17.01.1988 - Namazın Arkasından Okunacak Dua

17.01.1988 - Namazın Arkasından Okunacak Dua
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Yâ Muâz! Vallâhi innî le-uhibbüke ûsîke yâ Muâz, lâ tedaanne fî dübüri külli salâtin en tekûle, Allahümme einnî alâ zikrike ve şükrike ve hüsni ibâdetik.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Muâz b. Cebel radıyallahu anh'a diyor ki:
Vallâhi innî le-uhibbüke.
Peygamber Efendimiz üç kademeli, takviyeli, tekitli bir ifade ile yemin ediyor.
Vallâhi innî. "Hiç şüphe yok ki ben…" Le-uhibbüke. "Muhakkak ki seni severim."
Ne mutlu Resûlullah'ın böyle hitabına mazhar olan o mübarek zata! Allah şefaatine nail eylesin. Bizi de Resûlullah'ın sevdiği ümmetlerden olmaya muvaffak eylesin.
"Vallâhi, muhakkak ki ben seni mutlaka ve mutlaka seviyorum, severim yâ Muâz!"
Ûsîke yâ Muâz, lâ tedaanne fî dübüri külli salâtin en tekûle. "Sana her namaz kıldığın zaman o namazın arkasından şu sözleri söylemeni tavsiye ederim."
Yemin ederek, sevdiğini bildirerek her namazın arkasından tavsiye ettiği sözler neymiş?
Allahümme einnî alâ zikrike ve şükrike ve hüsni ibâdetik.
Bunu sizler de yazarsınız, yazarsanız ezberlerseniz; iyi olur. Biliyorsanız ne mutlu!
Allahümme einnî alâ zikrike ve şükrike ve hüsni ibâdetik.
Mânası; "Ey Allah'ım, Rabbim! Bana seni zikretmekte, sana şükretmekte, sana güzel ibadet ve kulluk etmekte yardım eyle!"
Allah'a güzel ibadet ve kulluk etmekte, verdiği nimetlere şükretmek hususunda ve Allah'ı layıkıyla zikretmek hususunda yardım isteniyor.
Kimden yardım isteniyor?
Her türlü gücün, kuvvetin sahibi, kâinatın halikı, bizim yaratanımız, yaşatanımız, râzıkımız, Rezzak-ı âlem, kâdir-i mutlak olan Rabbimiz Teâlâ hazretlerinden isteniyor. Başka kimden istenir ki!..
Başkasından istesek, Allah istemese alabilir miyiz?
Biz günde kırk defa, beş vakit namaz içinde kırk rekâtta; İyyâke na'budu ve iyyâke nesteîn, "Ancak sana ibadet ederiz, başkasına değil! Ancak senden yardım isteriz yâ Rabbi" diyen insanlar olarak zaten ne diye başkasına el açalım, avuç açalım? Niye yüzsuyu dökelim, gözyaşı dökelim, önünde el pençe divan duralım? Ne diye dalkavukluk edelim, medet umalım? Ona da Allah veriyor.
O eline geçmiş olan nimetleri kendisi mi imal etti, kendisi mi sahip oldu?
Allah ona vermiş. Ona verdiği gibi bana da verir. Allah'tan isterim, gayrıdan istemem. Allah'a bağlanırım, gayrıya bağlanmam. Allah'ı severim, Allah'ın sev dediklerini severim, gayrıya metelik vermem. Allah'ın say dediğini sayar, hürmet et dediğine hürmet ederim, gayrıya kulak asmam. Zerre kadar kıymet vermem. "Babana, anana hürmet et." demiş; baş üstüne, hürmet ederim. "Hocana, alime hürmet et." demiş; baş üstüne, hürmet ederim. Büyüklere saygı göstermeyi tavsiye etmiş; baş üstüne, saygı gösteririz.
Ama ciğeri beş para etmeyen bir kimseye, zengindir diye iltifat, hürmet edilmez. "Bir münafığa bir Müslüman, 'yâ seyyidî, ey efendim' dese arş-ı âlâ zangır zangır titrer!" diyor Peygamber Efendimiz. "Vay, Allah'ın sevmediği bir kimseye bu, 'efendim' dedi." diye arş-ı âlâ zangır zangır titrer, diyor.
