dinin emirlerini kim dinler? Ticaret, para... Para gelecek, para… Ticaret artacak kıyamet gününde, herkes maddiyata düştüğü için.
Ve yazhara’l-cehl “Cahillik zahir olacak, fazlalaşacak” ve yebîğa’l-raculü bey’a feyekul la hatta este ‘mira tacera beni fülanin “Kişi malını satacak da diyecek ki: ‘filanca oğullarının tüccarından meseleyi, izni almadıkça satmam’ diyecek.” Yani mal alışverişi böyle şartlara şurtlara, mukayeselere, menfaatlere, kararsızlıklara, istikrarsızlıklara bağlı olacak. İşte sattım, aldın, bitti… O tarzda değil de böyle kaypaklık oluyor. Ticarette bir ticari ahlak kalmıyor ve ayrı müstakil bir mahallede kâtip aranacak da bir kâtip bulunamayacak. Herkes ticarette, ilim erbabı, yazacak çizecek, böyle manevi şeylerle uğraşacak insan kalmayacak diye.
Bu hadîs-i şerîften anlaşılan ana mesele; mal artacak ve herkes madde, dünya hırsına şey yapacak da ahirete ait hususlar ihmal edilecek. Kıyamet alametlerinden birisi. İnsanların zenginleştikçe Allah’a daha güzel kulluk etmesi gerektiği halde, parası arttıkça gafleti artar, hıyaneti artar, cehaleti artar, günahı artar duruma geliyorlar. Bu devirde de görüyoruz, maalesef. Gene bizim camilerimiz, cami içindeki cemaatlerimiz iyidir de bunlar ne kadardır? Üç milyonluk bir şehirde bir caminin içinde, şu kadar bir cemaat nedir ki? Büyük ekseriyet ne yapıyor?
Büyük ekseriyetin huyu nedir, hali nedir, kafası nedir, imanı nedir, mantığı nedir dersen o zaman iş zorlaşıyor. Allah hepimize gayret versin, dini herkese öğretmek için inşallah çalışkan kimseler olalım.
İnne min eşrati’s-saati en yürfea’l-ilmü ve yezharâ’l-cehlü ve yefşüve’z-zina ve yüşfere’l-hamru ve yezhebe’r-rical ve tebgan nisa hatta yekûne li hamsîne imre’eten kayyumun vahidun Bu da meşhur hadis kitaplarında; Buhari’de, Müslim’de, Tirmizî’de, Nesei’de, Ahmed b. Hanbel’de olan bir hadîs-i şerîf. Enes radıyallâhu anh’den rivayet edilmiş. Kıyametin alametlerine dair hadisler bunlar.
İkinci hadiste buyuruyor ki Peygamber Efendimiz: “Kıyametin alametlerindendir ki ilim kaldırılacak, ilim erbabı azalacak, âlim kalmayacak ortada. İslami ilimleri bilen insanlar, helalleri, haramları bilenler, Allah’ın ahkâmını bilenler, ilim kalktığı için olmayacak ve cahillik yaygınlaşacak.”
Şimdi âlimlik ve cahilliği İslam’da iyi anlamak lazım! Bir insan beş tane fakülte bitirse, on sandık kitabı yutsa; Allah yolunda yürümüyorsa cahildir, cahillik ediyor. Bir insanın ilkokul tahsili olmasa, imzasını parmak basarak atsa, kalbi müstakim oldu mu, dili doğru oldu mu, işi doğru oldu mu, Allah’tan korktu mu, o ilimde rüsuh peyda etmiş insandır. İslam’ın anlayışı bu! Yani diploma diploma meselesi değil. İlim azalacak, cahillik çoğalacak ne demek?