Onun için insan sözüne dikkat etmeli. Kime "efendim" denilecek, kime denmeyecek… Çünkü edepsize hürmet edersen edepsizliğinde şımarır, ileriye gider. Zalimlerin zulmünü yapabilmesi kendi başlarına değildir; etrafındaki destekçiler ve dalkavuklardandır. Şaşıranların, sapıtanların şaşırması, sapıtması etrafındaki dalkavuk halkadan dolayıdır. Etrafına almışlardır; gerçekleri göstermezler, söylemezler; o edepsizliği yapar durur. Bir Allah'ın kulu da çıkıp dobra dobra, "şu şöyledir" demez, demediği için o bilmez. Bilmez, bilmez, bilmez; kafasını gelip "küt" diye vuruncaya kadar… Acı gerçeklere burnu çarpıncaya kadar öyle gider.
Onun için Müslüman kime iltifat edecek, ne sebeple iltifat edecek, kimden isteyecek, niçin isteyecek, nasıl isteyecek ne kadar isteyecek ne yolla isteyecek; hepsinin ölçüsü, hesabı var. Dinimizde yeri var veya yok! Yani öyle yapmanın yeri var, tavsiye edilmiş; böyle yapmanın yeri yok, yasaklanmış, tavsiye edilmemiş.
Allah'tan isteyeceğiz!
Tamam, bu koca cami topluluğunda ve benim bu bandımı sonradan dinleyecek insanlarda Allah'tan istemek hususunda bir itirazcı olmaz da pratik hayatta böyle yapmıyoruz. Camide bu söze kimse itiraz etmez de hayatında bunu tatbik eden yok! Herkes nice nice hesaplar yapıyor, nice nice dümenler çeviriyor, nice nice oyunlar yapıyor, nice nice yalan yanlış, eğri büğrü işlere bulaşıyor. Şaire bakın ne diyor;
Ben seni methetmezdim, övmezdim, senin için şiir, kaside yazmazdım ama ne yapacaksın ki viran olası hanede evlâd-u iyâl var.
Evinde çoluk çocuğu besleyecek diye ötekisine, istemiyor ama dalkavukluk yapıyor; bu münafıklık alameti. İçinden istemiyor, şiir yazıyor. Yazma! Sırtına ip al, urganı al; odun topla, sat, yine birisinden isteme… "Ama o zaman çok rahat edemem. O adam bir kese verir, iki kese verir, beş kese verir." filan diye yapıyorlar.
Allah'tan isteyeceğiz, gayrıdan istemeyeceğiz. Allah verir!
Peygamber Efendimiz neler istenmesini tavsiye ediyor?
"Yâ Rabbi! Zikrine, bana yardım et." Hepimizin Allah'ı zikretmemiz lazım ama şeytan zikirden insanı alıkoymaya çalışır. Zikir en sevaplı ve en kolay ibadet olduğu halde… Ağzın "Allah" dediği zaman bir yorgunluk mu oluyor? Akşama kadar insanlar dünyanın gevezeliğini yaparlar, "Allah" demeye gelince bucak bucak kaçarlar.
Bağdat İlahiyat Fakültesi'nden, Kahire el-Ezher'den aldığı diplomaları önümüze serer; bin bir bahane arar bulur…
Allah emretmiyor mu Kur'an'da? Emrediyor.
Resûlullah Efendimiz söylemiyor mu? Söylüyor.
Ne kaçıyorsun Allah'ın zikrinden! Bak, Allah'ın emri, farzı. Allah'ı zikretmek, farzların başında gelenidir. Evvel gelen farzdır.
İnsan zikredemez.
Niye?
En sevaplı ibadet olduğundan şeytan ille bir bahane bulur. Aldatır, kandırır, meşgul eder, olmadık bir şeyden akşama kadar vakit geçirir.
"On dakika şurada otur da sübhanallah, elhamdülillah, Allah-u Ekber, lâ ilâhe illallah de, aşk ile şevk ile Allah'ın adını an…"
Eh, ona yanaşmaz;
"Vaktim yok, tren kaçacak, otobüs gidiyor, ders çalışacağım..."
Çocuğa onu söylediğin zaman dersin başına gider. Ondan sonra bakarsın yine oyuna gitmiş ama söylediğin zaman kaçar. Herkesin damarına göre şeytan bir oyun bulur. Şeytanın oyunları bitmez, tükenmez; sonsuz hilesi vardır. Bir hileyi ona, öteki hileyi başkasına tatbik eder; zikirden kaçırtır. Zikirden kaçırtınca da Allah o kula sevap vermez. Zikrinden kaçtığı için sevmez, günaha girer; münafıklık alametidir. Allah-u Teâlâ hazretleri ona rahmetiyle muamele etmez.
Ne olacak şimdi benim halim? Şeytan beni aldatıyor. Rabbimiz zikretmeye sevap veriyor ama şeytan aldatıyor, ne olacak?
Yine yardım O'nda... Her çaresizin çâresâzı Allah'tır.
Çaresiz kalmış, "Hiçbir çarem yok, bitti, bütün tedbirlerim tükendi. Şimdi tiril tiril ortada kaldım…" diyor.
"Şimdi işi Allah'a kaldı!" diyorlar.
Şaşkın! Daha önce başkasında mıydı?
"Onun işi Allah'a kalmıştır!"
Ya senin işin kime kaldı? Ali'ye, Veli'ye, Hasan'a, Hüseyin'e, müdüre, bakana mı kaldı? Senin işin de Allah'a kaldı. Lafa bak!
"O Allahlık bir adamdır!"
Sen nelik bir adamsın? Yalan yanlış şeyler...
Allah'tan istiyoruz.
"Yâ Rabbi! Bittim ben. Hiçbir şeyim yok, çare de bulamıyorum, perişanım. Medet yâ Rabbî!"
Medet; imdat et, yardımıma yetiş yâ Rabbi, demek. Bir insan şu naneyi yemiş, bu haltı karıştırmış, şu işi, fenalığı yapmış, şu kadar insanı darıltmış, bu kadar insanı küstürmüş hatta onu asmış, bunu kesmiş filan… Hiç çaresi bulunmasa ne olacak? Şimdi çaresiz, günahlara battı, ne olacak bu adam?
Bir çaresi var; Allah'a dönecek.
Bu kadar günahtan sonra Allah affeder mi? Eder!
İnnallâhe yağfiru'z-zünûbe cemî'â. Ayet-i kerime.
Allah günahların hepsini toptan affeder, siler, tertemiz olur; haydi sil baştan... "Yeni baştan, yeni hayata gelmiş gibi buyur." diyebilir. 99 tane adam öldürse, yüzüncüyü de öldürse -cinayete teşvik etmiyoruz ama Allah'ın rahmetinin genişliğini, Peygamber Efendimiz hadis-i şerifleriyle böyle bildirmiş- yine Allah'ı tanıdı mı, bildi mi, günahını, hatasını anladı mı; Allah affeder.
O bakımdan; "Zikrini yapamıyorum yâ Rabbi, ibadetine gelemiyorum yâ Rabbi, kusurum çok yâ Rabbi, şeytan beni aldatıyor…"
Çare? Yine Allah'a iltica edeceğiz.
Einnî alâ zikrike. "Yâ Rabbi! Bana seni anmakta, zikretmekte, yâd etmekte, hatırımda tutmakta, dilimden düşürmemekte yardım et."
Benim etrafımdaki, çeşit çeşit dünyanın fâni şeyleri aldatmasın. Etrafıma dikiliyor, toplanıyorlar… Dünyanın her işi için bin bir türlü imkân var; ahiretin işine gelince, yok. Sabahtan akşamlara kadar spor toto doldururlar ama zikir yok. Sabahtan akşama kadar topun peşinde koşarlar ama zikir yok. Sabahtan akşama kadar dünya peşinde koşarlar ama ahiret çalışması yok. Aldanıyorlar, aldanıyoruz! İnsanoğlu, bizim kardeşlerimiz, bizler, kendi kendimiz!..
"Hocam! Uzun zamandır aldığım zikirleri yapamıyorum."
Yaptırtmıyor, dervişe de yaptırtmıyor. Çünkü zaten öyle biraz sevaplı iş yapmaya başlayan bir insan gördü mü şeytanın beyninin tası atıyor. "Tamam, bu şimdi sevap kazanacak, cennete gidecek. Ben cehenneme giderken bunun cennete gitmesine benim içim razı gelmiyor." diyor, onu cehenneme düşürmek için bütün hilelerini yapıyor.