Üniversiteler kalmayacak, hiç mektep kalmayacak manasına değil. İsterse bin tane üniversite olsun, Allah’ın emirlerine uygun yaşayan insan var mı, sen ondan haber ver. Ahlakı, Allah’ın istediği tarzda ahlakı olan var mı? Yok! İsterse profesör olsun, isterse bin tane profesör olsun. Kıymeti yok. O gene cahildir, gene cahildir, gene cahildir! O manada. Cahillik artacak, ilim azalacak, kıyamet alametlerinden birisi. Şartları sayıyor Allah’ın resulü Peygamber Efendimiz.
Zina artacak, yaygınlaşacak. O kadar yaygın kötülükler var ki... Bir kısmını gazetelerde görüyorsunuz, yüzde doksanını da belki görmüyorsunuz. Allah-u Teâlâ hazretleri hâllen nikâh ve harrame’s-sifah “Nikâhı helal kılmıştır”, “Evlensin buyur, tamam.” Sevap kazanır. Zinayı haram kılmıştır fakat iş tam tersi!
Herkes bucak bucak evlilikten kaçıyor. Otuz yaşına geliyor evlenmiyor, otuz beş yaşına geliyor evlenmiyor, kırk yaşına geliyor evlenmiyor, kırk beş yaşına geliyor evlenmiyor... Ya sen adam değil misin? Ne yapıyorsun sen? Vaktini neyle geçiriyorsun? Söyle bakalım, sen adamlığını hiç icra ediyor musun, etmiyor musun? Ne yapacak işte besbelli bir şey. Gayri meşru yollarda şey yapıyor. Olmaz öyle şey. Öyle şey olmaz!..
Allah bize cinsî ahlak nasip etsin, cinsî İslami ahlak nasip etsin…
O bir Allah’ın kanunu; insanlara vermiş olduğu erkekte erkeklik, hanımda hanımlık tarzında. Asaletli olmalı. Erkekte beyefendilik tarzında, kadın da hanımefendilik tarzında asaletli olmalı. Allah güzel ahlaklı olmayı cümlemize nasip eylesin. Perde arkası, kimse kimseye sormaz bu işi..
Zina artacak, kıyametin alameti. Ve içki içilecek. Şimdi içki içilmeye kimse hayret etmiyor. Hâlbuki Peygamber Efendimiz zamanında “İçki içilecek, ya öyle mi? Allah Allah...” Şimdi gayet normal! Su içmiyor millet, içki içiyor. Dışarıdaki içkinin tüketimine bak. Ne kadardır, nasıldır.
İçecek şey mi kalmadı memlekette? Portakal suyunun köküne kibrit suyu mu döküldü? Elma suyu mu kalmadı, havuç suyu mu kalmadı, şifalı bitkiler mi kalmadı, ıhlamur mu kalmadı, çay mı kalmadı? Nedir bu insanların şaşkınlığı? Adını bilmediğimiz bir sürü yabancı firmanın reklamı. Doğru düzgün markasını okumamız mümkün değil, bunlar nereden türedi de çıktılar geldiler? Acayip bir şey yani! Millette hiçbir reaksiyon kabiliyeti yok, su gibi içiyorlar!
Ve yezhebe’r-rical ve tebgan nisa hatta yekûne li hamsîne imre’eten kayyumun vahidun “Erkekler gidecek, -kıyamet alametlerinden biri- geriye kadınlar kalacak. Öyle ki elli tane kadına, bir tane erkek başlarında bakıcı, nezaret edici kalacak, erkek kalmayacak.” Herhalde erkek nesli harpte, darpta mı ölecek, ne olacaksa kalacak geride kadınlar. Kıyametin hali böyle olacak.
İnne ma tunsarûne ve turzakûne bi duafaiküm “Siz kendinizi, böyle bu rahatınızı, refahınızı kendinizden mi biliyorsunuz? İçinizdeki zayıflarınızdan, çoluk çocuktan, masumların duasından dolayı böyle rızıklanıyorsunuz ve yardıma mazhar oluyorsunuz.” buyuruyor Peygamber Efendimiz. İşte bu ağzı dualılar, namazlılar, bu niyazlılar hürmetine öteki onlar da yaşıyorlar. Başlarına taş yağar çoktan... O bakımdan Allah etrafımıza ibretli hadiseleri saçıyor böyle, onları görüp ibret almayı nasip eylesin.