Sabahleyin avenesini toplar, herkesi bir yere görevlendirirmiş. Akşamleyin de dönünce, "En iyi şeytanlığı hanginiz yaptıysa en iyinize şu tacı giydireceğim. Sayın bakalım kötülükleri, günahları, işlettiklerinizi…" diye sorarmış. Sabah gönderiyor akşam da rapor alıyor. Hem de en büyük şeytanlığı yapanlar, taçla mükâfatlandırılıyor. Hadis-i şerifte öğreniyoruz.
"İşte ben şu haltı karıştırttım, ben şu işi yaptırttım…"
"İyi iyi. Tamam, bir şeytanlık yapmışsın ama yeterli değil, sana bu tacı vermiyorum."
En sonunda bir tanesi;
"Ben karıyla kocanın arasına girdim, birbirlerine darılttırdım, yuvayı bozdum."
"Ente ente, tamam, aradığım adam sensin. Giy bu şeytanlık tacını!.." der ve onun başına giydirirmiş. Ara bozmak, yuva yıkmak; şeytanın işi bu.
O bakımdan o büyük düşmana karşı yardımın büyük elden, Allah'tan gelmesi lazım! Onun için, yâ Rabbi seni zikirde bize yardım et.
Ne olacak yani bu zikirden? Ne olacağı var mı;
Bir kez Allah dese aşk ile lisan
Dökülür cümle günah misli hazan.
İnsan içi yana yana, aşk ile bir kere Allah dese günahlar sapır sapır dökülür. Bu, öyle bir söz. Bir, lâ ilâhe illallah dese cenneti hak ediyor. Cennetin bedeli…
Semenü'l-cenneti lâ ilâhe illallah. "Cennetin pahası, bedeli, duhuliyesi lâ ilâhe illallah."
Ne güzel! Ne kadar kolay ne kadar basit! Şeytan ne kadar usta bir aldatıcı ki bu kadar basit şeyi yaptırıp da insanı cennete sokturtmuyor. İnsan yapsa cennete girecek; aldatabiliyor. Bu kadar kolay! Bir elini uzatsa cennetin kapısının halkasına yapışacak, içeriye girecek; elini uzattırmıyor.
"Yâ Rabbi! Sen bize seni zikretmekte yardım et, yardımcı ol." diyoruz.
İkincisi;
Ve şükrike. "Sana şükürde bize yardım et yâ Rabbi!"
Rabbimiz çeşit çeşit nimetler vermiş. Sonsuz… Saymanın imkânı yok. Bir kere bizim ayakta ve sıhhatli durmamız, milyonlarca nimetten dolayı. Kalbimiz çalışıyor, damarımız tıkanmamış, gözümüz görüyor, kulağımız işitiyor, midemiz sağlam, ağrımız yok, sızımız yok…
Bir dişimiz ağrısaydı feleğimizi şaşırırdık.
"Hocam, ben pazar günü dersine gelemedim."
Niye?
"Dişim fena ağrıyordu, yattım kaldım." Bir diş ağrısı… 32 tane diş var, bir tanesi bir ağrıdı mı, insan 31 taneyle iş göremiyor. Otuz iki tanesi de sağlam olacak.
Göz, kulak, el, ayak sağlam olacak…
"Biraz kırgınlık var üzerinize afiyet. Ben bugün gelmeyeyim, yatayım." diyor, aşağıya yatıyor. Yani bir insanın ayakta dolaşması zaten milyonlarca nimetten, milyonlarca nimetin toplanmış olması sonucundan…
Ondan sonra Allah rızık vermiş, akıl fikir vermiş, evlat vermiş, mal vermiş. Memleketimize çeşit çeşit güzellikler vermiş. Suudi Arabistan'a gidiyorsun, güneşten yanıyorsun; yukarıya gidiyorsun, soğuktan donuyorsun. Bizim memlekete özel ikram... Havası suyu güzel; meyvesi sebzesi tatlı, güzel… Her şeyi güzel! Yalnız, biz adam değiliz! Biz ortalığı berbat etmek için var gücümüzle çalışıyoruz. Allah'ın verdiği nimetleri nasıl tepeceğiz diye -tepmeye alışmışız- çalışıyoruz.
Allah'ın verdiği bunca sonsuz nimetin şükrü lazım değil mi?
Lazım! "Kaleminizi rica edebilir miyim? Yanımda kalem yokmuş, telefon numarası yazacağım da." diyorsunuz. Kalemini veriyor, yedi tane rakam yazıyorsunuz. "Buyurun, teşekkür ederim." diyorsunuz.
Ne olacak, yedi tane rakam yazdın; kaleminin mürekkebi mi bitti?
"Olsun! Ayıp olur, teşekkür etmek lazım!"
Küçük bir şey bile olsa teşekkür ediyoruz. Peki, küçük bir şeye bile Allah'ın aciz, naçiz yaratığına, kuluna teşekkür ediyoruz -etmemizi de zaten dinimiz emrediyor- bütün nimetleri toptan bize veren Allah'a?..
Ona bir şey yok! Bizim halimiz böyle! Ufacık tefecik şeylere bin bir teşekkür. Radyoyu açıyor, telefon ediyor; "Çok teşekkür ederiz, çok güzel şarkılar koydunuz." diyor, olmadık şeylere bin bir tane teşekkür ediyor ama Allah'ın bütün büyük ve sonsuz nimetlerine teşekkür yok.
Neden?
Bu da şeytanın bir başka oyunu... Siyasi bir şahıs tapu vermiş de birisi; "O bize tapu verdi. Allah bize ne verdi?" demiş. Ömür verdi, onca yıl yaşattı. Sulh, sükûn içindesin, sağsın, esensin… Yani hiçbir şey olmasa memleketimizde insanın nice nimetleri vardır. Şırıl şırıl sularımız vardır, elhamdülillah... Otlar vardır; bazen kadınlar çayırlarda dolaşıyorlar, ellerinde bıçak, topluyorlar. Gayet güzel otlar... Neler yoktur ki… Birisi bir tapu verdi, o tamam oluyor da Allah neler neler veriyor…
"Bize ne verdi ki?"
"Bana bunu da mı yapacaktın?"
Böyle edepsizce sözler...
Akrabasından, sevdiğinden, yakınından birisi ölüyor. Adam ağzını açıyor, gözünü yumuyor, Allah'a küfrediyor. Küfran-ı nimette bulunuyor. Ne olacak yani, herkes dünyada kalsa daha mı iyi? Ölüm bile bir nimet. Zaman geliyor, insanın ölmesi lazım. Sırası gelince gitmesi lazım, normal bir şey… Hem öbür taraf daha güzel olduktan sonra insan niye burada dursun? Öbür taraf daha güzelse ben burada ne yapayım ne işim var? Bir an evvel gitsem de kurtulsam buradan; çamurundan, sıkıntısından, dedikodusundan...
İnsan öbür tarafı özler. Onun için şeytan şükrettirtmiyor, nimetleri göstertmiyor. Kendinden aşağıdaki insanlarla, dünyanın öbür yerlerindeki insanlarla kendini mukayese et. Lübnan'da olsaydın, Irak'ta olsaydın ne yapacaktın?
Benim karşımdaki genç kardeşlerin hiç birisi olmazdı. Irak'ta ben olmazdım ki… Beni de alır cepheye sürerdi, sadece yaşlılar yani cephede çarpışamayacak olanlar kalırdı.
Harp yok, darp yok, elhamdülillah oturmuşuz, ne güzel hadis-i şerif okuyor, Peygamber Efendimiz' in mübarek sözlerini dinliyoruz; ne güzel!
Afrika'da, Habeşistan'da veyahut Eritre'de, Nijerya'da; suyun akmadığı, yağmurun yağmadığı, toprağın çatladığı, meyvenin olmadığı, otun bitmediği çöllerde olsaydın… Çocukların kemik yığını gibi, bir torba kemik halinde kalsaydı, derisi kemiğine yapışmış olsaydı ne yapacaktın? Bir de başına azılı kâfirler gelse ve bir taraftan onlar seni öldürmeye kalksaydı ne yapacaktın?
"Elhamdülillah hocam! Bizim memlekette öyle şeyler yok. Allah selamet versin."
Bak, nasıl yavaş yavaş anlamaya başladın. İnsan başkalarıyla mukayese ettiği zaman anlar. Ben Avrupa'dan geliyorum, memleketimiz Avrupa'dan daha güzel, elhamdülillah. Her şeyimiz, her türlü imkânımız var. Biraz gayret etsek hepsini geçeriz. Biraz, kimseden bir şey istememeyi öğrensek; biraz babayiğit olsak, mert olsak; biraz dedelerimiz gibi olsak… Her şeyimiz var, elhamdülillah.