Bunlar şehitlerin çocuklarıdır kardeşlerim. Bunlar dışarıya böyle Ay’dan, Merih’ten gelmediler, biz bunları İngiltere’den, Rusya’dan ithal etmedik ki. Bunlar bizim kendi akrabalarımız. E ne yapacağız? Uğraşacağız, didineceğiz, çalışacağız. Şimdi bizde bir suskunluk var. Dut mu yedin mübarek, daha dut mevsimi gelmedi niye susuyorsun?
Dut yemiş bülbül gibi ağzı var; dili yok mübareklerin, hiç konuşmazlar. Ya biraz da sen söyle, herkes şerri söyleyip duruyor, sen de bir hayır söyle. Ağzını bir aç hayır söyle. Kimse konuşmuyor, neden? “Hocam iyi bilmiyor da ondan.” E oku, bir sürü kitap neşrediyoruz, bir sürü eser var, kütüphaneler dolusu… Hangi eve girsek misafir salonunda bir büfe var, kitap dolu ağzına kadar. Hangisini okudun? Sor bakalım ev sahibine “Bu kitaplardan hangisini okudun?” Ne sen sor, ne ben söyleyeyim. Öyle gidiyor.
Kitapları okuyacağız, öğreneceğiz, tatbik edeceğiz. Hadisleri dinleyeceğiz, tatbik edeceğiz, ondan sonra da başkasına tebliğ edeceğiz, anlatacağız: “Ey ahali, ey cemaat-i müslimin senin baban, deden müslümandı, senin ananı, babanı ben bilirim, başörtülü kadındı, sakallı adamdı. Sen İslam’a gel, bunda bir fayda yoktur. Bu gâvur adetleri bize bir fayda getirmez, darmadağın dağılırız, Allah’ın gazabına uğrarız, başımıza taşlar yağar, çok felaketlere uğrarız” diye çalışacağız hepimiz. Ailemizi çekip çevireceğiz. Kendimize düzen vereceğiz, hepimiz çalışacağız. Siz de çalışacaksınız, biz de çalışacağız, topluca hayrı yaygınlaştırmaya çalışacağız.
İnne min eşrati’s-saati ihrabu’l-âmir ve i’maru’l-harab ve en yekûne’l-gazb fidaen ve en yetemerrese’l-raculü bi emânêtini kema yetemerresu’l-baîru bi’ş-şecereh “Kıyamet alametlerindendir; mamur yerlerin harap edilmesi, harap yerlerin imar edilmesi.” Dünyanın çehresi değişecek. Eski mamureler harabe olacak, harabeler mamure olacak gelişecek. Eskiden kimsenin yüzünü çevirip bakmadığı yerler mamure haline gelecek. Eski mamureler de haraba yüz tutacak. Git bak bir zamanlar İslam’ın en büyük şehirleri olan nice ilimlerin öğretildiği yerler, medreseler yıkılmış, duvarları çökmüş, kimsenin baktığı yok. Eskiden kimsenin bilmediği yerler, gitmediği yerler... Ooo koca koca şeyler oldu!
Şimdi bizim bir arkadaş güzel izah etti, diyor ki: “Biz yaz geldi mi yaylalara çıkardık.” Bizim töremiz nedir? Yaz geldi mi, yaylalara çıkmak. Yaylalara çıkardık, koyunlarımızı otlatırdık, hayvanlarımızın sütünü sağardık, tarhanamızı yapardık, kışlığımızı yapardık filan... İnerdik aşağıya. Aşağıda ovaya inenlere derdik ki “Şunlara bak sıtmalık yerlere gidiyor.” Yani böyleydi, sıtmalık yere kimse gitmezdi, sivrisinek olduğu yere. Şimdi millet sivrisineklerin yanına gidiyor, deniz kenarlarına şeylere... İşler tamamen değişti. Yani dünyanın hali böyle!