Kardeşin birisi dün anlatıyor. Arabasında gidiyoruz; "Fransızlar Isparta'ya geliyor, Isparta gülyağı fabrikasında makinenin başında bekliyor, gül yağını alıp gidiyorlar." diyor. Kendi ülkelerinde denemişler, olmuyor. O Isparta'da olan gül, dünyanın başka hiçbir yerinde olmuyor. Gül yağı da her türlü parfümün anası, esası… Allah vermiş. Ben Fransa'ya gitsem, beni atölyesinin, fabrikasının kapısından içeri sokmaz. Sen onu tezgâhının başına, can damarı yerine nasıl sokarsın? Sokma! Kapıda sırada bekle bakalım, de. En kıymetli malımızı bile ucuz alırlar. Gelirler, tepemize dikilip alırlar. Oyun üstüne oyun ederler. Kendi ürünlerini bize pahalı pahalı satarlar.
Her şeyimiz güzel, kıymetini bilmiyoruz. Onun için Allah güzellikleri görmeyi, anlamayı nasip etsin.
Şu kumaş nasıl? Bu kaba.
Şu kumaş nasıl? Bunun içinde naylon var biraz katışık.
Şu nasıl?
Bu halis, yumuşacık… Görmüyor musun bak, sıcacık, ne güzel! Tam yün, hiç eksiksiz… Yani Müslümanın güzelliği anlaması lazım!
İnnallâhe cemîlun yuhibbü'l-cemâl. "Allah güzeldir, güzelliği sever."
Müslüman da güzelliği anlayacak, hangi şey güzeldir bilecek, sevecek. Güzel olan, nimet olan, hoş olan şeye de şükredecek.
"Yâ Rabbi! Çok şükür, bunu bana vermişsin, elhamdülillah."
Simsiyah olsaydı derin ne yapacaktın?
Hiçbir şey yapamazdın. "Allah böyle yaratmış, ne yapayım." diyecek, boynunu bükecektin. Elhamdülillah Allah gül gibi yaratmış. Bizim memleketimizin ahalisi böyle. Hacda o zavallı Yemenlileri filan görüyorum; çintili çintili bacakları, ufacık tefecik. Dördünü-beşini bir torbaya koysan, sırtına alıp götürürsün. Elhamdülillah...
Nereden baksan, Müslümanla da başka yerle, başka insanlarla da mukayese etsen çok güzel!
"Ama filanca adam benden daha zengin…"
Yukarıya bakma! Sonra sen o zenginin yanına gitsen, belki o da sana özeniyordur.
Ben şeker hastası olan bir zengin hatırlıyorum. Hamal eline yarım ekmeği almış, ortasını kestirmiş, içine peynir mi koydu artık ne koyduysa… Yüz dirhem ekmek, bilmem kaç tane hamsi; böyle şeyler satılıyor. "Hart hurt" ısırırken uzaktan fabrikatör görmüş. Demiş ki:
"Şunun şu sıhhatli yemek yemesini elde etmek için bütün servetimi vermeye razıyım."
Şeker hastası, bir şey yiyemiyor; bak, zengin... Zenginin de kendine göre derdi var. Dertsiz insan olur mu? Dertsiz insan olmaz. Ya hastalık olur ya çocuğunda çoluğunda bir şey olur, ya işinde bir problem olur, ya -Allah etmesin- bir başka şey olur.
Sen kendinden aşağıdakilerle mukayese et. İçinde bulunduğun nimetleri gör, güzellikleri sez, sevildiğini anla, Allah'ın ikramına mazhar olduğunu bil. "Yâ Rabbi, çok şükür!" de.
Nasıl olacak bu şeytan aldatırken, bizi kışkırtırken? Komünistler gelirler, sınıf mücadelesi yapmak için kışkırtırlar kışkırtırlar…
Nasıl olacak? Ancak Allah yardım edince olacak. Çünkü şükrettiği zaman nimet artıyor.
Le-in şekertüm le-ezîdenneküm. "Bir nimetin kadrini bilip de şükrederseniz, Allah o nimeti arttırıyor."