Harap yerler mamure olacak, mamur yerler harap olacak, değişecek. Ve savaş bir fedakârlık olarak yapılacak veyahut savaştan vazgeçilecek. Allah yolunda cihat etmekten vazgeçilecek.
Eskiden cihada gitmeyi, Allah yolunda ölmeyi şeref bilirken, “Verin benim kılıcımı, kalkanımı. Allah-u Teâlâ hazretleri Allah yolunda cihat etmeyi emretmiş bana, varayım da hak yolda canımı feda edeyim, tutmayın beni.”
“Dede sen yaşlısın, sen otur da senin yerine biz cihat edelim.”
“Hayır, olmaz ihtiyarlar istisna edilmemiş, ben de cihat edeceğim, ver bana kalkanımı, kılıcımı, atımı, devemi” diye herkesin cihada, gül bahçesine gidercesine, gittiği böyle davullarla, zurnalarla bayram yaparak gittiği, dervişlerin ellerinde şeylerle, dillerinde ‘Hû’ çekerek, ‘Allah’ diye diye gittiği şeyler... Sonradan istenmeyen haller olacak. Tabi istenmeyince de İslam çökecek. Allah yolunda cihat yapılmayınca bu hale gelecek. Kıyamet alametlerinden birisi bu!
Ve kişinin kendisine emanet edilmiş şeylere, devenin, hayvanın ağaca böyle otladığı gibi sarılıp, dallarını yediği gibi emanetini yemesi. “Ya bu sana emanet verildi, yanında ne buna otluyorsun?” Yani devenin otladığı gibi oradan otlayıp, yiyecek. Allah korkusu yok. Emanet duygusu yok. Allah hesap sorar diye düşünmüyor. Ahlak bozulacak yani. Rabbimiz bizi emanetlere saygılı eylesin, ahlakımızı güzel eylesin.
Ve inne min efdali imâni’l-mer’i en yağleme ennallahe meahu haysu ma kâne Übâde b.Sabit radıyallâhu anh’den:
“Kişinin imanının en faziletli derecesi, her nerede olursa olsun Allah-u Teâlâ hazretlerinin kendi yanında olduğunu idrak etmesidir.” İmanın en üstün derecesi bu. Her yerde hazır ve nazır Rabbim, benim yaptığımı görüyor. “Ben O’na hesap vereceğim, utanırım günah işlemeye” diye o duygu içinde olması. Bu duyguyu çok işleyin içinize. Kafanıza çok yerleştirin. Çiviyle mi çakacaksınız ne yapacaksanız... Böyle sivri uçlu sağlam şeylerle mi kazıyacaksınız... “Allah-u Teâlâ hazretleri her yerde hazır ve nazır, benim yanımda, nerde olursam olayım” diye o şuuru elde edelim.
İnne mevdua’l-savti’l-cenneti le hayrun mine’d-dünya ve ma fîha Ebu Hureyre radıyallâhu anh’ten bir hadîs-i şerîf.
“Cennette bir kamçı kadarcık bir yer…” Hani insanın atına vurduğu bir kamçısı vardır ya, “Cennette kamçı kadarcık bir yer dünyadan ve dünyanın içinde ne varsa hepsinden hayırlıdır.”
Mühim olan cenneti kazanabilmektir. Cennette o kadarcık bir yercağızım olsa, bir kamçı kadarcık yerim olsa diye insanın ona çalışması lazım. Cehennemdeki yerin, bolluğunun kıymeti yok. İnsan cenneti elde etmeye, dostların yurdu olan, Allah’ın rızası, mahalli olan cenneti elde etmeye çalışmalı. Her türlü fedakârlığı göze almalı, her türlü cefayı, kahrı göğüslemeli, günahlardan korunmalı, cenneti elde etmeye çalışmalı.