Artması var yani kâr ediyorsun, sonunda büyük kâr var.
Şükretmediğin zaman?
Bir kere teşekkürünü yapmamış oluyor, nimet artmıyor. Ondan sonra kıymeti bilinmeyen nimet elden gider!.. Çeşit çeşit zararları var.
Kim yaptırtmıyor bana bu şükrü? Şeytan yaptırtmıyor, nefis yaptırtmıyor.
Kim yardım edecek?
Allah yardım edecek. "Yâ Rabbi! Senin verdiğin nimetleri anlamayı bana nasip et. Ona şükretmeyi nasip et. Seni zikretmeyi nasip et…" Resûlullah Efendimiz bunu öğretiyor.
Ve bir de;
Hüsni ibâdetik. "Sana güzel kulluk ve ibadet etmekte de bana yardım et!"
Çünkü sen buraya gelmişsin namaz kılıyorsun, öteki arkadaşın da gitti kahvehanede kumar oynadı. İsterse kazansın. Yüz bin lira kazandı, eve döndü, diyelim. Senin arkadaşın kahveye gitti, kumarda arkadaşlarını yuttu, yüz bin lira cebine koydu, geldi. Sen de camiye geldin, tek dizin üstünde Peygamber Efendimiz' in hadis-i şeriflerini dinledin, eve döndün.
Kim kârda?
Camiye gelen, ibadet yolunda olan, Allah'ın sevdiği hal üzere olan kârda… Ötekisi isterse milyonlar, isterse milyarlar kazansın… İsterse Karun kadar zengin olsun, isterse Firavun' un mülkünü versinler, isterse Mısır'a sultan olsun... Kıymeti yok! Kıymet, Allah'ın sevdiği bir hal üzere, ibadeti üzere olmak...
Bir insan sabahtan akşama Allah'ın yolunda vaktini geçirebilmiş mi, tamam. Allah'ın en büyük nimetine mazhar olmuştur. Sabahtan akşama boynundan büyük günaha girmiş mi, en büyük cezaya uğramış. Bir kere günah işledi mi, cezaya uğramıştır. Kim bilir ne edepsizlik yaptı ki Allah ona yardım etmedi de o günahı işledi. Kurtarmadı onu, o da günahlara daldı. Şimdi nasıl temizleyecek bakalım...
İnsanın kızması, tetik çekmesi, adam öldürmesi kolaydır. Bir nişan alırsın, biraz da önceden talimin varsa, tetiği çekersin, karşındaki adam devrilir. Bir ömür bir anda gider. Haydi, temizle bakalım. Git, üstüne yat, yanaklarından öp, sarıl; "Ben seni öldürmek istememiştim. Sen benim eski arkadaşımdın. Ne olur kalk da şu boyunu göreyim. Bir söz söyle, bir kelâm et…" Gelmez geri… Bitti! Yani bir anlık bir kurşunla iş bitiyor. Günahın temizlenmesi zor! Onun için insan günah işledi mi geçmiş ola, kim bilir ne olacak hali. İbadette oldu mu, ne mutlu. Çok şükür ki o gün ibadette olmuş da Allah yolunda yürümüş.
Rabbimiz Teâlâ bize, kendisine güzel kulluk etmekte yardım etsin.
Para, mevki, makam esas değil… Allah'ın ibadeti yolunda olmak esastır. Rabbimiz kendisini anıp zikretmekte, verdiği nimetlere şükretmekte, kendisine güzel ibadet etmekte bize yardım eylesin. Ve biz de bu şuuru her an tazelemek için, Peygamber Efendimiz' in sevdiği ve "Vallahi ya Muâz! Ben seni muhakkak ki çok seviyorum." dediği sahabesi Muâz radıyallahu anh'a öğrettiği ve "Sana tavsiye ederim." dediği tavsiyeyi tutalım.
Biz de her namazın arkasından, Allahümme einnî alâ zikrike ve şükrike ve hüsni ibâdetik diyelim ve o şuura sahip olalım. Ortalıkta o şuurla gezelim, şuursuz dolaşmayalım. Yaptığımız işler bir akla mantığa, bir sisteme dayalı olsun inşallah.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
09.11.1986 -
Beyaz Horoz, Dünyalıklar,
15.03.1987 -
Kusur Görmek, Methetmek,
